Bilinmeyen Hata Oluştu...

- 22.1.2019 03:44:32 Kaynak: TasamYayinlar Hedef: Void Application_AcquireRequestState(System.Object, System.EventArgs) Tip: Exception Mesaj: Hata : Dile Uygun Site Adı Tanımlı Değil Stack: at TasamYayinlar.MvcApplication.Application_AcquireRequestState(Object sender, EventArgs e) in D:\Depo\MG\trunk\TasamYayinlar\Global.asax.cs:line 136 at System.Web.HttpApplication.SyncEventExecutionStep.System.Web.HttpApplication.IExecutionStep.Execute() at System.Web.HttpApplication.ExecuteStepImpl(IExecutionStep step) at System.Web.HttpApplication.ExecuteStep(IExecutionStep step, Boolean& completedSynchronously)
Devam
Haberler ve Etkinlikler | TASAM Yayınları - İnternet Mağazası
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 26
TASAM Ofisi için Stajyer Duyurusu
TASAM Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü (MSGE); güvenlik konularında periyodik stratejik raporlar hazırlamakta; savunma ve güvenlik alanlarında akademik etkinlikler düzenleyerek farkındalık geliştirmekte; kamu diplomasisi perspektifiyle önerilen politika, aksiyon ve etkinliklere dair araştırma/değerlendirme sağlamakta; savunma ve güvenlik uzmanlarının görüşlerinden daha etkin biçimde istifade ederek Türkiye’ye ve sivil kurumlara alternatif politikalar üretmektedir.
 
TASAM BGC İş ve Devlet Danışmanlığı ise; küresel ilgi alanına sahip bir düşünce kuruluşu alt yapısı üzerine kurulan “ilk jenerasyon” kurum olarak ulusal ve uluslararası aktörlere stratejik danışmanlık, ekonomik istihbarat, ağ (network) ve iş geliştirme, beyin bankası, teknoloji yönetimi ve üst düzey (VIP) hizmetler sunmaktadır.
 
TASAM bünyesinde çalışmalarını sürdüren MSGE ve TASAM BGC birimlerinde haftada en az 2 gün 09.00 - 18.00 saatleri arasında görev almak üzere, stajyer arkadaşlar aranmaktadır.
 

ARANAN NİTELİKLER
  • Siyasal Bilimler, İktisadi ve İdari Bilimler veya Sosyal Bilimler Fakültesi 3. veya 4. sınıf öğrencisi olmak
  • Rahatça yazıp, okuyabilecek düzeyde İngilizce bilmek
  • Araştırma ve sunum yapma yeteneği kuvvetli olmak
  • Farklı bakış açıları geliştirebilmek ve kendini sözlü ve yazılı olarak iyi şekilde ifade edebilmek
  • Takım çalışmalarına uyumlu olmak
  • Yeni ve yaratıcı fikir oluşturmaya yatkın olmak
 
Not: Stajyerlere herhangi ücret ödemesi yapılmamakta, öğle yemekleri kurum tarafından sağlanmaktadır.
 

MOTİVASYON SORULARI
(Lütfen bir sayfayı geçmeyecek şekilde kısaca cevaplayınız)
  1. Gelecek planlarınız nelerdir?
  2. TASAM’ı nasıl duydunuz ve TASAM’dan beklentileriniz nelerdir?
  3. Daha önce herhangi bir projede yahut iş kolunda sorumluluk aldınız mı? Bahseder misiniz?
  4. Varsa iş tecrübenizde yoksa akademik yaşamınızdaki en büyük sorun ne oldu ve nasıl baş ettiniz?
  5. Yaşamınızdaki en büyük başarınız nedir?
  6. Excel, Word, PowerPoint gibi programlarda verilen görevleri akıcı şekilde yerine getirebilir misiniz?
  7. Hobilerinizi nasıl edindiniz?
Soruları cevaplarken uymak zorunda olduğunuz herhangi bir kural yoktur. Cevaplarınızı pdf dosyası olarak bize ulaştırabilirseniz yüz yüze görüşme aşamasına geçebilmek için adım atmış olursunuz.
 
Adayların özgeçmişleri ile birlikte yukarıdaki soruların cevaplandığı motivasyon metnini aşağıdaki adrese e-postalamaları gerekmektedir.
 
nilsucemali@tasam.org
 
Yazar: Altan ÇETİN Alan: Asya Hit: 64
Doğu Türkistan Yahut Emperyalizme Yamuk Bakabilmek
Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı (Turgut Uyar)…
 
Irak ve Suriye’de yaşanan son on yılların gelişmelerini P5 düzeni devletlerinin çıkar kapsamı içinde görmeden, Kürt kimliğinin bu çerçevede nasıl araç sallaştığını doğru okumadan bugün Suriye’de ABD’nin Kürtler demeyi tercih ettiği silahlı grupları güvenliğe almadan neden çekilip gitmeyeceğini anlamak zor olacaktır. İstikrarsızlaşan her ünite bölgemize bedel olarak dönüyor. Bugün yaşananların küresel ve bölgesel tamahlar çevresinde gerçekleştiği ortadadır. Lakin ABD küresel Asya-Pasifik odaklı emperyal vizyonunda bölgedeki soğuk savaş devri aktörlerini korumak ve Çin ile rekabetinde kendini güvenceye almak, Rusya ise Avrasyacı emperyal siyaseti ile bölge ve küre çapındaki emellerini tahakkuk ettirmek için bölgesel fay hatları olan etnik, mezhepsel, sosyal, tarihi vs. tüm imkânları siyasetlerinde kullanmaktadırlar. İşte Kürt kavramının değer ve haysiyeti de bu güçler açısından menfaatlerine karşılık geldiği kadardır. Bu manzara bölgede ilk defa mı yaşanmaktadır?
 
100 yıl önce Ermeni meselesinde yaşananlar ile bugün Kürtler bahane edilerek kurgulanan senaryolar bir isim değişikliği dışında dejavu dedirtecek benzerliklerle yaşanıyor.
 
Ermeni meselesine dair Rusya, Çar Deli Petro devrinden beri bir dünya devleti yani küresel aktör olmak için sıcak denizlere inmek, güçlü devletleri ile yarışabilmek gayret etmiştir. Tıpkı Sovyetlerin yıkılmasından sonra Rusya’nın bugün çabaları benzeri o devirde de yaşanmıştı. Bu süreçte bugün ABD’si yerine hala var olan ama en önde durmayan İngiltere idi. İngiltere, Ermeni Meselesi ‘ne müdahale etmek ve onu kendi lehine yönlendirmekle hem Rusya'nın elinden önemli bir kozu almış, hem de Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışabilmek için yeni ve önemli bir bahane bulmuş olacaktı. Çünkü, Ermenilerle ilk ilgilenen ve onları kendi çıkarları için ilk kullanan devlet Çarlık Rusyası olmuştur. Oysa bu durum İngiltere'nin Akdeniz'deki, Ortadoğu'daki ve yolları buralardan geçen diğer sömürgeleri için ilerde tehdit yaratabilecek bir gidişat idi. Ayrıca Rusya, Balkanlar'da Sırp ve Slavları kullanarak yaptığı gibi, Doğu Anadolu'da da Ermenileri kullanarak sıcak denizlere inmeye çalışmaktadır. İngiltere böylece, batıda Balkanlı ulusları, doğuda ise Ermenileri kullanarak Basra Körfezi ve Akdeniz'e inmek isteyen Rusya ile kendi nüfuz bölgesi arasında tampon bir Ermeni devleti kurdurtarak, Ruslarla Ermenileri çarpıştırmak istiyordu. Aslında her iki devletin de amacı Ermenilerin bağımsız bir devlet olmasını sağlamak değil, onları kendi nüfuzları altına alarak kullanmaktır. (Bkz. R. Tosun, Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/258185) Meseleyi bugün için düşünürseniz bölge ve küre düzeyindeki aktör davranışların pek değişmediği gibi, amaçlarına alet ettikleri grupların hali ve muhtemel akibeti de aşikârdır. Dün Türkler Ermenileri katl ediyorlar deyip işlere müdahale hakkı bulanlar bugün de Türkler Kürtleri katl etmesin diye cümleler kuruyorlar. Bizimse akıllarımız bu gerçeği ıskalayarak ve tutularak Atlantik ve ya Avrasya hülyaları arasında safsata gerekçelerle kutuplaşmış durumda.
 
Amerika, Rusya ve alayı bir mahut ve malum devletçiği kurmak için allem edip kallem ederken tanıdık taktiklerle bilindik stratejilerini tahakkuka çalışıyorlar.  
 
***
 
Tam burada başka bir körlüğümüz akla takılıyor. Aynı akıl tutulması Uygurlar konusunda da yaşanıyor. Bir kutup Uygur Türkleri kültür kürtajına uğruyor, insan hakları yerlerde diye feveran ederken öte kutup durun yahu bunlar Amerikalıların kışkırttığı Daeş kılıklı herifler; Çin’in müdahalesi Uygulara değil teröre şeklinde değerlendiriliyor. Orhun Abidelerinden beri sömürgecinin oyunu değişmedi: “Akılsız hakanlar tahta oturmuş şüphesiz, kötü hakanlar tahta oturmuş şüphesiz. Kumandanları da akılsız imişler şüphesiz, kötü imişler şüphesiz. Beyleri, halkı itaatkâr olmadığı için, Çin halkı hilekâr ve sahtekar olduğu için, beylerle halkı karşılıklı kışkırttığı için, Türk halkı kurduğu devleti elden çıkarıvermiş.' Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş.”  Burada genel manada Çin adıyla muayyen bir isimden ziyade bir zihniyeti okumak ve görmek gerekir. Biz neden Uygur Türküne kendi kafamızla, aklımızla bakamıyoruz? Stalin dün milyonları katl ederken de Alman işbirlikçisi diyerek bunu yapıyordu. Bugün Atlantik veya Avrasya, nereden bakarsanız bakın insanı göremiyorsanız, Uygur Türkü’nün sadece Müslüman olduğu ve bir kimlik davası peşinde olduğu için bu yazgıya mahkûm olduğunu okuyamıyorsanız, Uyguların içine sızmış olması muhtemel her türlü aşırılığı göze sokarak bunlar bahanesiyle büyük çoğunluğu yok sayma taktiğinizi, başka yerlerde olduğu gibi, burada da uygulayarak siyasi çıkar kovalıyorsanız körsünüz, idraksizsiniz, zalimsiniz demektir. Arakan’da, Filistin’de, Hocalı’da Bosna’da ne olduysa Doğu Türkistan’da da olan odur. Biliriz ki Uygur ne ABD için dosttur, ne Rusya ve Çin için makbul. Hepsi çıkarlarına göre itibar eder ve bu kadar alaka gösterirler.  
 
Dejavular tarih boyu. Dün Ermeni, bugün Kürt yarın başka bir unsurlar kavga ettirilerek küresel amaçlar uğruna kanamaya devam edeceğiz. Rusya ve Çin’in Daeş içindeki Çeçen ve Uygur gibi unsurları bahane ederek kendi topraklarında bunlara karşı her türlü davranışlarını meşrulaştırmaları ve bizlerinde içimizden buna taraftarlar çıkarmamız pire için yorgan yakmaya alkış tutmak olmuyor mu? Neticede Uygur’un Amerikancısı da Çincisi de yozlaşmıştır. Uygur Türk’ü derken de zaten maksat bunlar değildir; bu tiplerin ne yanardöner çıkar adamları olduklarını da iyi biliriz. Büyük resimde mazlumiyet var ve biz o sessiz çığlığa tarafız.    
  
Emperyalizm “Savaşçı” Kürt’ü?!” neden “Terörist Müslüman”a karşı destekliyor gözüküyorsa, “Müslüman Uygur’a” da aynı sebeple taraf gözükür yahut “terörist” diyerek ezer. Mesele fayda perspektifinde nerede bulunduğunuzdur. Sonuçta kırılan biz kazanan onlar. Emperyalizmin Amerikan tipine karşı çıkıp Çin tipini amalara, Rus tipini fakatlara, Fransız tarzını lakinlere, İngiliz şeklini şöyle kilere sarmalamak adil ve makul bir bakışa sahip olunmadığını gösterir. Dengelere eyvallah ama taraf olmaya yamuk bakılmalı… Tam burada akla takılan bir şiir; "Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o kadar." Turgut Uyar
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 121
Geleceğin Ekonomisi ve Yapay Zekâ
İktisat teorisindeki gelişmelerin tartışılması, dünya ve Türkiye İktisadı analizinin farklı bakış açılarıyla değerlendirilmesi maksadıyla TASAM tarafından projelendirilen “İstanbul İktisat Konuşmaları” serisinin üçüncüsünde “Geleceğin Ekonomisi ve Yapay Zekâ” konuşulacak.
 
Toplantı, 30 Ocak Çarşamba günü 13.00-17.00 saatleri arasında İstanbul’daki Dosso Dossi Down Town Hotel’inde yemekli çalışma toplantısı şeklinde gerçekleştirilecek. Prof. Dr. A. Sedat AYBAR moderatörlüğünde yapılacak toplantının anahtar konuşmalarını Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erhan ASLANOĞLU ve Deep Learning Türkiye’den Yasemin Ergin YAŞAROĞLU gerçekleştirecek.
 
İktisat yazınına katkıda bulunmuş, yaratıcı düşünceyi uygulamaya taşıyabilmiş, yenilikçi araştırmalar yapan, alanında seçkin düşünürleri bir araya getiren “İstanbul İktisat Konuşmaları” Platformu; Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM’ın inisiyatifi ile belli bir ihtiyaç sonucu oluşturuldu.
 
Konuyla ilgili yaptığı açıklamada Dünyadaki temel eğilimlere bakıldığında “toprak ve makineyi” takiben “bilgi ve bilgiye dayalı ürünler” temelli yeni ekonomi çağında “yapay zekâyı” tartışmanın elzem hâle geldiğini söyleyen TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY bu yüzden, İSTANBUL İKTİSAT KONUŞMALARI’nın üçüncüsünün “Geleceğin Ekonomisi ve Yapay Zekâ” başlığı ile gerçekleştirilmesine karar verdiklerini belirtti.
 
Başkan ŞENSOY “Sanayi Devrimi, topluma dair birçok alandaki yerleşik değerleri yıkıp kendi normallerini getirdiği gibi yapay zekânın örgütlenme biçimleri de, kendi koşullarını getirecektir. 19. yüzyıl Sanayi Devrimi tecrübesi bize göstermektedir ki yeni teknolojilerin ekonomi alanındaki değişimlerinin yönetilememesi bu teknolojilerin “yıkıcı yaratıcılığı”nın toplumsal krizleri derinleştirme potansiyelini artırmaktadır. Bugün yapay zekânın barındırdığı potansiyeller ve getireceği yeni koşulların, Sanayi Devriminin getirdiğinden çok daha köklü olacağı öngörülmektedir. Zira ilk defa bir teknolojinin, yapay zekânın; bir üretim aracı teknolojisi olması ötesinde, karar alıcı olarak yönetimde insanın yerine geçmesi de söz konusudur. Bu durum ekonomi-teknoloji ilişkisi üzerine gerçekleştirilen çalışmaları daha önemli noktaya taşımaktadır” dedi. 
 
İstanbul İktisat Konuşmaları - 3 toplantısında şu konular üzerinde durulacaktır:

- Üretimde verimliliği artırıcı ve yönetim katında karar alıcı olarak yapay zekâ ve robotik teknolojilerinden yüksek düzeyde nasıl verim alınabileceği,

- Sürdürülebilir ekonomik kalkınma için yeni teknolojilerin önemi, etkin enerji kullanma arayışlarının yol açtığı finans ve üretici sermaye arasındaki gerilimler,

- Yenilenebilir enerji kullanımını dayatan teknolojik gelişmelerin fosil temelli enerji üreten şirketler ile çatışması, jeo-politik riskler ve ekonomi ilişkisi,

- Yeni teknolojilere Türkiye’de hangi alanlarda daha fazla ihtiyaç duyulduğu ve bu teknolojilerin kısa ve orta vadede ne kadar kullanılabilir olacağı,

- Yapay zekâ ve robotik teknolojilerinin önceki sanayi devrimlerine benzer biçimde, ekonomi sahasında kullanımı ile yol açacağı toplumsal krizlerin öngörülebilirliği,

- Türkiye’de bu teknolojilerin daha verimli ve daha az tehlikesi olması amacıyla politika oluşturulmasına katkılarının neler olabileceği.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Sivil Global Hit: 95
Global Sivil Diplomasi Zirvesi 2019 | Bildiri Çağrısı
BİLDİRİ ÇAĞRISI
SİVİL GLOBAL 2019
GLOBAL SİVİL DİPLOMASİ ZİRVESİ
“Geleceğin Ekonomi Ekosistemi ve Türkiye”
( 12-14 Haziran 2019, İstanbul )
 
21. yüzyıl ile birlikte ekonomik, sosyolojik ve siyasi alanlardaki gelişmelerin küresel düzeyde hızlandığı, geleceğe dönük tahminler yapmanın ve uygun stratejiler geliştirmenin güçleştiği görülmektedir. “Endüstri 4,0”, “Toplum 5,0”, “Stratejik İletişim” gibi kavramlarla ifade edilmeye çalışılan endüstriyel, teknolojik, enformatik ve bilimsel gelişmeler; aktörlerin gelecek planlarını hızla gözden geçirmelerinin giderek daha fazla hayatiyet kazanmasına yol açmaktadır.
 
Mikro-milliyetçilik akımları, bölgesel entegrasyon süreçleri, sermaye çevrelerinin küresel düzeyde gittikçe artan etkisi karşısında her ülkenin kendi beka sorunlarını aşma çabaları birlikte değerlendirildiğinde, küresel uluslararası ilişkilerin doğasında ciddi kırılmalar yaşanmakta olduğu ve bu durumun orta ve uzun vadedeki gelişmeler üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olacağı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda küresel aktörlerin mevcut davranış kalıplarını yeni gelişmelere göre uyarlamaları ya da yeni gelişmelere uygun yeni araçlar geliştirmeleri kaçınılmaz ve ivedi bir zorunluluk hâline gelmiştir.
 
Yumuşak/Akıllı Güç”, “Diplomasi”, “Ekonomi ve Finans”, “Turizm ve Kültür”, “Teknoloji ve Endüstri”, “Eğitim ve Bilim”, “Enerji, Su ve Gıda”, “Nükleer Teknoloji”, “Güvenlik ve Savunma”, “İnsan Kaynağı ve Sağlık”, “Ulaşım ve Lojistik”, “Çevre ve Şehir”, “Diaspora” gibi alanlardaki gelişmelerin iyi takip edilmesi ve bu alanlardaki sorunların çözümünde baz alınan uygulamaların gözden geçirilmesi, tıkanıklıkların açılması için öneriler ve yeni yöntemler, araçlar geliştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla günümüz dünyasında birçok ülke için ekonomi ve finans alanındaki temel güçlük, zengin - yoksul uçurumunun giderek artmasıdır.
 
Finansal kaynakların dijitalleşmesi ile kaynaklar üzerindeki devlet kontrolünün giderek sıfıra doğru azalması, devletlerin/ülkelerin yeterli yatırım sermayesi oluşturamaması, sermaye çevrelerinin sosyal medya, STK’lar gibi araçları kullanma kabiliyetinin giderek artması karşısında devletin müdahil olma süreçleri ve enstrümanlarının değişmesi, hatta edilgen bir araca dönüşmesi gibi sorunlar sadece finansal ve ekonomik gelişmeleri değil sosyolojik ve siyasi konjonktürü de belirleme aşamasına yaklaşmıştır.
 
Teknolojik gelişmeler; istihdam açığı ve toplumların küresel gelişmelere tümüyle açık hâle gelmesi gibi sorunlar doğurmaktadır.
 
Enformasyon, iletişim ve akıllı üretim teknolojileri ile ilgili gelişmeler ekonomik ve sosyal doku ile ilgili politikaların yeni istihdam ve sosyal güvenlik koşullarına uyum sağlayacak şekilde hızla gözden geçirilmesini, küresel düzeyde gerçekleşen gelişmeler karşısında devletlerin/ülkelerin bekasını güvence altına almak için gerekli uyarlamaların yapılmasını, hatta bu gelişmelerin yönlendirilmesini ve gerektiğinde yeni gelişmelere öncülük yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
 
Ekonomik ve sosyolojik gelişmelerle etkileşim içerisinde olan güvenlik, eğitim, bilim, teknoloji, kültür ve turizm gibi sektörlerin de bu çerçevede yakın takip altında bulundurulması gerekmektedir.
 
Yumuşak gücün kullanımı ile ilgili güçlükler; temelde bu gücün çağdaş ve doğru bir tanımının yapılamaması, geleneksel unsurların anakronik bir yaklaşımla devreye sokulmaya çalışılması ve yumuşak gücü sert güç unsurları ile destekleyememe veya her iki güç unsuru arasında dengeli ve anlamlı bir sentez oluşturamama, yani güç unsurlarını akıllı güce dönüştürememe gibi sorunlardan kaynaklanmaktadır. 
 
Diplomasi alanındaki temel güçlükler; resmî diplomasi alanındaki gelişmelerin ve enformasyon çağının getirdiği yeniliklerin daha yakından takip edilmesi, geleneksel kurumsal yapıların hızlı raporlama ve istişare mekanizmalarının günün gerekliliklerine uyarlanması, kamu diplomasisi alanında stratejik iletişim gibi yeni araçların farkına varılması, belli başlı aktörlerin çıkarları uğruna sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen çabaların iyi okunması, muhatap toplumların ekonomik, sosyolojik ve düşünsel duyarlılıklarındaki gelişmelerin iyi takip edilmesinin gerekliliği açıktır.
 
Küreselleşme çağında toplumlar, ekonomiler ve kültürler arasındaki yoğun etkileşim elbette ki - Batı’dan Doğu’ya veya Kuzey’den Güney’e doğru gibi - tek yönlü değildir. Ne var ki güçlü aktörlerin, gelişmeleri kendi menfaatleri istikametinde daha fazla etkileyecekleri hususu izahtan varestedir.
 
Bu çerçevede Doğu’da veya Güney’de yer alan ülkelere ek olarak Rusya, Brezilya, Türkiye ve İran gibi küresel siyasetin merkezine eklemlenme konusunda sorunlar yaşayan ülkelerin kendi menfaatlerini, hatta varlıklarını koruyabilmeleri kendi aralarında geliştirecekleri işbirliği ve dayanışma mekanizmalarının etkinliğine bağlıdır.
 
Bu bağlamda; yatırım, finans, bilim, teknoloji, güvenlik, kültür ve turizm gibi alanlardaki birikimlerin paylaşılması, Batılı ülkelerde bulunan nüfuslarının dünya barışına da hizmet edecek şekilde değerlendirilmesi ve diasporalar arasında işbirliği imkanlarının araştırılması gerekmektedir.
 
SİVİL GLOBAL | Global Sivil Diploması Zirvesi ilk kez 20-22 Nisan 2016 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Kıta bazında Afrika, Asya, Avrupa, Latin Amerika, Kuzey Amerika, Avustralya; bölgesel düzeyde Orta Doğu, Karadeniz - Kafkaslar, Akdeniz ve Balkanlar; uluslararası örgütler bakımından BM, ŞİÖ, İİT ve NATO gibi kurumlar; kimlik alanında ise Türk ve İslam dünyası ile ilişkilerin karşılıklı bağımlılık temelinde derinleştirilmesinde Sivil Global Programı/Zirvesi Türkiye ve Dünya için işlevini güçlendirmektedir.
 
SİVİL GLOBAL 2019 Zirvesi’nin, küresel ve bölgesel gelecek projeksiyonlarını ve yeni parametreleri tartışmaya açması öngörülmektedir.
 
Ana Tema
“Geleceğin Ekonomi Ekosistemi ve Türkiye”
 
Alt Temalar
Yumuşak/Akıllı Güç
Diplomasi
Ekonomi ve Finans
Turizm ve Kültür
Teknoloji ve Endüstri
Eğitim ve Bilim
Enerji Su ve Gıda
Nükleer Teknoloji
Güvenlik ve Savunma
İnsan Kaynağı ve Sağlık
Ulaşım ve Lojistik
Çevre ve Şehir
Diaspora
 
 
Kıtasal Etkinlikler
8. Uluslararası Türk - Asya Kongresi | “Geleceğin Asya Ekonomisi ve Türkiye”
11. Uluslararası Türk - Afrika Kongresi | “Geleceğin Afrika Ekonomisi ve Türkiye”
6. Türkiye - Avrupa Forumu | “Geleceğin Avrupa Ekonomisi ve Türkiye”
4. Türk - Latin Amerika ve Karayipler Kongresi | “Geleceğin Latin Amerika Ekonomisi ve Türkiye”
 
Bölgesel Etkinlikler
5. Uluslararası Orta Doğu Kongresi | “Geleceğin Orta Doğu Ekonomisi ve Türkiye”
9. Uluslararası Balkan Forumu | “Geleceğin Balkanlar Ekonomisi ve Türkiye”
10. Balkan İletişim Ağı Konferansı
2. Uluslararası Karadeniz - Kafkas Kongresi | “Geleceğin Karadeniz - Kafkas Ekonomisi ve Türkiye”
2. Uluslararası Akdeniz Kongresi | “Geleceğin Akdeniz Ekonomisi ve Türkiye”
 
Sektörel Etkinlik(ler )
Sektörel Diplomasi Ekosistemi Çalıştay(lar)ı | “Geleceğin Ekonomi Ekosistemi ve Sektörel Diplomasi”
[ İnsani Diplomasi, Savunma Diplomasisi, Sağlık Diplomasisi, İnanç Diplomasisi, Kültür ve Sanat Diplomasisi, Eğitim Diplomasisi, Bilim Diplomasisi, İş Diplomasisi, Düşünce Diplomasisi, Su Diplomasisi, Gıda Diplomasisi, Enerji Diplomasisi, Turizm Diplomasisi, Güvenlik Diplomasisi, Şehir Diplomasisi, Finans Diplomasisi, Medya ve Enformasyon Diplomasisi, Altyapı Diplomasisi, Hizmet Diplomasisi ]

=======================================================================
 
KITASAL ETKİNLİKLER
 
8. ULUSLARARASI TÜRK - ASYA KONGRESİ (1 Gün)
 
“Geleceğin Asya Ekonomisi ve Türkiye”
 
Günümüzde küresel üretimin büyük ölçüde Asya’ya kayması ile birlikte bu kıta ile ilişkiler Türkiye için özel bir önem kazanmıştır. Teknoloji üretimi, yatırım ve finans kaynakları, Türk ihraç ürünlerinin pazar ihtiyacını karşılayacak geniş kitlelerin mevcudiyeti, akraba ve inanç ortağı halkaların mevcudiyeti bu dev kıta ile ilgili değerlendirmelerin sıklıkla yeniden güncellenmesini gerektirmektedir. Bugüne değin bu coğrafya ile ilişkilerin iyi bir noktaya ulaştırılamaması ciddi bir zafiyet olarak durmaktadır.
 
Asya, üretimin ve dünya siyasetinin merkezi hâline geldikçe Türkiye’nin de bu kıtaya dönük politikalarını revize etmesi gerekecektir. Özellikle, Türkiye’nin Avrupa ve ABD ile ilişkilerinde yaşadığı sorunların derinleştiği bir dönemde, Asya kıtasına dönük faaliyetler ve açılım daha da önemli hâle gelmiştir. Türkiye’nin Çin, Hindistan, Rusya, İran, Pakistan, Endonezya gibi kalabalık ve etkin ülkeler başta olmak üzere, tüm Asya ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmesi, küresel siyasetteki konumunu sağlamlaştıracaktır. 
 
Terörizmin sınırlandırılması, güvenlik önlemlerinin geliştirilmesi, İpek Yolu gibi projelerin daha hızlı ve işlevsel hâle getirilmesi, enerji ve teknoloji alanındaki birikimlerin paylaşılması; Asya ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesine bağlıdır. “Geleceğin Asya Ekonomisi ve Türkiye” ana temasıyla icra edilecek 8. Uluslararası Türk - Asya Kongresi, bu alanda katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
"Geleceğin Asya Ekonomisi ve Türkiye"
 
Alt Temalar
Çin, Kuşak ve Yol Projesi, Asya ve Türkiye
Güney Asya Ekonomileri 
Güneydoğu Asya Ekonomileri
Orta Asya Ekonomileri
Doğu Asya Ekonomileri
Rusya
 
=======================================================================
 
11. ULUSLARARASI TÜRK - AFRİKA KONGRESİ (1 Gün)
 
Geleceğin Afrika Ekonomisi ve Türkiye
 
21. yüzyılın ilk çeyreği; büyük bir tarihî kırılma ile 19. ve 20. yüzyıllardan tevarüs eden sorunların, halkların kurumsal hafızası ve tarihsel vicdanında biriktirdiği kritik soruların cevap bulma eğilimiyle vasıflanmaktadır.
 
Ne var ki gelinen aşamayı; başta nükleer - konvansiyonel ayrımı gözetmeyen silahlanma yarışı olmak üzere, dünya çapında basitçe gözlemlenebilir birçok olgu dolayısıyla yeni bir “soğuk savaş” dönemi olarak nitelendirmek mümkün olmakla birlikte, söylem ve eylem düzeyinde doktriner veya ideolojik farklılıktan değil, büyük ölçüde siyasi ve iktisadi rekabetten kaynaklanan, yöntemleri bakımından atipik ve asimetrik, çok boyutlu ve geniş kapsamlı bir “hegemonik çatışma” olarak nitelendirmek de mümkündür.
 
Bu çerçevede çok bloklu şekillenen yeni uluslararası güç dengesi, vizyon ve misyon itibariyle de farklılıklardan değil, büyük ölçüde benzerliklerden kaynaklanan, mikro-milliyetçiliği bir parçalama ve ilhak aracı olarak kullanan ve fakat “ulus veya uluslar topluluğu” temelli; özünde siyasi, iktisadi ve askerî tahakküme odaklı; kodlarında “kültürel/kimliksel beka”nın yer aldığı uzun erimli bir üstünlük mücadelesi biçiminde gerçekleşmektedir.
 
Büyük bir dönüşüm fırsatının eşiğinde olduğu düşünülen Afrika kıtası ise; söz konusu hegemonik çatışmanın başlıca mekanıdır. Kıta’da bölgesel farklılıklar gözlemlenmekle birlikte en ağır bedeli büyük oranda karar mekanizmalarından iç ve dış elitlerin işbirliğiyle sofistike yöntemlerle dışlanmış halklar ödemektedir.
 
Bu nedenle Afrika’nın özellikle sivil toplum nezdinde olumlu bir yöne evrilme potansiyeli taşıyan bu “çatışma” olgusuna yönelik stratejisi, hem Kıta’nın hem dünyanın geleceği açısından kritik öneme sahiptir. Zira küresel ve bölgesel güçlerin siyasi ve iktisadi etki alanları daraldıkça gerek fırsatlar gerek riskler açısından hem dünya hem Afrika üzerindeki baskı iyice artacaktır.
 
Bu durumdan etkilenen uluslararası konjonktüre bağlı olarak; bazı Sahraaltı ülkeleri başta olmak üzere son on beş yıla yakın süreçte özellikle önemli ekonomik gelişmeler kaydetmiş ülke sayısı azımsanamayacak düzeydedir.
 
Yine de, Kıta çapında fırsat ve gelir dağılımı eşitsizliği, eğitim ve altyapı eksikliği, siyasi ve toplumsal krizler hesaba katıldığında, dönemsel ve uzun vadeli kalkınma stratejilerini etkileyebilecek darbelere karşı alınması gereken pek çok tedbir bulunmaktadır.
 
Geleceğini tayin ederken iradesini daha güçlü ortaya koymaya başladığı düşünülen Afrika’nın şu an başlıca meselesi Kıta çapında makro-iktisadi dengenin sağlanmasıdır. Zira çok boyutlu altyapı ve kurumsallaşma sorunlarının makro-iktisadi denge sağlanmadan gerçek anlamda çözüme kavuşturulması mümkün değildir.
 
Ne var ki bu hedef; iktisadi düşüncenin bütün boyutlarıyla sorgulandığı bir dönemde Afrika’nın çok taraflı diplomasiyi nasıl yürüteceğine de bağlı olarak epey uzun vadeli ve son derece karmaşık çok boyutlu kalkınma hamlelerine yöneliktir. Kıta’ya özgü ihtiyaçları ve geleneksel yapıları olduğu kadar Afrika insanının fıtratını da farklılıkları içinde dikkate alan özgün politikalar geliştirilip uygulanabildiği derecede gerçekçi bir hedeftir.
 
Başta Afrika Birliği (2002) olmak üzere görünürdeki nihai hedefi ECOWAS, SADC, EAC ve COMESA gibi diğer bölgesel birliklerle işbirliği içinde siyasi istikrara bağlı olarak Kıta çapında kalkınmayı ve makro iktisadi dengeyi sağlamak olan Lagos Eylem Planı (1980) ve NEPAD (2001) gibi girişimlerin; eşgüdüm ve kaynak sorunlarının yanı sıra biraz da liderlik eksikliği nedeniyle istenilen hedeflere tam anlamıyla ulaşabildiği söylenemez.
 
Tüm altyapı sorunlarının bir anda çözülmesi mümkün olmamakla birlikte, Afrika Kalkınma Bankası’nın 2018 yılına yönelik projeksiyonunda da vurgulandığı gibi en azından kısa vadede; “kıt altyapı kaynaklarını en verimli şekilde kullanarak azami iktisadi ve toplumsal kazanım” amaçlanmalıdır. Ayrıca doğrudan dış yatırım için alan açılırken ABD, AB ve Çin gibi başlıca finans kaynaklarına bağımlılığın tedricen kontrol altına alınması, giderek artan dış borçların makul düzeylere indirilmesi gerekecektir. Bu bağlamda Kıta ülkeleri arasında karşılıklı yatırımları artırmak ve kıta-içi ticareti geliştirmek önem kazanmaktadır.  
 
Nitekim Mart 2018’de Kigali’de 44 Afrika ülkesi arasında imzalanan ve 1,2 milyar insanı aynı pazarda buluşturma potansiyeli taşıyan Kıtasal Serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması (AfCFTA), Afrika Birliği’nin 2063 projesi kapsamında kıtasal entegrasyona yönelik önemli adımlardan biri olarak değerlendirilmektedir. Anlaşmanın gümrük ve ithalat engellerini ortadan kaldırıp 2016’da yaklaşık %10 düzeyinde olan kıta-içi ticarete büyük ivme kazandıracağı öngörülmektedir. Fakat anlaşmayı imzalamayan 10 Afrika ülkesi arasında bulunan ve diğer ülkelere kıyasla daha gelişmiş olan Nijerya ve Güney Afrika’nın bu anlaşmaya yönelik çekinceleri dikkatle incelenmelidir.
 
Çin başta olmak üzere Hindistan, Brezilya, Rusya gibi BRICS ülkelerinin yanı sıra Türkiye gibi bölgesinde ağırlığı giderek artan ülkeler, Afrika’nın geleneksel işbirliği ortakları ABD, İngiltere ve Fransa gibi Batı bloğu ülkeleri karşısında Kıta’da bir denge veya rekabet unsuru olarak giderek güç kazanmaktadır. Bu atmosfer Afrika açısından çeşitli riskler içermekle birlikte; kapasite inşası ve diplomatik ilişkileri çeşitlendirme konusunda, toplumsal meşruiyet zemini sağlam lider kadrolar eliyle fırsat olarak da değerlendirilebilir.
 
Öte yandan Afrika Birliği’nin, genel olarak sanayideki - özel olarak savunma sanayiindeki - mevcut sorunlar nedeniyle askerî kapasitesini gereği gibi güçlendirememesi bazı sorunlara yol açmaktadır. ABD’nin Afrika Komutanlığı (AFRICOM) ve Çin’in küresel rekabet motivasyonlu yumuşak güç görünümlü ve fakat ekonomi ağırlıklı “agresif” yatırım politikalarına ilaveten giderek artan askerî kontenjanlarına, uluslararası rekabetin bir uzantısı olarak Kıta’da örtülü veya açık gerekçelerle konumlanma imkanı verilmektedir.
 
Bu durum, Fransa öncülüğünde AB desteğiyle oluşturulan Beşler Grubu (G5) gibi yerel askerî birimlerin de Bölge lehine bağımsız hareket etmesini engellemektedir. Afrika kapsamlı uluslararası askeri stratejilerin Kıta’daki bölgesel güvenlik krizlerini beslediği yönündeki kaygıların da dikkate alınması gerekmektedir.
 
Afrika’da kapasite inşası konusunda en güçlü potansiyele sahip parametrelerden biri, Kıta’nın demografik yapısıdır. Afrika Kalkınma Bankası verilerine göre nüfusun yaklaşık 200 milyonu gençlerden oluşmakta ve bu rakamın 2045’e kadar iki katına çıkacağı tahmin edilmektedir. Fakat genç nüfus, yeterli ve doğru eğitilmediği zaman önemli bir risk unsuru da teşkil etmektedir. Bu bakımdan özellikle Sahraaltı Afrika’da öncelikle eğitim altyapısına yatırım yapılması, Kıta genelinde ise toplumsal kalkınmaya yönelik önemi nedeniyle eğitim hedef ve yöntemlerinin - başka bir ifadeyle eğitim paradigmasının - tüm boyutlarıyla ve farklı bir yaklaşımla yeniden ele alınması gerekmektedir.
 
Kıta’da süren ve “Zihinsel De-kolonizasyon” başlığı altında toplanabilecek bazı tartışmalar aslında bu yöndeki ihtiyaca işaret etmektedir. Bu kapsamda STK’lar, düşünce kuruluşları, üniversiteler ve bilhassa ar-ge kuruluşlarının Afrika’daki muadil kuruluşlarla işbirliği içinde daha etkin faaliyet alanları açmalarına öncülük edilmelidir.
 
Yaklaşık son on beş yıllık süreçte, Türkiye - Afrika ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak  Kıta çapında karşılıklı gerçekleştirilen üst düzey ziyaretler çok boyutlu “aktif diplomasi” nitelikli karşılıklı girişimlerin giderek arttığını gösteren önemli gelişmelerdir. Bu süreçte atılan adımlar başta iş dünyası olmak üzere pek çok kesimde memnuniyet uyandırmıştır. Olumlu yönde gelişen ikili ilişkiler, ülkeler arasında resmî/sivil çok boyutlu ve ortak vizyonlu stratejik diyalog ve işbirliği geliştirilmesinin yolunu açacak yeni ve daha güçlü bir zemine yönelme potansiyeli taşımaktadır.
 
Genel olarak Afrika’daki ve özel olarak doğu Afrika bölgesindeki çok boyutlu girişim ve çabaları objektif gözlemciler tarafından takdirle karşılanan Türkiye’nin önümüzdeki süreçte resmî/sivil tüm kanalları ile , özellikle Sahraaltı, Kuzey ve Batı Afrika bölgelerinde daha fazla sorumluluk üstlenebileceği pek çok görev bulunmaktadır. Yalnızca iktisadi alanda değil enerjiden güvenliğe, eğitimden turizme kadar pek çok alan ve sektörde ilişkilerin çok boyutlu geliştirilmesi önem taşımaktadır.
 
Türkiye’nin büyüme ve küresel düzeyde etkili olma çabaları Afrika ülkeleri ile ilişkilerinin daha ileri düzeylere taşınmasını gerektirmektedir. Türkiye’nin küresel açılım politikaları bakımından Afrika hâlâ bakir bir alan teşkil etmekte ve keşfedilmeyi beklemektedir.
 
Özellikle ekonomik uluslararası ilişkiler bakımından Afrika dışındaki bölgelere dönük etki alanı oluşturma politikaları büyük ölçüde sınırlı iken, Afrika kıtasının gelişme ve kalkınma düzeyi, insan kaynakları ve doğal kaynaklar gibi faktörler göz önüne alındığında Türkiye için Kıta'nın daha elverişli imkanlar sunduğu görülmektedir. Orta Doğu’da son dönemde görülen siyasi ve diplomatik krizlerin daha kolay aşılması, Türkiye’nin diplomatik alanda yalnızlaşmasının engellenmesi gibi ihtiyaçlar da Afrika ülkeleri ile ilişkilerinin her sektörde geliştirilmesini gerektirmektedir.
 
Türk ihraç malları için pazarın genişletilmesi, terörizmin sınırlandırılması, güvenlik önlemlerinin geliştirilmesi, enerji ve teknoloji alanındaki birikimlerin paylaşılması; Afrika ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesine bağlıdır. Bu kapsamda çeşitli sektör, kurum ve kuruluşlardan temsilcilerin Türkiye - Afrika ilişkileri çerçevesinde bir araya geleceği “Geleceğin Afrika Ekonomisi ve Türkiye” temasıyla icra edilecek 11. Uluslararası Türk - Afrika Kongresi’nin, Türkiye - Afrika çok boyutlu stratejik ilişkilerine ve karşılıklı kapasite inşasına katkı sağlaması hedeflenmektedir.
 
Ana Tema
"Geleceğin Afrika Ekonomisi ve Türkiye"
 
Alt Temalar
Afrika’da Makro İktisadi Denge Arayışları
Kuşak ve Yol Projesi, Afrika ve Türkiye
Küresel Siyasetin Gölgesinde İç/Dış Ortaklıklar
Bölgesel Ekonomik Perspektifler (Kuzey, Doğu, Batı vb)
Eğitim ve Toplumsal Kalkınmada Çağdaş Paradigma Sorgulaması  
Yeni Dünya’ya Doğru Türkiye - Afrika İlişkilerinin Dönüşüm Dinamikleri
 
=======================================================================

6. TÜRKİYE - AVRUPA FORUMU (1 Gün)
 
Geleceğin Avrupa Ekonomisi ve Türkiye
 
Küresel düzeyde yaşanan gelişmeler ve Avrupa Birliği’nin kendi içinde yaşadığı dönüşüm yanında, Türkiye’nin iç siyasetinde son dönemde alınan keskin dönemeçler Avrupa ülkeleri ile ilişkilerinde bir takım sorunların çıkmasına neden olmuştur.
 
Ne var ki, Türkiye’nin, Kıta’nın doğal bir uzantısı olması, tarihteki modernleşme ve Batılılaşma deneyimleri, Avrupa piyasalarının Türkiye ekonomisi için taşıdığı önem gibi faktörler tüm Avrupa ülkeleri ile ilişkilerin gözden geçirilmesini ve geliştirilmesini gerektirmektedir.
 
Öte yandan, Orta Doğu başta olmak üzere dünyanın farklı kriz alanlarından Avrupa’ya yönelen göç hareketlerinin kontrolü, Avrupa ülkelerinin enerji güvenliğinin istikrarlı hâle getirilmesi, Avrupa - Asya bağlantılarının güçlendirilmesi gibi ihtiyaçlar da Türkiye’nin Avrupa ülkeleri için göz ardı edilemez bir ortak olma özelliğini perçinlemektedir.
 
Göç olgusunun kontrol altında tutulması, terörizmin sınırlandırılması, güvenlik önlemlerinin geliştirilmesi,  akademik ve teknolojik işbirliği imkanlarının geliştirilmesi, enerji ve teknoloji alanındaki birikimlerin paylaşılması; Avrupa ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesine bağlıdır. “Geleceğin Avrupa Ekonomisi ve Türkiye” ana temasıyla icra edilecek 6. Türkiye - Avrupa Forumu, bu alanda katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema 
"Geleceğin Avrupa Ekonomisi ve Türkiye"
 
Alt Temalar
Çin, Kuşak ve Yol Projesi, Avrupa ve Türkiye
Brexit Sonrası AB Ekonomik Gelecek Görünümü
Brexit Sonrası İngiltere Ekonomi Ekosisteminin Geleceği
Başat Ülkelerin Ekonomileri (Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, Polonya vb)
Avrupa’da Demografi ve Ekonomik Gelecek
Bölgesel Perspektifler (Balkanlar, Batı Balkanlar, Doğu, Kuzey vb)
İskandinav Ekonomilerinin Geleceği

=======================================================================
 
4. TÜRK - LATİN AMERİKA VE KARAYİPLER KONGRESİ (1 Gün)
 
Geleceğin Latin Amerika Ekonomisi ve Türkiye
 
Son dönemde çok yönlü dış politika hedefi güden Türkiye’nin; 605 milyon nüfusu, 6 trilyon doları aşan GSYİH’sı ve 1,72 trilyon dolar dış ticaret hacmi olan Latin Amerika ve Karayipler ile ilişkilerini geliştirmesi gerekmektedir.
 
Bu bağlamda teknoloji paylaşımı, akademik değişim, kültürel etkileşimin artırılması, doğal kaynakların ekonomik değere dönüştürülmesi, yatırımların geliştirilmesi, küreselleşme süreçleri ile gelen risklerin ortaklaşa yönetilmesi, önemli dış politika sorunlarında yardımlaşma, stratejik işbirliği gibi alanlardaki faaliyetlerin yoğunlaştırılması gerekmektedir. 
 
Geleceğin Latin Amerika Ekonomisi ve Türkiye” ana temasıyla icra edilecek 4. Türk - Latin Amerika ve Karayipler Kongresi, Türkiye ile bölge ülkeleri arasındaki ilişkilere katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
"Geleceğin Latin Amerika Ekonomisi ve Türkiye"
 
Alt Temalar
Yeni NAFTA Ekonomik Ekosistemi
Karayip Ekonomileri
Latin Amerika Ekonomileri
Başat Ülkelerin Ekonomileri (Brezilya, Meksika, Arjantin vb)
Bölgesel Perspektifler
 
=======================================================================
 
BÖLGESEL ETKİNLİKLER
 
5. ULUSLARARASI ORTA DOĞU KONGRESİ (1 Gün)
 
Geleceğin Orta Doğu Ekonomisi ve Türkiye
 
Türkiye’ye mücavir bölgeler içerisinde Orta Doğu müstesna bir yere sahiptir. Denilebilir ki, Orta Doğu ile ilişkilerinde istikrarsızlık yaşayan bir Türkiye’nin dış politikada başarılı olması beklenemeyeceği gibi, kendi siyasi sorunlarını sühuletle yönetmesi de imkan dâhilinde değildir. Son dönemde açıkça görüldüğü üzere Orta Doğu’daki gelişmeler Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmekte ve derinden etkilemektedir. Ne var ki, küresel güçlerin ve meşruiyet ya da Bölge ile bütünleşme sorunu yaşayan bölgesel aktörlerin bölge politikaları Türkiye’nin bu alanda tek başına sonuç alacak politikalar geliştirmesini engellemektedir. Bu nedenle, Bölge’ye dönük politikalarda bölgesel ve küresel dengelerin gözetilmesi gerekmektedir. Enerji güvenliği, ihracat hedeflerine ulaşım, sınır güvenliği, terör sorununun çözümü gibi konuların tamamı Türkiye’nin Orta Doğu ile ilişkilerinin istikrar kazanmasına bağlıdır.
 
Geleceğin Orta Doğu Ekonomisi ve Türkiye” ana temasıyla icra edilecek olan 5. Uluslararası Orta Doğu Kongresi bölgesel sorunların çözümüne ve Türkiye’nin Bölge ile ilişkilerinin gelişmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
"Geleceğin Orta Doğu Ekonomisi ve Türkiye"
 
Bölgeyi Etkileyen Siyasi ve Kültürel Entegrasyon Deneyimleri
İİT, Arap Birliği, Körfez İşbirliği Teşkilatı
 
Ülke Perspektifleri
Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Lübnan, Körfez Ülkeleri, İran
 
Bölgesel Ekonomik Ekosistemin Geleceği
Ekonomik Yapıda Çeşitlendirme
Sermaye, Uzmanlık İşbirliği
İnsan Kaynaklarının Niteliğinin Geliştirilmesi ve İşbirliği
Doğal Kaynakların Optimum Kullanımı, Yerel Ekonomilerin Güçlenmesi
Ulaşım, Lojistik, Hukuki Altyapı
 
Model Proje(ler)
İstanbul Finans Merkezi
 
=======================================================================
 
9. ULUSLARARASI BALKAN FORUMU (1 Gün)
 
Geleceğin Balkanlar Ekonomisi ve Türkiye
 
Enerji nakil hatları, ticaret yolları ve insan hareketleri bakımından “Doğu - Batı" ve “Kuzey - Güney” bağlantıları üzerindeki stratejik konumu Balkanlar bölgesinin öneminin her daim hayati kalmasına neden olmaktadır.
 
Soğuk Savaşın ardından Avrupa Birliği’nin doğuya doğru genişlemesi ve Rusya’nın bölgedeki nüfuz kaybına ek olarak Türkiye’nin eskiden olduğu gibi etkisiz kalması Balkanlar’da küresel ve bölgesel parametreler açısından dengesiz bir durum, ya da savruk denge durumu ortaya çıkarmıştır. Bu durum Bölge ülkelerinin güç kaybetmelerine, büyük ölçüde AB hinterlandına ve kısmen ABD nüfuz alanına dönüşmelerine neden olmuştur.
 
AB’nin geleceğine dönük belirsizlikler ve Rusya’nın güçlenmesi olasılığı Bölge’deki bu savruk dengeye dayalı istikrarın, AB tarafından son dönemde inşa edilen kurumsal ve ekonomik kapasiteye rağmen, sona erebileceğini göstermektedir. Bölge ülkeleri, kendi geleceklerinin belirlenmesinde inisiyatif almadıkça büyük güçlerin oyun alanı hâline dönüşmekte ve istikrarsız hâle gelmektedirler. Kendisi de bir Balkan ülkesi konumunda bulunan Türkiye’nin, Bölge’deki gelişmelerden etkilenmesi kaçınılmazdır.
 
Dolayısı ile Bölge ülkelerinin, kendi gelecekleri ile ilgili düşünsel altyapıyı zinde tutmaları ve kendi çıkarlarına uygun politikalar geliştirmeleri gerekmektedir. “Geleceğin Balkanlar Ekonomisi ve Türkiye” ana teması altında düzenlenecek olan 9. Uluslararası Balkan Forumu bu bağlamda katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
"Geleceğin Balkanlar Ekonomisi ve Türkiye"
 
Alt Temalar
Balkanlarda Ekonomik Rekabetin Yönetişimi ve Türkiye
Brexit Sonrası AB ve Balkanlar Yeni Ekonomi Ekosistemi
Çin, Kuşak ve Yol Projesi, Balkanlar ve Türkiye
Balkanlarda Yeni Ekonomik Dinamikler
Ülke Perspektifleri (Yunanistan, Bulgaristan, Türkiye, Arnavutluk vb)
 
=======================================================================

10. BALKAN İLETİŞİM AĞI KONFERANSI (1 Gün)
 
 
T.C. Dışişleri Bakanlığı SAM öncülüğünde Balkan ülkeleri düşünce kuruluşlarının katılımı ile 2005’te kurulan Balkan İletişim Ağı’nın 2010’dan beri TASAM tarafından icra edilen yıllık konferanslarının devamı olarak; 10. Balkan İletişim Ağı Konferansı, Ağ üyesi Balkan araştırma merkezleri ve düşünce kuruluşlarının yönetici ve temsilcilerinin katılımı ile güncel konuları görüşmek için Zirve dâhilinde bilimsel toplantı şeklinde düzenlenecektir.
 
Son dönemde yaşanan gelişmeler; Balkanlar’da istikrar ve güvenliğin sağlanmasının bölgesel ve küresel istikrar açısından son derece önemli olduğunu göstermiştir. Küresel güvenlikle ilgili faaliyetlerin merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaymakta olduğu göz önüne alındığında Balkanlar’ın yeni güvenlik konjonktüründe kritik bir öneme sahip olacağı anlaşılmaktadır.
 
İçinde bulunduğumuz dönem tarihsel bir kırılma noktasıdır ve gelişen yeni şartlar Balkan ülkelerinin çağın ruhuna uygun olarak kendi ortak geleceklerini inşa etmede azami titizlik göstermelerini gerektirmektedir.
 
Balkan ülkelerinde adalet, güven, istikrar, empati ve işbirliği için güçlü inisiyatiflere olan ihtiyaç her geçen gün daha derinden hissedilmektedir.
 
Kendi bölgesi ile sorunlu ülkelerin daha uzak bölgelerde etkili olması mümkün değildir. Son yüz elli yıl içerisinde yaşananlar göstermektedir ki, Bölge ülkelerinin ya da halklarının kendi aralarında yaşadıkları ayrışmalar ve gerilimler Bölge’ye yoksulluk ve acıdan başka bir şey getirmemiştir.
 
Ayrışmaları önlemenin ya da ortadan kaldırmanın yolu diyalog ve iletişimdir. Çözüm ve gelişmenin ilk adımı diyalog ve iletişimdir. Bu da öncelikle bir bölgenin kendi içerisinde başlatılması gereken süreçlere işaret eder.
 
İletişimin geliştirilebilmesi için inanç ve kültür farklılıklarını ayrışma nedeni olarak değil, zenginlik olarak gören yaklaşımlar gereklidir. 10. Balkan İletişim Ağı Konferansı Bölge’deki düşünce kuruluşları temsilcilerini bir araya getirerek, bölgesel iletişimin güçlendirilmesi noktasında katkı sağlamayı amaçlamaktadır.

=======================================================================
 
2. ULUSLARARASI KARADENİZ - KAFKAS KONGRESİ (1 Gün)
 
Geleceğin Karadeniz - Kafkas Ekonomisi ve Türkiye
 
Dünyanın jeopolitik kodlarının ve denklemlerinin yeniden yazılmaya çalışıldığı günümüzde “dostluk”, “rekabet” ve “düşmanlık” tanımları gözden geçirilmektedir. Soğuk Savaş döneminin müttefiklik zemini sarılmış, yeni jeopolitik mücadele alanları ortaya çıkmıştır.
 
Bölgesel ve küresel hegemonya alanı oluşturma ya da mevcut hegemonya alanını koruma çabaları çatışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Rusya, Soğuk Savaş’ın ardından “Arap Baharı” adı verilen olaylarla birlikte varlığını ilk kez ve derin bir şekilde hissettirmeye başlamıştır.
 
Öte yandan Türkiye; Batılı müttefikleri tarafından, Suriye gibi önemli sorun alanlarında yalnız bırakılmıştır. Bu durum Türkiye’nin İran ve Rusya gibi bölgesel güçlerle ilişkilerini yeni bir zemine oturtma arayışına girmesine neden olmuştur.
 
Tahmin edilebilirliğin, öngörme ve ön alma imkanlarının son derece sınırlı hâle geldiği günümüzde, mevcut politikaları gözden geçirme ve yeni siyasalar geliştirme zarureti çok daha güçlü bir şekilde hissedilmektedir.
 
Geleceğin Karadeniz - Kafkas Ekonomisi ve Türkiye” ana teması altında gerçekleştirilecek olan 2. Uluslararası Karadeniz - Kafkas Kongresi bu bağlamda katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
"Geleceğin Karadeniz - Kafkas Ekonomisi ve Türkiye"
 
Alt Temalar
Karadeniz - Kafkas’da  Ekonomik Rekabetin Yönetişimi ve Türkiye
Brexit Sonrası AB ve Karadeniz - Kafkas Yeni Ekonomi Ekosistemi
Çin, Kuşak ve Yol Projesi, Karadeniz - Kafkas ve Türkiye
Karadeniz - Kafkas; Yeni Ekonomik Dinamikler
 
=======================================================================
 
2. ULUSLARARASI AKDENİZ KONGRESİ (1 Gün)
 
Geleceğin Akdeniz Ekonomisi ve Türkiye
 
Kuzey Afrika, Orta Doğu, Anadolu, Balkanlar ve Batı Avrupa’ya mücavir olan Akdeniz bölgesi modern öncesi dünya tarihinin yazıldığı temel coğrafi alandır. Antik Yunan, Roma, Eski Mısır ve Osmanlı gibi medeniyetler Akdeniz’in sağladığı jeopolitik imkanlar sayesinde filizlenmiş ve yaşamışlardır. Modern dönemlerde ise Akdeniz bölgesi, Kuzey Atlantik merkezli güç unsurları karşısında edilgen bir konuma sürüklenmiştir. Üretimin yeniden Çin ve Hindistan başta olmak üzere Doğulu ülkelere kaydığı günümüzde Akdeniz’in geleceği için yeni fırsatlar ve riskler oluşmuştur.
 
Hâlihazırda Akdeniz’e mücavir ülkeler arasında en önemli sorun ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı ve gelir dağılımı eşitsizliğidir. Bölge halklarının önemli bir bölümü siyaseten kendilerini ifade etmekten yoksundur. Bu da terörizm, kaçak göç, insan kaçakçılığı ve uyuşturucu kaçakçılığı başta olmak üzere çok sayıda güvenlik sorununa neden olmaktadır. Ayrıca, Bölge’deki ekonomik aktivite büyük ölçüde birkaç zengin ülke ile Bölge dışı ülkeler arasında gerçekleşmektedir. Oysa sadece Akdeniz’in sunduğu elverişli ulaşım imkanlarının değerlendirilmesi bile, bölgesel ekonomik ve siyasi ilişkiler için çok ciddi bir katma değer sağlamaya adaydır.
 
Akdeniz’e mücavir ülkeler ve halklar arasındaki iletişim imkanlarının geliştirilmesi hâlinde, Bölge’nin bütünüyle yeni bir çekim merkezi hâline gelmesi önünde ciddi bir engel bulunmamaktadır.
 
Geleceğin Akdeniz Ekonomisi ve Türkiye” ana teması ile düzenlenecek olan 2. Uluslararası Akdeniz Kongresi, Bölge ülkeleri arasında iletişimin artırılmasına, bölgesel sorunların çözümü için öneriler geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
"Geleceğin Akdeniz Ekonomisi ve Türkiye"
 
Alt Temalar
Doğu Akdeniz’de Yeni Ekonomi ve Enerji Jeopolitiği
Türkiye ve KKTC Çok Boyutlu Ekonomik Güvenlik
Kıbrıs Müzakerelerinde Yeni Normaller
Brexit Sonrası AB ve Akdeniz Yeni Ekonomi Ekosistemi
Çin, Kuşak ve Yol Projesi, Akdeniz ve Türkiye
Akdeniz’de Yeni Ekonomik Dinamikler
Bölge Eko-politiği ve Rusya
 
=======================================================================

SEKTÖREL ETKİNLİK(LER)
 
SEKTÖREL DİPLOMASİ EKOSİSTEMİ ÇALIŞTAY(LAR)I (2 Gün)
 
 
SİVİL GLOBAL 2019 Zirvesi kapsamında “Geleceğin Ekonomi Ekosistemi ve Sektörel Diplomasi” ana teması ile Türkiye’den ve yurtdışından ilgili kamu, STK ve özel sektör temsilcilerinin, araştırmacı, uzman ve akademisyenlerin katılımıyla düzenlenecek Sektörel Diplomasi Ekosistemi Çalıştay(lar)ı, Zirve sürecinde bilimsel toplantı formatında gerçekleştirilecektir.
 
İletişim ve ulaşım imkanlarının gelişmesi; sosyal medyanın, geleneksel medyanın ötesinde etkili olması; kültürel etkileşimin küresel düzeyde daha önce görülmemiş bir şekilde derinleşmesi; eğitim imkanlarının tüm dünyada gelişmesi; demokrasi ve insan hakları gibi bir takım değerlerin halklar tarafından gittikçe daha fazla paylaşılan değerler hâline gelmesi; sivil ve askerî teknolojilerde görülen çarpıcı gelişmeler; sanayi üretiminde akıllı teknolojilerin yaygınlaşması ve toplumsal yapıların buna göre yeniden tasarlanmasına olan ihtiyacın belirgin hâle gelmesi; küresel üretimin doğuya doğru el değiştirmesi gibi olgular diplomatik alanda da yenilikçi politikalar geliştirilmesini zorunlu hâle getirmiştir.
 
Bu nedenle, global ölçekte ve alt bölgesel ya da kimliksel konularda da tüm kurumsal sivil diplomasi araçlarını seferber edilmesi gerekmektedir.
 
Geleneksel resmî diplomasinin belli davranış kalıplarının ve hukuki sınırlamaların dışına çıkamamaktan kaynaklanan etki ve verim düşüklüğünü telafi etmek için ülkeler çoğu zaman “ikinci kulvar diplomasisi” olarak da tanımlanabilen sivil diplomasi kanallarını güçlendirmek yoluna gitmektedirler.
 
İş dünyası tarafından oluşturulan sivil toplum örgütleri, akademik çevreler ve düşünce kuruluşları aracılığıyla yürütülen faaliyetler, gibi unsurlar tarafından oluşturulan sivil diplomasi ile taraflar; kendilerini resmî diplomasinin çetin kurallarının baskısı altında hissetmeksizin daha geniş bir çerçevede görüş alışverişinde bulunabilmekte, perspektif ve işbirliği geliştirebilmekte, siyaset için gerekli olan karar seçeneklerini önerebilmektedirler.
 
Öte yandan, Küresel siyasette Çin ve Rusya gibi güçlerin yükselişi, Türkiye, Brezilya ve Güney Afrika gibi orta büyüklükteki aktörlerin görece daha bağımsız davranma imkanına kavuşmaları, ABD hegemonyasının sorgulanır hâle gelmesi gibi olgular küresel siyasetteki belirsizlikleri artırmakta ve geleneksel diplomasi faaliyetlerinin de gözden geçirilmesini gerektirmektedir.
 
Geleceğin Ekonomi Ekosistemi ve Sektörel Diplomasi” ana teması ile düzenlenecek Sektörel Diplomasi Ekosistemi Çalıştay(lar)ı diplomatik alandaki yeni gelişmeleri ele almayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
"Geleceğin Ekonomi Ekosistemi ve Sektörel Diplomasi"
 
Alt Temalar
İnsani Diplomasi 
Savunma Diplomasisi
Sağlık Diplomasisi
İnanç Diplomasisi
Kültür ve Sanat Diplomasisi
Eğitim Diplomasisi
Bilim Diplomasisi
İş Diplomasisi
Düşünce Diplomasisi
Su Diplomasisi
Gıda Diplomasisi
Enerji Diplomasisi
Turizm Diplomasisi
Güvenlik Diplomasisi
Şehir Diplomasisi
Finans Diplomasisi
Medya ve Enformasyon Diplomasisi
Altyapı Diplomasisi
Hizmet Diplomasisi
 
 
Diğer Akademik Çalışmalar
 
Rapor, Kitap, Makale, Tez vb. Akademik Çalışmalar ile TV Programları, Medya Konferansları gerçekleştirilecektir. Süreç içinde ortaya konan ilgili tüm çıktı ve yayınlar, Proje’ye destek olacaktır.
 
SİVİL GLOBAL 2019 Toplantı ve Çalıştay Raporlarının Hazırlanması
 
SİVİL GLOBAL 2019 kapsamındaki Kıtasal Etkinlikler, Bölgesel Etkinlikler ve Sektörel Etkinlik(ler)  için her birinin tamamlanmasını müteakiben ilgili raporlar, katılımcılar arasından belirlenecek raportörler tarafından hazırlanacaktır.
 
=======================================================================

BİLDİRİ ÖZETİ GÖNDERİMİ
 
Sivil Global 2019 Zirvesi ve eş etkinliklerinde;
 
Kıtasal Etkinlikler
8. Uluslararası Türk - Asya Kongresi | “Geleceğin Asya Ekonomisi ve Türkiye”
11. Uluslararası Türk - Afrika Kongresi | “Geleceğin Afrika Ekonomisi ve Türkiye”
6. Türkiye - Avrupa Forumu | “Geleceğin Avrupa Ekonomisi ve Türkiye”
4. Türk - Latin Amerika ve Karayipler Kongresi | “Geleceğin Latin Amerika Ekonomisi ve Türkiye”
 
Bölgesel Etkinlikler
5. Uluslararası Orta Doğu Kongresi | “Geleceğin Orta Doğu Ekonomisi ve Türkiye”
9. Uluslararası Balkan Forumu | “Geleceğin Balkanlar Ekonomisi ve Türkiye”
10. Balkan İletişim Ağı Konferansı
2. Uluslararası Karadeniz - Kafkas Kongresi | “Geleceğin Karadeniz - Kafkas Ekonomisi ve Türkiye”
2. Uluslararası Akdeniz Kongresi | “Geleceğin Akdeniz Ekonomisi ve Türkiye”
 
Sektörel Etkinlik(ler )
Sektörel Diplomasi Ekosistemi Çalıştay(lar)ı | “Geleceğin Ekonomi Ekosistemi ve Sektörel Diplomasi”
[ İnsani Diplomasi, Savunma Diplomasisi, Sağlık Diplomasisi, İnanç Diplomasisi, Kültür ve Sanat Diplomasisi, Eğitim Diplomasisi, Bilim Diplomasisi, İş Diplomasisi, Düşünce Diplomasisi, Su Diplomasisi, Gıda Diplomasisi, Enerji Diplomasisi, Turizm Diplomasisi, Güvenlik Diplomasisi, Şehir Diplomasisi, Finans Diplomasisi, Medya ve Enformasyon Diplomasisi, Altyapı Diplomasisi, Hizmet Diplomasisi ]
 
 
konuşmacı olmak için gerekli belgenin summit2019@civilglobal.org adresine aşağıda tarif edildiği şekilde oluşturularak MS Word dosyası formatında iletilmesi gerekmektedir:

 
- Tebliğ başlığı
- 300 kelimelik özet, 5 anahtar kelime
- Kurumsal bağınız ve özgeçmiş
- Telefon numaranız (özgeçmişte yazılı değilse)
 
Önemli Tarihler
Özet son gönderim tarihi                          : 30 Nisan 2019
Kabul edilen bildirilerin ilan tarihi            : 15 Mayıs 2019
Konferans tarihi                                        : 12-14 Haziran 2019
Gözden geçirilmiş tam metin gönderimi : 30 Haziran 2019
 
 
Gerekli Bilgiler
Özet kitapçığı Konferans’tan önce hazırlanacak ve çevrim-içi olarak yayımlanacaktır.
Özetle uyumlu, bilimsel yeterliliği kabul edilen tüm tam metinler derleme kitapta yayımlanacaktır.
Özet gönderimi ve kabul edilen bildirilerin sunumu için ücret talep edilmemektedir.
Ulaşım, konaklama ve yerel masraflar katılımcılara aittir.
 
Yazar: Galip ÇAĞ Alan: Avrupa Hit: 157
Kosova Ordusu İstikrarı(!) Korur mu?
Daha evvel kaleme aldığımız “Öteki” Avrupa’da Kazan Kaynıyor başlıklı yazıda Kosova’da Sırplar ile yaşanan gerilimin ulaşabileceği tehlikeli boyutlara işaret etmiş ve bu gerilimde Almanya’nın rolüne atıfta bulunmuştuk. Zaman geçtikçe bu ihtar ve çekincelerin yersiz olmadığı giderek belirginleşmeye başladı. Zira şimdilerde bahsi geçen gerilimin ulaştığı iki önemli ayağı var.
 
Bunlardan biri Kosova’da Sırp ve Bosna mallarıyla alakalı değişen gümrük vergisi uygulaması.
 
2018’in bitmesine birkaç gün kala Ticaret bakanı Endrit Shala tarafından yapılan açıklamada konu şu şekilde duyuruldu:
 
“Hükümet toplantısında bugün önerim üzere %100 rantlık vergi olmadan Sırbistan ve Bosna’dan Kosova’ya giren  9 uluslararası ürün listesi kaldırıldı. Bundan böyle Sırbistan ve Bosna’dan giren tüm ürünlere yüzde 100’lük  vergi kararı uygulanacak.”
 
Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic konu ile ilgili, Rusya, Çin, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya'nın büyükelçileri yanı sıra ülkenin Güvenlik Konseyi'nin acil durum toplantısı çağrısı ile buluşmalar düzenledi. Bu arada karar sonrasında bölgenin kuzeyindeki Sırp nüfusun protestolarının artması da başka bir kriz destekleyici durum. Zira resmi olmayan rakamlara göre Kosova’da yaşayan 120.000 Sırp’ın durumdan rahatsızlığı, gerilimin artması durumunda yaşanabileceklere dair fikir verebilir.
 
İkinci mesele ise uzun süredir devam eden bir tartışma ve söylentinin hayata geçmesi ile alakalı yani Kosova Güvenlik Gücü’nün(FSK) Kosova Ordusu’na dönüştürülmesi.
 
2018’in bitmesine günler kala Kosova Meclisi’nden çıkan onay ile hayata geçen plan daha oylama sürecinde sıkça tartışıldı. Özellikle mecliste bulunan Sırp temsilcilerin bu kararın ancak ülkede bulunan tüm etnik temsilcilerin onayı ile çıkabileceği itirazı ve sonrasında gelen boykot NATO ve AB’nin itirazları ile iyice çıkmaza girdi. Bu sürece bir de resmi törende konuşan Thaçi’nin ABD’ye sunduğu teşekkür de eklenince tartışma çok başka bir boyuta taşındı.
 
Kosova’daki oylamadan bir hafta sonra Belgrad’a giden Çipras’ın burada Kosova’ya verdiği sert tepki ile topa girmesi Kosova için yeni bir baskı unsuru oldu elbette. Zira Bosna seçimlerinde Sırp adaya, açık şekilde verilen Sırp ve Rus desteğine Yunanistan’ın da bu olay vesilesi ile dâhil olması şimdi Kosova’yı AB/ NATO - ABD - Rusya (Sırbistan üzerinden elbette) üçgeninin ortasında bıraktı.
 
Elbette Türkiye’nin tavrı da burada önemli idi. Daha önce de ifade etmiştik, Ankara’nın burada oynayacağı rolün belirgin ve yön verici olması şart. Bu hem tarihi bağlar hem de AB ilişkileri bağlamında çok değerli. Kaldı ki gelişmelere Türkiye tarafının tepkisi elçilik vesilesi ile gecikmeden geldi. Buna göre Türkiye'nin Priştine Büyükelçiliği, FSK'nin orduya dönüştürülmesini öngören üç yasa tasarısının 14 Aralık'ta Kosova Meclisinde kabul edilmesine ilişkin şu açıklamayı yaptı: "Türkiye, KFOR ve Kosova Güvenlik Gücüne katkıda bulunan bir Balkan ülkesi ve NATO üyesi olarak, Kosova parlamentosunun 14 Aralık'ta Kosova Güvenlik Gücü'nün orduya dönüştürülmesi yönünde kabul ettiği yasaları, egemenlik hakkı olarak görürken, Kosova makamlarının yıllar sürmesi beklenen bu dönüşüm sürecinin, anayasal çerçevede, demokratik ve Kosova'daki tüm toplulukları kapsayan bir şekilde, NATO'yla eşgüdüm içerisinde ve bölgedeki barış ile istikrarı sürdürecek şekilde yürütüleceğine dair beyanlarını da isabetli bulmaktadır." Bu açıklamanın şu an için gelişmelere yön verici ve doyurucu olduğunu düşünmek böyle bir coğrafya için çok mümkün değilse de bunu durumu bir süre izlemek için alınan ön bir tavır olarak anlamak da mümkün.
 
Tüm bunlar olurken BM’nin de olağanüstü bir oturumda durumu görüştüğünü ekleyelim. Elbette beklenen oldu ve Rus tarafı Sırpların yanında durarak Priştine’nin kararını sert bir dille eleştirdi ve Rusya'nın BM Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia, Kosova’yı ''kanun tanımazlıkla'' suçladı.
 
Şimdi durum oldukça gergin ve bölgenin makûs talihi olan savaş söylemleri ciddi ciddi dile getirilmeye başlandı. Yabancı ajanslarda kaleme alınan birçok analiz de bu gerilimin iki ülkeyi savaşa götürüp götürmeyeceğine dair.
 
Ancak burada temel sorun olası bir sıcak temasta Uluslararası birlikler ile Rusya-ABD tavrının bölgede yaratacağı tesir. Zira kendi aralarında, konuya müşterek bakamayan bu figürlerin Avrupa’nın bu iki genç ve ateşli ülkesinin tavırlarına nasıl bir düzenleyici müdahalede bulunacağı dikkatle izlenmeli. Özellikle de artık Balkanlarda da etkisini ciddi manada hissettiren mülteci unsurunu göz önüne alarak…
Beklemeye devam…
Yazar: Süheyl ÇOBANOĞLU Alan: Asya Hit: 100
Avrasya, Çin ve Doğu Türkistan
AVRASYA

Tarih boyunca toplumların hâkimiyet mücadelesine şahit olan ve döneminin güçlü devletleri tarafından öncelikle ele geçirilmeye çalışılan bir coğrafya olan ve Zbigniev Brzezinski tarafından geleceğin “Büyük Satranç Tahtası” olarak nitelenen AVRASYA, Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan bölgeyi kapsayan ve Avrupa ile Asya’nın birleştiği çok geniş bir kıtadır.
 
“Viyana hattından başlayarak Avrupa’nın doğusu ile Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Anadolu, Orta Asya Avrasya kıtasının bölgeleridir. Bütün bölgeleri içine alan geniş alana, coğrafya dilinde ve dünya politikasında “Avrasya” denilmektedir. Bir başka ifadeyle Avrasya denildiğinde Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği büyük alan anlaşılacaktır. Bir anlamda dünyanın ana karasını oluşturan bölgenin orta kısmı Avrasya olarak tanımlanabilir” demektedir.1
 
Dünya nüfusunun yaklaşık %75’ine, dünya GSMH’nın %60’ına, giderek artan ekonomik gücü, zengin doğal yer altı ve yer üstü ham madde kaynakları ile enerji kaynaklarının da dörtte üçüne (%75) sahip olan bir bölgedir.2
 
Avrasya büyük bir alanın adıdır. Çeşitli bölgelerden meydana gelen kıtasal alan büyüklüğündeki Avrasya’nın konumu belirlenirken bu çok bölgeli yapıyı esas almak gerekmektedir. Dünyanın diğer bölgelerine benzemeyen bu çoklu yapı kendi içinde de benzeri olmayan bir jeopolitik yapılanmayı beraberinde getirmektedir. Avrupa’nın ortalarından, Asya’nın ortalarına kadar uzananuçsuz bucaksız alanlarda, Avrasya süreci gelişmekte ve yeni dünya düzeninin önemli bir parçası olarak dünyanın gündemine girmektedir.3
 
Avrasya bölgesinin jeostratejik ve jeopolitik önemi giderek artmakta, uluslararası güç savaşında 21. yüzyıla damga vuracak bir boyuta ulaşmaktadır. Avrasya, tarih boyunca toplumların hâkimiyet mücadelesine şahit olan ve döneminin güçlü devletleri tarafından öncelikle ele geçirilmeye çalışılan bir coğrafyadır. Ayrıca, eski dünyanın merkezi olan Avrasya, tüm büyük dinlerin ve kadim felsefelerin ortaya çıktığı bir bölgedir.4
 
Politik açıdan dünyanın en iddialı ve dinamik devletlerini bölgesinde barındıran ve ağırlıklı olarak Türk Dünyasının oluşturduğu Avrasya’da, nükleer güce sahip ülkeler olduğu kadar dünyanın en kalabalık nüfuslu iki ülkesinin varlığı ile ABD’den sonra, ekonomisi ve askeri silahlara en fazla para harcama açısından en büyük altı devlet mevcuttur.
 
Avrasya aynı zamanda dünyanın siyasal olarak en iddialı ve dinamik devletlerinin bulunduğu yerdir. Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra en büyük altı ekonomi ve en büyük altı silah alıcısı Avrasya’da bulunmaktadır. Dünyanın biri hariç resmi olarak bilinen tüm nükleer güçleri ve de gizli nükleer güçlerinin tümü Avrasya’da bulunmaktadır. Bölgesel hegemonya ve küresel etki heveslisi olan, Çin ve Hindistan gibi dünyanın en kalabalık nüfuslu iki devleti bu bölgededir.
 
Avrasya’daki güçler ile Batı rejimleri arasında, amacı Avrasya’nın nispeten el değmemiş enerji ve maden kaynaklarını denetim altına almayı amaçlayan ilan edilmemiş bir savaş çoktan beridir sürmektedir.5
 
Sovyetler Birliğinin dağılması ve Orta Asya’nın bağımsız bir jeoplitik alan olarak ortaya çıkışıyla stratejik hammadde bakımından zengin bir kaynak olan bölge, hızla büyüyen Çin ekonomisi için bir Pazar olmuştur.
 
Avrasya bölgesi ile Türkiye arasındaki ilişkilerin boyutları derin ve büyük olmasına rağmen dil, inanç, kültür birliğine sahip ve ortak tarih bilinci olan Türk dünyasıyla ilişkiler istenen seviyeye ulaşamamıştır.
 

ÇİN

1 Ekim 1949 tarihinde kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin siyasi yapısı tek parti yönetimine dayanmaktadır. Çin Komünist Partisi (ÇKP) ülkenin tek siyasi hakimidir. ÇKP 1921 yılında kurulmuştur ve 86 milyonu aşkın üyesi bulunmaktadır. Parti devletle bütünleşmiş olup, devlet politikası Parti vasıtasıyla uygulanmaktadır. ÇKP’nin Genel Sekreteri aynı zamanda Devlet Başkanı’dır.
 
Yedi milyarı aşan dünya nüfusu içinde, 1 milyar 357 milyonluk nüfusu, 9,24 trilyon USD (2013) Gayrisafi Yurtiçi Hasılası, ortalama yüzde 7’lik kalkınma hızı, 6.807,43 USD (2013) Kişi başına GSYİH, 1,66 (2012) Doğurganlık oranıyla Çin’in ve 1 milyar 251 milyonu aşan Hindistan Dünya üzerinde ciddi bir yeri ve önemi vardır. Hızla Avrasya’ya kayan ekonomik merkez nedeniyle günümüzde sekiz milyara ilerleyen Dünya nüfusunun Çin, Hindistan, Rusya gibi ülkelerde yaşayan büyük insan topluluğu nedeniyle 21. yüzyılda giderek öneminin artması kaçınılmazdır. 6
 
Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini barındıran ve yaklaşık olarak Türkiye’nin 18 katı olan Çin ve 1 milyar 251 milyon 695 bin nüfusuyla dünya nüfusunun yüzde 17,4’ünü barındıran Hindistan, olağanüstü bir ekonomik potansiyel yaratmaktadırlar.
 
IMF verileriyle, 2015 yılında gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH), 11 trilyon dolar olan Çin’in bu rakkamı 2021 yılında 17,8 trilyon dolara çıkaracağı değerlendirilmektedir.
 
Yükselen bir değer olan Çin Halk Cumhuriyeti, “Dışa Açılma ve Reform” politikalarıyla uluslararası arenada etkili bir yer edinmiştir. Devasa ekonomisi ve çok kalabalık nüfusuyla dış ticaret ve rekabette liberal, sınırları içerisinde kapalı ve otoriter devlet yapısı ile Çin Günümüzde bölgesellik temelinde global ölçekte bir politika izlemektedir.
 
Çin bir şekilde olağanüstü ekonomik büyüme oranlarını çeyrek yüzyıl daha sürdürmeyi başarsa bile hala çok yoksul olacaktır. Halkının önemli bir bölümünün gerçek yoksulluğu bir yana GSYH’sının üçe katlanması bile Çin nüfusunu kişi başına düşen gelirde dünya uluslarının alt sıralarında bırakacaktır.7
 

TÜRKİYE-ÇİN İLİŞKİLERİ

Türkiye ve Çin’in birbirini resmen tanıdığı 05 Ağustos 1971 tarihinde tesis edilen Türkiye-Çin diplomatik ilişkileri 1980’li yıllardan itibaren siyasi ve ekonomik alanda ilerleme kaydetmeye başlamıştır. Karşılıklı gerçekleştirilen üst düzey ziyaretlerle gelişen ikili ilişkilerimiz, 2010 yılında “stratejik işbirliği” seviyesine yükseltilmiştir ve ÇHC ile ikili ilişkilerimiz yeni bir boyut kazanmıştır.8
 
Ekonomik ve ticari ilişkilerimiz de siyasi süreçle birlikte gelişme kaydetmektedir. İkili ticaret hacminde ilk kez 1 milyar ABD Doları’nın aşıldığı 2000 yılından bu yana kaydedilen gelişme sonucunda 2015 yılı sonunda ticaret hacmimiz 27,8 milyar ABD Doları seviyesine ulaşmıştır. Böylece Çin, ülkemizin dünya genelinde ikinci, Asya-Pasifik bölgesinde ise en büyük ticari ortağı haline gelmiştir. Dış ticaret dengesi ülkemiz aleyhinedir. Çin’e ihracatımız Çin ekonomisinin ihtiyaç duyduğu hammaddeler ve kimyasallar ağırlıklı bir yapıdadır. İthalatımızın önemli bir bölümünü yatırım malları ve ara mallar, geri kalanını ise tüketim malları oluşturmaktadır.9
 
ÇHC’nin ülkemize 2002-2014 döneminde yaptığı doğrudan yatırım miktarı 700 milyon ABD Doları düzeyindedir. Ancak, Çin tarafı, 2014 yılı itibariyle ülkemizdeki ÇHC yatırımlarının 1,7 milyar ABD Dolarına ulaştığını dile getirmektedir.10
 

DOĞU TÜRKİSTAN ve ÇİN

Çin Halk Cumhuriyeti›ne bağlı, Doğu Türkistan adıyla da bilinen, Sincan Uygur Özerk Bölgesi uzun zamandır yaşadığı insanlık dramıyla Dünya gündeminde yer almakla beraber çekilen acılar durdurulamamaktadır. Kısa süreli bağımsızlık dönemleri yaşamışlarsa da Uygur Türkleri uzun yıllardır Çin’in etnik asimilasyon politikaları ile ezilmektedirler.
 
Türklerin yurdu, memleketi, eli, ili manasına gelen, Asya ile Avrupa arasında bağlantıyı sağlayan bir köprü vazifesi gören, askerî, stratejik, jeopolitik, jeostratejik bakımdan çok mühim bir mevkide bulunan, topraklarında Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Harezmşahlar gibi Türk devletleri kurulan ve İskender-i Zülkarneyn, İran, Arap, Moğol, Çin ve Rus istilâlarına maruz kalan, petrol ve gaz başta olmak üzere yeraltı-yerüstü kaynakları bakımından oldukça zengin olan Türkistan; batıda Ural Nehri ve Hazar Denizi, doğuda Altay Dağı ve Çin hududu yani Doğu Türkistan veya Kaşgar’ın doğu sınırları, güneyde İran ve Afganistan, kuzeyde Tobol ile Tomsk vilâyetleri (Sibirya) arasındaki bölgeyi kapsamaktadır. Yüz ölçümü 5.827.818 km²dir. 11
 
Türk kavminin neşet ettiği yer, Türk tarihinin başlangıç noktası ve Uygur Türklerinin öz vatanı olan Doğu Türkistan; ‘‘Asya’nın Kalbi’’ olarak adlandırılan Türkistan’ın beş kısmından biri olup kuzeyde Rusya, batıda; Batı Türkistan’ı teşkil eden Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan, güneyde; Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Tibet, doğuda; Çin (Kansu, Çing-hai ve İç Moğolistan eyaletleri) ile kuzey-doğuda Moğolistan ile çevrilidir. Doğu Türkistan Türklüğün ana vatanı, Türk medeniyet ve kültürünün kaynağıdır. Türk mitolojisinin, Dede Korkut masallarının ortaya çıktığı, Kutadgu Bilig, Divanü Lügat-it Türk ve Atabetü’l Hakayık’ın yazıldığı coğrafyadır. Tarihte Doğu ile batı arasında çeşitli dinlerin, medeniyetlerin, ticaret kervanlarının ortak değişim noktasıdır. Orta Asya’da oldukça stratejik konuma sahip olan Doğu Türkistan ˝Tarihi İpek Yolu˝nun kavşak noktasındadır. Ayrıca denizlerden çok uzak olması, yüksek dağlarla ve çöllerle çevrili bulunması hasebiyle dünyada ender rastlanan ‘‘savunma ve saldırı’’ merkezidir. Doğu Türkistan Çin için çıkış kapısı olup, Çin’in Avrasya’ya yönelik hâkimiyet tesis etme düşüncesinin kilit yeridir. Sahip olduğu özellikler dolayısıyla Doğu Türkistan’a Çin’in Ukrayna’sı denilmiştir. 1.828.418 kilometrekare yüz ölçümüne sahip olan Doğu Türkistan, bugün Kızıl Çin’in işgali altındadır. Doğu Türkistan adı 1876 Çin-Mançu istilasından sonra 1884 yılında Şin-ciang (yeni toprak) olarak değiştirilmiştir. 1949’da bölgenin komünist Çin tarafından işgalinden sonra yeni yönetim de bu adı kullanmaya devam etmiş, 1955 yılında ise Doğu Türkistan’ın resmi ismi ‘‘Şin-ciang Uygur Özerk Bölgesi’’ olarak ilan edilmiştir. Bugün Doğu Türkistan ahalisinin çoğunluğu Türk’tür (Uygurlar başta olmak üzere Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar Türk boylarıdır). Geri kalanların ekserisi Çinlidir, bir miktar Moğol, Tibetli, Tacik, Rus da vardır. Türklerin hemen hepsi ehlisünnet olup Hanefi Mezhebindendir. “Şin-ciang Uygur Özerk Bölgesi” adıyla otonomi verilen, nüfusu Çinli göçmenler hariç Çin yönetiminin bütün inkârlarına rağmen 35 milyonu geçen ve başkenti Urumçi olan Doğu Türkistan’da; Kaşgar, Aksu, Hoten, Sayram, Turfan, Urumçi (Beşbalık), Kumul (Hami), Yarkent, Gulca gibi tarihî Türk şehirleri bulunmaktadır.12
 
Çin zulmü ve esareti altındaki Doğu Türkistan, tarihte ilk Türk devleti olarak bilinen Hun İmparatorluğu’ndan itibaren birçok Türk devletinin kurulduğu sahadır. Gök-Türk, Uygur, Karahanlı devletleri bunların en meşhurlarıdır. Ayrıca Türk ilim ve fikir hayatı için de son derece önemlidir.
 
Siyasi, ekonomik ve askeri yönden oldukça ehemmiyetli olan Doğu Türkistan coğrafyası; petrol, volfram (silah sanayisinde kullanılan önemli bir maden), altın, gümüş, platin, kömür (2.2 trilyon ton. Yakın zamanda Çin yönetiminin aldığı kararla Doğu Türkistan’daki kömür ocakları gelecekte enerjide oluşabilecek bir sıkıntı anında kullanılmak üzere kapatılmıştır) ve uranyum gibi stratejik ham maddeler ve sayısız yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip bir ülkedir. Çin genelinde 148 çeşit madenin 124’ünün çıkarıldığı Doğu Türkistan, Çin’in petrol ve doğal gaz alanındaki en stratejik bölgesi haline gelmiştir. Nitekim Çin’in petrol rezervlerinin yüzde 25’ini, doğal gaz rezervlerinin ise yüzde 28’ini barındırmaktadır. Bu oranlar Japonya’da çıkan Fuji Sankei Business gazetesinin 7 Eylül 2004 tarihli sayısında açıklanmıştır. Doğu Türkistan’ın petrol rezervleri İran ve Irak’ın rezervlerinin 10 katıdır. 910 bin km²’lik alanda petrol tespit edilmiştir. Her yıl 10 milyon ton petrol Çin’e taşınmaktadır. Buna rağmen Petrol Çin’den iki kat daha pahalıdır. Tarım Havzası (petrol rezervi 74 milyar varil), Karamay Bölgesi (yılda 1.286.000 ton petrol çıkarılmakta), Kumul-Turfan Bölgesi (petrol rezervi 75 milyon ton) Taklamakan Çölü (petrol rezervi 50 milyar ton) önemli petrol sahalarıdır. Doğu Türkistan 17.4 trilyon metreküp doğal gaz rezervlerine sahip bulunmakta ve 30 bölgeden doğal gaz çıkarılmaktadır. Özellikle Cungarya ve Tarım havzaları doğal gaz bakımından oldukça zengindir. Hububat, pamuk, ipek, halı, el zanaatları ve özellikle hayvancılık Doğu Türkistan ekonomisinin temelini teşkil eder. Maalesef kültür ve medeniyet beşiği, tarihi ana vatanımız Doğu Türkistan coğrafyasında yaşayan ve bu kadar zengin kaynaklara, imkânlara sahip Uygur Türkleri; açlık sınırında yaşamakta, duyarsız, sağır, kör dünyanın gözleri önünde hürriyetten mahrum edilmekte, insan onuruna yakışmayan zulümlere, işkencelere maruz bırakılmakta ve adeta soykırıma tâbi tutulmaktadırlar.13
 
Doğu Türkistan’ın köklü tarihi geçmişine ve sahip olduğu sosyal, kültürel, ekonomik zenginliklerine rağmen yaşadığı dram, 21. yüzyılda insan hakları, hukuk, demokrasi, halk iradesi vs. gibi kavramları çok kullanan Dünyanın gelişmiş ülkeleri ve yurdumuzdaki çevrelerin ilgisini çekmemektedir...
 
Yazar: Samir QULIYEV Alan: Karadeniz Kafkas Hit: 170
Bölgeselleşme Çerçevesinde Kafkasya'da İşbirliği İmkânları ve Engeller
Özet

Günümüzde bir taraftan küreselleşme süreci devam ederken diğer taraftan da bölgesel işbirliklerini kapsayan oluşum süreçleri hızlı biçimde dünya ülkeleri arasındaki ilişkileri belirleyen temel unsura çevrilmeye başlanmıştır. Tarihin akışı çerçevesinde de görülmüştür ki, bölgeselleşme sürecine destek veren bölge ülkeleri gelişmişliğe ve istikrara ulaşmıştır. Bölgeselleşme konseptinin Kafkasyada tatbik edilmesi bölge ülkelerinin gelişimine ve bölgesel sorunların çözümüne önemli şekilde katkı yapacaktır. Kafkasyada güvenliği tehdit eden devletlerarası çatışmalar ve qlobal sorunlar sebebiyle bölge istikrarsız bir görünüm kazanmıştır. Bu çerçevede ilk olarak Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorunu, Abhazya sorunu, Güney Osetiya sorunu, Çeçenistan sorunu, bölge ülkelerinin iç istikrarsızlıkları, demokrasi sorunları gibi faktörler Kafkasyada güvenliği tehdit edir. Özellikle de, Ermenistan devletinin bölgede birbaşa desteklediği terör eylemleri ve ayrımcılık politikaları bölgedeki işbirliği imkanlarının önünde engel teşkil etmektedir. Ermenistanın bölgeselleşme sürecine katılması bölgesel güvenlik sorunlarının da çözümüne katkı yapacaktır. Ermenistan halkının çıkarları bölgede işbirliğinin oluşturulmasından yanadır. Diğer taraftan da “enerji güvenliği” kapsamında büyük güclerin bölgede çatışan çıkarları Kafkasyanın güvenliğini tehdit etmektedir. Bölgeselleşme sürecinin Kafkasyada oluştuturlması için bölge ülkelerinin sınınrdaş ülkelerinin de katılımı ve desteği esas şarttır. Özellikle Rusiya, İran ve Türkiyenin Kafkasyada çatışan çıkarlarının bölgeselleşme süreci ile uzlaştırılması en önemli adım olacaktır. Bu çerçevede Azerbaycan-Türkiye arasındaki ilişkiler ve gerçekleştirilen projelerin daha çok çeşitlendirilmesi gerekmektedir. Bölgeselleşme konseptinin Kafkasyada tatbik edilmesi bölge ülkelerinin gelişimine ve bölgesel sorunların çözümüne önemli şekilde katkı yapacaktır.

Anahtar Kelimeler: Kafkasya, Bölgesel entegrasyon, Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorunu, enerji güvenliği.
 

Giriş

1991-yılında Sovyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra Soğuk Savaş dönemindeki etkileşimler tamamen değişmiş ve uluslararası sistemde kaygan zeminli bir durum ortaya çıkmıştır. Bunula da yeni dönem daha kompleks ve daha zor gelecek tahminlerinde bulunabilen bir sistemi de beraberinde getirmiştir.1
 
Avrasya bölgesinin bir alt bölgesi olarak Kafkasya bölgesi de sahip olduğu jeopolitik değerini daha da artırak uluslararası rekabete sahne olmuştur. Uluslararası sistemdeki değişiliklere paralel olarak küreselleşme sürecinin de etkisiyle teknolojinin gelişmesi akabinde ulaştırma ve iletişimin cografyada alan unsurunu küçültmesiyle, esasen ‘bölgesel güç’ olma mücadelesine odaklanan ‘jeopolitik’ kavramı önemini daha da artırmıştır. Tarihin akışının değiştiren olaylarla birlikte bilim adamları tarafından farklı kategorilerde jeopolitik konular ele alınarak teoriler öne sürülmüş ve emperyalist devletler jeopolitik teorilere dayanarak egemenliklerini devam etdirmişlerdir. Teorilerin ortak kesiştikleri noktalara baktığımızda, genelde süje olarak devletin tayin edilmesi, lokal olarak coğrafyanın önemini vurgulaması ve iki öğe arasındaki bağların politikaya dönüştürülmesi süreci karşımıza çıkmaktadır.2 Demek ki jeopolitiğe dayanan politikalarda ilk aşama, ülkenin cografi önemini, ikinci aşama ise insan unsuruna dayanan sosyal, ekonomik, politik ve askeri gücünü belirlemeyi amaçlar. Üçüncü aşama, her ikisini ve bunlarla beraber zamanı da dikkate alan genel değerlendirmedir. Bu süreçlerin her birisinde küresel çaptaki değerlendirmelere esaslanarak, bölge düzeyinde değerlendirmeler yapılır.3
 
Eskiden beri önemli olan jeopolitik anlayışı, SSCB dağılmasından sonra Avrasya bölgesinde büyük bir boşluğun ortaya çıkmasıyla Rusya ve ABD başta olmakla hegemonya mücadelesi veren büyük güçler tarafından da kullanılmaya başlanmış ve küresel politikalara yön vermiştir.4 Bu bakımdan savunulan bütün teoriler5 19. Yüzyılda olduğu gibi 21. Yüzyılda da uluslararası sistemin hakim güçlerinin şu sorularına cevap aramaktadır: “devletlere bu yarış içinde göreli üstünlük sağlayacak bölgeler nerelerdir?”, “bu bölgelerde hakimiyet en optimal bir biçimde nasıl kurulabilir?” ve son olarak “kurulan bir egemenliğin devamı nasıl sağlanabilir?”6 sorularının cevabı jeopolitik kara, deniz ve hava hakimiyet teorilerini de için alacak şekilde genişleyerek 20. Yüzyıldaki devletlerin dış ve güvenlik politikalarını etkileyen önemli unsurlar oldu.7
 
Yazar: Sezai ÖZÇELİK Alan: Karadeniz Kafkas Hit: 181
II. Soğuk Savaş ve Kırım’daki Jeo-Stratejik Gambit: Rusya’nın Stratejik Derinliği Bağlamında Kırım’ın İşgali ve Kırım Tatarları
Özet
2014 Kırım’ın işgali ve Kırım Krizi birçok uluslararası ilişkiler uzmanı tarafından “II. Soguk Savaş” yada “Yeni Soğuk Savaş” olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada 2014 Kırım Krizi jeo-stratejik kavramlar ve yaklaşımlar kullanılarak açıklanarak Kosova örneğinin Kırım’a etkisi ve Rusya’nın stratejik derinlik kavramları ele alınacaktır. İlk olarak, Kırım Krizi real-politik ve jeo-politik yaklaşımlar çerçevesinde incelenecektir. Bu çerçevede Karadeniz ve Kırım bölgesinin jeo-politik, jeo-stratejik ve jeo-ekonomik önemi özellikle Türkiye, Rusya ve Ukrayna bağlamında incelenecektir. İkinci olarak, Kosova örneği derinlemesine analiz edilerek nasıl Putin Rusya’sı tarafından Kırım’ın işgaline zemin hazırlamak için kullanıldığı açıklanacaktır. Üçüncü bölümde, Rusya’nın stratejik derinliğinin Kırım’da uygulanıp uygulanmadığı mercek altına alınacak ve Putin tarafından başarılı şekilde uygulanan melez savaş (hybrid war) kavramının Kırım’da uygulanması ve buna karşı alınabilecek önlemler sıralanacaktır. Son bölüm ise Kırım’ın işgalini Kırım Tatarları’nın bakış açısından ele almaktadır.
 
Anahtar Kelimeler: Kırım Tatarları, Kırım İşgali, Rusya, Ukrayna, Türkiye.
 
Giriş
Kırım’da 18 Mayıs 1944 yılında yaşadıkları “Sürgün” etnik temizliği sonrası, Kırım Tatarları, 1989 yılından itibaren Kırım’a dönmüşlerdir.1 Kırım’da yaşayan Kırım Tatarlarının en önemli sorunu, özerk statüye sahip Kırım’da, Ukrayna devletinin egemenliği altında marjinalleştirilmeleri ve etnik kimlik ihtiyaçlarının tatmin edilmemesidir. Kırım Tatarlarının kültürel hakları tanınmamakta ve baskılanmaktadır.2 Kırım’daki Rus ve Ukrayna asıllı vatandaşlarla karşılaştırıldığında, Kırım Tatarları, eşit haklara sahip olmadıklarını düşünmektedirler. Ayrıca yıllarca maruz kaldıkları baskıları da, “psikolojik seçilmiş travmalar”3 olarak yaşamaya devam etmektedirler.
 
Kırım, günümüzde yeniden Rusya ile Batı arasında yaşanan rekabetin yoğunlaştığı bir bölge haline gelmiştir. Bu kez Osmanlı Devleti’nin yerine Ukrayna, Rusya’nın Batı ile arasındaki direnç noktası oldu. Ukrayna’nın Batı’yla yakınlaşma girişimleri, ülkesindeki Rusya yanlıları ile Batı taraftarlarını karşı karşıya getirdi. Rusya’nın duruma müdahil olmasıyla birlikte, artan çatışmada, Batılı devletler, savaştan çok diplomasi ve yaptırımlar üzerinden Rusya’yı sınırlandırabilmenin yollarını aramayı tercih ettiler.
 
Bu çalışmada 2014 Kırım Krizi jeo-stratejik kavramlar ve yaklaşımlar kullanılarak açıklanarak Kosova örneğinin Kırım’a etkisi ve Rusya’nın stratejik derinlik kavramları ele alınacaktır. İlk olarak, Kırım Krizi real-politik ve jeo-politik yaklaşımlar çerçevesinde incelenecektir. Bu çerçevede Karadeniz ve Kırım bölgesinin jeo-politik, jeo-stratejik ve jeo-ekonomik önemi özellikle Türkiye, Rusya ve Ukrayna bağlamında incelenecektir. İkinci olarak, Kosova örneği derinlemesine analiz edilerek nasıl Putin Rusya’sı tarafından Kırım’ın işgaline zemin hazırlamak için kullanıldığı açıklanacaktır. Üçüncü bölümde, Rusya’nın stratejik derinliğinin Kırım’da uygulanıp uygulanmadığı mercek altına alınacak ve Putin tarafından başarılı şekilde uygulanan melez savaş (hybrid war) kavramının Kırım’da uygulanması ve buna karşı alınabilecek önlemler sıralanacaktır. Son bölüm ise Kırım’ın işgalini Kırım Tatarları’nın bakış açısından ele almaktadır.
 
Rusya-Ukrayna-Türkiye Üçgeninde Kırım ve Karadeniz Uluslararası güvenlik açısında Karadeniz bölgesi birçok açılardan önemlidir. İlk olarak, Karadeniz’e komşu birçok bölgede donmuş çatışmalar bölge güvenliği açısından tehdit oluşturmaktadır. İkincisi, yumuşak güvenlik tehditleri  özellikle narkotik, insan ve silah ticareti ile terörizm faaliyetleri bölgenin bir diğer güvenlik sorunudur. Üçüncü olarak Karadeniz jeo-ekonomik önemi artan özellikle Rus ve Hazar havzasının doğal gaz ve petrol gibi kaynakların Avrupa pazarlarına dağıtımında önemli bir yere sahiptir. AB ve NATO ülkelerinin enerji güvenliği açısında bölgenin Hazar ve Orta Asya hidro-karbon kaynaklarına yakın olması stratejik önemini arttırmaktadır.4
 
Türkiye ile Ukrayna’yı, jeo-stratejik olarak birbirine bağlayan coğrafi unsurlar, Karadeniz ve Boğazlardır. Karadeniz’e kıyısı olmayan, özellikle Amerika gibi Batılı güçler, Karadeniz’i deniz olarak görmektedir. Uluslararası Deniz Hukukuna göre, deniz olan Karadeniz’de Amerikan gemilerinin, özellikle savaş gemilerinin serbestçe Boğazlardan geçerek Karadeniz’de görev yapması, Amerika’nın bu bölgeye ilişkin dış politika amaçlarından biridir. Öte yandan, başta Rusya olmak üzere, diğer ülkeler, Karadeniz’i deniz olarak değil, göl olarak görmektedir. Rusya’ya göre, sadece Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin (Rusya, Gürcistan, Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna) savaş gemileri Karadeniz’i kullanabilmelidir. Şüphesiz Karadeniz’deki en önemli deniz üssü Akyar (Sivastopol), Kırım bölgesi, Rusya tarafından işgal edilmeden önce, Ukrayna toprağı olduğu dönemlerde bile, Rusya’nın egemenliği altındaydı.5
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 188
5. İstanbul Güvenlik Konferansı (2019) | BİLDİRİ ÇAĞRISI
BİLDİRİ ÇAĞRISI
5. İSTANBUL GÜVENLİK KONFERANSI (2019)
“Yeni Dünya Ekonomi ve Güvenlik Mimarisi”
( 06-08 Kasım 2019, Harbiye Askerî Müze ve Kültür Sitesi, İstanbul )
 
20. yüzyılda üst üste iki dünya savaşı yaşayan dünyamız büyük felaketlere uğramış, on milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, şehirler ve altyapılar tahrip olmuş, ülkeler zayıflamış, kaynaklar heba olmuş, çoğu ülke açlık ve yoksulluğa mahkûm olmuştur. Bu acıları bir daha yaşamamak için İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada güvenli bir düzen oluşturmak üzere o zamanın büyük devletlerince bazı girişimler başlatılmış ve yeni uluslararası kurumlar oluşturulmuştur.
 
Finansal ve ekonomik çöküntüyü önlemek, zayıf düşen ülkelere finansman ve altyapı desteği sağlamak üzere 1944’te Birleşmiş Milletlerce ABD’nin Bretton Woods kentinde Para ve Finans Konferansı düzenlenmiş ve bu konferansın sonucu olarak Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası kurulmuştur. Batı güvenliğinin teminat altına alınması amacıyla ABD’nin girişimi ile 1948’de imzalanan Washington Antlaşması üzerine Kuzey Atlantik Paktı Organizasyonu (NATO) kurulmuştur. Sovyetler Birliği de NATO’yu dengelemek üzere Varşova Paktı’nı oluşturmuştur. Böylece dünya, kuvvet dengesine ve caydırıcılığa dayalı bir güvenlik sistemine kavuşmuştur.
 
Dengeye dayalı bu barış ortamı 1980’lerin sonuna kadar 40 yıla yakın bir süre devam etmiştir. Güç dengesine dayalı bu güvenlik düzeni zaman içinde bazı uluslararası düzenlemeler ve kriterlerle de pekiştirilmiştir.
 
1975’te Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) kurulmuş, bu teşkilata bazı Varşova Paktı ülkeleri de dâhil olmuştur. Helsinki Prensipleri adı altında; ülkelerin içişlerine karışılmaması, toprak bütünlüğü, sınırların dokunulmazlığı gibi konularda anlaşma sağlanmış ve bu prensiplere uyulacağı taahhüt edilmiştir. Ayrıca ABD ve Sovyetler Birliği, daha sonra Rusya ile silah yarışında bazı sınırlamalara gitmişlerdir. Bu düzen içindeki olumlu gelişmeler dünyaya güven vermiş, az gelişmiş ülkeler de ekonomik gelişme eğilimine girmiş ve dünyada refah artmaya başlamıştır.
 
1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Varşova Paktı’nın sona ermesi ile bu düzen bozulmaya başlamıştır. Soğuk Savaş’ın bitimiyle dünyanın ve özellikle Avrupa’nın iki bloklu siyasi yapısı ortadan kalkmıştır. Kapitalist bloğu bir arada tutan ortak düşman ‘komünizm’ ideolojisinin etkisini yitirmesi, küresel ekonomik rekabete yeni bir boyut getirmiştir. Bu arada oluşan güç boşluğu, rakipsiz kalan ABD’yi dünyanın tek egemen gücü olarak ön plana çıkartmıştır. Washington’un bu ortamdan faydalanarak kendisinin liderliğinde tek kutuplu bir dünya düzeni kurmak amacıyla uluslararası kurallara uymadan hareket etme tehlikesi de böylece ortaya çıkmıştır.
 
Dünya güvenlik sisteminin değişim sürecine girdiği bu dönemde, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak 1990’da Kuveyt’i işgal etmiştir. ABD öncülüğünde oluşturulan koalisyon güçleri de Birinci Körfez Savaşı olarak adlandırılan savaşla Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmış ve eski sınırlara dönülmüştür. Ancak bu operasyon Batı’nın iki aktörü, ABD ile Avrupa arasındaki rekabetin de su yüzüne çıkmasına neden olmuştur.
 
Avrupalı ülkeler, ABD ile aralarındaki güç dengesini sağlamak maksadıyla askerî, ekonomik ve siyasi alanda daha sıkı entegrasyona gitme ihtiyacı hissetmiştir. 1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Anlaşması ile 1999'a kadar parasal birliğin tamamlanmasına, Avrupa vatandaşlığının oluşturulmasına, ortak dış ve iç güvenlik ile adalet ve içişlerinde işbirliği politikalarının yürürlüğe girmesine karar verilmiştir. Böylece tek bir ülke gibi davranması öngörülen Avrupa Birliği (AB) doğmuştur.  Kısa süre sonra AB, ABD ile arasındaki ekonomik rekabetini yeni bir boyuta taşıyarak ortak para birimi avroya geçmiştir. Böylece dünya rezerv para birimi dolara bir rakip çıkarmak istenmiştir.
 
Bu süreçte AB, ABD ile arasındaki askerî güç dengesindeki uçurumu kapatmak ve kendi askerî gücünü oluşturmak maksadıyla Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasını (AGSP) yürürlüğe koymuştur. Ancak silahlanmanın çok büyük ekonomik kaynak gerektirmesi ve en önemlisi oluşturulacak askerî gücün kullanımında ortak karar alma mekanizması kurulmasındaki güçlükler, bir süre sonra AB’nin bağımsız bir askerî güç olamayacağını göstermiştir.
 
Dünyadaki güç boşluğu devam ederken, 11 Eylül 2001’de ABD’nin iki önemli noktasına, Savunma Bakanlığı binası Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi İkiz Kuleler’e sivil uçakları ele geçiren El Kaide terör örgütünce saldırı gerçekleştirilmiştir. Bu saldırı, dünya güvenliğinin çöküşünü de tetiklemiştir. ABD, 11 Eylül Saldırısı sonrasında terörizme karşı kapsamı ve sonu belli olmayan bir savaş ilan ettiğini dünyaya duyurmuştur.
 
Önce Taliban terör örgütünün üs kurduğu Afganistan’a Ekim 2001’de hava operasyonu düzenleyerek Afganistan savaşını başlatmış, bu operasyona daha sonra başka ülkelerin katılmasını sağlamıştır. NATO da ilk defa alan dışı operasyona Afganistan’la başlamıştır. Uluslararası kurallar bu operasyonla zedelenmeye başlamıştır. ABD 2003’te kimyasal silah varlığı iddiası ile Irak’a da operasyon başlatmış ve böylece uluslararası kural açıkça ihlal edilmiştir.
 
ABD, küresel operasyonlarına devam ederken bir yandan da NATO’nun genişleme politikasını kullanarak yeni üye olan ülkeler vasıtasıyla Rusya Federasyonu’nu kuşatmaya başlamıştır. Soğuk Savaş’ın bitiminde kendisine verilen sözlerin tutulmadığına inanan Rusya karşı tedbir almaya zorlanmıştır. Devam eden süreçte Rusya’nın güvenliğinin kilit taşı olarak gördüğü Gürcistan ve Ukrayna’da 2003 ve 2004 yıllarında gerçekleşen renkli devrimler, Moskova’yı daha da tedirgin etmiş, bunun sonucu Putin, ABD’nin tek kutuplu bir dünya dizayn etme çabalarına karşı çıkacaklarını ve Rusya’nın önemli bir aktör olduğu çok kutuplu bir dünya için mücadele edeceklerini ilan etmiştir.
 
Renkli Devrim ile Gürcistan’da iktidara gelen Saakashvili yönetiminin, Güney Osetya ve Abhazya’da azalan kontrolünü tekrar tesis etmek için Güney Osetya’ya askerî operasyon başlatması, Rusya’nın sert müdahalesine zemin oluşturmuştur. 2008’de yaşanan Rusya-Gürcistan savaşında Moskova’nın gerekirse taktik nükleer silah kullanacağı mesajını vermesi, NATO’yu ve dolayısıyla ABD’yi çatışmaya müdahale etmekten alıkoymuştur. Kendisine yönelebilecek nükleer tehdit sebebiyle konvansiyonel gücünü her yerde istediği gibi kullanamayacağını düşünen Washington yönetimi, bu tarihten sonra kendi topraklarını koruma altına alarak, tekrar konvansiyonel gücünü istediği gibi kullanmasına izin verecek Füze Kalkanı projesine hız vermiştir.
 
2009’da Obama’nın iktidara gelmesiyle birlikte ABD, yeniden Soğuk Savaş döneminin “Stay Behind” (Geride Kal) stratejisine dönmüş, doğrudan askerî müdahaleler yapmak yerine, hedef ülkelerin içindeki farklı grupları dışarıdan destekleyerek siyasi hedeflerine ulaşmayı tercih etmiştir. Bu strateji değişikliğinin sonucu olarak, Arap Baharı ile başlayan vekâlet savaşlarının yaşandığı yeni döneme girilmiştir. Yemen, Libya, Suriye, Katar gibi ülkelere tek veya çok taraflı müdahaleler, ablukalar kaotik bir sonuç üretmiş, büyük demografik felaketlere yol açmıştır.
 
Rusya’nın, 2014’te Ukrayna’ya askerî müdahalede bulunarak Kırım’ı ilhak etmesi, arkasından 2015’te Suriye’ye asker göndererek iç savaşa müdahil olması, ABD’nin “Stay Behind” stratejisi karşısında yeni bir denge oluşmasına neden olmuştur. Putin’in 1 Mart 2018’deki ulusa sesleniş konuşmasında dünyaya yeni geliştirdikleri 6 silah sistemini tanıtması, denge mekanizmasının silahlanmaya dayalı olarak sürdürülebileceğinin bir göstergesi olarak yorumlanmıştır.
 
ABD’nin askerî gücünü eskisi gibi rahatça kullanamamasıyla doğru orantılı olarak, aslen ekonomik alanda olan ülkeler arası küresel rekabet, ağırlığını askerî alandan ekonomik alana kaydırmaya başlamıştır. Dünya ticaret ve rezerv para bilirim doların gücü kırılmadan, kendilerini koruyamayacaklarını düşünen Rusya, Çin ve İran gibi ülkeler, çeşitli yöntemlerle kendi para birimleri üzerinden ticaret yaparak “de-dollarisation” (dolardan kaçış) sürecini başlatmıştır.
 
ABD’nin ise doların hükmünün devam etmesinden faydalanarak, bu yöndeki gelişmelere “ticaret savaşları” ile karşılık vermeye çalıştığı gözlenmektedir. Çin’e karşı koyulan gümrük vergileri ile başlatılan ticaret savaşlarına ABD lideri Trump, önce AB’yi dâhil etmiş, sonra siyasi baskılar sebebiyle bu hamle ötelenmiştir. Bu süreçte “Yol ve Kuşak” projesi ile kendine yeni hayat alanları açmaya çalışan Çin, yavaş yavaş küreselleşmenin liderliği için öne çıkmaya başlamıştır.
 
Tek kutuplu bir dünya oluşturma denemesi tam tersi şekilde sonuçlanmış gözükmektedir. Şu an Dünya, 1. ve 2. Dünya Savaşları öncesinde olduğu gibi çok kutuplu bir yapıya evrilmiştir. Kimin dost, kimin düşman olduğunun belli olmadığı, müttefik ilişkilerinin her an değişebileceği bu kaygan zemin aynı zamanda potansiyel bölgesel ya da küresel savaş tehlikesini içinde barındırmaktadır. Bu bağlamda Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Pasifik, tetikleyici risk alanları olarak öne çıkmaktadır.
 
Tek taraflı müdahaleler, 20. yüzyılda geliştirilen “ülkelerin hükümranlığına, toprak bütünlüğüne, sınırların dokunulmazlığına ve benzeri prensiplere saygı gösterilmesi vb.” kriterleri geçersiz hâle getirmiştir. Bu şartlar altında silahlanma yarışının tekrar hızlanacağı ve çok daha teknolojik silahlara yönelineceği gözlemlenmektedir. Bu gidişat ile dünya kaynaklarının refaha değil, tam tersine gerginliği artırıcı alanlara yöneleceği de aşikârdır. Böylece, fakirliğin artması, gelir dağılımının daha da bozulması ve terörizmin daha da güçlenmesi dünya güvenliğini daha fazla tehdit edecektir.
 
Sert güç kullanımının değişen doğası ile; hararetle teşvik edilen mikro-milliyetçilikler, hibrit savaşlar ve devlet-dışı aktörler küresel güvenlik mimarisinin bir parçası hâline gelmektedir. Bu çerçevede devletlerin; kendi etki alanlarını korumasının, genişletmesinin ve ayırt edici yanlarını ön plana çıkartmasının sahip oldukları yüksek ateş gücüyle sağlanacağı düşünülebilir. Ekonomik kalkınma projeleri, yatırım stratejileri ve geo-ekonomik sıklet merkezlerinin oluşması, sert güç kullanımını ekonomik alan içine çekmektedir.
 
5. İstanbul Güvenlik Konferansı (2019), dünyanın sürüklendiği bu olumsuz gidişat karşısında; “görece var olan İkinci Dünya Savaşı sonrası düzeninin nasıl dönüşebileceği konusunda dünya ekonomi ve güvenlik mimarisi ile ilgili yeni inisiyatifler başlatılabilir mi?”, “bu alanda yeni kriterlerin ipuçları üzerine düşünceler geliştirilebilir mi?” gibi sorulara cevap aramayı ve dünyanın ilgisini çekerek karar vericileri bu konuda düşünmeye davet edecek bir çağrı yapmayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
Yeni Dünya Ekonomi ve Güvenlik Mimarisi
 
Alt Temalar
Yeni Güç ve Mülkiyet Ekosistemi ve Hukuku
     Amerika Birleşik Devletleri’nin Dış Politikası
     AB’nin Geleceği ve Ortak Savunma Gücü
     Rusya Federasyonu’nun Pozisyonu ve Rolü
     Çin Halk Cumhuriyeti, Kuşak ve Yol Projesi
     Brexit Sonrası İngiltere: Küresel ve Bölgesel Kodlar
     Bölgesel Güç Adayları ve Ekosistemleri (Hindistan, Türkiye, Brezilya, Endonezya, Japonya)
     Kapitalsiz Kapitalizm: Büyük Veri ve Yapay Zekâ
     Yeni Uluslararası Rejimler (Uçan Arabalar Trafik Rejimi vb)
 
Uluslararası Hukuk Güvenliği
     Yapay Zekâ, Robotik Gelişmeler ve Hukuku
     Sibernetik Ordular
     Avrupa’daki Toplumsal Ayaklanmalar ve Siyasal Çözümleri
     Sınır Aşan Suların Geleceği
     Uluslararası Sularda Deniz Güvenliği ve Hukuku
     Sınır Güvenliği, Göç ve Mülteci Krizi
 
Yeni BM ve Güvenlik Mimarisi
     Uluslararası Güvenliğe Yeni Tehdit: Pandemik Sorunlar
     Paris İklim Anlaşmasının Geleceği ve Çevre Sorunları
     Uluslararası Ekonomik İstikrarsızlığın Sebep ve Sonuçları
     Yeni Orta Sınıf için Senaryolar, Demokrasi-Güvenlik İkilemi
     Uluslararası Düzenleyici Kurumların Yeniden Modellenmesi
 
Ekonomik Güvenlik Yönetişimi
     Yeni Ekonomi ve Finans Ekosistemi Güvenliği
     Ekonomide Sürdürülebilir Yeni İşbölümü
     Alternatif Enerji Kaynakları ve Dünyada Enerji Arzı Güvenliği
     Uluslararası Ekonomik İstikrarsızlığın Sebep ve Sonuçları
     TTIP ve TPP Anlaşmalarının Geleceği
     Akıllı Şehirler Ekonomisi ve Güvenlik
     
Askerî ve Ekonomik Rekabetin Küresel Yönetişimi
     Çok Boyutluluk: Yeni Orta Çağ - Ne Dost Ne Düşman
     Hibrit Tehditlerle Mücadele Yöntemleri
     Veri Ekolojisi, Ağ Güvenliği ve Siber Tehditler
     Kurumsal Modellemeler
     Savunma Sanayii Kompleksi
     Uzay Sanayiindeki Gelişmeler ve Gelecek Öngörüleri
     Rekabet Yönetişiminde Geleceğin İstihbarat Teşkilatları
 
Güvenlik Örgütlerinin Dönüşümü
     NATO’nun Genişlemesi, Ukrayna Krizi ve Brexit Sonrası Yeni NATO
     AB Üyesi Ülkeler Arasındaki Anlaşmazlıklar ve Savunma Krizi
     Güvenlikleştirilen Konular ve Bölgeler
     Yeni Dünya Güvenlik Mimarisi Örgütlenmeleri ve ŞİÖ
     Güvenlikte İş Bölümü ve Bölgesel Güvenlik Örgütleri

=======================================================================

EŞ- ETKİNLİKLER
 
3. TÜRKİYE - KÖRFEZ SAVUNMA VE GÜVENLİK FORUMU
 
Sert güç kullanımının değişen doğası ile; hararetle teşvik edilen mikro-milliyetçilikler, hibrit savaşlar ve devlet-dışı aktörler küresel güvenlik mimarisinin bir parçası hâline gelmektedir. Bu çerçevede devletlerin; kendi etki alanlarını korumasının, genişletmesinin ve ayırt edici yanlarını ön plana çıkartmasının sahip oldukları yüksek ateş gücüyle sağlanacağı düşünülebilir. Ekonomik kalkınma projeleri, yatırım stratejileri ve geo-ekonomik sıklet merkezlerinin oluşması, sert güç kullanımını ekonomik alan içine çekmektedir.
 
Güçlü tarihsel ve kültürel arka plana rağmen stratejik nitelikli diyaloğun henüz gelişmekte olduğu Türkiye - Orta Doğu veya daha dar kapsamda Türkiye - Körfez Ülkeleri ilişkilerinin bu kırılgan eksen dışında tutulması mümkün değildir. Bölge dışından, ABD ve AB’nin yanı sıra, Stratejik Ortak Statüsü (2008) ile üst düzey düzenli kurumsal diyaloğun benimsendiği ilk ülke olarak Türkiye’nin Bölge ülkeleri ile özellikle ticari ilişkileri giderek gelişmiş; taraflar arasındaki ticaret hacmi bu süreçte katlanarak artmıştır. İki taraf açısından ciddi olumlu sonuçlar doğuran bu gelişmelerde, diğer faktörlerin yanı sıra güven temelli stratejik diyalog arayışının önemli payı vardır. Din, dil, tarih ve coğrafya kardeşliği dışında “stratejik karşılıklı bağımlılık ve güven inşası”, Türkiye - Körfez Ülkeleri ilişkilerinin önündeki temel zihinsel eşiktir. Ülkeler arası önceliklerin ve farklılıkların bölgesel zayıflığa ve güvenlik açığına dönüşmemesi için doğru yönetilmesi ortak risk ve fırsatlara odaklanma ile mümkün olacaktır.
 
Küresel bir marka olarak kurumsallaşan İstanbul Güvenlik Konferansı ile bağdaşık yapılan Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu’nun üçüncüsü; Türkiye ve Körfez Ülkeleri arasında Güç Mimarisi ve Ekonomik Güvenliği önceleyen bir yaklaşımla Stratejik Karşılıklı Bağımlılık ve Güven İnşası parametrelerini sağlıklı yönetme ve ortak bilinç oluşturulması yönünde stratejik katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
Körfez Güç Mimarisi ve Ekonomik Güvenlik
 
Alt Temalar
Bölge İçi Birlik Güvenlik ve Refah Vizyonu
Körfez’de Rekabetin Geleceğinde Çin ve Rusya
Brexit Sonrası İngiltere, AB ve ABD Körfez Güvenlik Politikaları
Dünya Yeni Güç/Güvenlik Mimarisinde Kaynaklar ve Ekonomik Güvenlik için Senaryolar
Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Ekosistemi Vizyonu ve Hedefleri

=======================================================================

2. TÜRKİYE - AFRİKA SAVUNMA GÜVENLİK VE UZAY FORUMU
 
Afrika ülkelerinin benzerlikleri yanında farklılıklarının oluşturduğu jeopolitik panorama, bu ülkelerin hem entegrasyonu hem de çatışma potansiyelleri açısından son derece önemli veriler barındırmaktadır. Gerek Kıta-içi gerekse uluslararası savunma ve güvenlik stratejilerinin; Afrika’nın bu niteliklerini istismar etmeyecek şekilde ve öncelikle Kıta lehine kazanım olarak değerlendiren bir yaklaşımla belirlenmesine ihtiyaç vardır.
 
Afrika kapsamlı uluslararası askerî stratejilerin Kıta’daki bölgesel güvenlik krizlerini beslediği yönündeki kaygıların dikkate alınması gerekmektedir. Afrika‘nın gerek genel olarak endüstrideki gerekse dar kapsamda savunma sanayiindeki mevcut sorunlar nedeniyle askerî kapasitesini gereği gibi güçlendirememesinin; aşırı “müdahaleci” ve yeni “sömürgeci” eğilimlere zemin hazırladığı yönünde görüşler mevcuttur. “Terör” motifinin kaynaklar üzerinde “rekabet hâlindeki devletlerin sistematik manipülasyonlarının baskı aracı” olarak uzun bir süre daha kullanılmaya devam edeceği anlaşılmaktadır. Göç sorununun da başlıca nedenlerinden olan kalkınma ve güvenlik sorunlarına yönelik “yapısal uyumu” önceleyen politikaların ise ters etki yaparak siyasi ve iktisadi krizleri beslediği düşünülebilir. Sosyoekonomik dönüşüm güvenlikten bağımsız olmadığı gibi; bilim, teknoloji ve inovasyondan da bağımsız değildir. Türkiye’nin; savunma, güvenlik, bilişim ve uzay araştırmaları alanında da Kıta’nın gelecek vizyonuyla uyumlu ve karşılıklı kapasite gelişimine katkı sağlayacak stratejik nitelikli yeni projeler geliştirmesi zaruridir.
 
2015-2019 Afrika - Türkiye Ortaklığı Ortak Eylem Planı’nda da vurgulandığı gibi tarafların açılım politikalarına dayanan ve “stratejik ortaklık” aşamasına gelen ilişkilerde Türkiye’nin; başta Çin olmak üzere ABD ve AB gibi aktörlerin Kıta’daki faaliyetlerini hassasiyetle gözlemlemesi ve stratejik politikalarını çok taraflı müzakerelere açık bir refleksle geliştirmesi önem arz etmektedir. Türkiye ve Afrika Ülkelerinin savunma, güvenlik, uzay sektörlerinden ve kurumlarından temsilcilerin bir araya geleceği Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu’nun ikincisi küresel bir marka olarak kurumsallaşan İstanbul Güvenlik Konferansı ile bağdaşık yapılacaktır. Forum; stratejik işbirliği ve karşılıklı kapasite inşasına stratejik katkı sağlamaya, envanter ve ekosistem ihtiyacına cevap vermeye, kurumsallaşmasını güçlendirerek devam edecektir.
 
Ana Tema
Afrika Güvenlik Mimarisi ve Türkiye
 
Alt Temalar
Afrika Güvenlik Mimarisi ve Güç Envanteri
Afrika Birliği Barış Gücü ve Gelecek Vizyonu
Afrika’da Yabancı Askerî Güçler ve Rekabetin Yönetişimi
Bölgesel Güvenlik Mimarileri ( Doğu, Batı, Kuzey Afrika vb)
Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay İşbirliği Ekosistemi
Körfez - Afrika Stratejik İşbirliği Perspektifleri

=======================================================================

BİLDİRİ ÖZETİ GÖNDERİMİ
 
5. İstanbul Güvenlik Konferansı (2019) ve eş etkinlikleri (3. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu ile 2. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu) oturumlarında konuşmacı olmak için gerekli belgenin igk2019@istanbulguvenlikkonferansi.org adresine aşağıda tarif edildiği şekilde oluşturularak MS Word dosyası formatında iletilmesi gerekmektedir:
 
- Tebliğ başlığı
- 300 kelimelik özet, 5 anahtar kelime
- Kurumsal bağınız ve özgeçmiş
- Telefon numaranız (özgeçmişte yazılı değilse)
 
Önemli Tarihler
Özet son gönderim tarihi                          : 30 Nisan 2019
Kabul edilen bildirilerin ilan tarihi            : 31 Mayıs 2019
Gözden geçirilmiş tam metin gönderimi : 30 Eylül 2019
Konferans tarihi                                        : 06-08 Kasım 2019
 
Gerekli Bilgiler
Özet kitapçığı Konferans’tan önce hazırlanacak ve çevrim-içi olarak yayımlanacaktır.
Özetle uyumlu, bilimsel yeterliliği kabul edilen tüm tam metinler derleme kitapta yayımlanacaktır.
Özet gönderimi ve kabul edilen bildirilerin sunumu için ücret talep edilmemektedir.
Ulaşım, konaklama ve yerel masraflar katılımcılara aittir.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Afrika Hit: 240
Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu İstanbul Deklarasyonu
Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu, “Afrika’da Güvenliğin Geleceği ve Türkiye” ana teması ile “Geleceğin Güvenliği“ başlıklı İstanbul Güvenlik Konferansı alt etkinliği olarak TASAM Afrika Enstitüsü ile Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü (MSGE) koordinatörlüğünde İstanbul’da Elite World Europe Otel’de 08-09 Kasım 2018 tarihinde icra edilmiştir.
 
Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu’na çeşitli ülke ve bölgelerden, farklı alan ve sektörlerden geniş bir konuşmacı ve protokol katılımı sağlanmıştır. Gana, Senegal ve Tanzanya’nın Bakan düzeyinde katılımla temsil edildiği Forum’da, çok sayıda Afrika ülkesinden diplomatik temsilciler ve Bakanlık delegasyonları da yer almıştır. Gana Ulusal Güvenlik Bakanı Bryan ACHEAMPONG, Senegal Silahlı Kuvvetler Bakanı Augustin TINE ve Tanzanya Devlet Bakanı Issa Haji USSI’nin de Protokol Konuğu olarak bulunduğu Forum’da yerli/yabancı uzmanlar, akademisyenler ve diplomatlar tarafından konuşma ve sunumlar gerçekleştirilmiştir. Türkiye ve Afrika’dan ilgili otoriteler de Forum’da temsil edilmiş, tüm oturumlar kurumsal olarak takip edilmiştir.
 
“Afrika Kaynakları ve Güvenliğinde Çok Boyutlu Rekabet”, “Küresel “Militarizasyon ve Afrika’nın Savunma Politikaları” ile “Türkiye-Afrika İlişkilerinin Yeni Aşaması: Savunma ve Güvenlik Ortaklığı” başlıkları altında üç oturum gerçekleştirilen Forum’da uluslararası güçlerin başlıca rekabet alanı haline gelen Afrika’nın öz savunması ve güvenliği için alınması gereken tedbirler ile savunma ve güvenlik parametreleri başta olmak üzere Türkiye - Afrika ilişkilerinin çok boyutlu gelişimine yönelik yol haritaları mütalaa edilmiştir.
 
Forum çerçevesinde, ilgili otoriteler ve kamuoyunun dikkatine sunulmak üzere öne çıkan tespit ve öneriler aşağıdaki gibidir:
 
  1. İlki düzenlenen Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu’nun ilgili alanlarda Afrika’nın geleceğine yönelik çözüm odaklı ve disiplinler arası bir “platform ve ağ” teşkil ederek sürdürülebileceği yönünde güçlü bir ortak kanaat oluşmuştur.
 
  1. Güvenlik kavramının, ülkelerin jeopolitik hedefleri çerçevesinde farklı anlamlar kazandığı bu süreçte savunma sanayiinin; siyasi, iktisadi ve toplumsal kalkınma perspektiflerinin “aşırı rekabetçi” bir görünüm kazanmasında önemli bir etkiye sahip olduğunun farkındalığıyla hareket edilmelidir.
 
  1. Gerek gelişim düzeyleri farklı Afrika ülkeleri arasında gerekse Kıta ile ilişkilerini geliştirmekte olan ülkeler arasındaki ilişkilerde gözlemlenmesi mümkün olan söz konusu etkinin barış ve istikrarı önceleyen yumuşak güç nitelikli politikalarla dengelenmesi son derece önemlidir.
 
  1. Afrika ile diplomatik ilişkiler geliştirmiş ülkelerin; ilişkilerini, söz konusu denge politikalarından daha etkili sonuçlar almak üzere savunma, güvenlik ve hatta uzay teknolojisi parametrelerini içerecek şekilde stratejik bir düzeye taşımaları zaruridir.
 
  1. Ülkeleri savunma kapasitelerini geliştirmeye yönelten gerek doğal gerekse yapay tehditlere karşı; savunma sanayiinin lokomotifi niteliğindeki bilişim sektörü ve özel olarak uzay endüstrisi, teknolojik kalkınma politikalarının odağına çekilmelidir.
 
  1. Afrika kaynakları üzerindeki rekabete Batılı ülkelerin yanı sıra BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) grubu ülkelerinin de dâhil olmasının Kıta’daki denklemleri değiştirme potansiyeli dikkatle incelenmelidir.
 
  1. Afrika’daki Kuzey-Güney işbirliğine karşı adeta bir alternatif olarak gelişme eğilimindeki Güney-Güney işbirliğinin Kıta'daki yeni aktörlerin ticari ve siyasi faaliyetleri bağlamında müzakere kapsamında tutulması şarttır. Bu çerçevede, özellikle ABD, AB ve başta Çin olmak üzere BRICS grubunun kıtadaki çok boyutlu ve uzun vadeli faaliyetleri dikkatle gözlemlenmelidir.
 
  1. Afrika ülkelerinin benzerlikleri yanında farklılıklarının oluşturduğu jeopolitik panorama, bu ülkelerin hem entegrasyonu hem de çatışma potansiyelleri açısından son derece önemli veriler barındırmaktadır. Gerek Kıta-içi gerekse uluslararası savunma ve güvenlik stratejilerinin; Afrika’nın bu niteliklerini istismar etmeyecek şekilde ve öncelikle Kıta lehine kazanım olarak değerlendiren bir yaklaşımla belirlenmesine ihtiyaç vardır. Bu çerçevede, Afrika ülkelerinin özellikle güvenlik ve enerji alanında ortak vizyonla hareket etmeleri ve ayrıştırıcı söylemlerden kaçınılması, Kıta'nın bir bütün hâlinde ve makro iktisadi temelleri sağlam bir kalkınma hamlesi geliştirebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
 
  1. Çin'in Afrika'daki savunma, güvenlik ve ticari amaçlı yatırımları, Afrika güvenliğinin geleceğini etkileyen ana faktörlerdendir. Bu nedenle, uluslararası siyasi dengelerin değişim yönü ve Çin’in bu denklemde üstlendiği dinamik konum gözden kaçırılmamalıdır. Zira Çin, bir perspektife göre, Afrika ile diplomatik bağlarını ve altyapı yatırımlarını güçlendirmekle kalmayıp “Afrika elitlerinin yeni neslinin eğitiminde” de söz sahibi olma eğilimine girmiştir. Çin’in Afrika’da on yıllar içinde milyonlara ulaşan diasporasının bu eğilime katkısı araştırılmalıdır.
 
  1. Tarihsel coğrafyasında ve bölgesel ilişkilerinde etkisi giderek artan Türkiye’nin; özellikle sosyopolitik ve sosyoekonomik açılardan hem bölgesinde hem Afrika’da daha etkili sonuçlar elde edebilmek üzere Kıta'da güçlü bir Türk Diasporası oluşturması elzemdir. Bu hususun bütün boyutlarıyla dış politika ve kamu diplomasisi gündemine taşınması, Afrika ülkeleriyle gerek güvenlik gerek ticaret alanında daha güçlü ilişkiler geliştirilebilmesine önemli katkı sağlayacaktır.
 
  1. Doğu Afrika’da savunma ve güvenlik başta olmak üzere çeşitli anlaşmalara imza atan Türkiye; Savakin Adası üs girişimi, Cibuti Ticari Üssü ve Somali'deki askerî üssü ile Bölge’de güvenliğin sağlanması, barış ve istikrarın oluşması için önemli bir katkı yapmaktadır.
 
  1. Afrika kapsamlı uluslararası askerî stratejilerin Kıta’daki bölgesel güvenlik krizlerini beslediği yönündeki kaygılar dikkate alınmalıdır. Zira Afrika‘nın askerî kapasitesini gereği gibi güçlendirememesinin aşırı müdahaleci ve yeni sömürgeci eğilimlere zemin hazırladığı yönünde görüşler mevcuttur. Kıta kaynaklarını kontrol altında tutmak üzere, ABD’nin AFRICOM aracılığıyla doğrudan ve AB’nin ise Sahra Altı Afrika’da ve Fransa öncülüğünde G5 Sahil gücü aracılığıyla dolaylı olarak, bu zemini kullanma eğiliminde olduğu düşünülmektedir. Bu durumun, Kıta ile ilişkilerini yumuşak güç perspektifiyle derinleştirmeye çalışan Çin ve Türkiye gibi nüfuz sahasını genişletmekte olan ülkelerin dış politika tarzlarını nasıl etkilediği incelenmelidir.
 
  1. Mülteci meselesinin da başlıca nedenlerinden olan kalkınma ve güvenlik sorunlarına yönelik ve fakat yapısal uyumu önceleyen politikaların ters etki yaparak siyasi ve iktisadi krizleri besleyip beslemediği sorgulanmalıdır.
 
  1. Sosyoekonomik dönüşüm güvenlikten bağımsız olmadığı gibi; bilim, teknoloji ve inovasyondan da bağımsız değildir. Böyle bir dönüşümün eşiğindeki Afrika’nın bu üç alandaki teknik gelişmelerin bir sonucu olan uzay endüstrisine yönelik ve Gündem 2063 kapsamında bir yol haritası mevcuttur. İlgili alanlarda yerel kapasitenin geliştirilmesini öngören bu hedef Afrika’nın sorunlarına ilişkin çözüm bağlamında desteklenmeli; gerekli kurumsal ve bilişsel tedbirler alınmalıdır. Bu kapsamda, bilişim ve uzay araştırmaları alanında Kıta’nın gelecek vizyonuyla uyumlu ve karşılıklı kapasite gelişimine katkı sağlayacak stratejik nitelikli yeni projeler geliştirilmesi zaruridir.
 
  1. Türkiye’nin son dönemde savunma sanayiinde yapmış olduğu atılımlar olumlu yöndedir. Türkiye’nin savunma sanayiinde sahip olduğu tecrübe ve birikim Afrikalı ülkelerle yapılacak işbirlikleri yoluyla paylaşılmalıdır.
 
  1. Afrika’nın farklı ülkelerinden bakan, bürokrat, asker ve delegasyonlar seviyesinde katılım sağlanan Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu Türkiye’nin Afrika vizyonunu başarılı bir şekilde aktarmış olması bakımından önem arz etmektedir. Türkiye’nin Afrika’yla olan ekonomi, tarım, eğitim, savunma alanlarındaki işbirliği, uzay ve bilişim alanlarında da sürdürülmelidir.
 
  1. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu çerçevesinde öne çıkan tüm bu tespit ve öneriler küreselleşme olgusunun olumlu/olumsuz etkileri göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Söz konusu olgunun gerek Afrika ülkeleri arasında gerekse üçüncü taraflar ile başta ticaret, ekonomi ve savunma olmak üzere tüm sektör ve alanlarda geliştirilen ilişkilere olumsuz etkilerine karşı gerekli tedbirler alınmalıdır.
 
11 Kasım 2018, İstanbul
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Türkiye Hit: 217
Şeb-i Yelda’dan Öte 2019’a Doğru
Saatli Maarif Takvimi, 20 Aralık için Şeb-i Yelda (En Uzun Gece) diyor. Yani bu gece kuzey yarımküre en uzun geceyi geçirirken güney yarımküre en uzun günü yaşayacak. Ona da belki “yevm-i yelda” demek uygun. Yarından sonra kuzeyde günler, güneyde ise geceler uzamaya başlayacak.


Uzayacak Günlerin Verdiği Umutla

Trump’ın palas pandıras, Amerikan askerlerini Suriye’den çekeceğini açıklaması ile ABD Doları’nın gevşemeye başladığını duyuyoruz. Bu açıklama,  FED’in bu yıl 4.’sü gerçekleşen faiz yükseltme kararlarının (yeni aralık % 2.25 - % 2.5) fon kaçışı etkisini frenledi. Daha şeb-i yeldayı yaşamadan ortaya çıkan bu etkinin, günler uzarken devam edip etmeyeceği henüz belirsiz. Yarın olsun öyle görelim. Çünkü ulusal paradan kaçışı tetikleyen yapısal sorunlar ve konjonktürel belirsizlikler ortadan kalkmadıkça, ne Trump’ın bugün başka, yarın başka kararlarının, ne de FED veya ECB (Avrupa Merkez Bankası)’nın parasal daraltma operasyonlarının Türkiye ekonomisi üzerindeki net etkisini değerlendirmemiz doğru olur.


2019’a Yaklaşırken Beklentiler

FED, dünya ekonomisinin lokomotifi ABD’deki olumlu koşullar nedeni ile 2019’da da faiz yükseltme operasyonlarını sürdüreceğe benzese bile, şeb-i yelda sonrasında bir küresel durgunluk beklentisi var. Üstelik ECB’nin faiz yükseltmeleri, iki dev para otoritesi arasında bir koordinasyondan çok, bir fon kapma yarışı olduğuna işaret ediyor.

Nereden gelecek bu fonlar? Elbette önce artık pek hükm-ü harbiyesi kalmayan BRICS’ten, Meksika, Arjantin ve Türkiye gibi yeni sanayileşen ülkelerden ve tabii Brexit çıkmaz sokağında manevra zorlukları çeken Birleşik Krallık’tan.

Açıkçası 2019 küresel piyasalar açısından zor olacak. Ayrıca güçleri aşınan WTO (Dünya Ticaret Örgütü) gibi uluslararası kurumlar dünya ekonomisini, ticaret savaşlarından koruyamayacağa benzer. Durgunluğa eğilimli dünyada, koltuklarının derdindeki liderler siyasi söylemlerini, daha sert hâle getirecek. Bu sert söylemler ile kendi halklarının dikkatini ekonomik gerçeklerden, muhayyel siyasi tehdit ve tehlikelere kaydırmaya çalışacaklar.


Hortlamaya Başlayan Stagflasyon
 Enflasyon tehlikesinden hâlâ masun dünyada, şeb-i yelda ötesinde durgunluk kaçınılmaz gibi görünürken, enflasyonun azgın dalgalarından kendilerini çeşitli nedenlerle koruyamayan ülkelerin, 1970 ve 1980’li yıllardan sonra unutulan stagflasyon tuzağına düşmesi ihtimali yüksek. Bu yıl, hortlayan enflasyon ile elele yürüyen belirsizlikler, daralan üretim, artan işsizlik, iflaslar, değer kaybeden ulusal para, daralan ithalat, yeterince artmayan ihracat, yurtdışına kaçan sermaye, tası-tarağı toplayıp mekân değiştiren iyi yetişmiş işgücü ve müteşebbis, stagflasyon girdabına giren ülkeleri bu girdaptaki borç batağında debelenmeye zorlayacağa benzer. Dürüst, etkin ve yetkin bir istikrar programının acilen devreye girmesi şart. Tabii biz bu filmi daha önceden görmüştük demenin bir faydası yok. Ama gördüğünden ders çıkarmayan, bilinen tedavi yöntemlerini gözardı edip siyasi nedenlerle geciktiren yerlerde, geçici sorunların, kronik hastalığa dönüşmesi kaçınılmaz.
 
2019 İçin Basit Bir Risk Değerlendirmesi

Şimdi “Riskler en fazla nerede?” diye kafa yoracak olursak aşağıdaki göstergeleri işaret etmemiz yeter. Yıllık büyüme oranı % 2’nin altında (veya negatif), sınai büyüme endeksleri düşen, tarım kesimi ülkeyi beslemekte zorlanıp net gıda ithalatçısı haline gelen,  enflasyon ve işsizlik oranları çift haneli, paralarının değer kaybını sadece FED ve ECB kararlarına bağlayıp mazur göstermeye çalışan, buna rağmen cari açıklarının GSYİH’ları içindeki payını ancak ithalat daralması ile sağlayabilen, ayrıca muhatap oldukları rekabet kaybı nedeni ile ihracat sıkıntısı yaşayan, enerji dış bağımlılığı yüksek ülkeler 2019’da en büyük stagflasyon riskine sahip ülkeler olacak.


Ne Muvakkit, Ne Müneccim!

Şimdi bugünkü tarih, yani 20 Aralık ve Saatli Maarif Takvimi yaprağının altına düşülmüş iki not bana iki şey hatırlatıyor:

Bunlardan birinci not (şeb-i yelda ile ilgili): Lise fen şubesinde bize demir leblebi gibi sentetik geometri ve astronomi dersi veren çok, ama çok sert bir hocamız vardı. Rahmetli Kemal Gürsan (nam-ı diğer Sallabaş Kemal). Kabataş Erkek Lisesi’nin de hocasıydı. Edebiyat tutkumu da bildiği için, bir Astronomi sınavında, sorduğu “şeb-i yelda”yı, başucuma gelip, “Sana aslında bu soruyu şöyle sormak gerekir” demişti: “ Şeb-i yelda’yı muvakkit ve müneccim ne bilir! Onu müptelayı gama sor”. Evet, yukarıdaki risk faktörlerinin etkisini sadece bunu çeken dar gelirliye sormak gerek.

İkinci nota gelince: Takvim sayfasının altındaki ikinci not, bir Atatürk vecizesi (1931): “ Vazife mukabili olmayan bir hak mevcut değildir”. Demek ki bu risklerin en önemli bileşeni liyakate bağlı, insanlara onurları ile hak ederek para kazanacakları iş sağlanması. Hakkaniyeti rencide etmeden yaşamak, toplumsal adaletin de barışın da güvencesi.

 2019 yılının tüm risklere rağmen, Türkiye’ye uyum ve uzlaşma zeminleri bahşettiği; Sorun yumaklarının hakkaniyetle çözüldüğü, Nihayet uzayan günlerin Türkiye’ye ve dünyaya iyilik getirdiği bir yıl olmasını dilerim.
 
Yazar: Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist Alan: Türkiye Hit: 204
Türkiye ve Dünyanın 2019 Yılı
Giriş

Küresel ölçekte ekonomik kriz ve durgunluk beklentilerini içeren bir yılı geride bırakıyoruz. Güvenlik açısından ise Afganistan, Yemen, Suriye, Libya’da ki savaşlar 2018’de de devam etti. Hiç biri barışla veya anlaşmayla sonuçlanamadı. Rusya ve ABD her alanda rekabeti ve resmi düşmanlıklarını sürdürüyorlar. ABD Ortadoğu’daki petrol üretimini kontrol ederek fiyatların yükselmesini önlemeye çalışıyor. Bunu başta Suudi Arabistan, Kuveyt, BEA ve Bahreyn kanalıyla yapıyor. Amaç artan petrol fiyatlarının Rusya ekonomisine olumlu katkı yapmasını önlemektir. Türkiye, sınır içi ve dışında terör ile mücadeleye kararlılıkla devam ediyor. Bu mücadelede ciddi ve güvenilir bir müttefiki olmadı. Ayrıca yeni bir daralma ve ekonomik krizle karşı karşıya. Türkiye ve dünya için 2019 nasıl bir yıl olacak?
 

Türkiye Rusya İlişkileri

Rusya Türkiye ilişkileri geri dönülmez bir stratejik ortaklığa evirilmiştir. ABD’nin son yedi yıldan bu yana Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da yürüttüğü politika, Türkiye’yi Rusya yönünde kaçınılmaz bir ittifaka yönlendirmiştir. Bu bağlamda ABD’nin Karadeniz üzerinden Rusya’ya karşı uygulamaya koyacağı Ukrayna ve Gürcistan politikalarına Türkiye’nin desteği Rusya’yı dikkate alan bir seviyede olacaktır. Türkiye, Kırım’ın Ukrayna’ya geri verilmesi ve Ukrayna’nın NATO üyeliğine destek verme konusunda Rusya ile ters düşen bir stratejik konumdadır. Ukrayna’nın NATO üyeliği, bu ülkenin bölünmesine ve Rusya ile fiili bir çatışmaya yol açma olasılığının yüksekliği nedeniyle şimdilik askıya alınmış gözükmektedir. Kırım konusu ise geri dönüşü olmayan hukuki ve fiili bir duruma dönüşmüştür. Bu bağlamda Türkiye’nin yeni bir siyasi değerlendirme yapması, özellikle Kırım Türklerinin hak ve ayrıcalıklarının korunması için yeni girişimlerde bulunması uygun olacaktır. Diğer taraftan içerde ve dışarda Türkiye’yi Batıdan uzaklaşma, Rusya’ya güvenmeme konusunda eleştirenlere NATO’nun ve Batı’nın PKK konusunda şimdiye kadar ne kadar destek verdiklerini sormak gerekir. Rusya ve Türkiye’nin tarih boyunca inişli çıkışlı ilişkilerine rağmen varlıklarını birbirlerine borçlu oldukları söylenebilir. Çanakkale’de İngiliz ve Fransızları durduran Türkler Çarlık Rusya’sının çöküşüne giden yolu açarken, İstiklal Savaşı’nda Rusya’nın yardım ve destekleri Türklerin zaferine büyük katkı yapmıştır. Özetle Rusya ve Türkiye birbirlerini yaratan ülkeler olarak nitelenebilir. Cumhuriyet döneminde de Nazilli basma fabrikasından başlayan yardım ve desteklerle Rusya’nın Türkiye’nin sanayileşmesine yaptığı katkılar yadsınamaz. Türkiye 2019 yılında da Rusya ile ilişkilerini karşılıklı güvene dayalı bir seviyede devam ettirmelidir.
 

Türkiye ABD İlişkileri

ABD Türkiye ilişkileri, yıllarca süren ABD çıkarı ağırlıklı, tek taraflı sömürge ekseninden çıkmış, karşılıklı menfaate dayanan bir çizgiye gelmiştir. Ortak nokta bulunmadığı durumlarda artık Türkiye’nin kendi gücüne dayanan politik kararlar alma inisiyatifi ve cesareti gelişmiştir. Bu konuda en büyük engel Türkiye’nin ekonomik olarak kısa zamanda kendi ayakları üzerinde durma noktasına gelmesidir. Böylece ABD ve Küresel Sermayenin güdümlemelerine karşı daha dayanıklı olabilecektir. Son dönemde ABD yönetimi hiç olmadığı kadar Küresel Sermayenin istek ve planları doğrultusunda hareket etmektedir. Bunun en önemli göstergesi Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması ve elçiliğin taşınmasıdır. Ayrıca ABD bozulan Türkiye ilişkileri nedeniyle İsrail toprakları üzerinde yeni bir hava üssü kurmuştur. Suriye’de de kurmak üzeredir.  En önemli gelişme ise anlaşmayı bozarak yeniden İran’a karşı ambargo başlatılmasıdır.
 
ABD’nin 100 gün içinde Suriye’den çekilme kararı alması son derece ilginç bir gelişme olmuştur. Ancak burada Kürt grupları eğitmek için belirli sayıda asker bırakılacağı açıklaması da yapılmıştır. Bu durum ABD’nin bölgedeki Kürt gruplarla ilişkisini kesmeyeceğini göstermektedir. Diğer taraftan böyle bir çekilmenin İsrail’in stratejik güvenliğine aykırı olduğunu söylemek gerekir. Özetle ABD’nin bu kararı küresel bir gücün normal davranışlarına ve çıkarlarına aykırıdır. Bunun iç ve dış nedenleri nedir ihtiyatla beklemek gerekecektir. Türkiye ne olursa olsun Fırat’ın doğusundan İran sınırına kadar olan bölgede emniyet koridorları veya tampon bölgeler yaratmalıdır. Suriye’nin siyasal haritası netleşmeden, Türkiye kalıcı bir güvenlik şeridine kavuşmadan mevcut plan ve stratejilere devam edilmelidir.
 
Son yedi yıldan bu yana ABD, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Pasifik’te Rusya’ya karşı sürekli zemin kaybetmektedir. Güvenlik havucu ile NATO üzerinden Avrupa ülkelerini siyasi açıdan kontrol etmeye çalışan ABD, artık inandırıcılığını kaybetmiştir. Fransa ve Almanya’nın başını çektiği Avrupa, artık bağımsız bir güvenlik şemsiyesi kurmak istemektedir. Böylece ABD’nin Avrupa’ya silaha satışları azalacak önemli bir pazar kaybedilecektir. Küresel sermayenin silah endüstrisi ayağı, Sarı Yelekliler aracılığı ile Avrupa’nın bağımsız bir güvenlik sistemine sahip olmasını savunan Macron’a ciddi bir uyarı göndermiştir.
 
ABD; Karadeniz başta olmak üzere Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da Türkiye’nin yardım ve desteği olmadan başarılı olamaz. ABD Türkiye ilişkileri, Rusya faktörü nedeniyle bugün öyle bir noktaya gelmiştir ki, Türkiye başta güvenlik olmak üzere kendi ulusal çıkarlarına uygun olmayan veya komşularına zarar verecek hiçbir plan ve stratejiye ortak edilemez. Bu bağlamda 2019 yılında ABD’nin Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun hareket etmesi kendi menfaatine olacaktır. Aksi takdirde Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de hüsrana uğraması kaçınılmazdır.
 

Türkiye AB İlişkileri

Değişen dünya güç dengeleri ve gerginleşen ABD Avrupa ilişkileri nedeniyle Türkiye’nin AB içindeki konumu stratejik anlamda öne çıkmıştır. Ortadoğu kaynaklı göçün durdurulması, Suriye’de savaş sonrası Türkiye vasıtasıyla yapılması düşünülen yatırımlar, İran ambargosunda Türkiye’nin AB’ye paralel bir politika izlemesi, Ukrayna krizindeki rolü ve tutumu vb. faktörler Türkiye AB ilişkilerini olumlu yönde etkilemiştir. Bu bağlamda tam üyelikten ziyade ayrıcalıklı üyelik ve stratejik ortaklık gibi yeni statü arayışları öne çıkmıştır. Her şeyden önce Türkiye’nin coğrafi ve jeopolitik konumunun AB’yi her alanda Türkiye’ye bağımlı bir konuma getirdiği söylenebilir. Çünkü AB ister siyasi isterse güvenlik yönüyle bağımsız ve fonksiyonel bir güç olmak istiyorsa bunu ancak Türkiye üzerinden ve Türkiye ile birlikte yapabilir. Diğer taraftan güncel olmamakla birlikte Avrupa’ya yönelik gelecekteki olası bir Rus tehdidi de Türkiye olmadan dengelenemez. Ekonomik açıdan ise gerek kaliteli ve ucuz iş gücü temini, gerekse geniş bir ticaret ve tüketici pazarı olarak Türkiye AB için vazgeçilmez bir ülkedir.
 

NATO’nun Geleceği

NATO 2011 Libya operasyonundan bu yana yaklaşık son 8 yıldan beri işlevsel bir görev üstlenmedi. 2018 Ekim ayında ise Baltık bölgesinde en yüksek katılımlı müşterek tatbikatlarından birini yaptı. Ortadoğu’da, Karadeniz ve Doğu Avrupa’da meydana gelen kriz ve çatışmalar dikkate alındığında NATO Antlaşmasının beşinci veya altıncı maddesini işletebilecek gerçek bir olayın yaşanması çok zor. Çünkü artık her NATO ülkesi fiiliyatta kendi krizi ile kendi başa çıkmak zorunda. Sadece siyasi destek mesajları bir şey ifade etmiyor. Özellikle Türkiye, 40 yıldan bu yana devam eden sınır dışı kaynaklı terörizm ile mücadelede NATO ülkelerinden ne yardım veya katkı almıştır? 66 yıllık üye Türkiye neden bu zamana kadar ciddi ve etkin bir hava savunma sistemine sahip olamamıştır?  Bundan böyle NATO ülkelerinin Avrupa veya Doğu Akdeniz’de ciddi bir bölgesel savaş olmadıkça bir araya gelmeleri mümkün gözükmüyor. NATO askeri gücü ve stratejisi zorunlu katılımdan gönüllü katılıma dönüşmüştür. Bu hali ile NATO kısmi caydırıcı bir rol oynamaktadır.
 

İran ve İsrail İlişkileri

1981’deki devrimden sonra Ortadoğu’daki tüm krizlerin temelinde İran ve İsrail anlaşmazlığı yatmaktadır. İki ülkenin düşmanlık seviyesi, birbirinin varlığını yok etme amacı gibi en yüksek seviyededir. Bunun mutlaka düşürülmesi gerekir. İran’ın Suriye’deki etkisi Lübnan üzerinden İsrail’e kadar uzanmıştır ve 2006’da çatışmaya dönüşmüştür. İsrail’in ise İran’a karşı teritoriyal olarak direkt güç uygulama olanağı yoktur. Bu noktada İsrail ABD’nin İran’ı askeri operasyon ile tehdit etmesini sağlamayı başarmıştır. ABD, kadim İran’ı  (Pers İmparatorluğu) hafife almış gözükmektedir. İran, İkinci Dünya Savaşı’nda enerji ve ham madde yoksunluğu ile köşeye sıkıştırılan Japonya benzeri bir reaksiyon (7 Aralık 1941) gösterebilir. Bu bağlamda Bahreyn ikinci bir Pearl Harbour olabilir. İsrail ise Ortadoğu’da nükleer bombaya sahip tek ülkedir ve BM Atom Enerjisi Kurumu denetimi dışında kalmaya devam etmektedir. İsrail, bölgesel ortakları olan bazı Kürt grupları ve Rumlar kanalıyla Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki etki alanını genişletmeye çalışmaktadır. Orta vadeli hedefi Gazze ve Lübnan’ın kontrolünü ele geçirerek Akdeniz’de geniş bir deniz alanına sahip olmaktır.
 

Boru Hatları Ne Kadar Güvenli?

Gün geçmesin ki, gaz veya petrol boru hattı ile ilgili bir haber medyada yer almasın. Bunlardan özellikle deniz altından binlerce deniz mili kat edenler dikkat çekiyor. Örneğin; İsrail’den Avrupa’ya deniz altından uzanacak 2200 km uzunluğundaki boru hattı en son projelerden biri.    Çıktığı yerde kullanılamayan enerji maddesi verimli ve güvenli şekilde son kullanıcılara ulaştırılmak zorundadır. Yüksek maliyet ve ileri teknoloji ile inşa edilen veya edilecek boru hatlarının güvenliği nasıl sağlanacak? Önümüzdeki 20 yıl daha fosil enerji kaynaklarının kullanılacağı varsayımından hareketle bu hatların güvenliği öne çıkacaktır. Özellikle deniz altı hatları çok kolaylıkla her zaman tahrip edilmeye açıktır. Bu hatlar doğrudan, dolaylı örtülü veya gizli operasyonlarla tahrip edilip enerji akışı kesintiye uğratılabilir. Yeniden onarımının günler, haftalar hatta aylar alabileceği açıktır. Ne yapabiliriz? Bu hatların güvenliği ancak gerçek bir barış ortamında saat gibi işleyen güvenlik koordinasyonu ile sağlanabilir. Bu bağlamda hattın inşasına karar verilmeden önce bölgede bütün ülkeler arasında anlaşma ve rıza sağlanmalıdır. Örneğin İsrail - Güney Kıbrıs- Yunanistan - İtalya arasında imzalandığı iddia edilen projede KKTC ve Türkiye’nin gasp edilen hakları ne olacak? Özetle özellikle deniz içinden geçen uzun mesafeli boru hatlarının güvenliği pamuk ipliğine bağlıdır. Bu hatlara para yatıranlar bu riski göze almalı veya daha az masraflı ve daha güvenli Türkiye rotasını seçmelidir. 1981-1991 İran Irak Savaşı esansında Kızıldeniz’e bırakılan serseri mayınların aylarca deniz trafiğini aksattığını unutmayalım.
 

2019’da Yemen’e Dikkat!

İran ile Suudi Arabistan üç yıldan bu yana Yemen’de dolaylı bir savaşın içindedir. Neden savaşıyorlar? Çünkü Yemen dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahiptir. Bunu,  Sky News Amerikan Televizyonun haberinden öğreniyoruz. Sky News dünyanın en büyük petrol kaynağının Yemen’de bulunduğunu, bu rezervlerin bir bölümünün Suudi Arabistan’a uzandığını ancak asıl büyük rezervin Yemen toprakları altında olduğunu açıkladı.  Yemen’deki petrol yataklarının, nüfusun yüzde 37’sini oluşturan ve İran tarafından desteklenen Husilerin yaşadığı bölgelerde kaldığı gerçeği de Yemen’deki savaşın neden üç yıldan bu yana acımasızca devam ettiğini açıklıyor. Yemen’deki savaşın bir de siyasi yönü var. Başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgedeki Sünni monarşiler, ne Yemen’in petrolü ne de jeostratejik önemi ile ilgileniyorlar. Onların en büyük kaygılarını, her ülkedeki Şii grupların İran’ın destek ve cesaretlendirmesi ile kendi iktidarlarını zayıflatma ve ele geçirmeleri oluşturuyor. Bu ülkelerdeki yaşam standartlarındaki Şii Sünni ayrımı açıkça görülmektedir. Özellikle Şiilere yapılan ayrıcalıklar, her ülkede suiistimale açık etnik, mezhepsel ve kültürel boşluklar yaratmıştır. Örneğin, Bahreyn’de nüfusun % 55’ini oluşturan Şiiler hem yönetimde söz sahibi değillerdir, hem de milli gelirden aldıkları pay çok düşüktür. Şiilerden 50 bin kişi konut beklemektedir. Bölgede İran’ın etki alanını genişletmesine verilen desteğin temel anlamda ekonomik ve siyasi tabanlı olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.  Suudi Arabistan’da nüfusun %15’i Şii olup Yemen sınırına yakın yerlerde yaşamaktadırlar. Suudi Arabistan bu topluluğu kendi güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit edebilecek potansiyel bir güç olarak değerlendirmektedir. Bundan 4 yıl önce 2011’de Bahreyn’deki Şiilerin doğal talepleri ile ortaya çıkan karışıklıklar Suudilerin gönderdiği tugay çapındaki askeri güç ile kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Özetle Basra Körfezi’nin karşı kıyısındaki İran’ın yarattığı korku, Sünni Monarşilerin tahtlarını veya iktidarlarını kaybetme korkusudur.
 
ABD ve İngiltere gibi dünyanın en güçlü deniz kuvvetleri açısından ise Yemen sorunu dünya güç dengeleri ile ilgilidir. Yemen’in İran kontrolüne girmesi halinde; Arap Yarımadası, İran tarafından kuşatılmış olacaktır.
 
İran’ın Bab’ül Mendep Boğazı’nı kapatması halinde Süveyş Kanalı da kullanılmaz hale gelecektir. Bu durum ABD ve İngiltere donanmalarının Ümit Burnu’nu dolaşarak fazladan 7520 kilometre yol kat etmesine yol açacaktır. Böylece, dünya askeri güç hâkimiyetinin yegâne vasıtası olan Amerikan ve İngiliz donanmalarının reaksiyon süreleri uzayacak, rotasyon ve intikal maliyetleri aratacaktır. Özellikle ABD uçak gemilerinin intikal ve bölgede kalış zamanları olumsuz yönde etkilenecek ve Yemen’in enerji rezervleri Batı kontrolünden çıkabilecektir.
 
ABD önlem olarak Birleşik Arap Emirlikleri kanalıyla Yemen açıklarındaki Socotra Adasına yerleşmeye çalışmaktadır.  2019’da Yemen’deki savaş uluslararası müdahaleye açık bir duruma gelebilir.
 

KKTC ve Türkiye

Doğu Akdeniz’de son 10 yıldan bu yana yapılan enerji keşifleri, Suriye’deki çatışmalar ve İsrail’in başını çektiği topyekûn karmaşa, Kıbrıs’ın jeopolitik önemini vazgeçilmez hale getirmiştir. Türkiye bu bağlamda KKTC’yi tanıyan ve bugünlere getiren bir ülke olarak çok şanslıdır. Ancak bu şansını şimdiye kadar çözüm adı altında yarım asra yaklaşan bir bekleme ile geçirmiştir. Bu süre zarfında bağımsız bir devlet ilan etmesine rağmen KKTC’nin gelmiş geçmiş tüm hükümetleri de devlet olmanın gereklerini yerine getirememişlerdir. Adadaki İngiliz sömürge düzeninin etkisi hala devam etmektedir. İngiliz mahkeme binaları hala aynı maksatla kullanılmaktadır. 35 senede (2018-1983) bir milli marş edinememiştir. İngiliz sterlininin ticaretteki egemenliğine son verememiştir. Trafik düzenini soldan sağa alamamıştır. Kendine özgü birleştirici milli bir ideoloji geliştirememiştir. Bugün Türkiye’nin güvenlik (beka) ve ekonomik çıkarları KKTC’yi hayati bir konuma getirmiştir. İngiltere Güney Kıbrıs’ta iki askeri üsse sahiptir. ABD, Rusya ve İsrail üs kurmak veya liman ve mevcut askeri tesislerden yararlanmak istiyorlar.  Özetle Kıbrıs Adası potansiyel bir askeri yığınak bölgesi haline geliyor. Kıbrıs üzerinden planlanan doğal gaz boru hatları ile adanın etrafında başlayacak yeni sondajlar önümüzdeki yılın yeni kriz nedenleri olarak öne çıkacaktır.
 

Türkiye İçin 2019 Yol Haritası

•   Ulusal çıkarların tehlikeye düştüğü durumlarda en önemli faktör zamandır. Zamanında alınmayan önlemler veya müdahaleler geriye dönülmez veya düzeltilemez sonuçlar doğurabilir. Bunu Türkiye olarak 1991 Körfez Krizinden sonra güney sınırımızda ilan edilen uçuşa yasak bölgeleri kabul ederek yaşadık. Gerekli reaksiyonu göstermediğimiz için 2004’den bu yana Ege’de bazı adalarımızı kaybettik. Rusya’nın ise 2008’de güney Osetya’ya ve 2014’de Kırım’a müdahalesindeki zamanlamayı takdir etmemek mümkün değil. Bu bağlamda Türkiye otorite boşluğu olan Suriye ve Irak topraklarından kendine yönelik potansiyel tehdidi öncelikle yok etmek zorundadır. ABD’nin Irak ve Suriye topraklarını birleştirerek bir Kürt devleti kurma projesi açıktır. Türkiye bu durumda kendi uzun vadeli güvenliği ve ulusal çıkarları için mevcut sınır hattının uygun mesafedeki derinliğinde kendine müzahir otonom tampon bölgeler yaratmalıdır. Daha önceki iki harekât bu konuda başarılı olmuştur.
 
•   Türkiye, AB ile Ortadoğu’da doğrudan işbirliğine yönelik stratejik bir ortaklık aramalıdır. Bu ortaklık ekonomik ve güvenlik ağırlıklı olmalıdır. Türkiye gerek lojistik olanakları, gerek altyapı inşası ve hizmet sektörleri ile AB’yi Ortadoğu’da etkili ve karlı bir pozisyona getirebilir.

•   2019’da Ukrayna Rusya arasındaki gerilim ABD ve Küresel Sermaye tarafından tırmandırılabilir. Bu durumda Türkiye tarafsız kalmaya çalışmalıdır. En kötü senaryo, Ukrayna’nın alelacele NATO üyesi yapılmasıdır. Bu durumda Rusya’nın Odesa dâhil doğu Ukrayna’nın bir bölümünü işgal etmesi beklenmelidir. NATO müdahale kararı alırsa, sonraki gelişmeleri düşünmek bile istemeyiz.

•   Türkiye Kıbrıs’ta ve Ege’de daha aktif politikalar izlemelidir. KKTC’nin etkili ve tanınmaya uygun bir devlet yapısına kavuşması uygun olacaktır. Bu konudaki diplomatik girişimler artırılmalıdır. 

•   Türkiye İran’la birlikte bölgedeki istikrarın korunması ve Müslümanların birbirlerinin kanını dökmesini önlemede çok etkin olabilir.
Şunu unutmayalım bölge insanlarının sorunu finansal ve ekonomik kaynaklı, bölge dışı devletlerin sorunu ise stratejik ve emperyalist çıkar kaynaklıdır.
  
2018 Aralık
Yazar: Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist Alan: Türkiye Hit: 204
Türkiye ve Dünyanın 2019 Yılı
Giriş

Küresel ölçekte ekonomik kriz ve durgunluk beklentilerini içeren bir yılı geride bırakıyoruz. Güvenlik açısından ise Afganistan, Yemen, Suriye, Libya’da ki savaşlar 2018’de de devam etti. Hiç biri barışla veya anlaşmayla sonuçlanamadı. Rusya ve ABD her alanda rekabeti ve resmi düşmanlıklarını sürdürüyorlar. ABD Ortadoğu’daki petrol üretimini kontrol ederek fiyatların yükselmesini önlemeye çalışıyor. Bunu başta Suudi Arabistan, Kuveyt, BEA ve Bahreyn kanalıyla yapıyor. Amaç artan petrol fiyatlarının Rusya ekonomisine olumlu katkı yapmasını önlemektir. Türkiye, sınır içi ve dışında terör ile mücadeleye kararlılıkla devam ediyor. Bu mücadelede ciddi ve güvenilir bir müttefiki olmadı. Ayrıca yeni bir daralma ve ekonomik krizle karşı karşıya. Türkiye ve dünya için 2019 nasıl bir yıl olacak?
 

Türkiye Rusya İlişkileri

Rusya Türkiye ilişkileri geri dönülmez bir stratejik ortaklığa evirilmiştir. ABD’nin son yedi yıldan bu yana Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da yürüttüğü politika, Türkiye’yi Rusya yönünde kaçınılmaz bir ittifaka yönlendirmiştir. Bu bağlamda ABD’nin Karadeniz üzerinden Rusya’ya karşı uygulamaya koyacağı Ukrayna ve Gürcistan politikalarına Türkiye’nin desteği Rusya’yı dikkate alan bir seviyede olacaktır. Türkiye, Kırım’ın Ukrayna’ya geri verilmesi ve Ukrayna’nın NATO üyeliğine destek verme konusunda Rusya ile ters düşen bir stratejik konumdadır. Ukrayna’nın NATO üyeliği, bu ülkenin bölünmesine ve Rusya ile fiili bir çatışmaya yol açma olasılığının yüksekliği nedeniyle şimdilik askıya alınmış gözükmektedir. Kırım konusu ise geri dönüşü olmayan hukuki ve fiili bir duruma dönüşmüştür. Bu bağlamda Türkiye’nin yeni bir siyasi değerlendirme yapması, özellikle Kırım Türklerinin hak ve ayrıcalıklarının korunması için yeni girişimlerde bulunması uygun olacaktır. Diğer taraftan içerde ve dışarda Türkiye’yi Batıdan uzaklaşma, Rusya’ya güvenmeme konusunda eleştirenlere NATO’nun ve Batı’nın PKK konusunda şimdiye kadar ne kadar destek verdiklerini sormak gerekir. Rusya ve Türkiye’nin tarih boyunca inişli çıkışlı ilişkilerine rağmen varlıklarını birbirlerine borçlu oldukları söylenebilir. Çanakkale’de İngiliz ve Fransızları durduran Türkler Çarlık Rusya’sının çöküşüne giden yolu açarken, İstiklal Savaşı’nda Rusya’nın yardım ve destekleri Türklerin zaferine büyük katkı yapmıştır. Özetle Rusya ve Türkiye birbirlerini yaratan ülkeler olarak nitelenebilir. Cumhuriyet döneminde de Nazilli basma fabrikasından başlayan yardım ve desteklerle Rusya’nın Türkiye’nin sanayileşmesine yaptığı katkılar yadsınamaz. Türkiye 2019 yılında da Rusya ile ilişkilerini karşılıklı güvene dayalı bir seviyede devam ettirmelidir.
 

Türkiye ABD İlişkileri

ABD Türkiye ilişkileri, yıllarca süren ABD çıkarı ağırlıklı, tek taraflı sömürge ekseninden çıkmış, karşılıklı menfaate dayanan bir çizgiye gelmiştir. Ortak nokta bulunmadığı durumlarda artık Türkiye’nin kendi gücüne dayanan politik kararlar alma inisiyatifi ve cesareti gelişmiştir. Bu konuda en büyük engel Türkiye’nin ekonomik olarak kısa zamanda kendi ayakları üzerinde durma noktasına gelmesidir. Böylece ABD ve Küresel Sermayenin güdümlemelerine karşı daha dayanıklı olabilecektir. Son dönemde ABD yönetimi hiç olmadığı kadar Küresel Sermayenin istek ve planları doğrultusunda hareket etmektedir. Bunun en önemli göstergesi Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması ve elçiliğin taşınmasıdır. Ayrıca ABD bozulan Türkiye ilişkileri nedeniyle İsrail toprakları üzerinde yeni bir hava üssü kurmuştur. Suriye’de de kurmak üzeredir.  En önemli gelişme ise anlaşmayı bozarak yeniden İran’a karşı ambargo başlatılmasıdır.
 
ABD’nin 100 gün içinde Suriye’den çekilme kararı alması son derece ilginç bir gelişme olmuştur. Ancak burada Kürt grupları eğitmek için belirli sayıda asker bırakılacağı açıklaması da yapılmıştır. Bu durum ABD’nin bölgedeki Kürt gruplarla ilişkisini kesmeyeceğini göstermektedir. Diğer taraftan böyle bir çekilmenin İsrail’in stratejik güvenliğine aykırı olduğunu söylemek gerekir. Özetle ABD’nin bu kararı küresel bir gücün normal davranışlarına ve çıkarlarına aykırıdır. Bunun iç ve dış nedenleri nedir ihtiyatla beklemek gerekecektir. Türkiye ne olursa olsun Fırat’ın doğusundan İran sınırına kadar olan bölgede emniyet koridorları veya tampon bölgeler yaratmalıdır. Suriye’nin siyasal haritası netleşmeden, Türkiye kalıcı bir güvenlik şeridine kavuşmadan mevcut plan ve stratejilere devam edilmelidir.
 
Son yedi yıldan bu yana ABD, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Pasifik’te Rusya’ya karşı sürekli zemin kaybetmektedir. Güvenlik havucu ile NATO üzerinden Avrupa ülkelerini siyasi açıdan kontrol etmeye çalışan ABD, artık inandırıcılığını kaybetmiştir. Fransa ve Almanya’nın başını çektiği Avrupa, artık bağımsız bir güvenlik şemsiyesi kurmak istemektedir. Böylece ABD’nin Avrupa’ya silaha satışları azalacak önemli bir pazar kaybedilecektir. Küresel sermayenin silah endüstrisi ayağı, Sarı Yelekliler aracılığı ile Avrupa’nın bağımsız bir güvenlik sistemine sahip olmasını savunan Macron’a ciddi bir uyarı göndermiştir.
 
ABD; Karadeniz başta olmak üzere Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da Türkiye’nin yardım ve desteği olmadan başarılı olamaz. ABD Türkiye ilişkileri, Rusya faktörü nedeniyle bugün öyle bir noktaya gelmiştir ki, Türkiye başta güvenlik olmak üzere kendi ulusal çıkarlarına uygun olmayan veya komşularına zarar verecek hiçbir plan ve stratejiye ortak edilemez. Bu bağlamda 2019 yılında ABD’nin Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun hareket etmesi kendi menfaatine olacaktır. Aksi takdirde Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de hüsrana uğraması kaçınılmazdır.
 

Türkiye AB İlişkileri

Değişen dünya güç dengeleri ve gerginleşen ABD Avrupa ilişkileri nedeniyle Türkiye’nin AB içindeki konumu stratejik anlamda öne çıkmıştır. Ortadoğu kaynaklı göçün durdurulması, Suriye’de savaş sonrası Türkiye vasıtasıyla yapılması düşünülen yatırımlar, İran ambargosunda Türkiye’nin AB’ye paralel bir politika izlemesi, Ukrayna krizindeki rolü ve tutumu vb. faktörler Türkiye AB ilişkilerini olumlu yönde etkilemiştir. Bu bağlamda tam üyelikten ziyade ayrıcalıklı üyelik ve stratejik ortaklık gibi yeni statü arayışları öne çıkmıştır. Her şeyden önce Türkiye’nin coğrafi ve jeopolitik konumunun AB’yi her alanda Türkiye’ye bağımlı bir konuma getirdiği söylenebilir. Çünkü AB ister siyasi isterse güvenlik yönüyle bağımsız ve fonksiyonel bir güç olmak istiyorsa bunu ancak Türkiye üzerinden ve Türkiye ile birlikte yapabilir. Diğer taraftan güncel olmamakla birlikte Avrupa’ya yönelik gelecekteki olası bir Rus tehdidi de Türkiye olmadan dengelenemez. Ekonomik açıdan ise gerek kaliteli ve ucuz iş gücü temini, gerekse geniş bir ticaret ve tüketici pazarı olarak Türkiye AB için vazgeçilmez bir ülkedir.
 

NATO’nun Geleceği

NATO 2011 Libya operasyonundan bu yana yaklaşık son 8 yıldan beri işlevsel bir görev üstlenmedi. 2018 Ekim ayında ise Baltık bölgesinde en yüksek katılımlı müşterek tatbikatlarından birini yaptı. Ortadoğu’da, Karadeniz ve Doğu Avrupa’da meydana gelen kriz ve çatışmalar dikkate alındığında NATO Antlaşmasının beşinci veya altıncı maddesini işletebilecek gerçek bir olayın yaşanması çok zor. Çünkü artık her NATO ülkesi fiiliyatta kendi krizi ile kendi başa çıkmak zorunda. Sadece siyasi destek mesajları bir şey ifade etmiyor. Özellikle Türkiye, 40 yıldan bu yana devam eden sınır dışı kaynaklı terörizm ile mücadelede NATO ülkelerinden ne yardım veya katkı almıştır? 66 yıllık üye Türkiye neden bu zamana kadar ciddi ve etkin bir hava savunma sistemine sahip olamamıştır?  Bundan böyle NATO ülkelerinin Avrupa veya Doğu Akdeniz’de ciddi bir bölgesel savaş olmadıkça bir araya gelmeleri mümkün gözükmüyor. NATO askeri gücü ve stratejisi zorunlu katılımdan gönüllü katılıma dönüşmüştür. Bu hali ile NATO kısmi caydırıcı bir rol oynamaktadır.
 

İran ve İsrail İlişkileri

1981’deki devrimden sonra Ortadoğu’daki tüm krizlerin temelinde İran ve İsrail anlaşmazlığı yatmaktadır. İki ülkenin düşmanlık seviyesi, birbirinin varlığını yok etme amacı gibi en yüksek seviyededir. Bunun mutlaka düşürülmesi gerekir. İran’ın Suriye’deki etkisi Lübnan üzerinden İsrail’e kadar uzanmıştır ve 2006’da çatışmaya dönüşmüştür. İsrail’in ise İran’a karşı teritoriyal olarak direkt güç uygulama olanağı yoktur. Bu noktada İsrail ABD’nin İran’ı askeri operasyon ile tehdit etmesini sağlamayı başarmıştır. ABD, kadim İran’ı  (Pers İmparatorluğu) hafife almış gözükmektedir. İran, İkinci Dünya Savaşı’nda enerji ve ham madde yoksunluğu ile köşeye sıkıştırılan Japonya benzeri bir reaksiyon (7 Aralık 1941) gösterebilir. Bu bağlamda Bahreyn ikinci bir Pearl Harbour olabilir. İsrail ise Ortadoğu’da nükleer bombaya sahip tek ülkedir ve BM Atom Enerjisi Kurumu denetimi dışında kalmaya devam etmektedir. İsrail, bölgesel ortakları olan bazı Kürt grupları ve Rumlar kanalıyla Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki etki alanını genişletmeye çalışmaktadır. Orta vadeli hedefi Gazze ve Lübnan’ın kontrolünü ele geçirerek Akdeniz’de geniş bir deniz alanına sahip olmaktır.
 

Boru Hatları Ne Kadar Güvenli?

Gün geçmesin ki, gaz veya petrol boru hattı ile ilgili bir haber medyada yer almasın. Bunlardan özellikle deniz altından binlerce deniz mili kat edenler dikkat çekiyor. Örneğin; İsrail’den Avrupa’ya deniz altından uzanacak 2200 km uzunluğundaki boru hattı en son projelerden biri.    Çıktığı yerde kullanılamayan enerji maddesi verimli ve güvenli şekilde son kullanıcılara ulaştırılmak zorundadır. Yüksek maliyet ve ileri teknoloji ile inşa edilen veya edilecek boru hatlarının güvenliği nasıl sağlanacak? Önümüzdeki 20 yıl daha fosil enerji kaynaklarının kullanılacağı varsayımından hareketle bu hatların güvenliği öne çıkacaktır. Özellikle deniz altı hatları çok kolaylıkla her zaman tahrip edilmeye açıktır. Bu hatlar doğrudan, dolaylı örtülü veya gizli operasyonlarla tahrip edilip enerji akışı kesintiye uğratılabilir. Yeniden onarımının günler, haftalar hatta aylar alabileceği açıktır. Ne yapabiliriz? Bu hatların güvenliği ancak gerçek bir barış ortamında saat gibi işleyen güvenlik koordinasyonu ile sağlanabilir. Bu bağlamda hattın inşasına karar verilmeden önce bölgede bütün ülkeler arasında anlaşma ve rıza sağlanmalıdır. Örneğin İsrail - Güney Kıbrıs- Yunanistan - İtalya arasında imzalandığı iddia edilen projede KKTC ve Türkiye’nin gasp edilen hakları ne olacak? Özetle özellikle deniz içinden geçen uzun mesafeli boru hatlarının güvenliği pamuk ipliğine bağlıdır. Bu hatlara para yatıranlar bu riski göze almalı veya daha az masraflı ve daha güvenli Türkiye rotasını seçmelidir. 1981-1991 İran Irak Savaşı esansında Kızıldeniz’e bırakılan serseri mayınların aylarca deniz trafiğini aksattığını unutmayalım.
 

2019’da Yemen’e Dikkat!

İran ile Suudi Arabistan üç yıldan bu yana Yemen’de dolaylı bir savaşın içindedir. Neden savaşıyorlar? Çünkü Yemen dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahiptir. Bunu,  Sky News Amerikan Televizyonun haberinden öğreniyoruz. Sky News dünyanın en büyük petrol kaynağının Yemen’de bulunduğunu, bu rezervlerin bir bölümünün Suudi Arabistan’a uzandığını ancak asıl büyük rezervin Yemen toprakları altında olduğunu açıkladı.  Yemen’deki petrol yataklarının, nüfusun yüzde 37’sini oluşturan ve İran tarafından desteklenen Husilerin yaşadığı bölgelerde kaldığı gerçeği de Yemen’deki savaşın neden üç yıldan bu yana acımasızca devam ettiğini açıklıyor. Yemen’deki savaşın bir de siyasi yönü var. Başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgedeki Sünni monarşiler, ne Yemen’in petrolü ne de jeostratejik önemi ile ilgileniyorlar. Onların en büyük kaygılarını, her ülkedeki Şii grupların İran’ın destek ve cesaretlendirmesi ile kendi iktidarlarını zayıflatma ve ele geçirmeleri oluşturuyor. Bu ülkelerdeki yaşam standartlarındaki Şii Sünni ayrımı açıkça görülmektedir. Özellikle Şiilere yapılan ayrıcalıklar, her ülkede suiistimale açık etnik, mezhepsel ve kültürel boşluklar yaratmıştır. Örneğin, Bahreyn’de nüfusun % 55’ini oluşturan Şiiler hem yönetimde söz sahibi değillerdir, hem de milli gelirden aldıkları pay çok düşüktür. Şiilerden 50 bin kişi konut beklemektedir. Bölgede İran’ın etki alanını genişletmesine verilen desteğin temel anlamda ekonomik ve siyasi tabanlı olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.  Suudi Arabistan’da nüfusun %15’i Şii olup Yemen sınırına yakın yerlerde yaşamaktadırlar. Suudi Arabistan bu topluluğu kendi güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit edebilecek potansiyel bir güç olarak değerlendirmektedir. Bundan 4 yıl önce 2011’de Bahreyn’deki Şiilerin doğal talepleri ile ortaya çıkan karışıklıklar Suudilerin gönderdiği tugay çapındaki askeri güç ile kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Özetle Basra Körfezi’nin karşı kıyısındaki İran’ın yarattığı korku, Sünni Monarşilerin tahtlarını veya iktidarlarını kaybetme korkusudur.
 
ABD ve İngiltere gibi dünyanın en güçlü deniz kuvvetleri açısından ise Yemen sorunu dünya güç dengeleri ile ilgilidir. Yemen’in İran kontrolüne girmesi halinde; Arap Yarımadası, İran tarafından kuşatılmış olacaktır.
 
İran’ın Bab’ül Mendep Boğazı’nı kapatması halinde Süveyş Kanalı da kullanılmaz hale gelecektir. Bu durum ABD ve İngiltere donanmalarının Ümit Burnu’nu dolaşarak fazladan 7520 kilometre yol kat etmesine yol açacaktır. Böylece, dünya askeri güç hâkimiyetinin yegâne vasıtası olan Amerikan ve İngiliz donanmalarının reaksiyon süreleri uzayacak, rotasyon ve intikal maliyetleri aratacaktır. Özellikle ABD uçak gemilerinin intikal ve bölgede kalış zamanları olumsuz yönde etkilenecek ve Yemen’in enerji rezervleri Batı kontrolünden çıkabilecektir.
 
ABD önlem olarak Birleşik Arap Emirlikleri kanalıyla Yemen açıklarındaki Socotra Adasına yerleşmeye çalışmaktadır.  2019’da Yemen’deki savaş uluslararası müdahaleye açık bir duruma gelebilir.
 

KKTC ve Türkiye

Doğu Akdeniz’de son 10 yıldan bu yana yapılan enerji keşifleri, Suriye’deki çatışmalar ve İsrail’in başını çektiği topyekûn karmaşa, Kıbrıs’ın jeopolitik önemini vazgeçilmez hale getirmiştir. Türkiye bu bağlamda KKTC’yi tanıyan ve bugünlere getiren bir ülke olarak çok şanslıdır. Ancak bu şansını şimdiye kadar çözüm adı altında yarım asra yaklaşan bir bekleme ile geçirmiştir. Bu süre zarfında bağımsız bir devlet ilan etmesine rağmen KKTC’nin gelmiş geçmiş tüm hükümetleri de devlet olmanın gereklerini yerine getirememişlerdir. Adadaki İngiliz sömürge düzeninin etkisi hala devam etmektedir. İngiliz mahkeme binaları hala aynı maksatla kullanılmaktadır. 35 senede (2018-1983) bir milli marş edinememiştir. İngiliz sterlininin ticaretteki egemenliğine son verememiştir. Trafik düzenini soldan sağa alamamıştır. Kendine özgü birleştirici milli bir ideoloji geliştirememiştir. Bugün Türkiye’nin güvenlik (beka) ve ekonomik çıkarları KKTC’yi hayati bir konuma getirmiştir. İngiltere Güney Kıbrıs’ta iki askeri üsse sahiptir. ABD, Rusya ve İsrail üs kurmak veya liman ve mevcut askeri tesislerden yararlanmak istiyorlar.  Özetle Kıbrıs Adası potansiyel bir askeri yığınak bölgesi haline geliyor. Kıbrıs üzerinden planlanan doğal gaz boru hatları ile adanın etrafında başlayacak yeni sondajlar önümüzdeki yılın yeni kriz nedenleri olarak öne çıkacaktır.
 

Türkiye İçin 2019 Yol Haritası

•   Ulusal çıkarların tehlikeye düştüğü durumlarda en önemli faktör zamandır. Zamanında alınmayan önlemler veya müdahaleler geriye dönülmez veya düzeltilemez sonuçlar doğurabilir. Bunu Türkiye olarak 1991 Körfez Krizinden sonra güney sınırımızda ilan edilen uçuşa yasak bölgeleri kabul ederek yaşadık. Gerekli reaksiyonu göstermediğimiz için 2004’den bu yana Ege’de bazı adalarımızı kaybettik. Rusya’nın ise 2008’de güney Osetya’ya ve 2014’de Kırım’a müdahalesindeki zamanlamayı takdir etmemek mümkün değil. Bu bağlamda Türkiye otorite boşluğu olan Suriye ve Irak topraklarından kendine yönelik potansiyel tehdidi öncelikle yok etmek zorundadır. ABD’nin Irak ve Suriye topraklarını birleştirerek bir Kürt devleti kurma projesi açıktır. Türkiye bu durumda kendi uzun vadeli güvenliği ve ulusal çıkarları için mevcut sınır hattının uygun mesafedeki derinliğinde kendine müzahir otonom tampon bölgeler yaratmalıdır. Daha önceki iki harekât bu konuda başarılı olmuştur.
 
•   Türkiye, AB ile Ortadoğu’da doğrudan işbirliğine yönelik stratejik bir ortaklık aramalıdır. Bu ortaklık ekonomik ve güvenlik ağırlıklı olmalıdır. Türkiye gerek lojistik olanakları, gerek altyapı inşası ve hizmet sektörleri ile AB’yi Ortadoğu’da etkili ve karlı bir pozisyona getirebilir.

•   2019’da Ukrayna Rusya arasındaki gerilim ABD ve Küresel Sermaye tarafından tırmandırılabilir. Bu durumda Türkiye tarafsız kalmaya çalışmalıdır. En kötü senaryo, Ukrayna’nın alelacele NATO üyesi yapılmasıdır. Bu durumda Rusya’nın Odesa dâhil doğu Ukrayna’nın bir bölümünü işgal etmesi beklenmelidir. NATO müdahale kararı alırsa, sonraki gelişmeleri düşünmek bile istemeyiz.

•   Türkiye Kıbrıs’ta ve Ege’de daha aktif politikalar izlemelidir. KKTC’nin etkili ve tanınmaya uygun bir devlet yapısına kavuşması uygun olacaktır. Bu konudaki diplomatik girişimler artırılmalıdır. 

•   Türkiye İran’la birlikte bölgedeki istikrarın korunması ve Müslümanların birbirlerinin kanını dökmesini önlemede çok etkin olabilir.
Şunu unutmayalım bölge insanlarının sorunu finansal ve ekonomik kaynaklı, bölge dışı devletlerin sorunu ise stratejik ve emperyalist çıkar kaynaklıdır.
  
2018 Aralık
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 330
İstanbul İktisat Konuşmaları - 2 | Sonuç Raporu (TASLAK)
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) tarafından 2 Ekim 2018’de İstanbul’da Boğaziçi Hilton Oteli’nde; iktisat teorisindeki gelişmeleri tartışmak, dünya ve Türkiye İktisadı analizini farklı bakış açılarıyla değerlendirmek üzere; TASAM Başkan Danışmanı Prof. Dr. Sedat AYBAR (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Güneri AKALIN (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Sinan ALÇIN (İstanbul Kültür Üniversitesi), Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU, Prof. Dr. Aysu İNSEL (İstanbul Aydın Üniversitesi), Danışman Abdullah BOZGEYİK başta olmak üzere Türk iktisatçılarının katılımı ile yemekli toplantı şeklinde düzenlenen İstanbul İktisat Konuşmaları serisinin ikincisinin Sonuç Raporu aşağıdadır.
 
Toplantıda, ekonomi alanındaki tartışmaların iki konu etrafında yürütülmesi gerekli görülmüştür. Öncelikle, küresel değişimin ve kırılmaların hızlandığı bu dönemde ekonominin kendi içinde bir dönüşümü gerekmektedir. Buna ilaveten yerelleşmenin öneminin ortaya çıkmasının yanında iktisadın dışında kalan toplumsal ve çevresel faktörlerin de ekonomi disiplini içerisindeki anlayışı etkilemeye başlaması ekonominin - diğer alanları da dikkate alınarak - kendi koşullarına uygun bir dil geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu minvalde, toplantıda disiplinler arası bir ekonomi dili oluşturulması, yürütülmesi öngörülen tartışmaların birinci hususunu oluşturmaktadır. Tartışılması önerilen ikinci konu ise; Türkiye’nin kendine özgü ve uygulanabilir bir iktisat politikası (modeli) oluşturma çabalarına katkıda bulunulması gerekliliğidir.
 
====================================
 
Toplantıda ele alınan dikkat çekici küresel ve yerel gelişmeler şunlardır:
 
Ekonomik alan hem küresel iktisadi düzeyde ve hem de iktisat disiplininin kendisine has çerçevesi bağlamında düşünüldüğünde çok(lu) merkezli bir yapıya doğru evirilmektedir. Herkese uygun tek bir iktisadi modelin imkansızlaşmasına ek olarak bu modeli oluşturabilecek tek bir ekonomi teorisi de, küresel ekonomik gerçeklikler karşısında artık mümkün değildir. Yerelleşme hareketleri, küreselleşmeye nazaran daha çok önem kazanmaktadır. Bu da iktisat teorileri açısından, heterodoksinin (ana akım dışındaki iktisadi görüşlerin) daha fazla tartışıldığı ve dünya yorumlarında daha fazla kullanıldığı bir ortamı doğurmaktadır.

Bu durumu ortaya çıkaran dinamik, iktisadi toplumsal gelişmelerle ilgilidir. Geçmiş dönemde bir merkezden yönetilebilen, herkese uygulanabilir (fit for all), toplumsalı, zamanı ve mekanı olmayan bir iktisadi modelin sürdürücüleri artık devre dışıdır. Diğer yandan, üretim sermayesi ile finansal sermaye arasındaki makasın, bunları ortak çıkarlar ardında toplayamayacak kadar çok açılmış olması, iktisatçıları bu duruma neden olan ana akım modeller ötesinde alternatifler arayışına yönlendirmektedir. Bugün, üretim sermayesinde yaratılmış olan değerin 13 katı kadar finansal sermayede dolaşan bir değer bulunmaktadır. Bu makasın, ABD’deki konut piyasası ve diğer fonların çarpan etkisiyle daha da açılmakta olduğu gözlemlenmektedir. Benzeri ruh ve model arayışı Avrupa Birliği üyesi ülkelerde de bulunmaktadır.
 
Yerelleşme vurgusu bu anlamda önemlidir. Çünkü sadece ekonomide değil, her alanda kabul ettirilmeye çalışılan küreselleşme mitini, kendi içinde açıklayabilecek inandırıcı bir anlatı henüz mevcut değildir. Bilindiği gibi, 2008 krizinin ilk tetikleyicilerinden en önemlisi, Çin’in 2007 yılında dolarizasyondan çıkacağını açıklaması olmuştur. Bu tür bir gelişmenin küresel hegemonya hiyerarşisini değiştirme potansiyeli taşıyabileceği algısını da beraberinde getirmiştir. 
 
Dolar rezervi 2008 krizi arifesinde 4 trilyon olan Çin’in, kendi parasını uluslararası ticarette devreye sokacak olması ihtimali, ABD’yi bugünküne benzer bir himayeciliğe itmiştir. Gümrük tarifelerinde Çin’e karşı belli mallarda vergi artırımı gerçekleştirmiştir. Bunun karşılığında dolarda değersizleşme ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Çin, doların değer kaybetmesinin Amerika’dan önce kendisini olumsuz etkileyeceğini fark etmesiyle birlikte izlemeyi düşündüğü kur politikasını rafa kaldırmıştır.
 
Bugün ABD Başkanı Trump’ın takip ettiği himayeci politikaların ardında yatan anlayışın; doların ne olursa olsun dünyada karşılığının bulunacağı varsayımı ve uluslararası para sisteminin dolar üzerinden devam edeceği kurgusu olduğu söylenebilir. Başlatılan Ticaret Savaşlarının ve iktisadi yaptırım uygulamaları ile tehditlerinin bu varsayımlar üzerinden sürdürüldüğüne şahit olmaktayız. Tüm bu gelişmelerin ülkeleri kendi para birimleri etrafında doları kısmen de olsa devre dışı bırakan yeni bir uluslararası para sistematiği aramaya ittiği görülmektedir.
 
Bu etkenlerin ekonomik krizi doğurması, yeni kurtarıcı sektörler arayışını da getirmiştir. Özellikle yapay zekâ, bilişim teknolojileri, dijitalleşme, robotikler ve 5G gibi iletişim altyapı atılımları farklı ülkelerin iktisadi atılımlarını taşıyacak kendilerine has uygulamaları da tetiklemiştir. Robot askerler ve teknolojinin en çok uygulama alanı bulduğu savunma sanayii de bunların arasındadır. Endüstri 4,0 devriminin sürdürücülerinin ana alanı “siber güvenlik” etrafında oluşmaktadır. Bugüne kadar bastırılan ama şimdi jeopolitik bir güç çekişmesi olarak açığa çıkan küresel çekişmeler bilişim ve iletişim teknolojileri üzerinden kurgulanmaktadır. Çin’in yarı iletken üretimden yapay zekâya kadar olan yelpazede varlık göstermesi, bazı alanlarda üstünlüğü ele geçirmesi Batı’da endişeyle karşılanmaktadır. Sinek ihalar, insansız otonom silahlar, robot askerler vb. ile tüm bunlara hükmeden bilişim altyapısının gelişkinlik düzeyi her geçen gün daha da önem kazanmaktadır. Bu altyapıya sahip olan ise iktisadi model arayışı çekişmelerinin de galibi olacaktır.
 
Siyasi düzlemde yaşanan savrulmalar, Sol’un etkin bir siyasi alternatif olma gücünü kaybetmesi ciddi toplumsal oluşumları da beraberinde getirmektedir. Batı’da olduğu gibi Orta Doğu ve Kafkasya’da da kırılgan bölgeler bulunmaktadır. Bu kırılgan bölgelere yapılan dış müdahaleler, bugün Orta Doğu’da olduğu gibi çoklu çatışma ortamlarına yol açabilmektedir. Bunun da öncelikle göç olmak üzere dünya iktisadi politikalarını farklı alanlarda olumsuz yönde etkileyen ekonomi dışı sonuçlar ürettiği aşikârdır.
 
Özellikle Faşizm’i tetikleyen bu toplumsal değişiklikler geriye dönüşe yol açmaktadır. Dolayısıyla, yeni dinamikler, demokratik güçleri - belki bilinçli bir biçimde - sinir uçlarına vurarak hissizleştirmekte ve adeta 1930’lara geri döndürmektedir. Bugün merkez Batı ülkelerinde kilise cemaatleri, 2008 öncesine nazaran büyümektedir. Buna paralel olarak, merkez Batı ülkelerinde korumacılığın ön plana çıktığını ve dolayısıyla, Keynesyen devlet değil, proaktif devletler gözlemlediği söylenebilir. Bugün, kendi çevresindeki kaynakların aktarımında direkt müdahalede bulunan bir devletçilik biçimi vardır. Rusya’nın Opel markasını satın alma girişimi üzerine Almanya’nın müdahalede bulunması bunun bir örneğidir.
 
Sonuç olarak bugün, iktisadi değişimlerin dinamikleri giderek ekonominin kendi içinden (endojenden - içselden), egzojene (dışsala) kaymaktadır. Egzojenin öne çıkması bizi iktisadi konuları daha kapsamlı düşünmeye zorlamaktadır. Büyük veya küçük fark etmeden her ülke sorunlara yaklaşımda üç düzeyde bakmaktadır; ulusal, bölgesel ve küresel. ABD Başkanı Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki “biz küreselleşme doktrinini reddediyoruz” söyleminin sonucunda başlayan ticaret savaşları bugün evrim geçirmektedir.
 
ABD küresel iş bölümü belirlemekte, ticaret savaşlarıyla yetinmeyeceğini ima etmektedir. Çin içinde sosyal karışıklıklar çıkartmayı deneyebilecektir. Dünyanın başka gerilimli bölgelerinde bir politika aracı olarak bu tür istikrarsızlaştırıcı politikaları devreye sokabileceğinin işaretlerini vermektedir.
 
Artık dünya savaşının bir alternatif olmadığı ortadadır ama yerel savaşlar, ticari hamleler, sosyal karışıklık çıkartma girişimleri, yumuşak güç üzerinden istikrarsızlaştırma hamleleri beklenebilir. Anglosaksonlar bir şekilde ekonomik önderliğini Çinlilere kolay kaptırmamak için kendi içlerinde yenilikçi düzenlemeler dâhil değişik yöntemlere başvurabilirler.
 
====================================
 
Toplantıda ekonomik gidişatın ortaya çıkardığı zorluklara verilecek cevaplar ve iktisadi teorik tartışmaya yönelik katkılar aşağıdaki başlıklar altında ele alınmıştır:
 
Küreselleşme sorunsalı bağlamında, küreselleşmenin her alanda gerçekleşeceği düşüncesi gibi küreselleşmenin her alanda geri çekileceği düşüncesi de yanlıştır. Zira her ülkenin ticari ve haberleşme kanalları açısından bunun imkânsızlığının örnekleri görülmektedir. Dolayısıyla yapılması gereken; her ülkenin sorunlarının ulusal, bölgesel ve küresel perspektiflerden ele alınması, değerlendirilmesidir. Bunun için ampirik çalışmalar yapılmalıdır.
 
Siyasi meseleleri, iktisadın dışında tutan ülkelerin iktisadi krizleri daha kolay çözdüğü izlenmektedir. Öte yandan iktisadı siyasetin gölgesinde tutan ülkelerde çözümlerin uygulanması zorlaştığı görülmektedir. 
 
Türkiye’de istikrarlı yüksek enflasyon yaşamamıza rağmen hiper-enflasyon görülmemektedir. Türkiye’nin farkı; kriz yaşanan dönemlerde devletin, memur maaşlarını her zaman ödemesidir. Batı veya Güney Amerika ekonomik alanda sıkıntı yaşadığında insanları sokağa dökülmektedir. Orta Doğu coğrafyasında yaşanan krizlerde insanların “evine ekmek götürmesini sağlamak”, krizi atlatmayı kolaylaştırmaktadır. Bu fark örneğin Türkiye’nin krizleri Arjantin’e nazaran daha az toplumsal hasarla atlatmasını sağlamıştır.
 
====================================
 
İktisat model arayışı; bugüne kadar sarsılmaz bilimsel gerçeklik olarak kabul edilmiş bazı konuların cesaretle tartışmaya açılmasını da gerektirmektedir. Dogmaları sorgulamanın getirisi alternatif alanlarda araştırma yapmanın önünü de açacak, ufuk genişletici olacaktır.
 
Bu alanlardan biri Merkez Bankası bağımsızlığıdır. Merkez Bankası bağımsızlığı, tartışılması gereken, tartışmalı bir mevzudur. Merkez Bankası bağımsız değil bilakis birçok sürece ve kurumsal düzenlemeye bağımlıdır. Oysa Merkez Bankaları halka bağımlı olması gereken bir kurumdur. Zira Merkez Bankası, son 12 yıl içinde hedeflediği enflasyon oranlarını bir defa bile tutturamamıştır. Yapıcı bir adım atamamaktadır. Merkez Bankası’nın bu yanlış hesaplamaları nedeniyle milyonlarca çalışan toplu iş sözleşmelerinde veya diğer bireysel ücret artışlarında zarara uğramıştır. Bunlara yönelik bir istatistik tutulmamakta, Merkez Bankaları sorgulanamamakta ve hesap verebilir bir devlet kurumu olmaktan muaf tutulmaktadır. Merkez Bankası’nın görevi istikrarı koruyup, enflasyonu düşürmeyi hedeflerken, istihdamı feda etmemektir. Bu açıdan Merkez Bankası örneğinde de olduğu gibi ezberleri bozan bir tartışma ortamının oluşturulması önem taşımaktadır.
 
====================================
 
Toplantıda Türkiye’nin iktisadi açıdan değerlendirilmesine dair şunlar konuşulmuştur:
 
Yapılacak tartışmalarda Türkiye gerçekliğine dönüp Türkiye olarak nerelerde tıkandığımızın açıklanması gerekmektedir. 2. Meşrutiyet’ten bu yana denenen altı modelin bu sonuncusunda da tıkanma görünmektedir. Türkiye’nin iktisadi kalkınma programları içinde denediği ilk model, başında devrin ilk iktisat bakanı Türkçü Marksist Mahmut Esat Bozkurt’un olduğu, Lenin dönemi Sovyetler Birliği deneyiminden alınan devlet kapitalizmi modelidir. İkinci model devletçilik modelidir. Üçüncü model Demokrat Parti’nin piyasa ekonomisine geçmek için çalıştığı fakat karma ekonominin gerçekleştirildiği dönemdir. Dördüncü dönem, 1961 Anayasası’nda da belirtildiği gibi planlı ekonomi iken beşinci dönemde, 24 Ocak Kararları ile Washington Mutabakatı benimsenmiştir. Dolayısıyla küreselleşmeyi kabul ile dışa açılmış olduk. 2001 yılında bu modelin de iflas etmesiyle ihracat çekişli büyüme modelini planlı karma ekonomi ile sürdürmek istedik. Bu altı modelin ortak yanı, hiçbir zaman piyasa ekonomisini kabul etmemek olmuştur. Demokrat Parti’nin fikren bir tavrı olmuş, fakat o da sonra en büyük Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) ekonomisini kurmuştur.
 
Bu politikaların bize öğrettiği; oluşturulacak yeni iktisadi modelin ve takip edilecek iktisadi politikaların küresel piyasa ile uyumlu çalışması gerektiği ve bir yandan da ekonomik büyümenin gerektirdiği tarzda dünya piyasalarından alınan payın büyütülmesine de yarayacak bir model oluşturulmasının Türkiye için elzem olduğudur. Bu iç dengeler ile dış dengeleri buluşturmaya yarayacak bir model olmalıdır.    
 
Bugün, küresel piyasanın ekonomik talepleri karşısında yeni ekonomi modelinin ne kadar gerçekleştirilebileceği ile ilgili birçok sorun vardır. Çünkü modeli inşa eden asıl unsur, vergi mükellefi olmayan büyük seçmen kitlesidir. Yaklaşık elli altı milyon seçmen içerisinde sadece üç milyon civarında beyannameli mükellefin bulunuyor olması iç dinamiklerin dış dinamiği destekleyecek şekilde harekete geçirilemediğine işaret etmektedir. Türkiye’deki vergi bilincinde büyük sorun vardır. Amerika’da “tax payer” (vergi mükellefi) olmak vatandaşlık için en önemli kıstasken bizde o bilinç henüz oluşmamıştır. Vergi mükellefliği üzerinden bağ kurulmadığında toplanan vergilerde verimsizlik çıktığı gibi ödenen vergilerin hesabı da sorulamamakta ve bu da kamu gelir ve giderleri alanında problemler doğurmaktadır.
 
Buna ilaveten, bir şekilde piyasa ekonomisinin Türkiye’ye nasıl yerleşeceği bir sorundur. Türkiye, görece zengin bir piyasa ekonomisine sahiptir fakat güçlü bir piyasa ekonomisine 250-275 senedir direnmektedir. Türkiye’nin iktisadi tartışmaları bir yandan da etkin olması sağlanabilecek piyasanın demir disiplinini kabul edip etmeyeceği ile ilgilidir. Yani kapitalizm tarihsel olarak ticari, sınai, mali, sosyal refah ve küresel kapitalizmleri tecrübe etmiştir. Türkiye ise sanayileşme atılımı ile piyasa arasında sıkışıp kalmışlığını aşmak zorundadır. 
 
Bugüne kadar, neo-klasik yaklaşımların hiçbiri bizim gibi ülkeler için zaten geçerli değilken böyleymiş gibi bunların kuramsallaştırılıp çalışılmasıyla karşı karşıya kalınmıştır. Bu teoriler merkez ekonomilerin durumunu ve özellikle belli bir döneme ait durumunu anlatmaktadır. Bu açıdan, bu süreç türbülansı fazla olan gerçeğe dönüş olarak adlandırılmalıdır.
 
Bu çatışma sürecinde bizim en büyük problem Türkiye’nin iktisadi modelinin ne olacağı üzerinedir. Türkiye’nin tecrübe ettiği iktisadi modellerdeki çıkmaz yollar İngiltere’de de mevcuttur. Türkiye’yi kuranlar iktisadi bir mucize bekliyorlardı ve dört senede Batı’yı yakalamayı düşünüyorlardı. Türkiye, cari açığı kapatmak için üretim ile büyümek zorundadır. Yoksa tüketimle vergilendirme olmayacak ve cari açık kapanmayacaktır.
 
İki tane büyük mekanizma vardır; kamusal seçim (oy sandığı) mekanizması ve piyasa mekanizması. Kamusal seçim mekanizmasının, piyasa mekanizmasına musallat olmasının bir an önce önlenmesi gerekir. Eğer bunu önlenemezse bundan sonra yapılacak her reformun sonucu, kısa vadeli olacaktır ve bir sonuç elde edilemeyecektir.
 
Uzun vadeli sonuç elde edebilmek için öncelikle buradaki yorumların aslında farklı parçalar üzerine yorumlar olduğunu kabul etmek ve parçalar arasındaki ortak ilişkilerden sağlanan bir sinerjinin etkisini anlamak gerekir. Yaklaşımlarımızda diyalektik bir yöntem söz konusudur; nicelden nitele bir değişim mevcuttur. İktisadi sorunlara bütünsellik içerisinde bakıldığında parçalar karşısında üretilecek çözümlerden daha kapsayıcı ve etkili sonuçlar üretildiği görülmektedir. Parçalar arasında diyalektik bir ilişki kurulmamalı, bilakis parçaların ortak özelliklerine bakarak bütünsel bir çözüm yoluna gidilmelidir.
 
Bu çıkmazı aşabilmek için bütünsel biçimde bakabilmemiz gerekir. Bu doğrultuda, öncelikle tüm parçalara baktığımızda, yani ülkelere baktığımızda ülkelerin ortak özelliklerini bulmamız gerekir. Bu da paradigma değişmesi ile mümkündür. Holistik bakarken, üç boyutlu bakmaya çalışıyoruz. Fakat diyalektik biçimde tez ve anti-tezin ötesinde sentez yakalamaya çalışmak gerekiyor. 
 
====================================
 
Toplantıda bu noktalara dikkat çekildikten sonra iktisadi kalkınmanın gerçekleşebilmesi için dört öneride bulunulmuştur:
 
1.  Sosyal ahlak kodunun kalkınmayı destekler ve besler nitelikte olması gerekir. Protestan ahlakının kapitalizmi doğurduğunu unutmamak gerekir. Kalkınma için sosyal etik gerekir. Merkez Batı devletleri için kapitalizm ideolojisi olarak Protestan etiği ön plana çıkarken Çin kalkınmasının arkasındaki sosyal etik Taoizm olmuştur.
 
2.  Doğrudan yabancı yatırımlarla kalkınmak zordur. Bu yüzden millî girişimci zümresinin olması gerekir. Cumhuriyet döneminden itibaren eksiklik çektiğimiz konulardan biri budur.
 
3.  Kapitalizmi karşıya alıp sosyal piyasa ekonomisine yönelik adımların atılması gerekir.
 
4.  İktisatçılarımızın piyasa ekonomisini incelemeleri ve Türkiye özelinde bu piyasa ekonomisi üzerine daha fazla çalışmanın ortaya konması gerekir.
 
Bu katkılar ışığında toplantıda; Sosyal Ahlak ve Ekonomi başlığı altında evrensel ve toplumsal ahlakın ekonomi işleyişindeki yeri, krizleri engelleyici ve kalkınmayı destekleyici bir iktisadın mümkün olup olmadığı üzerine tartışmaların yürütülmesi önerilmiştir.
 
İstanbul, 02 Ekim 2018
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Asya Hit: 187
Yeni Rusya’nın Yeni Misyonu
Rusya, Atlantik kıyılarından Pasifik’e kadar uzanan bir alanda, dünyanın en geniş ülkesi. 17.2 milyon kilometrekarelik topraklarında, 145 milyon insan yaşıyor. 1991 yılında Ukrayna, Belarus, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Ermenistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Gürcistan, Moldova, Estonia, Latviya ve Litvanya nın ayrılması ile küçülen geniş coğrafyasında, hala birbirinden çok farklı insan, kültür ve din gruplarını barındırıp, onları bir tür hassas denge içerisinde bir arada tutabiliyor.
 

Horasan Harcı mı? Demir Yumruk mu?

Halen 21 ayrı cumhuriyet, 6 federal bölge(Kray), 2 federal şehir, 1 özerk bölge  ve 10 özerk alan olarak toplam 49 coğrafi bölgenin barındığı Rusya Federasyon’unda, resmi dil Rusça olmakla birlikte, etnik kimlik ve kültürlerin tercihi olan farklı, farklı diller de, eğitim ve öğretimin, ama en önemlisi günlük yaşamın birer parçası. Onca farklı insanı bir arada tutan bir “horasan harcı” var ise,  bu, bazen demir yumruk, ama çoğu zaman yüzyılların o geniş topraklara serptiği gelenekten kaynaklanıyor olmalı.
 

Dini Demir Yumruk Emrinde Kullanmak da bir Gelenek mi?

Uzun Sovyet yıllarının baskı altında tuttuğu dinler, geri döndüğü 1990 lı yıllardan bu yana, Rusya’da yine zımni bir vicdan özgürlüğü anlayışı ile radikalleşmediği  ve siyasileşmediği sürece, büyük ölçüde laikleşmiş bir biçimde bir arada yaşıyor. Demir yumruk radikalleşmeye pek aman vermiyor. Hızını ait olduğu dağlık bölgelerde alamayıpta, dünyanın çeşitli yerlerine “cihad” için sıçradığında, Rusya bunu radikalleşmenin peşine düşme bahanesi olarak kullanıyor. Örneğin Suriye’deki varlığını böyle mazur gösteriyor. Dışarıya çıkıp da içeriye tehdid olacak odakların başını, dışarda ezmeye çalışıyor. Kendi geniş topraklarını savaş alanına çevirmekten sözüm ona böyle koruyor. Bununla birlikte, işine geldiğinde de  kilisenin siyasi elini güçlendirip, ortodoks coğrafyasında, onu demir yumruk olarak kullanıyor.
 

Rekabetin Geleneksel Nedeni Olmayınca

Batı dillerine “rivalry” olarak giren rekabet sözcüğünün etimolojik kökeninde, “river”(ırmak) olduğunu zaten biliyor olabilirsiniz. “Riverain”(ırmakdaş), aynı su kenarını paylaşan insan topluluklarını betimleyen aynı kökten bir başka sözcük. Bu ortaklığın doğal olarak akıllara getirdiği ise su paylaşımının yarattığı rekabet ve çatışmalar. Ama her biri 10 kilometre genişliğinde 120.000 ırmağa ve irili-ufaklı 2 milyon tuzlu ve tatlı göle sahip Rusya Federasyonunda insanların su paylaşımı için rekabeti önemli bir rekabet olmamalı.  Bununla birlikte “voyvoda”(su başı) bir su paylaşım otoritesi olarak, slav dilinde ortaya çıktı ise, Rusya’da tarihten bu yana, insanların bol olanı bile paylaşmakta zorluk çektiğini gözardı etmememiz gerek. Buna rağmen asıl paylaşım sorunlarının günümüzde, “oligark”ları yaratan doğal kaynaklarda odaklandığını da biliyoruz.
 

Altın Fırsatlar ve Yeni Rusya’nın Düşleri

Evet, Rusya Federasyonu halen yaklaşık 30 trilyon dolar olarak ifade edilen bir maden kaynağına sahip. Dünya petrollerinin %17 si, doğal gazının %25, kömür yataklarının %6 sı batı ve doğu Sibirya ile Rusya uzak doğusunda, Sakalin yarım adasında toplanmış. Şimdi demir Sovyet yumruğunun devlete bahşettiği kaynak kullanma ve kullandırma hakları, yerini oligark’ların siyasi otorite ile güçlendirilen işletme hakkına dönüşünce, Yeni Rusya dinamikleri de, doğal kaynaklar üzerinden, yepyeni bir vecheye bürünmüş durumda. 
  
Rusya’da altın, gümüş, platin, kobalt, bakır, nikel başta olmak üzere demir dışındaki kıymetli maden kaynakları, ülkenin geniş coğrafyasındaki ırmak boylarına eşit dağılmış. Dünyanın en büyük altın üreticileri sıralamasında  başlarda gelmesi, zaman zaman altın standard’ına yalpalamak ihtiyacı duyan küresel para sistemine, hep bunu bir kez daha düşünme nedeni vermekte. Açıkçası, diğer maden kaynakları gibi altın da Rusya için hep bir fırsatdır.
 

Dünya’nın Damı Olmadı. Bir de Çukuruna Bakmalı

Sovyetler Birliği, 1979 dan itibaren Afganistan’ı işgal etmişti. Herhalde dünyanın damını tutan her yere tepen bakar diye 1989 yılına kadar orada kaldı. Afganistan’ın komünist yönetimi ile işbirliği bile, mücahidin’in bileğini bükemedi.Sovyet’ler, güçlü tanklarına geçit vermeyen Afganistan’dan oldukça önemli yatırımlarını geride bırakarak  çıktı. Mücahidin galip, Sovyetler mağluptu. Afganistan misyonu  zaten belki Sovyet’lerin sonunu getiren en önemli olaylardandı. Ama mirasçışı Rusya Federasyonu bundan ders almadı. Afganistan’dan çıktığı 1989 yılından sonra, kendini 20 küsur yılda topladı. İlişkilerini çeşitlendirdi. Eski dostlukları perçinledi. Ama, Yeni Rusya’nın ihtiraslarına  topraklarındaki altın bile artık yetmemekte. Yüreğinde, Çarlık Rusya’sının bile yakalayamadığı altın fırsatları besleyen Yeni Rusya, Doğu Avrupa’dan çekmek zorunda kaldığı kollarını, şimdi yeniden Ukrayna’ya, Baltık Cumhuriyetlerine, ama en önemlisi Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’ya uzatmış durumda. Artık  çilenin bitmediği Orta Doğu çukurunda kendine  kalıcı bir yer edinmek için, yeni  bir misyon buldu da. 
 

Mücahidin Başka, Cihadcı Başka, Ama Yeni Rusya Bambaşka

Rusya artık Akdeniz ve Orta Doğu’da. Akdeniz gaz projelerinde, nükleer tesis tasarım ve ihalelerinde. Kıbrıs’ta, Irak’ta, İran’da, ama en önemlisi Suriye’nin her yerinde. Kırsalında, Kürt bölgesinde, merkezinde, bir türlü amacına ulaşmayan barış süreçlerinde. Suriye’deki deniz, hava ve kara üslerinde, İdlib’de, Afrin’de. Ulusal çıkar gerekçesi ile askeri olarak girdiği Suriye’deki, en önemli gerekçesi, cihadcılara aman vermemek.
 
Mücahidin bağımsızlık savaşçısıydı. Ama cihadcılar, Rusya’yı tehdid eden unsurlar. Rusya özellikle Rusya kökenli cihadcıları istemiyor. Ama aynı zamanda, kendisinin içinde bulunmadığı doğal gaz projelerini de doğrudan veya vekil kullanarak baltalamak istiyor.  Sovyetler Afganistan’dan 10 yılda toparlanıp çıktı. Ama farklı farklı insan gruplarını yönetme geleneği de olan Yeni Rusya, ihtiraslı gelecek planları ile Suriye’den, Orta Doğu’dan ve hülasa Akdeniz çevresinden çıkmayacak. Arada sıkışıp kalmış varlığı ile Türkiye, Suriye askeri misyonu ve barış süreçlerindeki büyük ortağının, bu hesaplarını iyi tartıyor olmalı.
 
7 Ara / 2018

Ne Dost Ne Düşman

Yazar: Süleyman ŞENSOY Alan: Türkiye Hit: 461
Ne Dost Ne Düşman
Gündemde öne çıkan bölgesel ve küresel gelişmeleri 2018 yılına damga vuran olayları ve 2019 yılına dair neler beklediğimizi konuşacağız TASAM Başkanı Süleyman Şensoy ile birlikte. 2017 yılını tamamlarken gündemde Donald Trump’ın yaptığı “Kudüs” açıklaması vardı. Dünya gündemine oturmuştu. 2018 yılını tamamlarken gündemimizde bir hayli konu başlığı var, dünya gündeminin zirvesinde; Fransa’da “Sarı Yeleklilerin” eylemleri, Karadeniz’de Rusya - Ukrayna gerginliği, Suriye ve Orta Doğu’da yaşananlar, Kaşıkçı Cinayeti, ticaret savaşları, Amerika’nın İran yaptırımları, Macron’dan gelen Avrupa Ordusu çağrısı, Amerika - Rusya nükleer silah suçlamaları, Doğu Akdeniz’de oyun kurma girişimleri, aklımıza gelen ve bir çırpıda ardı ardına sıralayabileceğimiz başlıklar arasında. Biz sizinle daha genel bir sorunu analiz ederek başlamak isteriz bugün. Bir süredir gelişmeleri takip eden uzmanlar, analistler, yazarlar, akademisyenler, gazeteciler yeni bir dünya düzeni kavramını dile getiriyorlar. Ne dersiniz yaşananlar için, bize yeni dünya düzeninin kurulduğunun işaretlerini mi veriyorlar? Eğer cevabınız “evet” ise bu yeni düzenin şifreleri nelerdir?
 
Henüz bir düzen kurulmuş değil ama belki 20. yüzyıl başını tekrar ediyoruz. Biliyorsunuz 1. Dünya Savaşı yirmi yıllık bir ateşkes üzerine 2. Dünya Savaşı ile neticelendi ve ardından bir uluslararası sistem kuruldu, dengeler kuruldu. İşte bugün bütün bu dengeler yerinden oynadı. Güç dengeleri değişti. Ayrıca insanlığın karşı karşıya olduğu hem küresel riskler var hem teknolojinin akıl almaz şekilde hızlanması var, herkesi aşan bazı faktörler de var. Bunalımlı bir dönem yaşadığımızı düşünüyorum, çok fazla türbülans, iniş - çıkış arayışı olacak ama bu ne zaman stabil hâle gelir? Belki hiçbir zaman da gelmeyecek çünkü bu kadar çok bilinmeyenli denklem olan bir sistemde 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki gibi çok kolay anlaşılabilir bir tabloyla karşılaşmak da mümkün olmayacaktır diye düşünüyorum. Çünkü daha sofistike, daha karmaşık ilişkilerin olduğu ve teknolojinin de buna eşlik ettiği yeni bir dünya kurulmaya çalışılıyor. Artık ne dost ne düşman kavramı var. Bu çok önemli ve her şeyi değiştirecek. Bu yıllar türbülanslı yıllar ama en azından tarif edilebilir bir düzen ortaya çıkacak, herhalde önümüzdeki yılları beklemek gerekiyor.
 
Siyaset yapmanın araçları da değişti sanki; özellikle bu yeni düzen diyecek olursak belki iletişim ortamlarının değişmesi, siyasete katılımın değişmesi, toplumsal hareketlerin değişmesi ve insanların buna tepkilerini göstermeleri, Arap baharını konuştuk geçtiğimiz yıllarda, Sarı Yelekliler, eylemler… Genel olarak ben şöyle düşünüyorum; hem ülkemizde hem de dünya genelinde yetişen yeni neslin biraz apolitik olduğundan şikayet ediyorduk eskiden ama sanki son zamanlarda yaşadığımız olaylarda bazen o kadar da değillermiş mi dedirtiyor bize sanki?
 
Politikadan ne anladığımıza bağlı olarak değişiyor. Mesela bu yeni dünyada klasik medya araçları işlevini kaybediyor, belki birkaç yıl içerisinde tamamen ortadan kalkacaklar.
 
Ya da kendilerini yeni medya araçlarıyla yeniliyorlar.
 
Kendilerini dönüştürecekler. Örneğin geleneksel televizyon yayını ya da kağıda basılan gazeteler gibi. Şimdi internet ortamında bir kişinin yetmiş tıklamasını görebildiğinizde üç şeyi haritalandırabiliyorsunuz ki başkan Trump’ın seçimi kazanması da bu stratejiye dayanıyor.
 
Bu Facebook krizi, Zuckerberg’i yargıç önüne çıkaran durum. Algı operasyonu diye ülkemizde çok kullanılan bir tabir var ama bu olayın aynen nasıl olduğunun bilimsel örneği belki de oradaki.
 
Evet, üç şeyi haritalandırabiliyorlar. Birincisi kişisel tercihleri, dünya görüşünü; ikincisi sosyal çevre ilişkilerini; üçüncüsü tüketim alışkanlıklarını… Şimdi bu üçünü analiz edebildiğiniz zaman kişiye-özel siyaset bile yapabilirsiniz artık. Onun yaşamıyla ilgili bütün temel göstergeleri etkileme potansiyeline sahipsiniz. Buna yapay zekânın da geldiği noktada yapacağı yardımı düşündüğümüzde önümüzdeki yıllar için çok sofitike bir dünya bekliyoruz. Belki bizim gençliğin hazırlıksız olduğu kısım - fazla korumacı yetiştirildikleri için - özellikle Cumhuriyet’in ikinci neslinin çektikleri sıkıntıları evladı da çekmesin gibi bir yaklaşım var ki bugün hepimizin çocukları için de söz konusu. En azından benim iki kızım var, çok fazla korumacı yetiştiler, bugünkü dünyaya nasıl uyum sağlayacaklar, biraz zorlanacaklar gibi gözüküyor. Aslında birinci dünya savaşından önce de öne çıkan iki konu var. Birincisi, “dünyada kağıttan kazanılan paranın üretimden kazanılan parayı geçmiş olması”, aynı gösterge bugün için de var. İkincisi ise “sanayideki dönüşümle insan nüfusunun çok önemli bir bölümünün boşa çıkmış ya da çıkacak olması”, aynı durum bugün de var. Endüstri 4,0, Toplum 5,0, Yapay Zekâ… İnsan faktörünü iş piyasasından yavaş yavaş çekiyor robotik endüstriler.  Dünya 20. yüzyılın başında olduğu gibi bir sıcak çatışmaya girmeden bir şekilde çözülmesi gerekiyor, ama kolay olmayacak.
 
Küreselleşen dünya diye başlıyorduk önceden konuşmalarımıza. Dikkat ediyorum, artık küreselleşen ve bir taraftan da yerelleşen dünya demeye başladık. Hep küresel köylerden filan bahsederken şimdi ülkelerin daha milliyetçi yaklaşımlarını, vatandaşların - mesela göçmen konusunda Avrupa’da da görüyoruz ne kadar farklı hassasiyetler gösterdiğini - mikro milliyetçilik diyebileceğimiz düzeyde tavırları olduğunu. Bu ikisinin aynı anda yükselişte olmasını nasıl yorumluyorsunuz?
 
Bu aslında tezat değil. Yaklaşık on yıldır bizim ısrarla üzerinde durduğumuz bir konu. Tarihsel olarak toprağın en kıymetli olduğu dönem “İmparatorluklar Çağı” ki Osmanlı Devleti de bir toprak devletiydi, çok genişti. İkinci dönem; Avrupa’daki Sanayi Devrimi ile birlikte makinenin daha kıymetli olduğu bir çağ, toprak daha önemsiz ve değersiz hâle geliyor. Bu “Makine Çağı” da ulus devletleri getirdi ki biz de birtakım acı tecrübelerden sonra ulus devlete geçiş yaptık. Şimdi içinde bulunduğumuz son yirmi yıllık dönem ve önümüzdeki dönem de “Bilgi Çağı” olarak tanımlanıyor, bunun getirdiği devletleşme faktörü de mikro milliyetçilik. Bu konuda ciddi bir direnç var. Özellikle Trump’ın Amerika’da ulusalcı bir çizgiyle iktidara gelmesi de bunda etkili oldu. Şu an altmış ülke birbirine karşı fiziki duvar örüyor. Önceden Çin Seddi’nden bahsedilirdi, bugün altmış ülke duvar örüyor. Amerika örüyor, biz de yapıyoruz Suriye sınırına, İran sınırına… Yaklaşan kaosun nasıl yönetileceği konusunda devletler açısından da bir tedirginlik var.
 
O da ilk cümlenize geliyor, “bu yeni dünya düzeni farklı” dediniz, bunu anlamaya çalışacağız.
 
İşte bunun sonucunda, bölünmüş bir dünyadan küresel bir devlet de çıkabilir ki birileri öyle istiyor, Yeni Orta Çağ gibi tanımlamalar da var şimdi. Çok aşırı bölünmüş ve çok fazla güç tarafından paylaşılmış bir dünya sistemi de ortaya çıkabilir. Bunu önümüzdeki yıllar gösterecek fakat teknoloji tüketicisi olarak bir küresel dünyadan bahsedilebilir. Çünkü herkes aynı şeyi tüketiyor.
 
Böyle önemli bir girizgah yaptık. Şimdi Türkiye, Astana sürecinin başlamasıyla birlikte Suriye’de krizin aşılıp, kalıcı barışın sağlanması için önemli adımlar attı. DEAŞ temizlenirken, Bölge’de konuşlu terör gruplarının da etkisiz hâle getirilmesi için Fırat Kalkanı gibi, Zeytin Dalı gibi harekatlar gerçekleştirildi. Rusya ile varılan mutabakatın ardından İdlib’de ateşkes sağlandı. Gelinen noktada Türkiye için en önemli bölge Fırat’ın doğusu.  Münbiç’te konuşlu terör gruplarının da etkisiz hâle getirilmesi de beka sorunumuz fakat burada konuşlu ABD ısrarla terör gruplarına her türlü desteği vermekten de geri kalmıyor. En son sınıra dizilen gözlem noktaları aracılığıyla bu grupları koruma altına aldığı da aşikar. ABD’nin Suriye özel temsilcisi Jeffrey de bugün başkentte olacak. Kendisi dün yaptığı açıklamada Astana sürecinin fişini çekmekten de bahsetti. Oysa süreç de tıkır tıkır işliyor. ABD Bölge’den ne istiyor? Türkiye burada oynanan oyuna izin vermeyeceğini açıkladığı hâlde bu ülke ne yapmak istiyor?
 
Görünür politikalarla görünmez politikalar çelişiyor, en büyük sorun o. Yoksa NATO’nun birinci ordusu ABD, ikinci ordusu Türkiye Cumhuriyeti. Bu iki ülkenin Türkiye sınırında kavga etmesinin, farklı alanlara düşmesinin görünürde bir açıklaması yok. Orada çok fazla kutsal paradigma var, bilinmeyen ve çok fazla gücün yarattığı bir karmaşa ve kaos var. Onun için bu türbülanslı bir süreç olacak. Türkiye açısından da yönetmesi çok zor olacak. Astana süreciyle ilgili de, önderlik eden devletler sürdürmek istedikleri müddetçe devam eder diye düşünüyorum ama bir mutabakatla bunu sadece Cenevre üzerinden takip edeceğiz derseler, o da mümkün. ABD‘nin Astana sürecini artık kapatalım demesiyle olacak bir şey değil, mevcut dengeler içerisinde. Biz henüz Fırat’ın batısını da tam olarak istediğimiz şekle getirebilmiş değiliz.
 
Önemli bir mesafe kat ettik Türkiye olarak fakat son birkaç yıldır ısrarla belirttiğim gibi Suriye’de herkesin özeleştiri yapmasına ihtiyaç var. Bir kere şartlar çok değişti, oyuncular çok değişti, provokasyonlar oldu. Herkesin kendi öz eleştirisini yaptıktan sonra bir hareket biçimi geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Suriye’nin toprak bütünlüğü Şam rejiminin sorunu. Göçmenlerin dönüşü dâhil, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kurulmaması dâhil birçok konuyu içeren; belki Türkiye’ye mevcut güçlü pozisyonunda bir garantörlük hakkı sağlayacak bir mutabakat aranması gerektiğini düşünüyorum. Bu oradaki sorunun kontrol edilebilirliğini daha mümkün kılacak, çünkü başka bir ülkenin toprağında farklı güçlerin mücadele etmesi çok yönetilebilir değil. ABD, askerî hegemonik bir güç olduğu için tartışılmaz bir avantajı var bu anlamda. Türkiye de aslında haklı fakat çok yönetilebilir gözükmüyor. Ne yöntemle olur bilemiyorum ama Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak ve Türkiye topraklarındaki mültecilerin de geri dönüşünü sağlayacak, belki Kıbrıs’taki gibi Türkiye’ye bir garantörlük hakkı tanıyacak, (Kürt devleti kurulmamasıyla ilgili) bir sürecin başlatılması gerektiğini, başlatılmışsa da hızlandırılması gerektiğini düşünüyorum.
 
Suriye’yi, Filistin’i, İsrail’i, Yemen’i konuşurken Suudi Arabistan’ı göz ardı etmek mümkün değil. Bu ülke en son İstanbul’da Konsolosluk’ta yaşanan Kaşıkçı cinayeti ile dünyanın gündeminde. Türkiye konuyu aydınlatmak adına Birleşmiş Milletleri de harekete geçirmekte kararlı. Sizin Kaşıkçı olayında yaşananlar hakkında izlenimleriniz neler oldu? Bu konu nasıl sonlanır diye öngörüyorsunuz?
 
Bir ülke, vatandaşını tuzağa düşürerek, kendi diplomatik dokunulmazlık alanı içinde öldürüyor. Bu, Doğu’daki devletleri çok ilgilendirmiyor. Batı’daki devletlerin de bu konudaki tutumlarına çok güvenmemek gerekir diye düşünüyorum çünkü Suudi Arabistan’dan daha fazla taviz ve imkan koparmak üzerine kurulu. Batı’da da çok ekonomik sorun var. Türkiye’nin burada yaptığı; uluslararası hukuk ve insani - vicdani duruş açısından doğru. Fakat Suudi Arabistan’la olan ilişkilerde - finansal gücü ve istediğinde zarar verme potansiyeli hesap edildiğinde - Türkiye doğru yaptığını düşünerek ciddi risk aldı. Katar ablukası başladığında, “Suudi Arabistan kendi başına gelecekleri meşrulaştırıyor” demiştik, bugün aynı şekilde kendisi için ambargo uygulanması hem ülkeler düzeyinde hem Birleşmiş Milletler düzeyinde tartışılıyor. Almanya’nın silah ambargosu gibi kısa süreli olduğu söylense de bazı ambargolar da başladı aslında. Fiilen ciddi bir güven ve imaj sorunu oldu, Veliaht Prens gittiği ülkelerde bazı liderlerle görüşemedi, programları iptal edildi... Biraz da bu cinayetin ortağı olabilir muamelesi yapılıyor.
 
 
Bazılarıyla da çok samimi selamlaştı, Putin ile o selamı da çok konuşuldu.
 
Çok önemli şeyler değil; biraz bakış açısıyla ilgili, altyapıyla ilgili bir şey. Burada onlar açısından sorun olan, - belki benzerlerini çokça yaptılar - bunun yakalanmış olması. O açıdan ülkelerin bu tür refleksleri aşırı çekingen ve her türlü farklı fikirden çekinen yaklaşımları bunlara sebebiyet veriyor. Yoksa farklı görüşleri nedeniyle ki hele başka ülkede yaşayan bir insanı bu şekilde İstanbul’da tuzağa düşürmek de çok büyük bir şımarıklığın ürünü olsa gerek. Uluslararası aktörler bu tür ülkelerdeki tecrübesiz yönetimleri çokça hata yapmak konusunda cesaretlendiriyorlar, daha büyük hatalar yapmaları için bazı hatalarını örtüyorlar ve onu kendilerine karşı kullanıyorlar. Tıpkı Katar’ın başına geldiği gibi; Katar da suçlandığı şeylerin hemen hemen hepsini ABD ile birlikte yaptı ve onları suç olarak yapmadı, uluslararası bir işbirliği temelinde yaptı. Fakat daha sonra Bölge ülkeleri - kendi kardeş ülkeleri - tarafından terörizme destek olarak yorumlandı, büyük bir ambargoya yol açtı ki Türkiye olmasaydı o şartlarda belki Katar’da yönetim sistemiyle ya da varlığıyla ilgili çok radikal değişikliler olacaktı. O açıdan asla uluslararası hukuktan ayrılmamak gerekiyor. İnsani ve vicdani ölçülere de dikkat ettiğinizde bu tür sonuçlar ortaya çıkmıyor ama bu Kaşıkçı cinayeti meselesi Bölge’de gündem olmaya devam edecek. Türkiye’nin de bu anlamda dengeli bir tutumu var, Suudi Arabistan’la ilişkileri etkilenmesin diye. Veliaht Prens’in, siyasi geleceği ile ilgili bir değişiklik olmazsa, mutlaka etkilenecektir. Ama Veliaht Prens’in değiştirilmesi yani azledilmesi gibi bir ihtimal söz konusu olursa Türkiye’nin politikası daha başarılı olur.
 
En son G20 Zirvesi için Arjantin’de bir araya gelen liderlerden de ilginç görüntüler izledik. Trump, Putin ile görüşmekten vazgeçti. Çin’le ticaret savaşı 90 gün askıya alındı. Veliaht Prens Salman, ilk kez Zirve’ye katıldı, Putin ile diyaloğu - tokalaşmaları - gözden kaçmadı. Trump’ın gündeme getirdiği ticaret savaşlarının geleceği açısından bir öngörünüz var mı? Bu süreç dünyayı nasıl etkileyecek?
 
En başta konuştuğumuz gibi bu süreç, küreselcilik - ulusalcılık kavgasından besleniyor. Güçlü zamanlarda - tıpkı Osmanlının kapütalisyonları gibi - kendi konumları avantajlı iken koydukları kuralların sonra dönüp kendi sistemlerini zayıflatmaya başlamasıyla ABD, Obama döneminde Dünya Ticaret Örgütü kurallarını bir üst seviyeye çekmek için Trans-Pasifik İşbirliği Antlaşması’nı imzalamıştı. Trump döneminde çıktığı anlaşmayı diğer üyeler devam ettiriyor. Trump yönetiminin yapmaya çalıştığı eskiden tanınan serbestliklerin ve kolaylıkların kaldırılması, daraltılması, gümrük tarifelerinin yükseltilmesidir.  380 milyon nüfusuyla ABD çok büyük bir ülke, çok büyük ve birikmiş ekonomik, sosyolojik sorunları var. Mümkün olduğunca üretimi içeriye taşımak ve gümrük duvarlarıyla da Amerika’nın kolay erişilen bir pazar olmasını engellemek. Bu mücadele devam edecek ama Çin’i çok iyi yorumlayamıyorlar, Bu engeller Çin açısından çok kolay aşılabilecek sorunlar.
 
Biraz da kuzeye bakalım. Rusya - Ukrayna gerginliği bir anda gündemin maddesi hâline geldi. Ukrayna Cumhurbaşkanı Poroşenko, New York Times’a bir makale yazdı, Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan gerilimin ardından Rusya’nın durdurulması çağrısını yineledi. “Rusya’nın Karadeniz’de çok sayıda askerî gemisi var, bu da NATO üyelerini, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye’yi tehdit edebileceği anlamına geliyor. Bu sadece başlangıç…” açıklamasını yaptı. Öte yandan da Amerikan CNN televizyonu, Pentagon’dan üç yetkiliye dayandırdığı haberde; Amerikan ordusunun Karadeniz’e savaş gemisi sevk etme hazırlığında olduğunu belirtti. Karadeniz’de sular neden ısınıyor diyeceğiz size.
 
Karadeniz - Akdeniz kadar olmasa da - özellikle Gürcistan ve Ukrayna krizleri sonrası önemli bir odak noktası oldu. Çünkü Sovyetler Birliği dağılırken Batılılar “genişleme Doğu Avrupa’yı kapsamayacak” diye söz vermişlerdi. Fakat sonra o sözlerin hiçbirisi tutulmadı, genişleme Gürcistan ve Ukrayna’ya kadar dayanınca Rusya müdahale etmek zorunda kaldı. Kişisel kanaatime göre Rusya için Kırım, Kerç Boğazı ve Kuzey Kafkasya’dan vazgeçmek, Moskova’dan vazgeçmekle eşdeğerdir. Çünkü sonrasında fiziksel olarak da bir korunma alanı yok. Onun için bu mücadele orada devam edecek diye düşünüyorum. Zaman zaman da tansiyon artıyor. Burada Ukrayna’nın geldiği durumdan da çok ders çıkarmak gerekiyor. Tek yönlü politika izleyen ülkelerin yaşayacağı en büyük örneklerden birisi Ukrayna; şu anda bir manevra alanı yok, tamamen Batılı ülkelerin insafına kendini bırakmış durumda. Rusya, Ukrayna ile yüzyıllardır iç içe birlikte yaşamış, öncesinde Osmanlı tarihi açısından bizimle de çok ciddi bağları var. Karadeniz’de beklenmedik bir şey olur mu, bu konuda iyimserim. Öyle bir şey beklemiyorum ama tansiyon yüksek kalmaya devam edecek. Burada dikkat etmemiz gereken Montrö’nün delinmemesini, bu konuda taviz verilmemesini sağlamak; çünkü Montrö delinirse, barajın önündeki bariyerin yıkılması gibi arkasından birçok sorunu taşıyabilir. Bizim burada kendi pozisyonumuzu sağlam tutup Montrö’nün işlemesine odaklanmamız gerektiği kanaatindeyim. Amerikan gemisi girecekse girer, on beş gün kalıp çıkması gerekiyor, kalır çıkar, sonra tekrar girer istiyorsa gibi kuralların tavizsiz işletilmesi gerekiyor.
 
 
Bize düşen görev özellikle bu esasında burada.
 
Montrö’yü deldirmemek gerekiyor.
 
Doğu Akdeniz’i sormadan kapatmayalım programı. Hatırladım, Bölge’de İsrail, Mısır, Yunanistan arasında yürütülen tek taraflı sondaj girişimleri Türkiye’nin tepkisini çekti. Türkiye’nin gemileri de burada. Bir oldu-bittiye izin verilmeyeceği en üst düzeyde Sayın Cumhurbaşkanı tarafından da ifade ve ilan edildi. Bu bölgeye ilişkin izlenimlerinizi de almak isteriz son olarak. Programı böyle noktalayalım.
 
Doğu Akdeniz ve Pasifik yeni bir dünya savaşı başlatmak gibi bir misyona sahip olacak kadar risk barındırıyor, bir kere bunun altını çizelim. Bölge’de sürekli yaklaşık yirmi ülkenin donanmasından gemiler var. Dünya rezervlerini etkileyecek ölçüde, yeni bulunan, çok ciddi enerji kaynakları var.
 
Nerede enerji kaynağı, orada sorun zaten.
 
Orada sorun var evet. Bir de bizim Mısırla olan ilişkilerimizin son birkaç yıldır çok kötü olması da bize orada alan kaybettiriyor. Bu açıdan Türkiye - Mısır ilişkilerini de yeniden değerlendirmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Ama Suriye’deki sıcak durum, Lübnan’ın zaten çok stabil bir ülke olmaması, yeni enerji kaynakları, İsrail’in bölgedeki varlığı, Filistin’in durumu; bunların hepsi Doğu Akdeniz’de cereyan eden olaylar.
 
Suları ısıtan sebeplerden.
 
Bölge’nin en güçlü donanmalarından birine sahip Türkiye olarak o konuda çok proaktif olmamız gerektiğini ve belki bölgesel ilişkileri yeniden dizayn etmek gerektiğini düşünüyorum.
 
 
( TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY | TRT Radyo Röportajı | Haber Yorum Programı | 06.12.2018)

 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Avrupa Hit: 493
Asrın Boşanma Davasında Son Celseler
Başbakan Theresa May, İskoçya’dan Galler bölgesine kadar uzanan gezilerinde, Birleşik Krallık (BK) halkını,  nasıl sonunda kötünün iyisi bir boşanma anlaşmasını Brüksel’e kabul ettirdiğini anlatıyor. Önlerindeki süreçte, ülkenin belli kayıpları olacağını, ama 2016 referandumu’nu onurlandırmak için, daralan ekonomik koşullarda, özüne dönmenin maliyetini nasıl gururla üstleneceklerini açıklıyor. Bakalım önce 11 Aralık 2018’de BK parlamentosunu,  sonra onların temsil ettiği BK halklarını ikna edebilecek mi?

 
Halkın Sesini Duymuşlardı Ya!

May’in nahif azınlık hükûmeti, İngiliz Parlamentosu’nu ikna kabiliyetinin sınırında. Başta İşçi Partisi ve hep Brexit karşıtı olan, İskoç Ulusal Partisi’ne,  önce Brüksel’e ödeyeceği 43 milyar Avro boşanma tazminatını kabul ettirmek, deveye hendek atlatmak kadar zor. 
 
Bunun dışında özellikle İskoçya, sağlık sektörlerinde yaşanacak uzman işgücü kaybının acısını şimdiden yüksek sesle dile getiriyor. Yumuşak geçişin şu anda BK’da çalışan AB ülkeleri vatandaşları ile kıta AB’sinde yaşayan BK vatandaşlarını etkilemeyeceği ifade edilse bile, insanların kulaklarına kaçan kar suyu, onların duyma yeteneğini azaltıyor. Tası tarağı toplayan daha şimdiden “evli evine; köylü köyüne” misali daimi ikametgâh peşinde.
 
BK’nın tek dişe dokunur kara sınırı olan Kuzey İrlanda sınırı ve Cebel-i Tarık’taki garip sınır ile ilgili açıklamaları, kulaklarda tatmin edici bir yankılanma yapmıyor. Daralacak ticaretin bedelinin ise yükselen gümrük koruması telafi edilemeyeceği, her yıl AB’ye akan fonların, ülke içinde kalıp, Ulusal Sağlık Hizmetlerini (NHS) ihya etmeye yetmeyeceği düşünülüyor.
 

“Alçaklara ve Yükseklere Kar Yağarken”

Zaten bu işin sonunda galiba yine halka gitmek var. Eğer BK Parlamentosu, başbakan May ve ekibinin tüm çabalarına rağmen, BK çıkarına uygun bir Brexit anlaşması olmadığını düşünür de önlerine konan metni onaylamazsa, yine çarnaçar halkın sesine dönecekler. Şu sıralar, alçaklara ve yükseklere kar yağarken üşüyen halk, şimdi “bu işin sonunu kara kara düşünmek” durumunda. Üstelik şimdi artık tüm ayrıntılar ortada. Görünen köyde, zorluklar ve görece mahrumiyetler var. Ulusal gururu yelpazeleme, siyasi egemenliği BK halklarına iade etme ve ekonomik özerkliği yeniden ele geçirme iddiaları, ekmeğe katık olacak mı, olmayacak mı halk daha iyi değerlendirebilecek.
 
Zaten AB Para Birliği’nde değillerdi. İngiliz Pound’u hiç cüzdanlarından çıkmadı. Evet, İskoçya, bir de İskoç Pound’unu tedavüle sürdü. Ama para,  ulusal egemenlik aracı idiyse, onu hiç kaybetmemişlerdi ki!
 
Şimdi AB Gümrük Birliği ve Ortak Tarım Politikası’ndan çıkmak bakalım midelerine nasıl oturacak! Eğer artık BK halkı bunları  düşünüyorsa, o zaman var ve ülkenin geleceğine sahip çıkacak birileri. Böylece dünya âlem, BK halkının sesinin, hakkın mı, yoksa ali çıkarların sesi mi olduğunu görecek.
 

İkinci Referandum “İkinci Bahar” Olur mu?

BK, şu anda yaklaşık 700 milyon nufusu olan İngiliz Ülkeler Topluluğu (British Commonwealth) ile birlikte, 1973 yılında, o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girdiği zaman bile siyasi tartışmalar henüz bitmemişti.  Zaten ancak Charles de Gaulle’ün istifasından sonra, Danimarka ve İrlanda ile AET üyesi olabilmişti. Ben 1975 yılında işçi partili başbakan Harold Wilson’un bitmeyen tartışmaları noktalamak için BK’nın AET üyeliğinin devamı konusunu, halkın oyuna götürdüğünü hatırlıyorum. 1975 referandumu’nda, seçmenlerin  %67,2’sinin evet oyuna karşı, sadece %32,8’u hayır deyince nokta konmuş, sorun çözülmüştü. Ama 41 yıl sonra aynı tereddüt, üstelik fazlasıyla yine yaşandı ve 2016 referandumu, mütereddit %51,9’in AB’den çıkma iradesine karşı, %48,1 AB yanlısı oy ile üzerinde “güneşin batmadığı” düşünülen BK’ı bugünkü garip yol ayırımına getirdi.
 
Şimdi eğer ikinci bir referandum ile tercih, üyeliğin devamı lehine çıkarsa ne olur? Ne yazık ki bu ayrılmak isteyen eşin eve geri dönmesi kadar bile kolay olmayacaktır. Mart 2019 bence BK’a, AB ile üyeliğe devam kararı olsa bile ikinci bahar yaşatmayacaktır. BK, Brüksel’e aynı koşullarda gibi gözükse bile, prestij kaybı ile dönmüş olacaktır.
 
Mart 2019’dan sonra, Mayıs (May) soyadlı bir başbakanları artık olmayabilir. İkinci referandum, Brexit karşıtı bir sonuç verirse, Nisan 2019’da, BK yeni bir hükmet bekleyebilir. Gelecek yılın ilk aylarında artık ülke içi siyasi çalkalantıları, ancak iki-üç olay gölgeleyebilir. Dışarıda, 1. Rusya-Ukrayna çatışmaları ve Baltık denizi çevresinde Rus tehdidinin yoğunlaşması; 2. Doğu Akdeniz’deki jeostratejik çırpıntılar; İçeride ise, 3. Megan ve Harry’nin Kraliyet ailesine vereceği yeni torun. Hep birlikte göreceğiz. 
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 808
TASAM ANKARA Ofisi için Stajyer Duyurusu
TASAM Ankara Ofisi’nde 3 ila 6 ay süresince staj yapmak isteyen, özellikle Orta Doğu, Avrupa, Balkanlar, Asya, Latin Amerika ve Karayipler ile Güvenlik, Sektörel Diplomasi, Siyasal İletişim konularında gerçekleştirilecek projelerde yer alacak, üniversitelerin doktora, yüksek lisans veya üçüncü ve dördüncü sınıf lisans öğrencileri için staj başvuruları açıktır.
 
 
GENEL ÇERÇEVE
 
TASAM Staj Programı, katılımcıların akademik çalışma yetkinliği kazanmasına destek olmayı; kaynaklara ulaşma, bilgi toplama ve iletişim gibi konularda mevcut yetenek ve özelliklerini geliştirmelerini amaçlar.
 
TASAM’ın mevcut çalışma alanları kapsamında değerlendirilecek stajyerlerin, bu alanlar üzerine iyi birer araştırmacı olmaları müşterek hedeftir.
 
Stajyerler, TASAM faaliyetleri ve uzmanların çalışmalarına destek olurlar.
 
 
KİMLER BAŞVURABİLİR?
 
Ankara’daki Üniversitelerin yüksek lisans veya üçüncü ve dördüncü sınıf lisans öğrencileri başvuruda bulunabilir. TASAM’ın faaliyetleri dikkate alındığında üniversitelerin Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi, Kamu Yönetimi, Sosyoloji, İktisat, İşletme, İletişim, Mütercim Tercümanlık Bölümleri gibi sosyal bilimlerin değişik disiplinlerinde akademik eğitim almış/almakta olan, akademik ilgiye ve bilgiye sahip kimseler başvuruda bulunabilir.
 
Adayların yabancı dil ve akademik yeterliliği uluslararası çalışmalara uygun seviyede olmalıdır.
    
 
STAJYERLERİN GÖREV VE SORUMLULUKLARI
 
TASAM stajyerleri, TASAM birimleri ve bağlı enstitülerde akademik araştırmalar ve ofis çalışmaları yaparlar. Program bu alanlardan sadece bir tanesini kapsamaz. Ofis çalışmaları, gündemde olan faaliyetler için (konferans, toplantı, forum, vb.) yapılması gerekenleri (ön araştırma, iletişim, deşifre, tercüme, vb. için destek) kapsar.
 
Konferans, toplantı, forum gibi etkinliklere katılırlar.
Kendilerine TASAM yönetimi veya danışmanlarınca eğitimleri için verilen görevleri yerine getirirler.
 
TASAM’da bulundukları süre boyunca TASAM’ın kurallarına uymayı kabul ederler.
 
Stajyerler mesai saatlerine ve bunun dışında kendilerine yapılan katılım çağrılarına uyarlar.
 
Her stajyer program sonunda kendi çalışma alanının kapsamında belirlediği bir konu ile ilgili bir metin hazırlamak ve bu çalışmayı ilgili uzmanlara sunmakla yükümlüdür.
 
Bu metin, TASAM web sitesinde yayınlanmak üzere ve stajyere atanacak danışman ile birlikte, akademik ve şekil şartları kontrol edilerek hazırlanmalıdır.
 
 
TASAM’IN SORUMLULUKLARI
 
Kurum, stajyerlerin çalışma alanına göre bir danışman atar.
 
Staj programının gerektirdiği çerçevenin ve akademik katkının gerçekleşmesi için gerekenleri yapar.
 
 
BAŞARI VE SERTİFİKA
 
Tüm programı başarı ile tamamlayan stajyerler, danışmanı ve TASAM yönetiminin uygun görmesi durumunda TASAM Staj Belgesi almaya hak kazanırlar.
 
 
BAŞVURU 
 
Başvurular staj yapılmak istenilen dönemin en geç bir hafta öncesinde gönderilmelidir. İlgili ön değerlendirme akabinde gerçekleşecek mülakat sonucunda aday hakkında kabul kararı alınır. Bu duyurudaki stajyer kontenjanı 5 kişi ile sınırlıdır. Aday, stajyer kontenjanındaki duruma göre, talep ettiği dönem haricinde değerlendirilebilir.
 
Stajyerler 3 ila 6 aylık süre için programa kabul edilirler. Süre ve takvim aday ile mülakat sırasında değerlendirilir.
 
Başvurular sumeyye.coskun@tasam.org adresine e-posta gönderilerek yapılmaktadır. E-postanın konu kısmına “STAJ PROGRAMI BAŞVURU” yazılması gerekmektedir.
 
Detaylı bilgi için: 0 (541) 567 90 93 | [lütfen hafta içi 09.00-18.00 saatleri dışında çağrı yapmayınız]

 
Başvuru için gereken evraklar şunlardır:
 
Niyet Mektubu (adaylar hangi alanda neden staj yapmak istediklerini açıkça belirtmelidir)
 
Özgeçmiş (adaylar alan hakkında daha önce dâhil olduğu çalışma ve faaliyetler ile akademik veya profesyonel referanslarını belirtmelidir)
 
Yazar: Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist Alan: Akdeniz Hit: 494
Doğu Akdeniz’de Son Sözü Donanmalar Söyleyecek
Giriş

Doğu Akdeniz 2008 de enerji kaynaklarının keşfi ile geçen on yıldan bu yana uluslararası alanda tam bir barut fıçısı haline geldi. Bölge ülkeleri mevcut kaynaklarının çıkarılması ve dağıtılması yönünden tamamen yetersiz olduklarından uluslararası petrol şirketlerinin elinde oyuncak olmuş durumdalar. Bu şirketlerin arkasında küresel sermaye (Finans Kapital Sistem) ve onun kullandığı hükümetler var ( ABD, İngiltere, Hollanda, Norveç, İsrail vb.). Bu konuda KKTC’ye ait münhasır ekonomik bölge Türkiye’nin ulusal çıkarlarını yakından etkilemektedir. 27 Kasım 2018’de haberlere yansıyan Doğu Akdeniz doğal gaz boru hattı anlaşması ( İsrail-İtalya- Güney Kıbrıs-Yunanistan) yeni bir kriz habercisidir. Çünkü bölgenin deniz alanları henüz anlaşmalarla tespit edilip resmîleştirilmiş değil. Bu bağlamda; KKTC -  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki egemenlik alanlarının belirsizliği, Gazze’nin boşlukta kalan statüsü, Suriye kara suları ve deniz alanlarının belirsizliği, Girit’in önemli bir parçası ve etrafındaki Türkiye’ye ait adaların statüsü gibi sorunlar çatışma riski doğurmaktadır.
                       
Bölge ülkelerinin tarihsel geçmişlerindeki birbirlerine olan güvensizlik ve düşmanlıkların halen devam etmesi, küresel güçlerin acımasız ve kar hırsına dayalı politikaları bu kaynakların barış içinde paylaşımına izin vermemektedir.  Ve izin vereceğe de benzememektedir. Bu bağlamda gittikçe artan bir olasılıkla bölgede çatışma yaşanması beklenmelidir. Bu çatışma hiç şüphesiz ağırlıklı olarak deniz de meydana gelecektir. Bu nedenle öncelikle Türkiye’nin daha güçlü bir donanmaya olan ihtiyacı açıktır. Türkiye sadece KKTC’nin egemenlik ve ekonomik haklarını değil, aynı zamanda Girit’e kadar uzanan Ege’deki tüm egemenlik haklarının da savunulması, geri alınması ve idamesi için güçlü bir donanmaya sahip olmak zorundadır. Fırat’ın doğusunun ve güney sınırlarının savunulması ve korunması Akdeniz’den başlamaktadır. Ortadoğu’ya tarih boyunca gelen tüm yabancı güçler Doğu Akdeniz’deki Akka (Hayfa), Tartus, İskenderiye limanlarından Ortadoğu’ya ayak basmışlardır. Aynı Hayfa’nın bugün küresel sermaye tarafından bölgenin Rotterdam’ı yapılması planlanmaktadır.
 

ABD’nin Yeni Ortadoğu Stratejisi ve Türkiye

ABD, Irak’ı işgal edip Saddam’ı devirmesine rağmen kalıcı ve sürdürülebilir bir stratejik sonuç elde edememiştir. Tersine hem bölgedeki karmaşa artmış hem de İran’ın çok yönlü nüfuz alanı genişlemiştir. Bu yeni durum nedeniyle 2011’de Suriye’nin parçalanmasına ve ABD liderliğinde İsrail’i koruyacak tampon bir bölge oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu bölge Kürtlerle işbirliği yapılarak kurulacaktır. Çünkü ABD’nin buraya gönderecek askeri gücü sınırlıdır ve Amerikan kamuoyunun ikna edilmesi zordur. Ayrıca ABD’nin müttefiklerinin de bu projeyi destekleme şansı hemen hemen yok gibidir. Sadece son bir yıldan bu yana Fransa ve İngiltere kendi ulusal çıkarlarına uygun olarak bu projeye katılmaya istekli bir tavır içindeler. Diğer taraftan bölgedeki Arap ülkeleri 1970’li yıllardan beri ABD’nin sömürgesi durumundadır. Bu ülkelerin bağımsız siyasi, askeri hatta ideolojik bir sinerji yaratmasına izin verilmemiştir. Çok sayıdaki Arap ülkesinin ABD’nin bölgedeki plan ve stratejilerini destekleme ve katkı yapma kabiliyeti hemen hemen yok gibidir. Onlardan tek beklenen İran karşıtı politikalara devam edilmesi ( özellikle Suudi Arabistan), İsrail’e karşı en azından yansız kalınması, Amerikan askeri endüstrisinin ürettiği malları satın almaları, petrolü Amerikan doları dışında bir para ile satmamaları ve ABD’nin istediği ülke ve kurumlara talep edilen para yardımının yapılmasıdır.  
 
ABD, Ortadoğu’da Kürtleri tercih ederek tarihsel bir hata yapmıştır. Oysa Türkiye ile işbirliği içinde daha barışçı bir İran, Irak, Suriye yaratılabilirdi. Bunun tek nedeni kadim İsrail – İran çatışmasıdır. Kendisi de bir din devleti olan İsrail, siyasi ve güvenlik yönüyle, halen bir din devleti olan İran’ı bir numaralı tehdit olarak kabul etmektedir. Ekonomik yönden ise Doğu Akdeniz şeridindeki kaynakların kontrolüne kimseyi ortak etmek istememektedir. Üçüncüsü tarihsel, dinsel ve ideolojik açıdan Filistin sorununun çözümünü kabul etmemektedir. Özetle İsrail, gerek ABD politikalarını yönlendirmedeki başarısı, gerekse bölgenin tek nükleer silaha sahip olmanın verdiği güvenle anahtar ülke konumundadır. Ancak İsrail’in yetersiz nüfus gücü en büyük sorunu teşkil etmektedir. 70 yılda ülkeyi dünya Yahudileri için bir cazibe merkezi yapamamışlardır. Ortodoks Rus Yahudilerini ülkeye yerleştirme çabaları devam etmektedir. İsrail’in bölgede gerçek anlamda işbirliği yapabileceği tek devlet Türkiye’dir. Ortak kültür ve tarihi geçmiş bunu dikte etmektedir. İsrail’in Kudüs ve vaat edilmiş toprakları ele geçirme ütopyası da varlığını sürdürmektedir. Mevcut politikası değişmediği sürece, bugünkü İsrail toprakları içindeki her Filistin yerleşim yerinin potansiyel bir çatışma alanı olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Bölgedeki barışın tek formülü İran- İsrail – Suudi Arabistan barış üçgeninin kurulmasıdır. Son 30 yılda yaşanan onlarca savaş ve krizlere rağmen bunun neden hala sağlanamadığını sorgulamalıyız.  Acaba, bölge ülkelerinin dışında, küresel sermaye ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarının mevcut karmaşadan yana olduğunu söyleyebilir miyiz? Ki durum öyle görünüyor. Bu durumda Türkiye için güçlü, kararlı, hazırlıklı olmaktan başka çare yok.
 

Türk Deniz Kuvvetleri Nasıl Oluştu?

Bugünkü teşkilatı ile Türk Deniz Kuvvetleri 1957 yılında kuruldu. 1923-1957 arasında Genelkurmay Başkanlığına bağlı bir şube konumunda idi. Osmanlıdan kalan bahriye anlayışı ve teşkilatlanması bu dönemde de devam etti. Osmanlı devletinin önce denizlerde yenildiğini, daha sonra çöktüğünü fazla irdelemedik. Atatürk hariç, diğer sivil ve askeri yöneticiler denizlerdeki uzun vadeli jeopolitik ve jeostratejik ülke çıkarlarını fark edemediler. Çünkü konuya ilişkin yeterli uzman ve personelimiz yoktu. Özellikle Ege’deki çıkarlarımızla ilgili Yunanistan’ı takip etmek zorunda kaldık. 1936’da Yunanistan karasularını 3 milden 6 mile çıkardığında bizde fazla düşünmeden çıkardık. İtiraz etmedik. Atatürk’ün 1930’larda oluşturduğu Türk donanması, Akdeniz’deki en kuvvetli deniz güçlerinden biri haline gelmişti. Cumhuriyet 7 yıl içinde bunu başarmıştı. Atatürk’ün vakitsiz ölümü ve arkadan gelen İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Türk donanması yaklaşık on yılı aşkın bir süre statik bir durumda kaldı. Fazla bir ilerleme olmadı. 1947 Paris Antlaşmasıyla Yunanistan’a verilen On İki Adalara itiraz etmedik. Oysa bu adalar İtalyan işgalindeydi ve bize aitti. 1952’de NATO üyesi olan Türkiye, ABD’den hibe ve ucuza alınan gemiler nedeniyle, ABD’nin lojistik bağımlığına girdi. Ancak NATO üyeliği, teknolojik ve bilimsel temelde Türk donanmasının modernleşmesine büyük katkı sağladı. 1969’da ilk güdümlü mermi atan gemilere kavuştuk. Bu teknolojiyi Norveç’ten aldık. Ancak Türkiye’nin iklim kuşağında ısı farkına duyarlı güdüm ile çalışan bu sistem fazla işe yaramadı. 1974’deki Kıbrıs Barış Harekâtı başladığında Türk donanması, birinde benim de görev aldığım sadece 4 adet güdümlü mermi atan gemiye sahipti. 1974 sonrası ABD silah ambargosuna maruz kaldık. Ancak bu ambargo, Türkiye’yi kimseye güvenmemesi ve kendi ayakları üstünde durması yönünde önemli ölçüde cesaretlendirdi. Milli savunma sanayimizi geliştirme kararı bu dönemde alındı ve hala başarı ile devam ediyor. Artık kendi komuta kontrol sistemlerinin yazılımını yapan, denizaltı, firkateyn, korvet ve hücumbot yapabilen bir donanmaya sahibiz. Türk donanmasının tarihinde ilk kez oluşturduğu açık deniz görev filosu iki ay  (Mayıs- Haziran 2010) boyunca Akdeniz ve Adriyatik’te görev yaptı.  Doğal olarak güçlü Türk donanması,  ABD, Avrupa, Rusya ve Yunanistan’ı büyük ölçüde rahatsız etti. Dost ve müttefiklerinin bile hedefi haline geldi. ABD dış siyasetinde oldukça etkili olan Stratfor adlı düşünce kuruluşunun başkanı George Friedman şöyle yazdı: Global güç dengesi için deniz gücü dengesi şarttır. Çünkü deniz gücü her yere limitsizce ulaşabiliyor, güç nakledebiliyor. ABD’nin dünya askeri güç liderliği rakipsiz deniz gücünden kaynaklanıyor. Bu nedenle, dünyanın herhangi bir yerinde bölgesel bir deniz gücünün gelişme ve güçlenmesi ABD için tehdittir.  ABD, ülke içindeki askeri endüstri ve finans kapital sistemin dayatması ile Avrupa’yı da suiistimal ederek, Ukrayna’da kriz yarattı. Böylece yeni bir Soğuk Savaş dönemini başlattı. Artık Rusya da dâhil bölgedeki herkesin silahlanması gerekiyor. Rusya’nın Karadeniz ve Akdeniz’den izole edilmesi ABD için öncelik kazanmış durumda. ABD’nin yeni stratejisi Karadeniz, Kafkaslar, İran, Basra Körfezi, Arap Yarımadası ve Doğu Akdeniz’i bir bütün olarak ele almaktadır. Bu bağlamda Doğu Akdeniz, Avrupa’yı Rusya’nın enerji bağımlılığından kurtaracak enerji kaynakları nedeniyle,  bu bölgenin kalpgahı durumundadır. Bu büyük coğrafyadaki mücadelenin kesin sonucunu deniz gücü tayin edecektir. Bu nedenle İngiltere donanması 1971’de çekildiği Basra Körfezine 43 yıl sonra geri dönmüştür.  
 

Türkiye ’siz ABD ve Avrupa Mümkün mü?

ABD’nin ve NATO’nun resmi belgelerinde Rusya bir numaralı tehdit olarak yer almaktadır. İlan edilmese bile 2008’de kıvılcımları çıkan Soğuk Savaş, 2014’de Kırım’ın ilhakıyla resmen başlamıştır. AB’den ayrılan İngiltere Genel Kurmay Başkanı da Rusya’yı IŞİD’den daha tehlikeli olarak nitelemiştir. [1] Ayrılma sonrası İngiltere’nin ABD ile daha sıkı işbirliği yapacağı beklenmelidir. Türkiye’nin yardım, destek ve katkısı olmaksızın Rusya’ya karşı bir strateji izlenemez. 25 Ekim’de Baltık’ta yapılan geniş çaplı NATO tatbikatı Rusya’yı oldukça tedirgin etmiştir. Ancak Karadeniz üzerinden Rusya’ya güç tatbik etmedikçe sonuç alınması mümkün değildir. Bu da tamamen Türkiye’ye bağlıdır. Bu bağlamda ABD Ortadoğu’da İsrail’in ve küresel sermayenin yönlendirdiği yanlış politikalardan vazgeçmelidir. Türkiye ise öncelikle askeri yönden güçlü olmak zorundadır. Askeri gücün öne çıkan kısmı her zaman olduğu gibi deniz kuvvetidir. Osmanlı Devleti deniz gücü sayesinde yükseldi, deniz gücü sayesinde gerilemesi ve batması 150 yıl sürdü. Ve Müttefik deniz gücü tarafından çökertildi. Deniz kuvvetlerimizi çetin görevler bekliyor. Ancak ne kadar gemi yaparsak yapalım insan kaynaklarını da unutmamamız gerekiyor. Özellikle deniz gücü özel çekirdekten yetiştirilmiş personel gerektirir. Bu bağlamda en eski askeri mektebimiz olan Deniz Lisesi (Şehzadeler Mektebi)  süratle açılmalıdır. Türkiye’nin stratejik önemi de, ulusal çıkarlarının korunması da Türk donanmasının ne kadar güçlü olacağına bağlıdır. Türk donanması Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’de aynı anda savaşmaya mecbur kalabilir. Bu nedenle Türk donanmasının, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü olması gerekmektedir.
 

[1] Cumhuriyet Gazetesi 25 Kasım 2018 s. 17


Yazar: Süleyman ŞENSOY Alan: Türkiye Hit: 699
Geleceğin Güvenliği, Güç ve Mülkiyet Ekosistemi
Çok değerli dost ve kardeş Kosova’nın Başbakan Yardımcısı, çok değerli Bakanlar, Tanzanya’dan Senegal’den ve Gana’dan teşrif eden Bakanlarımız. Büyükelçiler, farklı dost ve kardeş Ülkelerden teşrif eden Askerî ve Sivil Güvenlik Bürokrasisi, Ülkemizin Silahlı Kuvvetler başta olmak üzere bütün ilgili güvenlik kurumlarından; Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinden, İçişleri Bakanlığından, Emniyet Genel Müdürlüğünden ve bütün kurumlardan teşrif eden çok değerli katılımcılar, çok değerli akademisyenler, hanımefendiler, beyefendiler; Açılış oturumunda bir arada olmaktan duyduğum memnuniyetle ve teşekkürle sözlerime başlamak istiyorum.
 
Başkan sıfatıyla yapılan konuşmaların önemli bir bölümünün teşekküre ayrılması gerekiyor. Çünkü çok fazla emek var. Hem TASAM içerisinde Başkan Yardımcımız Emekli General Fahri Erenel Paşa, Enstitü Direktörümüz Dr. Savaş Biçer Bey, Deniz Güler Bey ve ekibi, lojistikteki bütün arkadaşlar… Özellikle iki yıldır çok güçlü ve başarılı bir şekilde işbirliği yaptığımız, hem İstanbul Güvenlik Konferansı içerisinde Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu’nu birlikte yaptığımız Katar Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar Merkezi’ne, Sayın Savunma Bakanı Khalid bin Mohammad AL-ATTIYAH’a, Sayın Genelkurmay Başkanı Korgeneral Ghanem bin Shaheen AL-GHANEM’e ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin Komutanı Tümgeneral Dr. Hamad Mohammed H M AL-MARRI’ye ve bütün arkadaşlarına çok teşekkür ediyorum, buraya kalabalık bir heyetle teşrif ettikleri için de şükranlarımı ifade ediyorum. Yine Katar tarafına Tuğgeneral Dr. Rashid Hamad R J AL-NAEMI yönetiminde sürece destek verdikleri için ve işbirliği için de ayrıca teşekkür ediyorum.
 
Elbette, ulusal ve uluslararası birçok kurumun da desteği oldu. Onlara da ayrıca teşekkür ediyorum. Türkiye’de bizim de çok güçlü bir şekilde desteklediğimiz “Deep Learning Türkiye” adlı, yapay zekâ üzerinde çalışan bir platformla da işbirliği yapıyoruz. Onları da katkıları için kutluyorum. TÜRKSAT hem ulusal hem de uluslararası arena da programı tam zamanlı olarak canlı yayımlayacak.
 
Teşekkürde ve detaylarda unuttuğum kişi ve kurum varsa lütfen bağışlasınlar. Bir diğer önemli hatırlatma; bu tür toplantılar resmî katılım olsa da sivil konseptle yapılan toplantılar olduğundan daha içten kaynaşabilmemiz için protokol beklentilerinin minimumda tutulmasının yararlı olacağını düşünüyorum.
 
Şimdi geleceğin güvenliği ile ilgili zihinlerde sorular oluşturmasını düşündüğüm birkaç hususu arz ederek konuşmamı tamamlayacağım. Süre kullanımı açısından da kendimce örnek olmaya çalışacağım. Geleceğin güvenliğini anlayabilmemiz için her zaman bize lâzım olan bir formülü tekrarlamamız gerekiyor. O da bir ülkenin siyasi hedeflerinin çok iyi anlaşılmış olması ve tanımlanmış olması gerekir. İkincisi bu siyasi hedeflere uygun olarak ekonomi politikasının tanımlanmış olması gerekiyor. Üçüncüsü de sektör politikalarının tanımlanmış olması gerekiyor. Yani savunma ya da güvenlik politikası ilk ikisinden sonra geliyor. Bu üçü arasında eğer doğru bir korelasyon yoksa, yapılan bir çok çalışmanın heba olma riski var ki bu durumu, gelişmekte olan ve azgelişmiş birçok ülke sıklıkla yaşıyor.
 
Bu sektörel politika konusu diğer bütün alanlar için de geçerlidir. Siyasi hedefleri ve buna uygun ekonomi politikası tanımlanmamış ülkeler, eğitim başta olmak üzere hiçbir sektörel politikada bir türlü istikrar yakalayamıyorlar. Bu söylemesi kolay ancak birçok ülkenin yüz yılda bile başaramadığı bir konu. Böyle bir bütünlük içerisinde baktığımız zaman geleceğin vizyonunu nasıl şekillendirebileceğimiz konusunda bir fikrimiz olacaktır.
 
Biraz bugüne getirdiğimizde de şöyle bir özet yapabiliriz; Toprağın en kıymetli olduğu dönem, imparatorluklar çağı ki Osmanlı İmparatorluğu da bunlardan bir tanesi idi. Sonra makinenin en kıymetli olduğu bir döneme geçildi. Avrupa Sanayi Devrimi ile başladı, ulus devletler ve büyük devletler çağını getirdi. Biz de birinci Dünya Savaşı’nı takip eden Kurtuluş Savaşı gibi acı süreçlerden sonra ulus devleti kurmuş olduk. Birçok ülkenin de benzer hikâyeleri var. Yaklaşık yirmi yıldır şekillenen bilgi çağı dediğimiz bir döneme girdik ve artık çok hızlı bir süreç hâline geldi. Bilgi çağı da bize mikro-milliyetçilik veya mikro-devletler çağını getiriyor. Bu anlamda da güvenlik politikaları açısından hem güvenliği fiziksel olarak şekillendirme hem güvenliğin teknolojisini yönetme hem de sosyal ve demografik sonuçlarını anlamak açısından bu mikro-milliyetçilik üzerinde çok fazla durmak gerekiyor. Çünkü önümüzdeki on - yirmi yıl içerisinde, dört yüzden iki bine kadar ulaşan bir uluslararası devletler sistemi tartışmaları da bugün için çok ütopik değil.
 
Şimdi bazı temel sorularla hem kendi kafamı karıştırıyorum, ufuk açıcı olması bakımından, izninizle hem de katılımcılarınkini karıştırmak istiyorum. En temel sorulardan birisi şu; Yeni güç ve mülkiyet kavramı nedir? Yani biz, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler büyük ölçüde fiziksel alt yapıya ya da fiziksel alt yapının konforuna kaynakları harcıyoruz. Bu, hane halkı harcamaları yani bireysel harcamalar için de geçerli. Dolayısı ile dünyada şekillenen gelecek vizyonu içerisinde güç ve mülkiyet kavramı neyi ifade ediyor. Yani güvenlik boyutuna indirgediğimiz zaman bize bir milyon kişilik ordular, binlerce tank, binlerce uçak, yüzlerce gemi mi gerekiyor?
 
Burada şunu örnek verebilirim: Günümüzde dünyada bir trilyon dolar değerini geçen şirket üç tane. Bunların isimlerini söylemeye gerek yok, zaten biliyorsunuz, hepsi de veri şirketi. Yani hiç birisi doğal kaynak, petrol, maden şirketi değil. Böyle bir değere ulaşan doğal kaynak, gaz, maden şirketi de yok zaten. Dolayısıyla güç ve gücün mülkiyeti kavramı değişiyor. Yani fiziksel olandan çok fiziksel olanı yönetecek teknoloji birikimi ve teknolojinin yönetim birikiminin daha kıymetli hâle geldiği bir döneme giriyoruz. Örneğin Japonya’da üç yüz yıl dayanabilen ve üç bin dolara mal edilebilen köpükten evler yapılmaya başladı. Bunlar henüz seri üretime geçmiş değil. İnsanların, biriktirdikleri fiziksel ağırlıkların ve varlıkların değerinde on yıl sonra dramatik düşüşlere muhatap olabileceğini de çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu aynı zamanda kalabalık ve ağır teknolojili ordular barındıran ülkeler açısından da geçerli. Kurumsal kimliklerini, alt yapılarındaki varlık anlayışlarını da sorgulamaları gerekiyor. Yani dünyadaki sıralama neye göre değişecek? Bu önümüzdeki birkaç yıl içerisinde daha görülebilir hâle gelecek diye düşünüyorum.
 
Diğerleri ise askerlerin daha iyi bileceği şeyler. Rakibin gücünü kendisine karşı, rakibin gücünü rakibe karşı, rakibin gücünü sosyoekonomik olarak kontrol ederek bir güç envanteri oluşturmak noktasında bu gücün katmanları nelerden oluşacak? Bunların hepsini yapabilmek açısından ne gerekiyor ona bakalım; Yeni güç ve mülkiyet ekosistemi nedir? Bunu anlamaya çalıştıktan sonra “yeni” konvansiyonelin nelerden oluştuğu noktasında da çok fazla çalışmamız gerektiğini ve dünyanın da böyle bir arayış içerisinde olduğunu söylemek istiyorum.
 
Özellikle “hibrit güç” dediğimiz çoklu güç sisteminin içerisindeki unsurların neler olduğu ve nasıl tanımlandığı noktasında; “sert güç” ile “yumuşak güç” ve ikisinin toplamından “akıllı güç” gibi tanımlamaların totalinden elimize ne geldiğini iyi analiz etmemiz gerekiyor. Bunlar her ülke ve uluslararası camia için gerekli olan tanımlamalar. Bir de burada rakibin gücünü kontrol edebiliyorsanız kendi güç konseptinize dâhil edebiliyorsunuz.
 
Bu çerçevede, herkesin kendi “yeni güvenlik ve savunma ekosistemini” tanımlaması ve bunun için de uluslararası okumaları, diğer ülkelerin deneyimlerini ve yaklaşımlarını da iyi takip etmesi ve anlaması gerekiyor. Bütün bu saydıklarımızı yapabilmek açısından ulusal kurumsal güç ekosisteminin haritalandırılması gerekiyor. Yani “Rakibin gücünü rakibe karşı kim kullanacak?”, “Hangi kurumsal enstrümanla bunu örgütleyeceksiniz?” gibi. Bunun için de hem devlet hem düşünce dünyası, özel sektör, üniversiteler bu haritalandırmanın, bu envanterin ana organlarını kimlerin oluşturduğunu anlamak noktasında da bir ekosistem ve haritalandırmaya ihtiyaç olduğu gözüküyor.
 
Özellikle güvenlik mimarisinde iddiası olduğu düşünülen Türkiye gibi ülkeler başta olmak üzere her ülke de kendi ulusal ekosistemini oluşturma ve bunu ihraç etme eğilimi gösterecektir diye düşünüyorum. Şu anda zaten güvenlikte hangi ülkelerin etkin olduğuna ve literatürü belirlediğine baktığımızda onların da bu yarışta geri kalmamak için elinden geleni yapacağını görüyoruz.
 
Bu sorularla öncelikle kendi zihnimi açmaya çalıştım, cevapları çok kolay bulunabilir şeyler değil, birlikte çalışmamız gereken konular. Böyle bir çerçevede hem bu konferansın, hem Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu’nun, hem de bir deneme olarak üç oturumla gündeme alacağımız ve ilkini yapacağımız Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu’nun da gerek Türkiye için gerek dost ve kardeş ülkeler için, gerek uluslararası camia için, gerekse dünya için hayırlı olmasını diliyorum.
 
Saygılar sunuyorum.
 
( İstanbul Güvenlik Konferansı 2018 | TASAM Başkanı Süleyman Şensoy Açılış Konuşması | 08.11.2018 )
 

Ödeme Bilgileri

Facebook

Hakkımızda

Hakkımızda Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM insanımızın bekası ve insanlığın yararı için konjonktürü sürekli yakından izleyip her boyutunu derinlemesine değerlendirerek ulaştığı objektif bilgi ve orijinal fikirler ile stratejik vizyon ve hayati projeler geliştiren, uygulayan, paylaşan bir bilimsel araştırma merkezidir. Türkiye’nin engin tarihî birikimi ve deneyiminden de istifade eden TASAM, ‘güç ve adalet temelinde bir medeniyet’ tasavvuru ile ülkemizin sosyal sorumluluk sahibi uzmanları ve bilim insanları tarafından kurulduğu 2003 yılından beri STK tüzel kişiliğinde bağımsız ve dinamik bir düşünce kuruluşu olarak faaliyet göstermektedir. ‘Asya’, ‘Afrika’, ‘Avrupa’, ‘Latin Amerika ve Karayipler’ ve ‘Kuzey Amerika’ ile ‘Türkiye’ ve güvenlik kuşağı olan ‘Balkanlar’, ‘Ortadoğu’, ‘Karadeniz-Kafkas’ ve ‘Akdeniz’ bölgelerine yönelik başlattığı kurumsal süreçleri ‘Türk Dünyası’ ve ‘İslam Dünyası'na yönelik başlattığı kimliksel süreçlerle genişleten TASAM, çok açılımlı bir ‘spektrum’a hitap etmektedir. Ülkesi, bölgesi ve tüm yeryüzünün barış ve huzuru için tasalanan TASAM’ın, kurumsal ilkeleri ile bilimin ekseninde evrensel değerlere ilerlediği bu yolda kararlılıkla sürdürdüğü ilerici çabaları ve yenilikçi sonuçlarını www.tasam.org portalından takip edebilirsiniz.