Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 5
Çin, Donanmasını Nasıl Modernize Ediyor? Çin Gücü Projesi
TASAM SEÇİLMİŞ BİLGİ NOTLARI 2019 [ 4 ]
 
Çin, Donanmasını Nasıl Modernize Ediyor? Çin Gücü Projesi
 
2012'den beri dile getirilen “donanmanın modernleştirilmesi” kavramı 2018'de daha acil bir hâl almıştır. IISS (The International Institute for Strategic Studies) tarafından derlenen verilerle interaktif bir istatistik oluşturulmuştur. Su-üstü kuvvetleri ve denizaltılar olmak üzere iki ana kategori altında tasnif edilen Çin Donanması’nın hem büyüklüğü hem de kapasitesi 2018’e gelindiğinde oldukça genişlemiştir (mevcut rakamlara göre donanma bazında; Çin 300, Amerika 287, Birleşik Krallık 75 ve Avustralya 48 deniz unsuruna sahiptir).
 
Çin, sadece 2014-2018 arasında; Almanya, Hindistan, İspanya ve Birleşik Krallık donanmalarından daha fazla sayıda denizaltı, savaş gemisi, amfibik gemi ve destek gücü üretmiştir. Eğer Çin bu hızla üretmeye devam ederse önümüzdeki 15 yıl içinde 430 su-üstü güce ve 100 denizaltıya sahip olacaktır.
 
Çin Savunma Bakanlığı’na göre; bu modernizasyonun temel amaçlarından biri, Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi'ndeki kıyısal savaş kapasitesinin yükseltilmesi olarak açıklanmıştır. Bu ihtiyacı gidermek amacıyla “Jiangdao-class” (Type 056) korvetler üretime başlanmış, 2018'in ortasına gelindiğinde 41’den fazla korvet hizmete girmiştir. RAND Corporation tarafından hazırlanan bir rapora göre 2017'de Çin Ordusu’nun %70’i modern kabul edilmektedir. Öte yandan çok sayıda cephane ve güverte sistemi taşıyabilen büyük gemilerin inşa edilmesi hedeflenmektedir. Her ne kadar 2018'de Çin gemilerinin toplam tonajı 678.000’i geçse de hâlen ABD gemilerinin toplam tonajının yarısından daha düşüktür (yaklaşık 3 milyon tonluk bir fark ile) ki bu da çoğunlukla ABD'nin sahip olduğu uçak gemilerinin inanılmaz tonajlarından kaynaklanmaktadır.
 
Çin son yıllarda tersane sayısını ve kapasitesini de oldukça artırmış ve bu inşa edebilme yetisi ticaret gemilerinin sayısında da büyük artışı beraberinde getirmiştir. Çin 2018'de dünya gemi inşaat sektörünün %36,3’ünü elinde bulundurarak Güney Kore’yi geçmiş ve global siparişlerde bir numara olmuştur. Çin'de 6 büyük tersane üretimin çok büyük bir kısmını sağlarken, Avrupa'nın aksine ticari gemi üretimini ve askerî gemi üretimini üstlenen firmalar çoğunlukla aynıdır. Bu entagrasyonun en büyük sebeplerinden biri de 2013'ten bu yana Çin Devlet Konseyi'nin sektörler arası teknoloji transferini teşvik etmesidir.
 
[ IISS (The International Institute for Strategic Studies) | Şubat 2019 ]
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Afrika Hit: 52
Afrika’nın 2019 Öncelikleri
TASAM SEÇİLMİŞ BİLGİ NOTLARI 2019 [ 3 ]
 
Afrika’nın 2019 Öncelikleri

2019 başlarken Afrika’nın son yıllarda kaydettiği gelişmeyi sermayeye dönüştürme ve Kıta’nın büyük ekonomik potansiyelini daha ileri düzeye taşıma kabiliyeti konusunda iyimser olmak için sebepler mevcuttur. Kıta çapında en hızlı adımların atılması ve ekonomik büyümede beş yılın en yüksek seviyesine ulaşılması öngörülmektedir. Reform çabaları, liderlik ve kurumsallaşmanın Afrika’nın kalkınma gündeminde kendini daha fazla hissettirmesiyle iş ortamı giderek gelişmektedir. Bu çerçevede; kapsayıcılık ve verimliliği önceleyen “Adil ve Etkili Yönetim İnşası”; ekonomik büyümeyi sürdürmeye yönelik hassas dengeler üzerine kurulu “Borç Yönetimi ve Kaynak Seferberliği”; geniş ölçekli istihdama yeni bir yaklaşım getirmek üzere “Afrika’nın Genç Nüfus Payından İstifade”; özel sektör ve yerel kurumların rolünü güçlendirerek Afrika’da yapısal “Kırılganlığı Giderme”; ülke ve sektör bazlı stratejiler üzerinden “Afrika’nın El Değmemiş İş Potansiyeli”; bölgesel ve uluslararası angajmana yönelik yeni gündem çerçevesinde “Ticaret ve Yatırımı Geliştirme” başlıkları öne çıkmaktadır. 
 

Adil ve Etkili Yönetim İnşası
 
Kapsayıcılık ve Verimlilik
 
Afrika’nın genel kamu yönetim performansı son on yıllık süreçte göreceli yükselen bir seyir izlemektedir. Bu performansa altyapı, sağlık ve cinsiyet konuları öncülük ederken, 54 Afrika ülkesinin 3/4'ü bu süreçte kamu yönetimi alanında gelişme göstermiştir. Ayrıca hukuk ve bağlılık ile düşük düzeyde de olsa şeffaflık ve hesap verebilirlik konularında gelişmeler kaydedilmiştir. Buna rağmen yönetimler nezdinde gençliğin ihtiyaç ve beklentileri gereği gibi karşılanamamaktadır. Hiç olmadığı kadar hızlı artan genç nüfusun eğitimi konusunda yönetimler gerekli imkânları sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Son on yıllık süreçte katılım ve insan hakları başlıklarında gelişme kaydedilmiştir ancak bu gelişme Kıta nüfusunun 4/5’ini kapsamaktadır. Giderek artan serbest ve adil seçim uygulamaları ise toplumsal katılımın arttığı anlamına gelmemektedir. Bilakis Afrika’da sivil siyaset alanını giderek daraltmaktadır.
 
Diğer taraftan yine son on yıllık süreçte kaydedilen makroekonomik gelişme halk açısından sürdürülebilir bir ekonomik imkân olarak değerlendirilemez. Afrika’nın genel gayrisafi hasılası neredeyse %40 oranında artmasına rağmen sürdürülebilir ekonomik imkân kapsamındaki vatandaşlar açısından neredeyse sıfırdır. Ayrıca neredeyse durgun gidişat demografik gelişme ve gençliğin beklentileri arasında tezat oluşturmaktadır. Afrika’nın nüfusu son on yılda %26 oranında artış göstermiştir ve 1 milyon 250 bin civarındaki Kıta nüfusunun %60’ı 25 yaş altı gençlerden oluşmaktadır.
 
Diğer sorunların yanı sıra kötüleşen iş ortamı ve yüksek işsizlik Kıta’nın en büyük ekonomileri için bile bir felakete zemin teşkil eden kaçırılmış fırsat anlamına gelmektedir. Zira yüksek işsizlik oranı göç ve siyasi istikrarsızlıklara yol açma eğilimindedir.
 

Borç Yönetimi ve Kaynak Seferberliği
 
Ekonomik Büyümeyi Sürdürmeye Yönelik Hassas Dengeler
 
2019’da Sahraaltı Afrika’nın ekonomik görünümü; daha yüksek emtia fiyatı kombinasyonlarına, daha güçlü küresel ekonomiye ve daha destekleyici yerel politikalara bağlı olarak güçlenme eğilimdedir. Tahminler Bölge’nin son 4 yıldır ortalama %2,6 olan toplam gayrisafi hasılasının bu yıl %3,8’e yükseleceğini göstermektedir. Buna bağlı olarak 2023’e kadar bu gelişmenin %4 seviyesini aşması beklenmektedir. Fakat genel görünüm ülkeler arasındaki önemli farklılıkları örtmektedir. Bu farklılıkların göz ardı edilmesi Bölge hakkında olduğundan fazla iyimser bir tablonun ortaya çıkmasına yol açmaktadır.
 
Nijerya ve Güney Afrika gibi büyük ekonomiler hariç tutulursa Bölge ülkelerinin ülke bazlı ekonomik görünümü daha umut verici bir tablo sunuyor. 2019’da toplam büyüme %5,7 düzeyine yükselecek ve 2023’e kadar bu seviyelerde seyredecektir. Önümüzdeki beş yıllık süreçte, küresel ekonomi için %3,6 olan düzeyi aşarak ortalama %5 veya üzerinde büyümesi beklenen 20 ekonomi ile en hızlı gelişen ekonomilerin yaklaşık yarısı hâlen Afrika’da bulunmaktadır.
 
Göreceli olarak iyimser ekonomik beklentiler içeren bazı ülkeler aşağı yönlü hem iç hem dış risklerle karşı karşıyadır. Dış riskler arasında küresel büyümede piyasa gerilemesi veya ticari korumacılıkta artış olasılıkları vardır. Böyle bir durumda emtia fiyatları düşecek, Afrika ihraç mallarına talep azalacak ve borçlanma maliyetleri artacaktır. Başlıca iç riskler arasında ise hükümetlerin borç seviyelerinin yükselmesi ve bazı ülkelerde borç sürdürülebilirliğine ilişkin kaygılar yer almaktadır. Bu bağlamda 2019’da Sahraaltı Afrika politika tasarımcıları, borç yönetim çerçevesi ve stratejilerin borçlanmanın yeni yapısına güncellendiğinden emin olmak ve vergilerin toplanmasına yönelik yönetim mekanizmasının güçlendirilmesi için cesur adımlar atmak durumundadır.
 
Finansmanın önemli bir ayağı olan devlet borçlanması, borçlanma hizmetleri maliyetiyle birlikte son yıllarda iyice artmıştır. Bunun sonucunda en az 14 ülke yani Bölge ülkelerinin üçte biri ya borç sıkıntısı içindedir ya da yüksek düzeyde borç riski ile karşı karşıyadır.
 
Hâlbuki bu rakam 2013’te altı ülkeden ibaretti. Bu gözlemler Bölge’nin, Ağır Borçlu Yoksul Ülkeler İnisiyatifi (HIPC) ve Çok Taraflı Borç Hafifletme İnisiyatifi (MDRI) gibi girişimleri akla getiren başka bir geniş tabanlı borç darboğazı yönünde ilerlediğine ilişkin kaygıları artırmaktadır. Borç sürdürülebilirliğinin her iki göstergesi  (HIPC/MDRI) 2013 itibarıyla önemli ölçüde kötüleşmiş; ortalama borç oranı 2017’de %57 öngörüsüne ulaşmıştır. Bu oranın oluşumunda dış borç payı baskındır. Fakat bunda ticaret payının da katkısı vardır.
 
Borç yapısındaki diğer önemli bir gelişme ise kredi sağlayıcı profilinin daha çeşitlendirilmiş bir tabana sahip olmasıdır. Özel kredi sağlayıcılarının giderek artan önemine ek olarak kreditör devletlerin sayısı da artmıştır. İki taraflı kredi sağlayıcılar arasında yer alan Paris Kulübü üyelerinin payı 2008-2017 döneminde yaklaşık %40’tan yaklaşık %23’e gerilemiştir. Buna karşın Kulüp üyesi olmayan Çin gibi kredi sağlayıcı ülkelerin payı önemli ölçüde artmıştır. Borcun yapısındaki bu değişiklikler, hükümetlerin ve kalkınma ortaklarının yeni ortamı yansıtacak şekilde borç yönetim yaklaşımları ve çerçevelerini uyumlandırmalarını gerektirmektedir. Afrika’nın borcunun sürdürülebilirliğine ilişkin tartışma henüz esaslı bir şekilde üzerinde durulmamış olan sürdürülebilir finansman meselesine dayanmaktadır. Bölge iyileşmeyen ülke içi düşük tasarruf oranlarının sıkıntısını çekmektedir. Tasarruf oranının önümüzdeki beş yıllık süreçte %18 düzeyinde olacağı öngörülmektedir. Bu oran ulaşılmak istenen hedefin yani gayrisafi hasılanın %30’una tekabül eden yatırım oranının oldukça altındadır. Bu aynı zamanda dış borçlanmadaki artışın da kısmi açıklamasıdır.
 
Vergi gelirleri iç kaynakların en önemli bileşenidir. Vergi artırımı ise pek çok iç reformun, bölgesel ve uluslararası girişimin odağında yer alır. Bu yöndeki çabalar vergi tahsilatının 2000’lerin başı itibarıyla %11 olan oranını bugün %15 seviyesine çıkarmıştır. Fakat bu seviye hâlen dünyanın diğer bölgelerine kıyasla en düşük seviyelerden biridir.
 
Yönetime ilişkin göstergeler Bölge’nin yolsuzluk ve hesap verebilirlik konularında diğer ülkelere kıyasla en kötü durumda olduğunu ortaya koymaktadır. Politikacıların borçluluk ve ihtiyaçların finansmanı arasında denge kurmak üzere 2019’da vergi tahsilatına ilişkin idari mekanizmaları güçlendirmek üzere cesur adımlar atmaları gerekmektedir.
 
Borç durumu genel olarak henüz HIPC/MDRI öncesi bir düzeyde olmasa da borcun yapısındaki temel değişikliklerle birlikte artış hızı, özellikle daha yüksek ticari pay, kaygı vericidir. Ticari borçların görece kısa vadesi ve yüksek faiz oranları bu borçları özellikle altyapı gibi uzun vadeli ekonomik kalkınma projelerinin finansmanına uyumlu hâle getirilmesini zorlaştırmaktadır. Diğer taraftan geniş kredi sağlayıcı yelpazesi daha geniş bir kredi zemini ve Bölge’nin ekonomik geleceğine daha büyük bir güven sağlasa da borçlanmanın bu yeni özellikleri yeni sorunları beraberinde getirmektedir. Kaldı ki daha geniş kredi sağlayıcı spektrumu daha karmaşık sorunlara ve dolayısıyla daha karmaşık çözüm yöntemlerine gebedir.
 
Borçlanmanın sürdürülebilirliğine ilişkin tartışma Afrika’nın kalkınmasını sürdürülebilir bir şekilde finanse etme meselesinin hâlen çalışma konusu olduğunu göstermektedir. Vergi tahsilatına ilişkin idari mekanizmaların güçlendirilmesinin; kalkınma gündemini finanse etmek ve borçlanmayı yavaşlatmak üzere ek kaynakları harekete geçirerek kısa vadede bir çözüm olabileceği değerlendirilmektedir.
 
Ayrıca mümkün olan bölgelerde karma finans, kamu-özel ortaklığı ve diğer risk azaltıcı mekanizmalar gibi yenilikçi finans mekanizmalarına daha fazla başvurmak gerekebilecektir.  Bu ve benzeri tedbirlerin 2019 ve sonrasında ekonomik gelişmenin devamını sağlayabileceği öngörülmektedir.
 

Afrika’nın Genç Nüfus Payından İstifade
 
Geniş Ölçekli İstihdama Yeni Bir Yaklaşım
 
Bacasız sanayi, Afrika’nın genç işsizliği sorununa çözüm olabilir mi?  Bazı tahminlere göre Afrika’nın çalışan nüfusu 2015-2030 döneminde yılda yaklaşık %3’lük artışla 450 milyona ulaşması beklenmektedir. 2050’ye kadar ise 15-24 yaş aralığındaki nüfusun 362 milyon olması değerlendirilmektedir. Sorulması gereken soru; böylesine hızlı bir şekilde artan genç nüfusun istihdamının nasıl sağlanacağıdır. Geçmişte çözüm, artık çeşitli değişimlere uğrayan sanayi sektörü olmuştur. Bugün Afrika sanayisiz bırakılmıştır. Küresel üretimdeki payı 1980’lerin gerisindedir ve gayrisafi hasılasında üretimin payı, gelişmekte olan ülkelerin ortalamasının yarısından  düşüktür. Sonuç olarak Afrika’daki yapısal değişim, istihdamın büyük çapta tarımdan imalat sektörüne kaydığı Asya’dan son derece farklı durumdadır.
 
Afrika sanayileşme konusunda neden başarısız olmuştur? Birincisi; Doğu Asya’nın bir üretim merkezi olarak başarısı, Afrika’nın yüksek üretim kapasiteli ve görece düşük ücretli bir rakiple karşı karşıya kaldığı anlamına gelmektedir. İkincisi; son 4 yıllık süreçte kalkınmanın her düzeyinde sanayi, ürün ve istihdam payı olarak gerilemiştir. Bu durum Afrika’nın Asya’da olduğu kadar yapısal değişim noktasında sanayi sektörüne bel bağlayamayacağını göstermektedir. Üçüncüsü; küresel değer zincirinin gelişiminin sadece fırsatları değil sorunları da beraberinde getirmesidir. Son olarak; Afrika’nın toplam zenginliğindeki doğal sermaye payı dünyada ikinci sıradadır ve fakat kaynak-zengini ekonomiler sanayileşme sürecinde güçlü dalgalanmalarla karşı karşıyadır.
 
Afrika’nın kapasitesini sınırlayan bu faktörler turizm gibi pazarlanabilir hizmetler ve bahçecilik dahil olmak üzere tarım endüstrisi gibi sektörlerin gelişiminde imkan haline geliyor. Bunlar imalat sektörü gibi verimlilik artışı, ölçek ve yığılım ekonomilerinden yararlanıyorlar. Bu “bacasız sanayiler” Afrika ekonomisinin en dinamik sektörleri arasındadır. Öyle ki 2002-2015 döneminde pazarlanabilir hizmet ve tarım endüstrisi maden dışındaki ihracat payının yüzde 58’ine yükselmiştir.
 

Kırılganlığı Azaltma
 
Özel Sektör ve Yerel Kurumların Rolü
 
Toplumsal kırılganlık; parçalanmış toplumsal kimlik, idari meşruiyet ve idari kapasite eksikliği veya yokluğu, emniyetsiz toplumsal ortam, kurumsal yapılanma eksikliği ve şoklara karşı dayanıksızlık gibi unsurlardan oluşan karakteristik bir sendromdur. İçerdiği unsurlar kısır döngü hâlinde birbirlerini beslemektedir. Toplumsal kırılganlık hem konvansiyonel “kök sebep” hem de konvansiyonel “çözüme” karşı koyan bir sendromdur ki bunlar gelecek vizyonu ile hâlihazırdaki gerçeklik arasındaki farklardan gündem oluşturan OECD tarzı toplum vizyonuna dayanmaktadır.
 
Toplumun varoluş şartını göz ardı eden bu yaklaşıma alternatif bir yaklaşım ulusal egemenlik ve fırsat anlarının kritik önemini vurgulamaktadır. Eğer devletler ve niyetleri başarılı bir değişim için esas teşkil ediyorsa uzun vadeli kırılganlık durumlarında uluslararası toplumun gerçekçi olarak yapabilecekleri çok azdır. Esas olarak söz konusu devletlerin kırılganlığı sebebiyle krizler ve periyodik liderlik değişiklikleri değişimin mümkün olduğu anları belirleyen kritik süreçlerdir. Uluslararası destek bu tür anları zapt etmek üzere gereği gibi hızlı olmalıdır.
 

Afrika’nın El Değmemiş İş Potansiyeli
 
Ülkeler, Sektörler ve Stratejiler
 
Afrika’nın en büyük sorunlarının çözümünde dönüştürücü rol oynayacak iş potansiyeli gibi Kıta’nın büyüyen iş piyasası potansiyeli de doğru anlaşılamamakta ve azımsanmaya devam etmektedir. Afrika’nın hızla büyüyen nüfusu ve piyasaları, yavaşlayan küresel büyüme ortamında önemli iş fırsatları sunmaktadır.
 
Ayrıca iş kaynaklı gelişen inovasyon ve yatırım, Afrika’nın henüz karşılanmamış ürün ve hizmet talebini karşılama, altyapı açığını kapatma, istihdam oluşturma ve yoksulluğu azaltmada esas teşkil etmektedir.
 
Temel sektörlerde fırsatı kazanca ve sürdürülebilir teşebbüse dönüştürebilecek bazı adımların atılması mümkündür. Bu adımlar fırsat niteliğinde fakat cesaret gerektiren adımlardır. Ekonomik ivme ve gelişen iş ortamı, temel ekonomik sektörlerde dönüştürücü büyümenin önünü açacak beş temayül tarafından destelenmektedir.
 
Birincisi, hızlı nüfus artışı ve kentleşmeyle ilgilidir. İkincisi, sanayileşmeyle ilgilidir. Üçüncüsü, Afrika’nın altyapı açığını kapatma çabasıyla ilgilidir. Dördüncüsü, tarımsal ve madensel zenginliği erişime açacak inovasyonlarla ilgilidir. Beşincisi ise, artan dijital ve mobil erişim potansiyeliyle ilgilidir.
 

Ticaret ve Yatırımı Geliştirme
 
Bölgesel ve Uluslararası Angajmana Yönelik Yeni Gündem
 
Ticari kârlarla ilgili tartışma son on yıla damgasını vurmakla birlikte Afrika daha fazla ve daha iyi olacak şekilde tercihini kendi kendine ticaretten yana kullanmıştır. Mart 2018’de imzalanan Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Anlaşması, ilgili ülkelere; ürünlerin %90’ı üzerindeki gümrük vergilerini kaldırma, hizmetlerde ticareti giderek serbestleştirme ve gümrük tarifesi dışı diğer pek çok engel üzerine eğilme yükümlülüğü getirmektedir.
 
Eğer başarıyla uygulanırsa bu anlaşma 1 milyarın üzerinde bir müşteri kitlesine ve 3 trilyon doların üzerinde gayrisafi hasılaya sahip bir “Afrika tek pazarı” oluşturacaktır.  Bu ise Afrika’yı dünyanın en büyük serbest ticaret alanı hâline getirecektir.
 
Afrika Serbest Ticaret Anlaşması ile ilgili en az bilinen hususlardan biri; hizmet ticareti, yatırım, entellektüel mülkiyet hakları ve rekabet hukukunun yanı sıra muhtemelen e-ticareti kapsayacak şekilde genel olarak mal ticaretine odaklanan geleneksel serbest ticaret alanının sınırlarını aşan kapsamıdır.
 
Afrika Serbest Ticaret Anlaşması; serbest dolaşım, oturum ve kuruluş hakkı gibi protokollerin yanı sıra havacılık konusunda da tek pazarı hedefleyen diğer kıtasal hükümlerle bütünlenmektedir. Potansiyel etkisinin ölçeği, Anlaşma’nın temel dinamiklerini anlamayı ve imkânlarından istifadenin yanı sıra risk ve zorluklarının üstesinden gelmek üzere kullanılması gereken yöntemleri de son derece önemli hâle getirmektedir.
 
Afrika ülkeleri ticarete yönelik etkili politika ve stratejiler geliştirmeli; ekonomiyi çeşitlendirme, sanayileşme ve değer zinciri gelişimi için yeni fırsatları tespit etmelidir. Afrika Serbest Ticaret Anlaşması, Kıta’nın ekonomik çeşitliliği ve kapsamlılığında oyun değiştirici rol oynayabilir. Bu kaçırılmaması gereken bir fırsattır ve 2019 bu bakımdan belirleyici öneme sahiptir. 
 
[ Brookings Enstitüsü - Afrika Kalkınma Masası | Şubat 2019 ]
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Avrupa Hit: 190
Avrupa ve Fransa İlkelerini Çiğneyip Libya’da  İnsan Hayatını Tehlikeye Atıyor
Bendeniz Libya’da mülteci ve göçmenlere yönelik dokuz gözaltı merkezinde faaliyet yürüten Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü'nün bir üyesiyim. Trablus’un Mısrâte bölgesi civarında yaklaşık 3 bin kişinin tıbbi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyoruz. Bu kişilerin korumasız vaziyette ve çaresizlik içerisinde oldukları tartışılmaz bir gerçek, keyfi uygulamalarla karşı karşıya bulunan bu insanların akıbeti bize ve elinden geleni yapmaya çalışan diğer insani yardım kuruluşlarının buradaki mevcudiyetlerine bağlı.
 
Avrupa Birliği’nin temeli olduğunu savunduğu ilkeler; etnik, ulusal ve dinsel aidiyetlere dayalı şiddeti reddeder. Ne var ki Libya’da keyfi gözaltı, kötü muamele, açlık ve işkenceye maruz kalan insanlarla yüz yüzeyiz. İnsanlık dışı koşullar altında tutuklulardan, çocuklu veya çocuksuz kadınlardan, kimsesiz çocuklardan söz ediyoruz burada.
 
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin tıpkı 2016’daki gibi kan dondurucu 2018 raporuna, uluslararası sivil toplum kuruluşlarının açıklamalarına ve birçok ana akım medya haberine rağmen; Libya sığınma merkezlerinde her gün tanık olunan acı gerçeklikte hiçbir değişiklik olmadı. Sayılarının 5 bin 700 olduğu tahmin edilen mültecilerin içinde bulunduğu durum bu. Yüzde 20’si kadın ve çocuklardan oluşan bu grubun yüzde 75’inin Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin sorumluluğu altında bulunduğu düşünülüyor. Bu insanlar aylarca gözaltında tutuluyor ve kendilerini fiziksel ve psikolojik şiddetten hatta kimi zaman tekrar eden kaçırılma olaylarından koruyacak hiç bir şey olmadığı gibi; Libya’da bu şartlar altında yaşamaktan başka çareleri de yok.

 
Avrupa Çaresizlik Üretiyor
 
Bendeniz de bir Avrupalıyım ve bu uygulamaları desteklediğini gördüğüm Avrupa benim Avrupa’m değil. Ayrıca kaç vatandaş bu durumu kendi namına kabullenebilir ki? İtalya hükümeti Libya sahil güvenliğine taahhüt ettiği kurtarma botlarını teslim etti. Fransa da aynı şeyi yapacağını Şubat’ta duyurmuştu. Bu açıklamanın yapıldığı 21 Şubat tarihinde de Libya’daydım ve bir mülteci botu bir kaç gün denizde dolaştıktan sonra Hums’a geri gönderildi. 116 kişiden oluşan yolcular arasında kadın erkek hastalar ve biri altı aylık altı çocuk da bulunuyordu. Dehşete kapılmışlardı ve açlıktan ölmek üzereydiler. Üstelik hipotermi geçirmekte olan bu insanlar karga tulumba alınıp gözaltı merkezine gönderildiler. Savunma bakanının Libya’ya geri gönderilmenin bu insanlar için ne anlam ifade ettiğini görebilmesini umuyordum.
İnsani yardım çalışanlarının mülteci gözaltı merkezlerine zaten sınırlı olan erişimi de engellenirse bu tür bölgelerde gözlem imkânı bile kalmaz. Libya mülteci kamplarından gelen her görüntü insanın içini sızlatıyor. Tanık olunan şeyleri derlemek zor. Hatta bazen imkânsız.
 
2018’de 2 bin 300’e yakın insan Akdeniz’de çoğunlukla Libya açıklarında kayboldu. Bugün kurtarma botları idari ve adli manevralarla engelleniyor. Akdeniz’in kuzey limanları hayatta kalanları kabul etmeyi reddediyor. O kadar ki kimi zaman bazı ticari gemiler, kurtarılan insanları karaya çıkaramama korkusuyla batmak üzere olan mülteci botlarını görmezden geliyorlar. Hayatta kalanlar uluslararası hukuka ve geri-göndermeme kuralına aykırı olarak sistematik bir şekilde ya Libya sahil koruma kuvvetleri ya da ticari gemiler tarafından Libya’ya geri götürülüyor.
 
Bırakınız dünyanın tüm çaresizlerini kabul etmenin mümkün olmadığını tekrarlamayı; bizzat Avrupa’nın ürettiği çaresizlere bakınız! Akdeniz’de yükselen deniz duvarı, mülteci kabul eden ülkelerde yer kıtlığı ve Libya’daki gözaltı sisteminin bulanıklığı mültecileri iyice korumasız bırakmakla kalmıyor; insanı fütursuzca sömüren başka bir sistemin de işlemesine zemin hazırlıyor. Bizzat Libya otoriteleri özellikle söz konusu mülteci kamplarında olup bitenleri denetleme konusunda kapasitelerinin çoğu zaman yetersiz kaldığına dikkat çekiyor.
 
Rönesans ve İkiyüzlülük
 
Gerçeği bildikleri halde Avrupalı yetkililerin Avrupa’ya ulaşanların azalışından memnuniyet duyuşlarını işitmeye tahammül etmek zor. Avrupa Rönesansı’ndan bahsediyorsunuz fakat benim burada her gün tanık olduğum şey Avrupa sınırlarının korunması adına insan hakkı ihlalleridir. Eğer mülteci kampı koşulları ve bu koşulların kabul edilemez olduğu biliniyorsa o halde neden hayatının tehlikede olduğunu hissettiği için kaçmaya çalışan onca insanı ülkelerine geri dönmeye zorluyorsunuz? Avrupa’yı yeniden böyle bir ikiyüzlülük zeminine inşa etmek nasıl mümkün olabilir?
 
Buradan çıkaracağımız sonuç basit Sn. Cumhurbaşkanı: Bu böyle devam edemez. Fransa başta olmak üzere Avrupa, bu politikayı sürdürmekle ilkelerine ihanet edip insan hayatını tehlikeye atıyor. Çaresizliklerinden yararlananların kurbanı durumundaki bu insanların Libya’ya geri gönderilmelerine acilen son verilmesi ve daha fazla sayıda kabulle karşılanmalarından başka; sivil toplum kuruluşlarının denizdeki kurtarma operasyonlarına katılmalarına ve Libya’da mülteci durumunda bulunan insanların sistematik bir şekilde gözaltı merkezlerinde tutulmasına alternatif önerilere katkıda bulunmalarına da acilen izin çıkarılması gerekiyor.
 
Yazar               Julien Raickman, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü, Libya Misyon Şefi
Tarih               14.03.2019
Kaynak           lemonde.fr
Çeviri              TASAM Afrika Enstitüsü | Muhsin KORKUT
 
Not: İlgili gazetenin internet sitesinde tırnak içi başlıkla yayınlanan bu yazı, «hem değerlerini hem sınırlarını koruyan» bir Avrupa’dan «dem vuran» 4 Mart tarihli ve «Avrupa Rönesansı» başlıklı bildirisine atfen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuelle Macron’a «açık mektup» biçiminde kaleme alınmıştır.
 
Yazar: Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist Alan: Türkiye Hit: 110
Çanakkale Savaşına Jeopolitik Bakış
Giriş
 
Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi hem savaş alanını genişletmiş, hem de Ortadoğu’nun tarihini büyük ölçüde değiştirmiştir. Ortadoğu’nun geleceği, savaşa katılan güçler arasında bir pazarlık konusu haline gelmiştir. İngiltere, petrol kuyularının güvenliği için Mezopotamya’yı işgal etmiş ve Arap ayaklanmasını desteklemiştir. Almanya’nın Osmanlı Devleti ile olan ittifakının ana amacı da güney Rusya üzerinden Kafkas petrollerine, Osmanlı Devleti üzerinden de Ortadoğu petrollerine ulaşmaktı. Müttefik Donanmanın Çanakkale’de durdurulması, hem Osmanlı Devleti’ne üç hayati yıl kazandırmış, hem de, savaşı en az iki yıl daha uzatarak, Müttefiklerin insan gücü ve ekonomik bakımdan yıpranmasına neden olmuştur. Bu durum, dolaylı olarak iki politik ve askeri faktörü Türkiye lehine çevirmiştir. Birincisi, Rusya’daki rejim değişikliği nedeniyle kuzeydeki düşman geçici olarak siyasi ve askeri arenadan çıkmış, ikincisi ise, İstiklal Savaşı süresince özellikle insan gücü ve ekonomik olarak harbin başlangıcına nazaran daha fazla yıpranmış düşmanlarla mücadele şansı kazanılmıştır.

 
Savaş Öncesi Stratejik Durum
 
Savaşın başlangıcından kısa süre önce, savaşanların nüfus ve ekonomik durumları şöyle idi.
 
Ülke Nüfus (1910)  İhracat Geliri (1913) 
ABD 92 Milyon 1,850 Milyon Dolar
Almanya 65 Milyon 1,285 Milyon Dolar
İngiltere 45 Milyon 969 Milyon Dolar
Fransa 40 Milyon  
İtalya 35 Milyon  
Rusya 156 Milyon  
Osmanlı 19 Milyon  
 
 
Sanayileşme ve savaş gücünün bir göstergesi olan çelik üretimindeki durum ise, milyon ton olarak şöyleydi:

Rusya                   4,2
İngiltere               6,94
Fransa                   1,7
İtalya                     0,15
Almanya               15,34
ABD                        21,56 
   
Yukarıdaki tablolar ABD’nin yardımı olmaksızın, Avrupa’nın endüstri ve savaş gücünün tek başına Almanya ile başa çıkmaya yetmeyeceğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, Rusya’nın insan gücü ve petrolü de vazgeçilmez bir stratejik kuvvet çarpanıydı. Rus insan gücü, Müttefiklerin silah ve teknolojisi ile desteklenebilirse, Almanya ancak o zaman yenilebilirdi. Bu arada, uzun vadeli çıkarları bakımından, İngilizleri desteklemek maksadıyla, Yahudiler de, düşman ordularına katılmak ve Türklere karşı savaşmak üzere karar aldılar. Mısır’da bulunan Yahudiler, işsiz gençlerden oluşan 600 kişilik bir gönüllü taburu kurarak Çanakkale’ye sevk ettiler. Çanakkale’de Alman teknolojisi ile Türk’ün savaşma azim ve iradesi, Mustafa Kemal’in askeri dehası ile birleşince, takviye alamayan Rusya, büyük ölçüde insan zayiatına uğramış, Alman ordusunu ancak iklim ve arazi şartları durdurabilmiştir.
 
Bu arada, savaştan üç yıl önce 1911 yılında alınan son derece stratejik bir karar, dünyanın en güçlü donanmasına, ancak sömürgelerine dağılmış olması ve yetersiz nüfusu nedeniyle sınırlı bir kara gücüne sahip İngiltere’yi Birinci Dünya Savaşı’nda tek bir stratejiye mahkûm etmişti: Süratle petrole ulaşmak ve kontrol altına almak. Bu karar; İngiltere Donanmasının yakıtını kömürden petrole değiştirmekti. Churchill’in İngiliz Donanmasını kömürden petrole geçirmesi o kadar önemli bir dönüm noktasıydı ki, Büyük Britanya İmparatorluğunun Ortadoğu ve Akdeniz stratejisini, hatta küresel stratejisini de kökten değiştirmesini gerektiriyordu. Hindistan’dan gelen ham ve yarı mamul maddeler sayesinde ayakta duran İngiltere sanayisi bile, ikinci plana atılmıştı. İngiltere’nin güvenliğinin temel unsuru olan Kraliyet Donanması, ülkede var olan bir enerji kaynağından, ülkede hiç olmayan ve İngiltere’ye 2000 deniz milinden daha uzun bir yerdeki bir kaynağa bağımlı kılınmıştı. Bu kararın içindeki azim, yaşama ve ayakta kalma içgüdüsü, hem İngiliz halkını hem de ülkeyi yöneten politikacıları petrol bölgelerinde yer kapma planını büyük bir ihtirasla uygulamaya sevk etmişti. Böylece, İngiltere, deniz ticareti ve sömürge politikalarına ilaveten petrol kaynaklarına hâkim olma stratejisine de kaçınılmaz şekilde kendini bağlıyordu. Bu karar sadece İngiltere için değil, Avrupa, Orta Doğu, kuzey Afrika, Kafkasya, bölgelerini de içine alan yeni bir güç mücadelesinin başlangıcını teşkil ediyordu. İngiltere ana vatanından binlerce mil uzaklıktaki bu mücadelenin esas unsurunu, yine, kömürden petrole geçen deniz gücü oluşturuyordu. Bir anlamda deniz gücü, daha güçlü olmak için kendi yakıtının peşine yine kendisi düşüyordu. Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, başta İngiltere olmak üzere Müttefiklerin asıl amacı Rusya’yı kurtarmak değildi. Asıl amaç, yaklaşmakta olan Bolşevik İhtilalini önleyerek Rusya’yı parçalamaktı. Böylece Çar’a karşı potansiyel direniş bölgeleri olan Kafkasya’yı sömürgeleştirerek dünyanın ilk petrol rafinesinin olduğu Bakü’yü ve petrol terminali olan Batum’u ele geçirmekti.
 
Çanakkale’nin Donanma ile zorlanması kararında, 20 Şubat 1807 tarihinde Koramiral Ducworth komutasında 12 gemilik bir İngiliz filosunun Çanakkale Boğazı’ndan rahatça geçerek Osmanlı başkentini tehdit etmesinin de önemli rol oynadığı değerlendirilmektedir. On iki gün süren bu tehdit, Osmanlı Sarayını büyük bir korku içinde bırakmıştı. Ancak 100 yıl sonra çok farklı şartlar vardı ve bu şartların en önemlisi şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk’tü. 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi’nden iki ay sonra 14 Mayıs 1915’te toplanan İngiliz Savaş Komitesi çok tartışmalı geçti. Ertesi gün esasen Çanakkale’nin yalnız donanma ile zorlanması denemesine ta başta karşı bulunmuş olan Amiral Fisher, Deniz Bakanı Churchil’in kendisine danışmadan bir takım gemilerin yola çıkarılması buyruğunu verdiğini öğrenince 15 Mayıs’ta işinden çekildi. Aslında Müttefikler açısından Gelibolu Seferi’nin tek olumlu yönü tahliyenin mükemmelliği ve bu tahliyeden çıkan derslerin, İkinci Dünya Savaşı’nın amfibi harekâtında kullanılmasıydı.

 
Yunanistan Çanakkale’de Neden Yok
 
Birinci ve İkinci Balkan Savaşlarında Ege’deki Türk adalarını 6 ay içinde ele geçiren Yunanistan Çanakkale Savaşı’nda sadece Limni Adasının kullanılmasına izin vermişti. Çünkü Yunan Kralı Konstantin’in karısı Alman İmparatoru II. Wilhelm’in kız kardeşi idi. Yunanistan başbakanı Venizelos 11 Şubat 1915’te savaşa katılmayı kabul etmezken, saldırı başladıktan sonra üç Yunan tümeninin harekâta katılmasını önerdi. Kuvvete ihtiyacı olan İngiltere öneriye sıcak bakarken Rusya buna karşı çıktı. Rus Dışişleri İngiliz Elçisine 3 Mart 1915’te şöyle söylüyor: Rusya Hükümeti, Çanakkale’deki operasyona Yunanistan’ı katılmasına razı olamaz, çünkü kesinlikle bazı sorunlar ortaya çıkacaktır. Bu durum Bahriye Bakanı Churchil’i sinirlendirir. Başbakan Edward Grey’e yazdığı mektupta bunu açıkça belirtir. Ancak mektubu göndermeden Atina’dan Venizelos kabinesinin istifa ettiği haberi gelir. Kral Venizelos’un teklifini kabul etmemiştir. Aynı Kral 19 Mayıs 1919’da Yunan askerilerinin İzmir’e çıkmasına izin verecektir. Çünkü artık Almanya siyaset sahnesinden silinmiş, Rusya ise dünya tarihinde yeni bir siyasi ve ekonomik sisteme giriş yapmıştır. Çarlık Rusya’sı neden Yunanistan’ın Çanakkale cephesine asker göndermesine karşı çıkmıştır? Rusya’nın Yunanistan’ın da bağlı olduğu Fener Patrikhanesinin tüm Slav ortodoksluğunun da kontrolünü ele geçireceğinden ve Yunanlıların İstanbul’da kalıcı olabileceğinden korktuğu söylenebilir. Özetle Boğazlar meselesinde Rusya Türkleri, geçici ve dışarıdan gelen bir güce tercih etmiştir.

 
Zaferin Yansımaları
 
Avrupalı ulusları boyundurukları altına almış Asyalı tek ulus olan Türklerin Çanakkale Deniz Zaferi, İngiltere’de o kadar çok şaşkınlık yaratmıştır ki, meşhur ve muhafazakâr İngiliz bürokrasisi bile işlemez hale gelmiştir. Deniz Bakanı ile Deniz Kuvvetleri Komutanı birbirlerinden habersiz hareket eder hale gelmişlerdir. Savaşın 1916’da bitmeyip iki yıl uzaması, Batılı Bağlaşık savaş­çılardan en çok İngiltere için yıkıcı olmuştur. 1918 bırakışmasından sonra, Osmanlı ile yapılacak antlaşmanın aşırı ağır olmaması ve İstanbul’un Türkler ’de kalma isteğini iletmek için bir Hint heyeti Avrupa’ya geldi. Başbakan Llyod George 19 Mart 1920’de Türkler Boğazlardan geçmemizi engellediler, bu olay savaşı iki yıl uzattı, hatta bir süre için onun sonucunu bile tehlikeye düşürdü diyerek bu isteği kabul etmemiştir. Tersine bu intikam hissi, Sevr Anlaşmasının maddelerine acımasızca ve en ağır bir şekilde yansıtılmıştı.
 
İngiltere, Çanakkale Savaşı’nın sonuçlarından en fazla etkilenen ülkeydi. Bu ülke, yiyeceğinin büyük bir kısmını dışarıdan getirtmek zorundaydı. Buna karşılık en büyük sanayi ürünleri ve kömür ihracatçılarından biriydi. Londra, dünyanın bankası durumundaydı. İngiliz ticaret donanması yeryüzünde var olan aynı türdeki bütün uzak denizler donanmalarının yarısına yakındı ve taşıyıcılıkta ülkeye koskocaman kazançlar sağlamaktaydı. Yıllardır ulusal gelirlerle giderler arasındaki ayrım, ona, dış ülkelerde dört milyar altın lira değerinde yatırım yapmak olanağını sağlamıştı. Ancak savaş çıkınca o, ister istemez dışarıya sattığı malların yapımını durdurup var gücünü savaş sanayiine yöneltmek zorunluğunda kalmıştır. Savaş 1916 yılında bitseydi, İngiltere, dışarıdaki alı­cılarını pek kaybetmezdi ve henüz aşırı ölçüde altüst olmamış olan dünya ekonomisiyle genel ticaret, eski yollarda az değişiklikle yeniden yürüyebilirdi. Öyle olmayıp savaş dört yıl sürünce, İngiliz mallarının alıcıları kendi ülkelerinde yeni fabrikalar kurmaya ve var olanları çoğaltıp genişletmeye koyuldular. Hele barışın, hem resmisinin, hem de gerçeğinin yıllarca gecikmesi, bu alıcıları kendilerini geniş ölçüde İngiliz mallarına muhtaç olmayacak duruma getirmiştir. Almanların 1 Şubat 1917’de başlattıkları amansız denizaltı savaşı, en çok İngiliz ticaret donanmasını eritmiştir. Savaş nedenleri yüzünden İngiltere yeter ölçüde gemi yapamadığından, deniz ulaştırmasında Amerika, onu çok geçtiği gibi, Japonya’da tehlikeli bir rakip olmuştur. Fransa yakılmış ve yıkılmış olan en zengin illerini onarmaya uğraşırken, İngiltere’nin halkını çalıştıracak böyle yerleri olmadığından ve eski alıcılarının çoğunu bulamadığından büyük bir işsizlik yıkımı ile karşı karşıya kalmıştır.
 
Başbakan Lloyd George bir Amerikalı gazeteciye verdiği demeçte içinde bulunulan durumu şöyle açıklamıştır: Bizim dayanma gücümüz düşmanlarınkinden hiç kuşkusuz daha büyüktür. Ancak bize düşen bu kez yıpratıcı bir savaşın bir veya birkaç yıl daha sürmesi sonucunda kendimizin ve uygar dünyanın du­rumunun nice olacağını iyice incelemektir. Savaşın uzamasının anlamı nedir? Bugüne değin 1.100.000 kişi kaybettik 15 bin subay öldü, kaybolanlar da ayrı. Bu iş uzarsa aynı gidiş devam edecektir. Bu adalarda yaşayan erkeklerin en değerlilerini yavaş yavaş ancak emin bir biçimde öldürtmekteyiz. Bugüne değin üstümüze binen mali yük hesaplanamayacak ölçüde büyüktür. Onu günde beş milyon lira arttırmaktayız. Yurdun, insan varlığı, malî yıkım ve üretim araçlarının yok edilişinden uğra­dığı kayıpları yerine koyabilmesi için kuşaklar gelip geçecektir. Bütün bu yükü çekmek görevimizdir ancak özverilerimizin ödülünü görebileceğimiz saptanabilirse.
 
İngiltere Başbakanının ortaya koyduğu bu durum, ülkede mecburi askerliği de gündeme getirmiş ancak kabul görmemiştir. Özellikle subay kayıpları yukarıda belirtilen ekonomik kayıplarla birleşince, İngiltere İstiklal Savaşı’ndan bir an önce çekilmenin uygun olacağını değerlendirmiştir. Sakarya’da Yunan ordusunun yenilmesi ile ümitleri tamamen tükenen İngiltere uzlaşı yolları aramaya başlamıştır. Özetle, Çanakkale Zaferi dolaylı olarak İstiklal Savaşı’mıza çok büyük destek ve katkı sağlamıştır.

 
3. Çanakkale Zaferinin Sonuçları
 
  • Deniz ve kara harekâtıyla bir bütün olarak gerçekleştirilip, tüm anlamı ve çarpıcılığıyla Türk Harp Tarihi’nde yerini alan Çanakkale Muharebeleri Mustafa Kemal (Atatürk) gibi bir dâhiyi yaratmış, Birinci Dünya Harbi’nin bitiminden hemen sonra başlayacak Milli Mücadele’nin bu eşsiz liderini Türk ulusuna kazandırmıştır.
  • İngiltere ve Fransa’nın, bir yıl boyunca Gelibolu Yarımadası’nda yarım milyondan fazla büyük bir kuvveti tutmak zorunda kalmaları ve bunun % 50’sini kaybetmiş bulunmaları, Birinci Dünya Savaşı’nın genel seyrini etkilemiştir. Keza Türklerin de bu cepheye ayırdığı 300 binden fazla askerden verdiği zayiatın, 211 bine ulaşmış olması diğer cephelerdekinden kıyaslanamayacak bir fazlalık göstermektedir. Bunun insan gücü açısından yarattığı boşluk, yalnız Birinci Dünya Harbi sırasında değil, onu izleyen Türk İstiklal Harbi boyunca da hissedilmiştir.
  • Avusturalya ve Yeni Zelanda gibi İngiliz dominyonu deniz aşırı ülke askerlerinin, sırf İngiliz çıkarları uğruna Çanakkale’de Türklere karşı muharebeye zorlanıp, yabancı topraklarda hayatlarını yitirirken, bu askerlerin kafalarında cevaplarını tam olarak bulmadıkları birçok soruyu da doğurmuştu. Bu sorular, cepheden ailelerine gönderdikleri mektupların zamanla açıklanmasından anlaşılmaktaydı. Bu ve benzeri olaylar, İngiliz sömürge ve dominyonlarında gitgide ulusal bilincin kıvılcımlarını oluşturmakta gecikmedi. Nitekim 9 Eylül 1922’de Yunanlılar İzmir’de denize döküldükten sonra, muzaffer Türk ordularının Boğazlar bölgesine yönelip yaklaşmaları üzerine, Churchill’in dominyonlardan yeniden yardım talebi, Avusturalya başbakanının, Tek bir askerin hayatını tehlikeye koymayacağını ve savaşa karar verilirse, dominyondan iş birliği istenmemesi gerektiğini belirten anlamlı bir yanıtıyla karşılaşmıştı.
  • Çanakkale Muharebelerinin diğer ilginç bir yanı da, iki hasım ordunun döğüşken askerleri arasında yakınlaşmanın getirdiği dostluğun, zamanla artmış olmasıdır. Gerçekten Anzak asker ve komutanları, Çanakkale’de yiğitçe çarpışan Türklerin hem asker, hem de insancıl yönlerini yakından izleyerek, onların kendilerine tanıtıldığı gibi barbar bir ulusun çocukları olmadığını görüp anlamak fırsatını bulmuşlardı. İşte bu durum, ülkeler arasındaki siyasi ilişkileri de olumlu yönde etkilemiş ve savaş sonrasında, Avustralya ve Yeni Zelanda ile anlamlı dostlukların oluşmasının başlıca nedeni olmuştur.
  • Çanakkale Muharebelerinin bir başka ilginç tarafı da Orta Doğu’da bu günkü İsrail Devleti’nin kurulmasında etken bir rol almış olduğudur. Nitekim Siyonist liderlerinden Vladimir Eugeueniç, Gelibolu’daki Gönüllü Yahudi Birliğinin Hikâyesi adlı eserinde, konuyu açıkça şöyle dile getirmektedir; Gelibolu’ya yolladığımız 600 kadar gönüllü Yahudi askerinin savaş sırasında gösterdiği üstün çaba ve başarı, davamızın dünyaya tanıtılması ve dikkate alınması bakımından çok yararlı olmuştur. Gerçekten Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermemişken, 2 Kasım 1917’de benimsenen Balfour Bildirisi, bu günkü İsrail’in kurulmasında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir.
  • Anlaşma Devletleri tarafından Boğazların açılarak Rusya’ya ulaşılması halinde Rusya, dış alım-satım olanağına kavuşacağından, ekonomik dengesini kurup sıkıntıdan kurtulacak, İngiltere-Fransa da Rusya ve Romanya’nın zengin buğday ürünlerinden yararlanıp, gerek silahlı kuvvetlerinin, gerekse halkının yiyecek gereksinimlerini sağlamış olacaklardı ki, bu gerçekleşememiştir.
  • Keza Boğazlar açılabilseydi, Tuna yolu da yeniden trafiğe açılıp Karadeniz’deki 120 parça ticaret gemisinden yararlanma olanağı elde edilecekti. Hâlbuki Çanakkale Zaferi, yalnız Rusya ile İngiltere, Fransa’nın değil, bunların aynı zamanda diğer Batılı devletlerle olan karşılıklı ticari ve ekonomik ilişkilerini de olumsuz yönde etkilemiş, ne İngiltere ve Fransa, müttefiki Rusya’ya ihtiyacı olan silah ve cephaneyi ulaştırabilmiş, ne de Rusya Batılıların ihtiyacı olan buğdayını Akdeniz’e aktarabilmiştir.
  • Birinci Dünya Savaşı başında Boğazların kapatılıp, bu savaş sonuna kadar açılamaması, kuşkusuz uluslararası ticari ilişkileri de olumsuz yönde etkilemişti. Nitekim Karadeniz’de; İngiltere, Rusya, Fransa, Belçika ve İtalya’nın toplam 85, Yunanistan, Romanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda’nın toplam 27, Almanya, Avusturya-Macaristan’ın toplam 17 olmak üzere, genel toplamı l29’u ve toplam tonajı 350 bini bulan ticaret gemisi mahsur kalmıştı.
  • Zaferin, yukarıdaki ticari ve ekonomik etkinliklerinin yanında, Türk ulusu açısından sosyal alanda da etkileri görülmüştür. Çanakkale deniz ve kara muharebelerinde toplam 211bin insan zayiatı veren Türk ulusu, bu arada binlerce okumuş ve aydınını da kaybetmişti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100 binden fazla öğretmen mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildiği sanılmaktadır. Böylece o günün koşullarında ülkenin beyin takımını oluşturan küçümsenemeyecek bir sayıya ulaşan bu kayıpların, olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, bu savaşı izleyen Türk İstiklal Savaşı’nda da fazlasıyla hissedilmiştir. Nitekim 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı inkılaplar ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekilmiştir.
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Avrupa Hit: 17
Brexit’de “Yaprak Fırtınası”na Doğru
Brexit sancısı dinmiyor. Bir farkla ki artık Birleşik Krallık (BK)’ta bu sürecin yönetimi hükumetin avuçlarından kaydı gibi gözüküyor. 14 Mart’ta yapılan oylama öncesinde Başbakan May’in yaptığı 2 yıl süre ile erteleme önerisi kabul edilseydi, belirsizlik daha uzun süre gündemde olurdu. Ama bir bakıma hem BK’a, hem de AB’ye daha uzun bir manevra süresi ve uzlaşma olanağı verebilirdi.
 
Ancak 2021’e kadar ek süreyi hem AB liderleri daha zor kabul ederdi, hem de dönem, BK için 2022 seçimlerinden önce sona ereceği için, Brexit sancılarının, geçimden öte bir de seçim dönemi zorlukları yaratmasına neden olurdu. Şimdi “Sürenin 30 Haziran’a ertelenmesinin yaratabileceği sonuçlar ne olabilir?” sorusunu sormak gerekir.
 
Saatli maarif takvimi, o gün için herhangi bir coğrafi mekân ayrıntısına girmeden “Yaprak Fırtına”sı olacağını yazıyor. Bakalım 30 Haziran ve sonrasında yapraklar ne yöne savrulacak!

 
Hamsin’in Sonu, Baharın Başı

Eğer hala BK parlamentosu, Başbakan May’in  görüşlerine itibar ederse, onun yaptığı 20 Mart’ta toplanma önerisini dikkate alır ve 21 Mart’taki AB liderler zirvesine o şekilde katılmasını sağlar. Malum 20 ve 21 Mart tarihleri 50 gün süren kışın sonu olacak. Bahar resmen kapıyı çalacak. Baharla beraber uyanan doğa, AB liderlerine daha iyimser bir tutum benimsetebilir. Ama bundan öte, hem Maliye Bakanı Phillipe Hammond’un AB üyesi ülkelerden gelen şirketlere verdiği ekonomik güvenceler ve AB menşeli malların %88’ine gümrük vergisi uygulanmayacağı taahhüdü, hem de AB’nin kendi içinde başlayan İtalya-İspanya-Polonya çatlağı, AB liderlerinin,  BK’nın erteleme talebini kolaylıkla onaylamasını sağlayabilir.
 
Evet, belki söylendiği gibi müzakerelerin yeniden yapılması söz konusu olmayabilir. Ama eğer gerçek bir Avrupa uzlaşma kültürü varsa, öncelikle AB içindeki çatlakların büyümemesi ve birlik ruhunun korunması için 21 Mart’ta yeni ve karşılıklı taviz aralıkları bulma gayreti olacaktır. Başbakan May bir miktar saf dışı kalmış gözükse bile fiilen ve resmen hâlâ AB çevrelerinde ekibi ile boy gösterecektir. Bu bağlamda, bahar resmen başlarken, ben hâlâ Brexit konusunda, 21 Mart itibarı ile yeni açılımlar olabileceği umudundayım. Artık 29 Mart engeli olmaksızın ufku genişleyen taraflar, Haziran sonuna kadar yeni yeni formül arayışlarını sürdürecektir.

 
Gömleği Yeniden İliklemek Değil, Sırttan Çıkarmak Gerek

30 Haziran ötesinde, yeni erteleme girişimleri olacağına ihtimal vermiyorum. Ama formül arayışlarında, May’in istifa etmesi söz konusu olabileceği gibi, Brexit dilekçesini geri çekmek için önce bir parlamento kararı (ki bu kendi başına da yeterli olabilir), sonra bir 2. Referandum yine gündemin başköşesine oturabilir. BK halkı ve özellikle gençler, eğer aleyhe dönen ekonomik koşulları, zorlaşacak olan seyahat imkânlarını, iş çevreleri karşılıklı liman ve havaalanı sıkıntılarını göz önünde bulundurarak, Brexit’ten geri adım atılmasını mutlaka isteyebilir. İşte baharla gelen olumlu başlangıç, “Yaprak Fırtınası”nın, BK’ı belirsizliğe savurmasını engelleyebilir.
 
30 Haziran 2019 tarihli saatli maarif takvimi yaprağının arkasındaki özlü söz dikkatimin çekti. “Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider”. Herhâlde, ilikleri çözüp yeniden iliklemeye başlamak gerekir diye bir ekleme yaparsam, “Brexit denilen deli gömleğini, BK siyasilerinin ivedilikle sırtından atmasında yarar vardır” demek de iyi bir öneri olur.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Afrika Hit: 21
2019 Yılı Afrika Ekonomisine Bakış Özet Rapor
TASAM SEÇİLMİŞ BİLGİ NOTLARI 2019 [ 2 ]
 
2019 Yılı Afrika Ekonomisine Bakış Özet Rapor


1. Afrika’nın Makroekonomik Performansı ve İncelemeler
 
●   Doğu Afrika, Afrika’nın diğer bölgelerine göre daha hızlı gelişmektedir.
 
●   Afrika’nın borcu artmakta ama sistematik bir borç krizi beklenmemektedir.
 
●   Makroekonomi politikalarındaki zorluklarla mücadelede daha istikrarlı stratejiler gerekmektedir.
 
●   Mali yapının güçlenerek büyümesi ön görülmektedir.

 
2. İstihdam, Firmalar ve Büyüme
 
●   Hızla artan genç nüfusa nitelikli işlerin oluşturulması öne çıkmaktadır. Afrika’nın çalışma nüfusu 2018 yılında 705 milyon kişi iken bu sayının 2030 yılında 1 Milyar kişiyi bulması beklenmektedir.
 
●   Kayıt-dışı istihdam Afrika’daki en büyük sorunlardan biridir.
 
●   Yükselen işsizlikle mücadele için Afrika her yıl en az 12 milyon yeni istihdam sağlamak zorundadır. Güçlü büyüyen ekonomisi bu talebi tek başına karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Yapısal değişiklikler gereklidir.
 
●   İstihdam oluşturma noktasında, özel sektörü güçlendirmek ve yeni meslekleri bu sektörlere kazandırarak değişik sektörlerin önünü açmak gereklidir.
 
●   Girişimciliğe teşviklerin artırılarak yeni istihdam alanları oluşturulması hedeflenmelidir. Bu alanda küçük ölçekli firmalar; pazarı domine etmekte ama sahip oldukları sermaye, bilgi ve deneyim eksikliğinden ömürleri kısa olmakta ve sürdürülebilir istihdam imkanları sağlamanın önünde engel oluşturmaktadır. Özellikle orta ve büyük ölçekli işletmeleri daha girişimci kimliklere büründürmek istihdamın sürdürülebilir olmasında artı değer katacaktır.
 
●   Sanayileşmenin artması için hükümetlerin bu alanda yeni politikalar gerçekleştirmesi gereklidir.

 
3. Afrika Ekonomisinin Entegrasyonu
 
●   Gümrük tariflerinin azaltılması değerlendirilmektedir.
 
●   Afrika’daki sınırları ortadan kaldırmak (AB benzeri bir yapılanma) değerlendirilmektedir.
 
●   İş gücünün serbest dolaşımı değerlendirilmektedir.
 
●   Finansal pazarların entegrasyonu değerlendirilmektedir.
 
●   Bölgesel organizasyonların (yerel hükümetlerin işbirliklerinin) güçlendirilmesi değerlendirilmektedir.
 
●   CTFA (Kıtasal Serbest Ticaret Anlaşması)’nın tüm Kıta’ya artı değer katacağı değerlendirilmektedir.
 
●   Havacılık sektörünün entegre edilerek tek bir yapıda toplanması, Afrika’nın hava trafiğini artıracağı gibi kaynakların daha verimli kullanımını ve rekabetçilerin daha üst seviyei kuruluşlardan olmasını sağlayacağından, en iyi hizmetin en rekabetçi fiyatlarla sunulabileceği değerlendirilmektedir..
 
 
ÜLKE RAPORLARI

GANA
 
➔  2014-2016 dönemindeki durgunluk yerini 2017 yılında yaşanan GDP’de %8,5 büyümeye bırakmıştır.
 
➔  2018 yılında büyüme oranı %6,2 olarak beklenmektedir.
 
➔  2020 yılında ise büyümede kritik düşüş öngörülmekte ama eksiye inmeyeceği değerlendirilmektedir. Ülke’nin finans bulmada yaşadığı zorluklar ekonomiye yansıyacaktır.
 
➔  Bu büyümeye rağmen, Gana’yı bekleyen temel zorluklardan biri; özel sektörün finansal ihtiyaçlarının karşılanamamasıdır.
 
➔  Hükümet’in ana hedefi, Ülke’ye yapılan direkt dış yatırımları artırmaktır.
 
➔  Lakin bu hedef için, istikrarlı bir makroekonomi politikası ve stratejisi gereklidir.
 
 
KENYA
 
➔  Ülke’de alım gücünün artması ile özel tüketim hızla artmaya devam etmektedir. Bu durum ise ekonominin gelişimindeki ve büyümesindeki  en büyük etken olarak gözükmektedir.
 
➔  Ticarete ve işe olan güven güçlüdür. Dış yatırımcılar için pozitif bir duruş sergilemektedir.
 
➔  GDP ilerleyen yıllarda düzenli olarak artacaktır.
 
➔  Borçlanma gücü yüksek, risk düşüktür.
 
➔  Ekonominin lokomotifinin ilerleyen yıllarda turizm sektörü olması beklenmektedir.
➔  Kenya ekonomisinin 4 yıl boyunca olumlu yönde artarak büyümeye devam etmesi öngörülmektedir.
 
➔  “Kenya’s Big Four” (Kenyanın Büyük Dörtlüsü ) B4 ekonomik planı 2017 yılında duyurulmuştur.
      [ Üretim | Ekonomik Konut | Evrensel Sağlık Sigortası | Gıda ve Beslenme Güvenliği (Tarım) ]
 
 
SENEGAL
 
➔  Tarım ve ilgili tarımsal aktivitelerle ekonomisini büyütmeye devam etmektedir.
 
➔  “Emerging Senegal Plan” (Senegal Doğuş Planı) ESP ile iş ekosistemini ve rekabetçiliği artırıcı yeni reformlar yapılması hedeflemektedir.
 
➔  Bu reformların özellikle tarım sektörü üzerindeki vergi prosedürlerine odaklanacağı belirtilmiştir.
 
➔  GDP düzenli olarak artarken 2019 yılında enflasyonun yükselip tekrar düşeceği öngörülmektedir.
 
 
SUDAN
 
➔  2018 yılında GDP büyümesi %4,1 oranında olmuştur. 2019 yılında bu oran düşecek, ama ilerleyen yıllarda yükselmeye devam edecektir.
 
➔  Öncü sektörleri madencilik, tarım ve endüstridir.
 
➔  İşsizlik %18 oranında artmıştır ve artmaya devam edeceği belirtilmektedir.
 
➔  Yüksek genç işsizliği oranı mevcuttur.
 
➔  İnsan kaynaklarının ve kurumların zayıf kapasiteleri gelişimi engelleyici unsur olarak varlığını sürdürmektedir.
 
 
UGANDA
 
➔  GDP yükselmeye devam ederken, tarım sektöründe yaşanan düşüş endişe vericidir.
➔  Orta vadede, iş ekosistemini geliştirici reformlar yapılması durumunda Ülke’nin maden ve petrol kaynaklarına olan dış yatırımcı sayısının artacağı öngörülmektedir.
 
➔  Altyapılardaki yetersiz gelişmeler ve atmosfer koşulları, tarımı olumsuz yönde etkilemeye devam etmektedir.
 
➔  Su, enerji, ulaşım alanlarında büyük ölçekli yatırımlar yapılması beklenmektedir.
 
➔  Kamu sektöründeki kalitesiz ve yetersiz yönetim, varlığını korumaktadır. Bu da kamu kaynaklarının efektif kullanılamamasına ve politikaların doğru uygulanamamasına yol açmaktadır.
 
➔  Tarım sektörü, Ülke’nin gelişimindeki kritik önemini korumaktadır.
 
[ Afrika Kalkınma Bankası | Ocak 2019 ]
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Asya Hit: 47
Rusya’nın Avrupa’daki Düşmanca Önlemleri Tehdidi Anlamak
TASAM SEÇİLMİŞ BİLGİ NOTLARI 2019 [ 1 ]
 
Rusya’nın Avrupa’daki Düşmanca Önlemleri Tehdidi Anlamak
 
Bu rapor, Rusya'nın Avrupa’daki düşmanca önlemlerini inceleyecek ve Rusya’nın önümüzdeki yıllarda bu önlemleri kullanarak Avrupa'ya nasıl gözdağı vereceğini tahmin edecektir. Bu rapor, Rusya’nın Batı Avrupa’yı etkilemede en fazla stratejik çıkara sahip olduğunu, ancak Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde en fazla güce ve baskıya sahip olduğunu gözlemlemekte ve ABD hükümeti ile ABD Ordusu için düşmanca önlemlerle mücadele konusunda çeşitli öneriler sunmaktadır.

 
Araştırma Soruları
 
•   Düşmanca önlemler nelerdir?
 
•   Rusya önümüzdeki birkaç yıl içinde bu önlemleri kullanarak Avrupa'yı nasıl tehdit edebilir?
 
•   Rus etki araçlarının, Avrupa ülkelerinin direnme veya karşılık verme yeteneklerinin ve bu devletlerin düşmanca önlemlere olan savunmasızlığının kapsamı ve sınırları nelerdir?
 
•   ABD hükümeti ve ABD Ordusu, düşmanca önlemlere nasıl karşı koyabilir?

 
Ana Bulgular
 
Düşmanca alınacak önlemler savaş kıtlığıdır.
 
•   "Düşmanca önlemler" terimi, zararlı veya düşmanca algılanabilecek geniş yelpazede politik, ekonomik, diplomatik, istihbari ve askerî faaliyetleri kapsamktadır.
 
Avrupa’nın farklı bölgeleri, Rus tehditleri ve yaklaşımları bakımından farklı sorunlar teşkil etmektedir.
 
•   Baltık ülkeleri olan Estonya, Letonya ve Litvanya, sıklıkla Rus etkisine karşı en savunmasız olan AB ve NATO üyeleri arasında gösterilmektedir. Bölge’deki Rus faaliyetleri için olası hareketlenmeler, AB ve NATO’dan gelebilecek potansiyel tehdidin baltalanmasını ve ele alınmasını içermektedir. Bununla birlikte, Rusya’nın Baltık’taki dış politika çıkarlarıyla önceki Sovyet ülkelerinin çıkarları arasında da farklılıklar vardır.
 
Örneğin, Rus araştırmacılar ve Rusya’nın bazı ABD araştırmacıları, Baltıkları etkilemek için Rusların çıkarlarının ve hedeflerinin daha düşük olduğuna dikkat çekmiştir. Bundan dolayı, Rusya’nın Baltık’ta düşmanca tedbirler kullanma niyeti yadsınamaz bir gerçek olsa da, mevcut önlemler ve önemli kaynaklar sağlama isteği; Ukrayna, Belarus ve Orta Asya ülkeleri dâhil olmak üzere diğer eski Sovyet cumhuriyetleri için daha büyük gözükmektedir.
 
•   Güneydoğu Avrupa, özellikle nüfusunun çoğunluğunun bir Slav dili konuştuğu ülkeler, Rus etkisinin önemli bir hedefidir. Rusya'nın Güneydoğu Avrupa toprakları üzerindeki ilgisi; NATO'nun Romanya'daki balistik füze savunma kabiliyetleri dâhil, askerî kabiliyetlerinin yükselmesinden, AB ve NATO'nun Batı Balkanlar'daki ve Moldova'daki genişleme politikasını sekteye uğratma amacından ve Rusya'nın Bölge’de bir yetkisi olması gerektiği düşüncesinden - ve belki de en önemlisi -  Bölge’de Rusya ile ekonomik bağların sürdürülmesi düşüncesinden dolayı artacaktır.
 
•   Avrupa'nın geri kalanına baktığımızda, Batı Avrupa’daki büyük ABD müttefikleri Rusya’ya ABD dışındaki en büyük stratejik değeri sunmaktadır. Batı Avrupa, Avrupa'nın en büyük ekonomilerine, en güçlü ordularına ve önemli ABD askerî üslerine ev sahipliği yapmaktadır. Yine de, bu bölge Rusya'nın etkisine karşı nispeten daha az savunmasız bir hâle gelmiştir, ancak Rusya’nın buna karşı çeşitli düşmanca önlemler almaya çalışabileceği değerlendirilmektedir.

 
Tavsiyeler
 
•   ABD Ordusu, Rus saldırganlığına karşı koymak için Avrupa'ya güç dağıtırken, Rusların düşmanca önlemlerine karşı savunmaya ve karşı koymaya hazırlanmalıdır.  Müşterek kuvvet ve Ordu, Rusya'nın ileriye doğru yayılan kuvvetlere nasıl bir agresif tepki verebileceğini de düşünmelidir.
 
•   ABD Ordusu, Rusya'nın düşmanca önlemleri ile daha iyi müdahale edebilmek için karşı istihbarat, kamu işleri, sivil işler ve diğer kilit imkanları geliştirmelidir.
 
•   Rus düşmanca önlemlerine karşılık vermek; siyasi farkındalığa ve kriz yönetimine yeni bir prim vermektedir. ABD askerî personelinin, kazara bir krize yol açmamak için özellikle dondurulmuş ihtilafların yaşandığı ülkelerde veya Rusya yanlısı nüfusun yoğun olduğu yerlerde, Rusların düşmanca önlemlerinin farkında olmaları gerekir.
 
•   ABD’nin tepkisi ne olursa olsun, çok çeşitli çatışmalara dâhil olmaya hazırlıklı olmak, kötü yönetim, yanlış hesaplama ve gerginlik riskini azaltmaya yardımcı olabilir.
 
 [ Raphael S. COHEN ve Andrew RADIN’in RAND CORPERATION Raporu Sinopsisi | Ocak 2019 ]
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 48
İstanbul İktisat Konuşmaları - 3 |  Sonuç Raporu (TASLAK)
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) tarafından 30 Ocak 2019’da İstanbul’da Ramada İstanbul Old City Oteli’nde; iktisat teorisindeki gelişmeleri tartışmak, dünya ve Türkiye İktisadı analizini farklı bakış açılarıyla değerlendirmek üzere; Prof. Dr. Mithat Zeki DİNÇER (İstanbul Üniversitesi), Prof. Dr. Erhan ASLANOĞLU (Piri Reis Üniversitesi), Yasemin Ergin YAŞAROĞLU (Deep Learning Türkiye), Prof. Dr. Dilek DEMİRBAŞ (İstanbul Üniversitesi), Doç. Dr. Ayşe UYDURANOĞLU (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Yrd. Doç. Dr. Recep Ali KÜÇÜKÇOLAK (İstanbul Ticaret Üniversitesi), Öğr. Gör. Berna TUNCAY (Koç Üniversitesi) ve Öğr. Gör. Pelin YANTUR (Yeni Yüzyıl Üniversitesi) başta olmak üzere Türk iktisatçılarının katılımı ile yemekli toplantı şeklinde düzenlenen Geleceğin Ekonomisi ve Yapay Zeka ana temalı İstanbul İktisat Konuşmaları serisinin üçüncüsünün Sonuç Raporu aşağıdadır:
 
Yapay Zekâ” için insanların aklında birçok tanım bulunmaktadır. Yapay zekâ; bilgileri toplayıp algoritmalara göre analiz eden ve veriye dayalı olarak kendi kendine insan beynini taklit eden, çözümler üreten bir sistem olarak tanımlanmaktadır.
 
===============================================================================
 
Deep Learning Türkiye topluluğu Türk gönüllülerden oluşan büyük yapay zekâ topluluğu olarak yer almaktadır. 900 üyeli topluluk çevrim-içi ortamda bir araya gelerek yapay zekâ ile alakalı güncel kaynakları paylaşmaktadır. Topluluk tarafından 2018 yılında Ankara’da Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) ev sahipliğinde TASAM’ın da desteği ile DEEPCON 2018 isimli Yapay Zekâ Konferansı düzenlenmiştir. Yapay zekânın ekonomiyi nasıl etkileyeceği hakkında birçok tartışma yaşanmaktadır. Ayrıca yapay zekânın etkinliği savunma sanayinde, güvenlik/kamu sektöründe ve özel sektörde görülmeye başlanmıştır.
 
===============================================================================
 
Yapay zekâ için en önemli unsur veridir. Ne kadar çok veri var ise yapay zekânın işi o kadar kolaylaşmaktadır. Günümüz dünyasında yapay zekâ, hedef kitlenin önceki davranışlarını toplayıp, gruplara ayırmaktadır. Daha sonra ise müşterinin/hedef kitlenin tüketim alışkanlıklarına göre özel kampanyalar ve reklam faaliyetleri düzenlenmektedir.
 
Yapay zekâ konusunda makineye verilen bilgi çok önemlidir. Görsel konularda da yeterli veri kavramı karşımıza çıkmaktadır. Örneğin sosyal medyada ortaya çıkan “10 Years Challenge” (10 Yıllık Meydan Okuma) akımı da bu tarz verilerin ortaya atılması için oluşturulmuştur. Yüz tanıma algoritmaları ileri seviyede olsa da kişinin farklı zamanlardaki yüzünü tanıma, yapılandırma algoritmaları çok az veriye sahipti. İnsanlar on yıl önceki resimlerini koyarak birçok veri girişi yapmıştır. Bu sayede yapay zekâ algoritmaları daha çok veriye sahip olmuşlar ve analiz yetenekleri gelişmiştir.
 
Yapay zekâ konusunda biri iyimser biri de kötümser iki kutup olduğu söylenebilir. Yapay zekâ çok büyük bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Bu fırsat iyi değerlendirilmezse, bu konuda yeterince uzman yetiştirilmezse işler riskler yaşamsaldır. Şu an bile geç kalınmış olabilir. Yapay zekâ konusunda geride kalınması, insanların gelecekte tüfek görmüş KızılderiliJ gibi kalma ihtimalini doğurmaktadır.
 
Türkiye’de insanların kendilerini teknolojiye paralel geliştirmelerinde eksiklikler ve engeller bulunmaktadır. Bu engellerin en başında dil sorunu gelmektedir. Çok iyi mühendislik eğitimi almış olmasına rağmen dil sorununu halletmemiş birçok kişi vardır.

===============================================================================
 
Dünya’da Yapay Zekâ
 
Günümüzde yapay zekâ konusunda insanlar gün geçtikçe kendilerini geliştirmektedir. Bu gelişimin iyi olduğu kadar kötü yönleri olduğu da bilinmektedir. Yapay zekânın araçlarda, kömür madenlerinde, silah sanayiinde kullanılması insanlık için avantaj sağlayacaktır. Yapay zekâ konusu akan bir nehir gibidir. Bu nehir akmaya başlamıştır ve insanlar ister istemez buna dâhil olmak durumundadır.
 
Ekonomi temelli bakılırsa, özel sektörde minimum maliyet ile maksimum kâr elde edilmeye çalışılmakta, yapay zekâ bunu mümkün kılmaktadır. Yapa zekâ; çalışacak insan sayısını azaltıp, üretimi maksimuma çıkarabilir. Ekonomi sıralamasında şu anda Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa gibi Batılı ülkeler ve ayrıca Çin, Hindistan gibi Asya ülkeleri başta yer almaktadır. Fakat 2030-2050 yılları için tahminlere bakıldığında profil büyük ölçüde değişmektedir. Birçok Avrupa ülkesinin gelecek yıllarda ekonomisi ile nerede olacağı şüpheli bir durum arz etmektedir.
 
Yapay zekâ ile ilgili birçok önde gelen çalışmayı Çin sürdürmektedir. Endüstrisi ile kendi ekonomi kaynaklarını güçlendiren Batı ülkelerinin gelecek yıllarda yapay zekâ söz konusu olduğunda ne kadar başarılı olabilecekleri şimdiden düşünülmektedir.
 
19. yüzyılda İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimini, daha sonra 20. yüzyılda 2. Sanayi Devrimi takip etmiştir. Yapay zekâ konusu kimileri için 3. veya 4. Sanayi Devrimi olarak kabul edilmektedir.  Nasıl ki 1. ve 2. Sanayi Devriminin önüne geçilememişse, yapay zekânın da önüne geçilemeyecektir. Bu yarış insanlığı iyi yerlere de götürebilir, kötü yerlere de. Yapay zekâ insan yükü işleriyle uğraşırken, insanların kendilerine daha çok vakit ayıracakları düşünülmektedir. İnsanlık bilinmeze doğru sürüklenirken, kapitalist sistemin 1. Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıktığı ve bazı konseptler neredeyse kaybolurken bazı konseptlerin gün yüzüne çıktığı bilinmektedir. Örneğin at arabaları yerine lokomotifler ve otomobiller, atölyeler yerine fabrikalar gelmiştir. Yapay zekâ sonrasında ortaya ne çıkacağı soru işareti olarak akıllarda yer almaktadır.
 
Kapitalist düzenin en önemli doneleri düşünüldüğünde kâr güdüsü ön plana çıkmaktadır. Kâr güdüsü kapitalist sistemi ayakta tutan etkenlerden biridir. Düşen verimin yanı sıra Karl MARX’ın üzerinde durduğu emeğin verimliliği de söz konusudur. İşsizlik önümüzdeki en büyük problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapay zekâyı elinde bulunduracak kişiler eğer bunu iyiye kullanırsa işsizliğe çözüm olacaktır fakat salt kâr amaçlı kişilerin elinde bulunursa bu durum kaos ve dezavantaja dönüşecektir.
 
Yapay zekânın 2030’a kadar küresel ekonomiye %14’lük bir katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Şu an tüm uluslararası raporlarda küresel büyümeye dair düşüş endişesi bulunmaktadır. Bu sadece Türkiye bazlı değildir; aynı zamanda Amerika ve Avro bölgesindeki küresel büyümeye dair düşüş; özellikle Almanya verilerine bakıldığında 2019 ile 2020 yılının dünya için sıkıntılı bir süreç olacağı herkes tarafından kabul edilmektedir. Küresel büyümedeki düşüş tedirginliği tüm dünyayı ve merkez bankalarının kararlarını etkileyecek boyuttadır. Dolayısıyla önümüzdeki 13 yıl içinde de yapay zekânın bu büyümeyi düşürme yerine aksine verimlilikle tüketim artışını destekleyecek olması düşünülmektedir.
 
Ayrıca ticaret savaşlarının aslında soğuk bir teknoloji savaşına doğru gittiği görülmektedir. Bu konuda ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşının 469 milyar dolarlık maliyeti söz konusu olsa da  ticaret savaşından çok bir teknoloji paylaşımından/kavgasından bahsetmek mümkündür.
 
Yapay zekâ pazarına ABD hızlı bir giriş yapsa da bu pazarda 7 trilyon dolarlık sermayesiyle Çin birinci sırada görülmektedir. Trump’ın Çine karşı uygulamış olduğu savaşın arkasında bir teknolojik engelleme yani bu pazar payını kaptırmak istememesi vardır.
 
Diğer bir düşünce ise; geçmişteki daktilodan bilgisayara geçiş düşünüldüğünde insanlara büyük derece kolaylık sağladığı herkes tarafından kabul edilmektedir. Çok basit düşünülecek olursa bu geçiş, bir yanlış yapıldığında bütün kâğıdı çöpe atmak yerine bilgisayarda kolayca düzeltme imkânı sağlamıştır. Sanayi Devriminden bahsedilirken bu devrimin işsizliğe yol açtığı düşünülmesi imkansızdı, tam tersi istihdamı arttırdı. Yapay zekânın, Sanayi Devriminde olduğu gibi istihdam sağlayıcı bir kaynak olabileceği düşünülmektedir. Sanayi Devriminin yararlarının yanı sıra ortaya çıkardığı en büyük zarar da küresel ısınma ve iklim değişikliği olarak bilinmektedir. Yapay zekâ beraberinde böyle bir sorun da getirecektir. Her şeyden önce bu sorunun geçmişten ders çıkararak tanımlanması ve önceden önlem alınması gerekmektedir.
 
Yapay zekâ gelişimi devam ederken karşımıza yapay zekâyı kim şekillendiriyor sorusu çıkmaktadır.
 
Önümüzdeki 20 yılda birçok işi yapay zekânın üstleneceği düşünülmektedir. Ekonomistler tarafından 15 yıl sonra ekonomistlerin ekonomik model yapmayacağı da ifade edilmektedir. Yapay zekânın ekonomi modelleme alanında yer alacağı ifade edilmektedir.
 
===============================================================================
 
Türkiye’de Yapay Zekâ
 
Türkiye’de yapay zekâ alanında üniversitelerde de çalışmalar yapılmaktadır. Bankalar ve şirketler de kendi ekipleri ile birlikte yapay zekâ modellerinin öğrenilmesi konusunda çalışmaktadır. Buradaki sorun, birbirinden bağımsız gelişen çalışmalar olarak görülmektedir.
 
Günümüzde konuşulan ise yapay zekâ konusunda Batılı devletlerin birer devlet politikası ve yapay zekâ stratejisi bulunmasıdır. Bir plan çerçevesinde yapay zekâ ile ilgili çalışan kurumlar birbirleriyle alışveriş içinde devam etmektedirler. Bu strateji, Türkiye için öncelikli ihtiyaç duyulan alan olarak görünmektedir. Bu durum insanların üzerlerine düşeni çok daha iyi ortaya çıkartacaktır. Genç öğrenciler yapay zekâ konusunda çok meraklı görünmektedir. Buna rağmen üniversitelerin lisans seviyelerinde yapay zekâ konusunda çok fazla ders yoktur.
 
Yapay zekâ sadece mühendislere has bir konu gibi görülmektedir. Mühendisliklerin yanı sıra sosyal bölümlerde de çok ihtiyaç olduğu görülmektedir. Yapay zekâ ile ilgili konuşulan ilk konular aslında ne algoritmalar ne de bilgisayarların nasıl çalıştığıdır. Asıl konu etik/ahlak kısmının nasıl olması gerektiğidir. Sosyal bilimlerden insanların bu konuya daha çok yönelmesi gerekmektedir.
 
Akıllardaki en önemli sorulardan biri de bundan yüz yıl sonra bütün veriler bir şekilde birbirleriyle bağlantı kurarsa ne olacağıdır. Gelecekteki mesleklerden biri “kişisel veri koruma uzmanlığı” olacaktır. Örneğin insanlar, bilgisi olsun olmasın birçok fotoğrafta yer almaktadır. Gelecekteki teknoloji sayesinde bu insanların “ben hiç kimsenin fotoğrafında görünmek istemiyorum” demesiyle birlikte yüzü ilgili fotoğraflardan silinecektir.
 
Türkiye’de 961 adet ar-ge merkezi mevcuttur ancak bunların çoğunun faaliyet-dışı olduğu söylenmektedir. Almanya ar-ge çalışmalarına çok önem vermektedir. ABD’nin yaptırdığı bir araştırma sonucunda ise; ar-ge çalışmalarında 1 birim artırdığı yatırımın, dış ticaretine 0,92 puan pozitif katkısı olduğu ortaya çıkmıştır. ABD ar-ge konusunda ciddi anlamda fon sağlamaktadır. Almanya’nın yapay zekâ konusunda özellikle akademi, bilim insanları ve sanayi temsilcilerini bir araya toplayan platformlar ve ar-ge merkezlerinde faaliyetlerin yürütülmesini sağlamaktadır. Türkiye buna yeni yeni başlamıştır, şimdi ise üniversitelerin etkinliği araştırılmaya başlanmıştır.
 
===============================================================================
 
Ekonomi ve Sosyal Ahlak Perspektifinden Yapay Zekâ
 
Yapay zekânın olumlu etkilediği sektörler arasında sağlık hizmetleri en başlarda gelmektedir. Ülkemizin de burada öne çıkabileceği düşünülmektedir. Türkiye’nin 2019’da ekonomik büyüme noktasında en önem verdiği stratejilerden biri ihracat iken, bir diğeri de turizmdir. Turizmin içinde en büyük payı da Türkiye bu yıl sağlık turizminden beklemektedir. Türkiye’nin bu konuya da önem vermesi gerekmektedir. Sağlık turizminde yapay zekâyı kullanması Türkiye’yi gelişmekte olan piyasalar açısından öne çıkarabilir. Sonuç olarak Türkiye diğer sanayi devrimlerini yakalayamamışsa da Endüstri 4,0 ile birlikte bu alanda Almanya, ABD ve Çin gibi ülkeleri yakalamaya çalışmalıdır.
 
Günümüzde yapay zekâ konusu elektriğin keşfi ile bağdaştırılmaktadır. Elektriğin keşfinin dünyadaki etkisi ne kadar büyükse yapay zekânın da böyle büyük değişimlere yol açacağı öngörülmektedir. Bu dönüşüm için Sanayi Devrimi 4,0 - 5,0, dijitalleşme gibi terimler kullanılmaktadır. Bu gelişmelerle birlikte 5G teknolojisi de konuşulmaktadır. Bu gelişmeyle birlikte 7 dakikada indirilen filmler 6 saniyede indirilebilecektir.
 
Yapılan bir diğer yüksek lisans araştırmasında yapay zekânın işsizliğe olan etkisine bakıldığında teknoloji indeksi arttıkça işsizliğin de arttığı görülmüştür. Bu araştırmada makine ve ekipman imalatı, ulaşım araçlarının imalatı, kimyasal madde imalatı gibi tamamıyla teknolojinin ön planda olduğu sektörlere bakılmıştır. Araştırma eğitim segmentlerine ayrıldığında daha çok okur-yazar olmayanlar, lise-altı eğitim ve üniversite mezunlarının söz konusu olduğu işsizlikte çok ciddi bir artış olduğu sonucuna varılmıştır.
 
Yapay zekâ konusu hakkında etik düzenlemelerin ve etik kurallarının öneminden de bahsedilmektedir. Örneğin otonom bir aracın yolda giderken kaza yapması hâlinde nasıl davranacağı akıllarda soru işareti olarak yer almaktadır. Aracın içindeki mi korunmalı yoksa yoldaki geçen insan mı? Bu konuda çok açık bir menfaat ve çıkar ilişkisi olduğu görülmektedir.
 
İşgücü piyasasında bir değişim söz konusudur. Teknolojik değişimin beklenen bir parçası gibi sermaye konusu gittikçe dokunulamayan bir hâl almaya başlamıştır. Örneğin Microsoft firmasının toplam değerinin %4’ü binaları, masaları, sandalyeleri gibi dokunulabilen varlıklardan oluşmaktadır. Sanayi Devrimi sonrası fabrikalar ortaya çıktığında, sistemlere ve içerideki her şeye dokunabiliyordu ama şimdi pek dokunulamayan bir sermaye boyutu karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Starbucks kahve dükkanları çok büyük bir kafe zinciri olarak bilinmektedir ama somut dokunulabilen sermayesi çok düşüktür, sadece marka değeri çok yüksektir. Onu alt edecek bir firma şu anda pek görünmese de ileride bir gün sorun yaşayıp marka değerini kaybetmesi mümkündür.
 
Sermayenin dokunulamaz olmasından kaynaklanan ölçüm sorunları vardır; üretilen değer. GSYH rakamları hesaplanmaktadır ancak burada kalite olarak ya da tam olarak ölçülemeyen bir çok unsur söz konusudur, düşünüldüğünde çok daha küçük ya da büyük olabilmektedir. Ölçüm sorunu, istatistik sorunu herkes için kritik bir noktadadır ve doğru yorum yapabilmek için çok önemli olduğu görülmektedir.
 
===============================================================================
 
Toplantıda bu noktalara dikkat çekildikten sonra yapay zekânın iktisadi kalkınmaya katkısının gerçekleşebilmesi için şu önerilerde bulunulmuştur:
 
1.  Endüstri 4,0 hem olumlu hem de olumsuz yönde etkiler oluşturabilir. Kontrolün kimde olacağı iyi belirlenmelidir. Eğitimsiz insanlar yapay zekâdan olumsuz yönde etkilenebilirler.
 
2.  Yapay zekâ, Sanayi Devriminin sağladığı istihdamı oluşturabilecek güce sahiptir. Fakat bu süreçte çevreye ve dolayısıyla küresel ısınmaya etkilerine de dikkat etmek gerekir.
 
3.  Türkiye’de yapay zekâ üretimi elzemdir. Bu konuda devletin teşvikleri ve destekleri önem arz etmektedir. Ülkenin siyasi ve ekonomi politikası ile uyumlu bir yapay zeka stratejisine ve sektörel açılımlarına ivedi ihtiyaç vardır.
 
4.  Yaşlı nüfusa sahip gelişmiş toplumlar da yapay zekâdan faydalanacaktır. Dolayısıyla, sağlık turizmi yapay zekâdan en olumlu faydayı gösterecek alanlardan biridir. Göreceli öncelik sırasına göre yeni ekonomik modelin doğasını belirleyen şey yapay zekadır. Dolayısıyla tüm sektörler için fırsatlar ve riskler sözkonusudur.
 
5.  Yapay zekânın gelişimi ile uluslararası ticaretin de boyutu değişmiştir. Endüstri 4,0 yeni dönemde uluslararası pazarı şekillendirecek en önemli kavramdır. Türkiye’nin de Endüstri 4,0’a en kısa sürede adapte olması elzemdir.
 
İstanbul, 11 Mart 2019
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Orta Doğu Hit: 87
Arap Birliği’nin Baharla Sınavı
Arap Birliği (League of Arab States), 1945 de kurulmuş bir örgüt. Yapı taşları, büyük ölçüde kendini Arap olarak tanımlayan ülkeler; yapı harcı ise Arap milliyetçiliği. Dil, din ve etnik paydaların dayanışma yaratabileceği düşüncesi ile kurulmuş. Mısır, Suriye, Irak ve Lübnan kurucu ortaklar. Diğer 18 ortak, farklı tarihlerde Birlik’e katılmış. Kimi katılımdan sonra birbiri ile birleşmiş, kimi ise bölünerek Birlik’te kalmış. Bazı üyelerin resmi dili Arapça ama onlar aslında Arap bile değil. Onları Arap Birliği’ne eklemleyen nedenlerin başında önce ekonomik ve siyasi çıkar, sonra aynı coğrafi bölgeyi paylaşmanın ayrıcalığı olmuş.


 
Neşv ü Nema Bulamadan Atılan Genişleme Adımları

Başlangıçta merkezi Kahire’de olan Arap Birliği, önce, 1958’de birleşip, 1961’de ayrılan Suriye ve Mısır arasındaki siyasi sürtüşmeler (Birleşik Arap Cumhuriyeti), sonra İsrail, Ürdün, Mısır savaşları ile yıpranmış. Mısır-İsrail barış anlaşması, kurucu ortak Mısır’ın Birlik’ten iskatına neden olunca, bir de hem taşınma, hem de varoluş mücadelesi yaşamış. Lübnan iç savaşı ve Suriye’nin Lübnan’ı işgali, İran-Irak savaşında, Suriye’nin İran’dan yana tavır alması, Suudi Arabistan ve Katar arasındaki bitmek tükenmek bilmez sınır çekişmeleri, Yemen’in ikide bir etnik çatışmaların öksesine takılıp, kendi içinde yaratamadığı birlik nedeni ile aşınmış.  Irak’ın Kuveyt’i işgali sonucu patlayan Körfez savaşları, Cezayir ve Fas arasındaki Batı Sahra çekişmeleri, Mısır ve Libya arasındaki ebedi rekabet, nihayet İsrail ile aralarında esen tüm soğuk rüzgârlara rağmen Filistin’e yeterince vermedikleri destek, Arap Birliği’nin neşv ü nema bulmasını engellemiş. Ama genişlemesini durdurmamış. Her biri kendi iç çekişmelerine destek arayan Comoros, Cibuti, Çad, Somali ve Moritanya gibi Afrika ülkelerinin Arap Birliği’ne katılması, Birlik’e güç katmamış. Belki çok fakir ülkelere bölgesel destek kanalı açsa dahi, bu bile ses getirir bir etki yaratamamış. Açıkçası Arap Birliği, bu adı aldığından bu yana gerçek bir birlikten çok, aynen Tahrir meydanındaki göbekte olduğu gibi yol ayırımındaki kaotik kavşak yönetimi tablosu sergilemiş.   
  
 
Dibine Işık Vermeyen Bir başka Mum
 

Bugüne kadar pek az başarıya imza atan Arap Birliği, eğer  Avrupa Birliği’ne öykünseydi, belki ortak politikalar, ortak stratejiler, ortak kurum ve kuruluşlar geliştirebilirdi. Ama böyle bir tren katarı hiçbir zaman demiryolu hatlarına yerleştirilemedi. Bugüne kadar kimi Arap Birliği’nin bilgisi ve önerisi ile oluşturulan Arap Demiryolları veya Arap Hava Yolları Birliği gibi kuruluşlar da pek işlev görmedi. Arap Para Fonu (Arab Monetary Fund) kurulup, aynen IMF gibi bir program, hesap birimi (Arab Accounting Dinar-AAD veya Arab Currency Related Units-ARCRU) ve para-kredi mekanizması geliştirmiş olsa bile, bu önemli kuruluş bile, hem gölgede kaldı, hem de Arap Birliği ile ilişkilendirilemedi. Oysa 1970’li ve 1980’li yılların petro- dolar sağanakları ile beslenen bu kuruluş, Türkiye’nin Orta Doğu’ya ekonomik olarak yeniden açılmaya başladığı 1980’li yıllarda beni çok heyecanlandırmıştı.
 

“Bahar”a Alışık Olmayan İklim Koşulları

Arap Birliği, atalet içinde ve pek de verimli olmadan geçen uzun yıllardan sonra ilk defa Arap Baharı olarak ifade edilen halk ayaklanmalarını takiben koşullara uyum yapma endişesi içine girdi. Bu nedenle birliğin gösterişli dönem toplantılarından mada, en önemli çıkışlarının 2011 ve sonrasına isabet etmesi anlaşılabilir bir gelişme olarak kabul edilmeli. Belki biraz da Batı’nın teşviki ile Libya’da, muhalifleri, Kaddafi yönetimine karşı korumayı hedefleyen “uçuşa kapalı hava sahası ilanı”ndan tutun, Esat rejiminin masum insanlara yönelttiği kanlı hareketin durdurulmasını istemeye, hatta Suriye’nin üyeliğini askıya almaya kadar cesur adımlar attılar. Ama Arap Birliği’nin bir kaç sözlü kınama dışında ne Gazze için, ne de Yemen için önemli işlere imza attığını gördük. Hatta hatta üyelerinin birbirlerine karşı takındıkları hasmane tutumu ve uyguladıkları yaptırımları bile görmezden gelip, hâlâ eksik katılımlı toplantılarla bir birlik var gibi göstermeye çalışıp durdular. Hâlâ da  “kalan sağlar bizimdir” havasında, yapamayacakları işleri yapacakmış gibi tavır alıyorlar.
 

Şeyh’in Körfezinden Tunus’a Yol Gider mi?

Bilindiği gibi 24-25 Şubat tarihlerinde Arap Birliği (AB) ve Avrupa Birliği(AB), Sharm El Sheik’ de (Sharm bilindiği gibi Bedevi Arapçasında körfez anlamına gelmektedir) toplandı. AB ve AB ilk defa böyle bir ortak zirvede bir araya geldi. Yeniden bir dialog kanalı açıldı sayalım. Amaç gayet genel: AB ile AB arasındaki ortaklığı pekiştirmek. Barcelona Akdeniz Ortaklığı ve Euro-Magrib Diolog girişimlerinden bu yana bugüne kadar neredeydiler ki? Aslında hep oradaydılar da niye ortaklığı geliştiremediler diye sormazlar mı adama? Neyse ki bundan sonraki AB-AB zirvesi 2022’de olacakmış. O zamana kadar kim öle kim kala diyelim.
 
Ama bu ay Arap Birliği AB, bir kez daha toplanacak. Aslında aradan geçen bunca yıla rağmen, coğrafya müsait olsa bile, Arap Birliği üyeleri, Sharm El Sheik’ten Tunus’a uzanan bir otoyol inşa edemediler gitti yazık. Ama 31 Mart 2019’da, Arap Birliği AB, seçim telaşındaki Tunus’ta toplanacak. Bu 30. toplantıları olacak. 70 yılda, 70. değil 30. toplantıları olması konusunu sorgulamayı bir kenara bırakayım, 31 Mart’ta gündem ne olacak? Suriye bu toplantıya resmen katılacak mı? Katılsa da, katılmasa da  gündemin asıl konusu Suriye olacak ama nasıl? Arap Birliği Suriye’nin yeniden inşası için hangi adımları atacak? Bu adımlar için kim ne kadar para koyacak? Avrupa Birliği AB, bunca yıl bir ordu kuramadıysa, Arap Birliği AB, uzun bir zamandan beri düşünülen “Arap Orduları” konularını, gündemine alır mı? İşte önümüzdeki 31 Mart’ta ben şahsen bir de bu zirveyi izleyeceğim.  
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 109
Tayland Ulusal Güvenlik Kurulu Heyeti TASAM’ı Ziyaret Etti
Uluslararası Güvenlik Birimi Başkanı Phasit Chudabuddhi’nin de içinde yer aldığı Tayland Dışişleri Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Kurulu mensuplarından oluşan bir heyet, 01 Mart Cuma günü TASAM Merkez ofisine ziyaret gerçekleştirdi.
 
Ankara'da bulunan Tayland Büyükelçiliği’nin Maslahatgüzarı Sayın Charkrienorrathip (Shakir) Sevikul’un koordinesinde gerçekleşen ziyaret dâhilinde toplantıya TASAM’dan Başkan Süleyman Şensoy, Başkan Yardımcısı Büyükelçi (E) Murat Bilhan ve Başkan Danışmanı Prof. Dr. Ahmet Sedat Aybar katıldılar.
 
01 Mart 2019 Cuma günü saat 14.00’te başlayan toplantıda tarafların kendilerini tanıtmalarının ardından, Tayland ve Türkiye ikili ve çok taraflı ilişkileri ile temel jenerik konularda görüş alışverişinde bulunuldu.
 
Toplantıda TASAM Başkanı Süleyman Şensoy; “Güney Asya’da sömürge geçmişi olmayan medeniyet ve devlet geleneğine sahip Tayland ile Türkiye arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır. Ayrıca yeni küresel ekosisteme uyum ve rekabet noktasında iki ülkenin de kurumsal kapasitelerini reforme etmek, gelir dağılımı gibi yapısal zayıflıklarını azaltmak ve bölgelerindeki Ülkelere ilham kaynağı olmak gibi benzeşen rolleri vardır. Güvenlik ve ekonomik kapasitenin dönüşümü alanlarında ikili ve çok taraflı kullanılmayan büyük bir potansiyel olduğunu görmek ve mevcut ilişkileri yeniden yorumlamak iki Ülkeye de önemli fırsatlar sunacaktır.” dedi.
 
Yazar: Altan ÇETİN Alan: Orta Doğu Hit: 85
Orta Doğu’dan Kaotik Manzaralar Yahut Türkmenleri Hatırlamak
Orta Doğu kaosundan manzaralar dikkatlerimize üşüşmeye devam ediyor.
 
Kaşıkcı cinayeti ile muhtemel azmettirici olarak şüpheleri üzerine çeken Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Pakistan, Hindistan ve Çin’i kapsayan Asya turuna başladı, haberleri ile milyarlarca dolarlık vaatlerle gezindiği Asya kıtasının prense nasıl hulus çaktığını görmekteyiz. Prens ve müttefiklerinin Türkiye karşıtı duruşu belirginleşirken bölgede başka hareketliliklerde yaşanıyor.
 
Son dönem Sisi darbesiyle ilişkilerimizin kaosa girdiği Mısır, Avrupa Birliği ve Arap Ligi'ni bir araya getirecek ilk zirveye ev sahipliği yaptı. Mısır'da Şarm eş-Şeyh kentinde başlayan ve iki gün süren zirve, iki bölgesel birliğin göç, güvenlik ve iklim değişikliği gibi ortak stratejik önceliklerde işbirliğini artırmasını hedefleyen gündemiyle toplanırken Türkiye’ye yönelik sesler bu çerçevede yükseliverdi. Zirve sırasında ekonomik kalkınma, Filistin ve Libya, Suriye ile Yemen'deki savaşlar masadaydı. Avrupa'dan 20'den fazla hükümet lideri ve devlet başkanı zirveye katıldı. Bu isimler arasında Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı Theresa May de yer aldı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise zirveye katılmadı.
 
Bu zirve bağlamında bizi de yakından ilgilendiren Suriye meselesi ile alakalı rejime yeni bir el daha uzandığını gördük. Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri, başkent Kahire'de ağırladığı Faslı mevkidaşı Nasır Burita ile ortak basın toplantısında, Suriye'nin Arap Birliği üyeliğinin yeniden aktif hale getirilmesinin, Arap Birliği Konseyi'nin kararı ve mart ayındaki zirve sonuçlarına bağlı olduğunu söyledi. 8 yıl önce Arap Birliği üyeliği askıya alınan Esed rejimine Mısır'dan gelen bu çağrı bölgede taşların yeniden döşendiği bir yaklaşımı gösteriyor.  Mısırlı bakan, rejime seslenerek 'üyelik için hazırlıklarınızı yapın' dedi. Suriye hükümetine ülkenin güvenliği, istikrarı ve egemenliğinin korunması konusunda gereken adımları atması ve Arap Birliği'ne dönüş hazırlıkları yapması çağrısında bulunan Şukri, "Aksi halde üyeliğinin aktifleştirilmesi konusunda değişen bir şey olmayacaktır" dedi. 30. Arap Birliği Zirvesi, mart ayında Tunus'ta gerçekleştirilecek. Tunus Cumhurbaşkanlığı Temsilcisi Lezher el Karavi eş Şabi, 6 Ocak'ta yaptığı açıklamada, Arap Birliği'ni Suriye'nin üyeliğini tekrar faal hale getirmesinden 'sevinç duyacaklarını' vurgulamıştı. Görüleceği üzere Suriye’de bir rejim ve yönetim değişmesini öngörmenin zorlaştığı zamanlarda bu yaklaşımlar Suriye’de yaşanan iç savaşın çözümünde de rejimi merkeze taşıma temayülü gösteren hareketler olduğu gözden kaçmıyor.
 
Suriye rejiminin durumundan bize ne denirse, bu zirvede görülen diğer bir gelişme bunu daha anlaşılır kılacak niteliktedir. Mısır'da düzenlenen AB-Arap Ligi Zirvesi'nde konuşan Arap Birliği Genel Sekreti Gayt, Ankara ve Tahran'ın eylemlerine dikkat çekerek, AB ile birlikte Suriye, Yemen ve Libya'daki silahlı çatışmaların ve bu ülkelerdeki yabancı ülke varlığının sürmesinin ciddiyeti konusunda ortak anlayış oluştuğunu düşündüklerini kaydetti. Gayt, "Türkiye ve İran'ın eylemleri, bölgedeki krizleri provoke eden ve körükleyen bir müdahale niteliğinde. Bölgesel çatışmaların askeri çözümü bulunmuyor ve ülkelerin birliğinin korunmasını garanti edecek siyasi çözümler üretmemiz gerekiyor" dedi. Arap aklının geçmiş on yıllara göre Türkiye’yi İran ile aynı düzeyde görmeye başlaması Orta Doğu’da döşenen taşların mühendislerinin ama iki hedefini de aşikâr eder niteliktedir. Araplar bir kere daha Türkiye’yi çatışmanın olumsuz tarafı olarak kutuplaştırarak görme eğilimlerini Türkiye ile müzakerelerini gözden geçiren AB ile müşterek toplantılarında yapmaları ayrıca manidardır. 

el-Ahram gazetesinde, geçenlerde Türkiye’nin “Libya İhvancıları ve aşırıcıları” İstanbul’da, “istihbaratımıza ait” olduğu iddia edilen bir otelde toplayarak yeniden Libya’nın siyasi gündemine taşımak noktasında destekçi olduğuna dair çıkan haberleri de bu bağlamda okuduğumuzda mevcut algının resmi ve niyeti biraz daha belirginleşecektir.
 
Mısır’da bunlar yaşanırken öte yandan Lavrov’un son açıklamaları akıllarımıza çarptı: Lavrov, "Türkiye ile hangi Kürtlerin terörist sayılması konusunda ortak bir anlayışa varılamadı. Türkiye’nin farklı bir tavrı var. Endişelerini anlıyoruz, ancak yine de buğday ile saman birbirinden ayrılıp, gerçekte hangi Kürt grupların aşırıcı olduğu ve hangilerinin Türkiye’nin güvenliği için tehdit oluşturduğunun görülmesi gerek" ifadelerini kullandı. PYD lafzı ne hikmetse ABD, İran ve Rus yetkililerin ağzından çıkmıyor bir türlü. Tarih Felsefesi ve gelecek, medeniyet derken tampon bölgeyi en iyi biz koruruz, ABD ile olmaz derken hangi Kürtler sorusu bir anda çantadan çıkıverdi. 100 yıl önce Ermeni meselesinde de farklı maslahatlarla müşterek maksada yönelen düvel-i muazzama yine bizi şaşırtmamaya devam ediyor. Ne mi diyorum: Onların kıssalarında aklı olanlar için ibretler vardır, diyen ses onlardan farklı maksatla bahsetse de biz bunu tarih/mazi manasında düşünürsek gelecek için çıkacak ibret ve kıssadan hisse nedir sualindeki maksadımız ehline malum olacaktır. Bu siyakta soysuz değişmelerin açık pazarı olmamak için, gündelikçilikten çıkıp tarih felsefimizi güçlü bir medeniyet zaviyesi ve usul muhtevasına sahip kılmamız gereği her türlü izahtan varestedir. Suriye’de tampon hangi kanayan yaraya çare olacak, kimi koruyacaktır günler gösterecek.

Araplar ne hikmetse Suriye zindanlarındaki kadın ve çocuklara, Doğu Türkistan’daki Müslümanlara kör ve sağır iken birden Mısır’da Türkiye’yi görüyorlar. Suudi prens Asya’da dolaşarak kuşatırken Araplarda Trump’ın Natosuna katılmak için “hür dünya” ile özgürlüğe koşuyorlar.
 
Bu arada Irak ve Suriye’deki Türkmenleri ağzına alan bile yok. Türkiye’nin sosyolojik sınırlarını oluşturan Türkmenler vaki kaosta ne durumdalar düşünmek gerekir. Türkmenler’in Suriye’nin demokratik güçleri olmak için ne yapmaları gerekir? Irak ve Suriye'deki Türkmen varlığı uzun bir tarihe sahiptir. Buradaki mevcudiyet büyük devletler silsilesi içinde bölgedeki Türk hâkimiyetine dayalı olarak Osmanlı devri sonuna kadarki süreçte oluştu. Oradaki Türk ahali vaki devletin vatandaşları olan insanların bakiyeleridir. Bu bakımdan Türkmenler Irak'a, mevcut referandumcu bölgesel yönetim örneğinin aksine olarak, DAEŞ gibi bir terör unsuru bahane edilerek, Türkmenler-Araplar gibi toplumlardan alınmış yerlere zorbalıkla yerleştirilmek veya büyük bir süper gücün işgaline yerel destekçi olarak zorla açılan alanda, zorbalıkla yerleşmiş değillerdir. Bu bakımdan, geçenlerde yapıldığı üzere Barzani yapısının Filistin gibi örneklerle kıyaslamak hatalıdır. Bu, tarihi ve siyasi gerçeklikle tezat oluşturan bir karşılaştırmadır. Bilakis Irak'ta olan, Filistin'de zorbalıkla toprakları alınan, topraklarından sürülen insanların yerlerine zoraki yerleşerek, bir oldubitti ile, bir BM kararı sonucu bir devlet çıkarma gayretidir. Filistin'deki mazlum ahalinin durumu daha çok Türkmenlerinkine benzemektedir.  
 
Irak'ta Türkmen varlığı bizzat bölgede tabii bir seyir ve rıza ile başlamış ve pek çok devlet kurulması suretiyle kurumlaşmıştır. Bu bakımdan etnik ve demografik bir faşizm Türkmen varlığının başlangıç ve devamında söz konusu değildir. Irak'taki referandum durumuyla alakalı olarak karşılaştırılmak istenen aksine Filistin ve benzeri yerlerde demografik tahliye ve etnik faşizmin nasıl söz konusu olduğu bugün haritalarıyla sene sene ortaya koyulabilmektedir, yerlerinden edilen Türkmenlerin durumu Filistin'de boşaltılan yerlerin durumuyla benzerdir.
 
Nihayet Türkmenler bu coğrafyada hiçbir zaman terörist olmadılar, terör örgütü kurarak emperyalist emellere hizmet etmediler. Referandum-devleti hiç kurmadılar. PKK/PYD örneğindeki gibi tırlar dolusu silahlar ile takviye edilerek, zorbalıkla hareket edip iş görmediler. Bir karşılaştırma yapılacaksa Irak Türkmeni ile Filistin ahalisi arasında yapılmalıdır.   
 
Bu bakımdan coğrafyamızda yeni etnik adlar arayanlar önce tarihi realiteyi görmek ve iddialarını bununla ispatlamak zorundadırlar. Güney Kürdistan neresi? Ne zamandır böyle? Ayn el-Arab, Kobani olduğundan beri mi? Bunun kuzeyi neresi acaba? Filistin'de Osmanlı sonrası yaşanan siyasi, demografik ve coğrafi işgal bölgemizde aynı yöntemiyle yayılarak başka bir görünüm altında Irak'ta ve Suriye'de devam ediyor gibi görünüyor. Bu işgalin Irak ve Suriye'deki mekânları çoğunlukla Türklerin yaşadıkları bölgelere tekabül ediyor. Neden? Evvelen, Türkler bölgede tarihi geçmişleri olduğu için mazide ve hala anlamı süren ağırlık merkezi bölgelerde yerleşmişlerdir. Bu yerler önemli stratejik ve jeopolitik duraklar oldukları için hala önemlerini sürdürdüklerinden elde tutulmamaları önemine binaen Türkmenler ateş içine düşmektedirler. Saniyen, Bu bölgeler önemli geçiş alanları ve maden bölgeleri olması hasebiyle tahakküm ve istismar amacıyla elde edilmek için saldırıya uğradıklarında Türkmenler de bu cümleden demografik faşizme maruz kalıyorlar. Suriye ve Irak'ta kurulan kuşak işte stratejik ve jeopolitik önem hattında oluşturulmak isteniyor. Yolları tut, enerjiye hâkim ol.
 
Bu bakımdan Türkmenlerin Irak ve Suriye'de yerleşim alanlarını hatırlama ve hatırlatmak bugünlerde faydalı olacaktır. Türkmenlerin yaşadığı bu yerlerin adları değişik vesileler ile medyaya yansımakta ama büyük çoğunluk buraların Türkmen bölgesi olduğunu bölmediklerinden meseleye eksik bir bilinçle bakmaktalar, bakmaktayız. Türkmenler başta Kerkük olmak üzere Musul, Erbil, Selahattin ve Diyala vilayetinde yoğun olarak yaşamaktadır.  Kerkük vilayeti, Kerkük Merkez İlçe, Dibis, Tavuk ve Havice olmak üzere 4 ilçeden oluşmaktadır.  Musul Vilayeti, Musul Merkez İlçe, Telafer, Sincar, Baac, Hamdaniye, Telkeyf, Şeyhan, Hatra ve Akre olmak üzere 9 ilçeden oluşmaktadır.  Musul'da Türkmenler, başta Musul Merkez İlçe ve Telafer olmak üzere, Hamdaniye ve Telkeyf'in güneyinde yoğun olarak yaşamaktadır. Diyala Vilayeti'nin merkezi Bakuba'dır ve Hanekin, Kifri, Halis, Mukdadiye ve Beledruz olmak üzere 6 ilçeden oluşmaktadır. Diyala'da Türkmenler Kifri, Bakuba, Beledruz, Hanekin, Mukdadiye bölgelerinde dağınık olarak yaşamaktadırlar. Selahattin Vilayetine bağlı Beyci, Tikrit, Dora, Balad, Şirkat, Samarra, Duceyl, Faris ve Tuzhurmatu olmak üzere 9 ilçe bulunmaktadır. Selahattin'de ya- şayan Türkmenlerin en önemli yerleşim yeri Tuzhurmatu ilçesidir. Bağdad ve Erbil'de de Türkmenlerin yaşadığı bilinmektedir.
 
Suriye Türkmenleri'nin vilâyetlere göre nüfus dağılımı şöyledir: Şam 460 bin, Halep 975 bin, Hama 350 bin, Humus 835 bin, Lazkiye 385 bin, Tartus 50 bin, Rakka 120 bin, Idlib 25 bin, Dera 75 bin, Huneytra 50 bin, diğer bölgeler 175 bin olmak üzere toplam 3,5 milyon. Suriye'de yaşayan Türkler, Halep ve Lazkiye olmak üzere iki ana bölgede yerleş- mişlerdir. Ayrıca, Şam'da, Humus'da ve Humus-Hama-Tartus arasındaki üçgende, güney Suriye'de Suveyda, Daraa, Kuneytra ve Nava bölgesi dâhil olmak üzere diğer bölgelerde önemli bir Türkmen nüfusu vardır. (Bilgiler, Bilgay Duman, Irak'ta Türkmen Varlığı Raporu ve Hasan Celal Güzel, Orta Doğu'da Türk Varlığı çalışmalarından alındı.) Bugün bu bölgelere bakıldığında pek çok sahasının çatışma içinde olduğu, Türklerin buralardan sürüldüğü ve öldürüldüğü, yerlerine sair etnik yapıların ikame edilerek oldubitti devletleri kurulmaya çalışıldığı görülecektir. Haritalarda Irak ve Suriye Türkmen yerleşimi görülecektir:
 
 Filistin'indekilerin hakkını savunup, onlara hak gördüğünüzü başkalarına neden reva görmezsiniz demagojisine verilecek cevap İsrail'e sorun olmalıdır. Hele buradan daha ileri yürüyüp kardeş görülen, vatan/din müdafaasında birlikte olunan bir topluma düşmanlık karinesine ulaşmak için gerçekten sorumsuz olmak gerekir. Tarihte demografik ve siyasi varlığı müseccel insanların emperyalist ve sömürgeci güçler tarafından vatanından edilip, sürgün edilmesini kabullenen anti-emperyal olduğunu ileri süren akılların safsatası aşikâr olacaktır.
 
Irak ve Suriye'de bir halkın hakkından söz edenler! kendinizi meşrulaştıracak örneği emperyalizm mağduru mazlumlar üzerinden değil de, daha ayağı yere basan örneklerden, tarihi gerçekliklerden bulursanız size kulak verenleri en azından daha makul bir yerde tutabilirsiniz. Emperyal mazlumiyetler üzerinden size haklılık karinesi çıkmaz, hele de Filistin'den size ekmek hiç çıkmaz. Bu mazlumiyetin müsebbipleri, bugün referandum-devletini destekliyorsa söz zaten orada biter.
 
Bu açıdan eleştirilen Türkiye meselelere etnik ve mezhep çerçevesinden bakmaz, Türkiye'nin insani, milli ve dini esaslara müstenit cihan hâkimiyeti mefkûreleri vardır; Türkler için hâkim olmak hadim olmaktır; nâsırul'l-ibad, âmru'l-bilad, dâfiu'z-zulumat ve'l-fesat olmak, hukuku ve öngörülebilirliği hâkim kılmaktır, Bu manada hâkim olmak değerlerin, törenin, hukukun herkes için her yerde hâkim olmasıdır, insanlığın değerleriyle ve onu merkeze alarak meselelere bu çerçeveden bakmaktır.  
 
Referandumla Ortadoğu'nun yüzyılını daha çalacak adım atılmış olmamasını dileriz. Money talks… Üryan geldim gene üryan giderim…
 
Filistin'den, Bosna'ya oradan Arakan'a ve Kerkük'e aynı oyun devam ediyor…
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 134
Nükleer Endüstri Kursu Kayıtları Açıldı
“Günümüzde Dünya Nükleer Endüstrisi” üzerine WNU Kursu - Türkiye ve Yeni Giren Ülkeler için Özel tasarlanan Nükleer Teknoloji Kursu açılımı ile - Dünya Nükleer Üniversitesi (WNU), NUTEK A.Ş. ve TASAM WORLD işbirliğinde 24-26 Nisan 2019 tarihinde İstanbul’da CVK Park Bosphorus Oteli’nde düzenlenecek.
 
WNU (Dünya Nükleer Üniversitesi) Kursları; dünya nükleer endüstrisini temsil eden Dünya Nükleer Birliği (WNA) tarafından yerel partnerler ile işbirliği içinde düzenleniyor. Kurslar, günümüzde nükleer bilim ve teknolojinin dünyada nasıl uygulandığına dair katılımcıları bilgilendirmenin yanı sıra gelecekte nereye ulaşılacağına dair cesaretlendirecek bir skalada tasarlanıyor. Kurslar, ilgili kuruluşların nükleer güvenlik ve emniyet kültürü prensiplerine uygun şekilde hedefe ulaşmasını sağlamak üzere doğru yolda ilerlemesi için son derece önemli olan “liderlik” ve “nükleer yönetimi” de kapsıyor.
 
Türkiye’de İlk WNU Nükleer Endüstri Kursu
 
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu TAEK tarafından da kurumsal olarak desteklenen Günümüzde Dünya Nükleer Endüstrisi” üzerine WNU Kursu; dünyada nükleer enerjinin bugünkü hâli ve gelişimiyle ilgili katılımcıların bilgisini artırmak için tasarlanmış. Kurs ayrıca, gelişimini sürdüren bu heyecan verici alanda kariyerlerini ilerletmek için katılımcılara ilham vermeyi de amaçlıyor. Yurtdışından ve Türkiye’den alanında dünyaca tanınmış uzmanlar pratik bilgi ve deneyimlerini aktarmak, geleceğin heyecan verici vizyonuyla nükleer sektöre küresel bir bakış açısı sağlamak amacıyla Kurs’ta geniş bir yelpazede eğitim verecek. Yatırımcılar için de önemli bir fırsat olan “Günümüzde Dünya Nükleer Endüstrisi” üzerine WNU Kursu; bu alanda farklı ölçek ve segmentlerde yatırım yapmak isteyen firmaların nükleer teknoloji sektöründe gelinen son nokta hakkında rafine bilgi sahibi olmaları ve ileriye dönük çok daha tutarlı ve isabetli yatırımlar yapabilmeleri için stratejik bilgilendirme sağlayacak.
 
Uluslararası nükleer teknoloji kursları düzenleyen WNU; Dünya Nükleer Birliği (WNA), Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), Dünya Nükleer Operatörler Birliği (WANO), Ekonomik İşbirliği ve Gelişme Organizasyonu (OECD) alt kurumu olan Nükleer Enerji Birliği (OECD/NEA) gibi dünyanın enerji (özellikle nükleer enerji) konusunda en önde gelen kurumları tarafından kurulan ve nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılmasını referans alan dev bir uluslararası ağın içinde yer almaktadır. WNU, ilk kez 2007’de Çin’de verdiği eğitimden bu yana; Arjantin, Brezilya, Birleşik Arap Emirlikleri, Çin, Endonezya, Güney Afrika, Güney Kore, Kazakistan, Malezya, Moğolistan, Singapur, Ürdün ve Türkiye’de 4 bine yakın katılımcıya ulaşan 37 farklı kurs ve eğitim programı gerçekleştirmiştir.
 
Küresel Otoriteler Türkiye’de
 
Dünyanın nükleer teknolojide otorite olan ve nükleer endüstri pazarına yön veren uzmanlık kurumları Dünya Nükleer Birliği (WNA) - Dünya Nükleer Üniversitesi (WNU) ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) gibi daha birçok kuruluşun yöneticileri ile uzmanları Türkiye’ye gelecek.
 
Nükleer Üzerine Kompakt Eğitim
 
Kurs, bu alanda küresel ölçekte uzmanlaşmak ve kariyer yapmak isteyen herkes için eşsiz imkânlar sunarken, özel sektörde nükleer endüstri alanındaki tedarikçiler ve enerji yatırımcıları için de ufuk açıcı ve seçkin bir ortam sunacak. Kurs Katılımcıları; eğitim sonrasında sektördeki diğer oyunculardan bir adım önde olma ve geleceğe dönük planlarını daha net adımlarla oluşturabilme imkânına sahip olacak.
 
Hedef Kitle: Yöneticiler, Çalışanlar ve Kurumsal Katılımcılar
 
Kursun bireysel katılımcıları; teknolojinin sektörde geldiği son noktaya dair güncel bilgilere sahip olacaktır. Ayrıca son trendleri ve sektörün ne yöne doğru yöneldiğini görebilecek ve kendilerini geliştirebilecektirler. Tedarikçi kurumlar; Kurs sayesinde nükleer endüstride en son gelişmeler ışığında eğitim alarak rekabetçiliği artıracak, yeni pazarlara giriş imkanlarını analiz etme fırsatına sahip olacaklar. Enerji sektörü yatırımcıları, yönetilebilir maliyet ile yüksek üretim performansına sahip küçük modüler nükleer santrallerin, geleceğin enerji sektörünü nasıl şekillendireceğini analiz etme fırsatı bulacaklar.
 
Yoğun ve Dinamik Eğitim -  Kurs Dili İngilizce - Türkçe Simultane Tercüme
 
Kurs programı; nükleer teknolojiye dair temel bilgilerin yanı sıra; “Enerji Talebi”, “Reaktör Teknolojileri”, “Tedarik Zinciri”, “3S (Safety, Security, Safeguards) Felsefesi”, “Güvenlik Kültürü”, “Uranyum - Toryum Piyasası”, “Proje Yönetimi” ve başta Türkiye olmak üzere “Nükleere Yeni Giren Ülkelerin Önemli Meseleleri” gibi enerji dünyasına yönelik küresel bir bakış açısı ile yakın geleceğe dair heyecan verici vizyon sunan yaklaşık 30 saatlik yoğun ve dinamik konuları ve bu güncel teknik konulardaki iletişimi içermekte. Kurs, komşu ülkelerden gelecek katılımcılara da akreditasyon şartıyla açık. Kursun çalışma dili İngilizce ve Türkçeye simultane çeviri sağlanacak.
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Avrupa Hit: 155
26 Şubat Kararları Arifesindeki “Pehlivan Tefrikası”
Birleşik Krallık’ın (BK) AB’den ayrılması konusu tam bir pehlivan tefrikasına dönmüş bulunuyor. Yarın yine önemli bir gün ve Avam Kamarası toplantısında alınacak kararların artık yavaş yavaş nihai durum ile ilgili önemli bir aşama olacağı düşünülüyor.
 

Eşitler Arasında Birinci (Primus Enter Pares) Kim?

Yarın Başbakan May, BK parlamentosunda bir kez daha ifade verecek, ifade alacak. Geçen hafta Brüksel’de yürütülen müzakereden nasıl eli boş döndüğünü, lafları evire çevire, hem muhafazakâr, hem işçi, hem de partilerinden ayrılıp da bağımsız bir grup oluşturan “muhafazakâr işçiler”e açıklamaya çalışacak. 26 Şubat’ta Başbakan May’in, “eşitlerine” laf anlatması, deveye hendek atlatmaktan daha kolay olmayacak. Çünkü Pazar günü yaptığı açıklamada, başbakan, hâlâ Brüksel ile yürütmekte olduğu “yeni” müzakerelerde ilerleme kaydettiklerini ve nihai bir anlaşmanın artık avuçlarının içinde olduğunu söyledi. Somut bir nirengi noktasını işaret etmeden, avucun içinde havuç mu var, yoksa sopa mı var göstermeksizin,  12 Mart’ta yeni bir “anlamlı oylama” (Meaningful voting) isteyeceğine dikkat çekti. Oysa daha önce eğer geçen hafta somut bir paket olmaksızın parlamento’nun önüne çıkarsa, 26 Şubat’ta yapacağı açıklamayı, 27 Şubat’ta  üyelerin tartışmasına açacağını belirtmişti. Yine de 27 Şubat tartışması kaçınılmaz gibi gözüküyor.
 

Sanki Temcit Pilavı

Anladığım kadarı ile elde avuçta ne var bakmaksızın (veya göstermeksizin), alternatif arayışları, yarın yeniden Avam Kamarası’nın gündemini işgal edecek. Halk dışarıda gösteri yaparken içeride aynı şeyler tartışılacak. Ayaklarının altından çim halı kayan BK, Kuzey İrlanda ve İskoçya’nın birlikten ayrılması ihtimalini bile hesaba katmayan bir aymazlık içinde, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınırın nasıl geçici değil de kalıcı olarak açık tutulacağını ve AB ile mütesavver bir gümrük birliği anlaşmasının esaslarını tartışacak. Tası tarağı toplayıp adanın dışına kaçan, kaçmaya hazırlanan sermaye ve şirketleri, profesyonelleri düşünmeksizin, sendikaların ve finans kurumlarının yaptıkları açıklamaları hesaba katmaksızın, aynı iki konuda, bütün gün konuşacaklar. Ama işin sonunda  farklı bir noktaya ulaşabilirler. O da 27 Şubat’ta BK parlamentosu Brexit sürecini Başbakanın elinden alabilir. 


Bre Exit, Bre Mori Brexit

Ancak 12 Mart oylamasına sadece 2 hafta kala, muhafazakâr partideki endişeler artarken buna Brüksel’in çare bulmasını beklemek hayalperestlik olur. Yine de yeni istifaların da olabileceği ihtimali gözönüne alınırsa, başbakan May yarın hükumetinin düşmesini bile göze alarak gelecek olmalı Parlamento önüne. “Ah bre mori exit” neler nelere kadir gibi gözüküyor şu aşamada! Brexit aslında Bayan May’in istediği bir şey olmasa da bir süreci yönetebileceğini düşünerek bu işe kendi talip oldu. Bu işi beceremezse ne olur? Size söyleyeyim cesareti ve yıkılmadan ayakta kalması, ona hükumeti düşürülürse bile yeni kapılar aralar. Artık bir önemli uluslararası kuruluşa başkan mı olur? Yoksa Birleşmiş Miletler’in Orta Doğu’ya Özel Temsilcisi olarak mı atanır bilemem. Tabii, 27 Şubat’ta parlamento görevi hala May’de bırakabilir. Ancak 12 Mart oylamasında, 29 Mart tarihini ötelenebilir. Veya AB anlaşmasının 50. maddesine dayanarak “exit” ten vazgeçilebilir. Bu kaynar kazanda, çeşitli felaket senaryoları ile iyice haşlayarak kıvama getirilen BK halkına ikinci referandum olarak sunulabilir. Böylece halkın sesine bir kez daha kulak vermiş olurlar.
  

Bıçak Kemiğe Dayanınca mı? Yumurta Kapıya Gelince mi?

Şu sıralar “bıçak kemiğe dayandı” havasında bıkkınlık emaresi gösteren bazı BK parlamento üyeleri, “aman ne olacak anlaşmasız ayrılalım olsun bitsin artık” tavrını benimsemiş gözüküyor. Ama bu işin maliyetinin çok yüksek olacağının bilincinde olanlar “yumurta kapıya gelince” iki seçenekten birinin mutlaka öne çıkacağı düşüncesinde: Ya 29 Mart’ı erteleyip zaman kazanma veya 50 maddeye dayanarak bu işten vazgeçme. Aslında ben 29 Mart’ın öteleneceğine ikinci alternatiften daha fazla bir şans vermiyorum. Belirsizlik BK ekonomisini fena halde hırpalamakta. Buna daha fazla dayanamazlar. Ama eğer 27 Şubat’ta parlamento Brexit sürecini May’den alır da o da istifa ederse, belki Kraliçe yeni bir isme hükumet kurma görevi verir. Acil durum hükumeti kurulur ve acil karar alabilir. Ama hükumetin düşmesi erken seçimi gündeme getirirse, belki Brüksel yeni bir zaman ayarına giderek BK ya yeni bir takvim ve uyum kolaylığı sağlar. Ne de olsa bunca yılın ortakları. Acil durum yardımının böylesi kötü gün dostluğu olur, böylece kimsenin yüzü yere gelmez.  
 
Yazar: Sinan ERTEMEL Alan: Akdeniz Hit: 196
OPEC’in Enerji Fiyatları Üzerindeki Etkisi: 2014-2016 Yılları
Özet

Bu çalışmada OPEC’in enerji fiyatları üzerindeki etkisi literatürdeki kartel teorileri çerçevesinde değerlendirilecek ve 2015-2016 yıllarında hızla düşen enerji fiyatlarının olası sebepleri analiz edilecektir. Bu doğrultuda OPEC tarihinde gerçekleşen kritik episodlar ve bunların fiyatlardaki etkisi karşılaştırılarak halihazırdaki enerji piyasasının durumu ve gelecek öngörüleri tarihsel perspektif verilerek ele alınacaktır.
 
Anahtar Sözcükler: OPEC; kartel; enerji fiyatları
 

1. Giriş

Günümüzde 13 tane ülkenin üyesi olduğu OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü), dünya petrol üretiminin %40’ını ve bilinen dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %70’ini elinde bulundurur. 1973 yılında Arap ülkelerin çoğunluğunu oluşturan OPEC, Yom Kippur Savaşı’nda gelişmiş ülkelerin İsrail’e verdiği desteği öne sürerek petrol ambargosunu hayata geçirdi. Arzdaki düşüşle birlikte hızla yükselen enerji fiyatları, OPEC ülkelerinin karını kısa sürede artırırken, küresel bir ekonomik resesyonun fitilini ateşlemiştir. Bu olayla birlikte OPEC’in fiyat ve üretim stratejisini ekonomik modellerle açıklama gereği ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda OPEC’in bu ekonomik pazarlık gücünü politik bir güce çevirme potansiyelini açığa çıkarmıştır.
 
OPEC’in petrol fiyatları üzerindeki etkisini açıklamak için “tükenebilen kaynaklar” , “oyun teorisi” ve “ekonomik etkinlik” teorileri araştırmacılar tarafından kullanılan araçlar arasındadır. OPEC’in stratejisini açıklamaya çalışan iki tane hakim görüş vardır. Birincisi ve belki de en yaygın olanı OPEC üye ülkelerinin gelirlerini maksimize etmeye çalışmak amacıyla üretimlerini koordine ederek kartel oluşturması tezine dayanır (bkz. Adelman (1995), Hnyilicza ve Pindyck (1976)). İkinci görüş ise piyasanın daha rekabetçi olduğunu öne sürer. Örneğin, en büyük petrol rezervine sahip Suudi Arabistan’ın fiyat liderliği yaptığı ve diğer OPEC üyesi olan ve olmayan ülkelerin buna göre üretimlerini belirlediği düşünülür (bkz. Alhajji ve Huetner (2000).
 
Diğer bazı çalışmalarda ise OPEC davranışı kartel dışında modellerle analiz edilir. Örneğin, Johany (1979) ve Mead (1979) mülkiyet haklarındaki değişimlerin 1973 yılındaki fiyat artışı üzerinde temel etken olduğunu savunur. Griffin (1985) ise meşhur ampirik çalışmasında OPEC’in salt teorik bir modelle karakterize edilmesinin zorluğunu vurgular. OPEC’in kısa tarihinde belirli aralıklarda ekonomik ve politik paradigma değişiklikleri ile birlikte farklı ekonomik modellerin öne çıktığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda tarihsel kırılma anlarının iyi anlaşılması ve bunun piyasalara etkisinin kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi ihtiyacı açıktır. Biz de çalışmamızda halihazırdaki piyasanın tarihsel perspektif çerçevesinde analizini yapmaya çalışacağız.
 

2. Değerlendirmeler ve Sonuç

1970’li yıllarda hızla artan petrol fiyatları, enerji ithal eden ülkeleri alternatif enerji kaynaklarına ve enerji verimliliğine yönlendirdi. OPEC ülkeleri dışında özellikle Alaska, Sibirya, Kuzey Denizi, ve Meksika Körfezi’nde artan üretim, ve talepteki düşüş 1980’li yıllarda fiyatlarda çok hızlı düşüşe yol açtı. Bununla birlikte OPEC’in pazar payı da önemli ölçüde azaldı. Bunun ardından Suudi Arabistan’ın girişimiyle OPEC fiyatları yukarı çekmek için her üye ülkeye üretim kotası koymaya başladı. Böylece arzdaki bu düşüş fiyatları artıracaktı. Fakat diğer üye ülkeler üretimi kısmaya yanaşmayınca, Suudi Arabistan da üretimini artırdı ve varil başına brent petrol fiyatı $10’ın altına inince, üretim maliyeti yüksek olan ülkeler piyasadan çekilmeye başladılar. 2014-2016 yıllarında özellikle Çin’in ekonomik durgunluğa girmesi ve piyasadaki arz fazlasından dolayı petrol fiyatlarında gerçekleşen rekor düşüş, OPEC’in tekrar 1980’li yıllardaki stratejisini uygulamaya yöneltti. Suudi Ara bistan önderliğindeki OPEC mevcut üretimini kısmayarak fiyatların düşmesine göz yumdu, ve böylece pazar payını korumayı başardı. Batı’nın İran’a uyguladığı ambargonun kalkmasıyla birlikte, enerji piyasasına tekrar hızlı bir giriş yapmak isteyen İran acaba OPEC’in mevcut stratejisini revize etmesine neden olacak mı? Yakın zamanda çıkan vadeli ve türev finansal enstrümanlar, ve bunun sebep olduğu spekülatif hareketlerin piyasa kurallarının öngördüğü dengeden getireceği sapmalar, OPEC ‘in stratejilerini ve pazardaki gücünü ne kadar etkileyecek?
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Afrika Hit: 208
Afrika’nın Binbir Yüzü
Afrika pazarı, en az geçmişte olduğu kadar şimdi de dinamik ve cazip. Başta, toplam Afrika nüfusunun yaklaşık % 60’ını oluşturan gençler olmak üzere, genç-ihtiyar, fakir- zengin tüm Afrika halkının değişen tüketim alışkanlıkları, serbest ticaret koşullarında Afrika’yı, dünyanın her yerinden gelen mallar için iyi bir pazar hâline getirmiş durumda. Bununla birlikte altın, kıymetli taş ve madenlerin yanı sıra petrol gibi kıtanın doğal zenginliklerinin dünyanın dört bucağına aktarılması, Afrika’yı hâlâ büyük ölçüde hammadde satıp, mamul satın alan bir konumda tutuyor. Yine de ihracata dönük sanayileşme, bazı Afrika ülkelerinde başarılı bir yükseliş gösteriyor. Ancak artık artan ticaret hacmine mevcut yol şebekelerinin yetmemesi, doğu, güney ve batı Afrika’yı yoğun kara ve demiryolu ve liman  altyapı projeleri için geniş bir şantiye haline getirmiş bulunuyor. Bir taraftan Tanzanya- Zambiya (Tazara), Rwanda, Güney Afrika, Mozambik ve Malawi’yi birbirine eklemleyecek tasarımlar sürerken, projelere Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin de ilave edilmesi, Dar-es Salam’dan başlayan bir doğu Afrika bütünleşmesi umudu veriyor. Yaklaşık 2,5 milyar dolara patlayacak olan, toplam 1120 km. otoyol, 25 köprü ve 30 tünel doğu Afrika barışına ne kadar hizmet eder bilmiyorum. Ama iki ana liman; Dar- es- Selam ve Mombasa, doğu Afrika için yeni bir “ipek yolu”nun başlangıcı olarak takdim ediliyor.
 

Afrika’yı Demir Ağlarla Örmek

Eski sömürgecilik dönemlerinde, tek hattan ya insan ya hammade veya mamul taşıyan demiryolu modelinin yerini, şimdi çok hatlı, sinyalizasyon sistemleri son teknolojiye uygun ve çok katarlı modern demiyolu taşımacılığı almış. 2017’de Mozambik (Nacala-Moatize), Kenya (Mombasa-Nairobi) yeni sistem ile faaliyete geçmiş bile. Hâlen inşaatı süren ve projelendirilmiş demiryollarının yanısıra, tek hatlı ve eski rayların ıslahı tasarımları aktif olarak gündemde. Afrika’yı demir ağlarla örmeye koşmuş üç ülke var: Çin, Türkiye ve Belçika. Bunlardan Çin ve Belçika, biri “TekYol-Tek Kuşak” projesinin mucidi ve başlangıcı, diğeri ise Avrupa’daki ayağı olarak adeta Tek Yol-Tek Kuşak projesinin Afrika’ya açılımını müjdelemekte. Ama Türkiye biraz “kendi başını bağlayamayan, gelin başı bağlarmış” havasında. Türk girişimci  belki Afrika’da Türkiye’de yapamadığını yapmak hevesinde veya Çin’e taşeronluk etmek durumunda. Ama öyle veya böyle şirketleriyle demiryolu, karayolu, liman ve köprü inşaatlarında hem Çin ve Belçika, hem de İsrail ve Güney Kore ile Afrika atağında yine ön safhada. Bu açıdan başta Yapı Merkezi olmak üzere bu Türk şirketlerini kutlamak gerek. Onlara Afrika kapısını açan politikaları da.
 

Altyapı Yatırımları Afrika’ya Refah Getirir mi?

Afrika ulaştırma projeleri büyük ve entegre projeler. Siparişi veren çoğu demokratik olmayan Afrika hükumetleri, kendilerini yolsuzluğun pençesine düşmekten alıkoyarak ihaleleri verir ve kamu yararını, halkın kısa, orta ve uzun vadeli çıkarını, şahsi çıkarların üstünde tutarlarsa hem münferit ülkeler, hem de Orta ve Doğu Afrika Ekonomik Topluluğu üyelerinin tümü, projelerden yararlanır. İhaleleri alan firmalar, birlikte veya parça parça yaptıkları işleri senkronize edebilirlerse aldıkları tavizlerin karşılığını verir, bayraklarını taşıdıkları ülkelerin haklı gururu olmaya devam eder. Ama ülke halklarının projeleri mutlaka desteklemesi gerekir ki zamanında açılışlar yapılıp, Afrika, kendini yeni ilişki ağları içinde, küre ile bütünleştirme imkânı bulsun.
 

Bir Kaç Öfkeli “Genç” Deyip Geçmemeli

İşte bu noktada dev projelerin önündeki önemli engellere dikkatle bakmak gerek: Finansman ve koordinasyon zorlukları elbette var. Ama neyse ki birçok projeye Dünya Bankası (ve başta Umman Sultanlığı olmak üzere Körfez Ülkeleri) finansör olarak katılıyor. Ama mevcut iki önemli tuzaktan biri, yukarıda belirttiğim gibi siyasi kadroların yolsuzluğa doymayan iştihası, diğeri ise fakirliğn ve adaletsizliğin demir pençesinde kendini ötelenmiş olarak hisseden ve bunun acısını çıkarmak için, çoğu zaman dini bir kisveye bürünüp kafa uçuran, kol kesen, köprü uçurup liman kundaklayan terör örgütlerinin varlığı. Güvenlik riski, her yerde olduğu gibi Afrika altyapı projelerinin de maliyetini arttırarak yerli-yabancı girişimciyi caydırıyor.
 

“Kaz Gelecek Yerden Tavuk Esirgenmez” Zihniyetini Denetlemek

Adı ister doğuda el Şabab ve batıda Boko Haram olan terör örgütleri olsun, isterse yaygın bir coğrafyada, (en iyi örneği ile) Tutsi-Hutu kabile savaşları olarak tecessüm etsin etnik ve dini ayrışmalar Afrika’daki büyük kalkınma projelerini baltalamada söz birliği ettiği sürece ne doğu, ne güney, ne de batı Afrika’nın sorunları biter.
 
Ama Afrika’dan beklentiler çok yüksek. Hâlâ bir koyup 500 alınabilen bir kıta Afrika. Ama Afrika’ya giden mali yapıları, teknik donanımları, organizasyon yetenekleri güçlü ve başarıları ispatlanmış girişimciler mutlaka yeni sömürgeciler mi? Bir düşünelim; İster Türk ister Çinli olsun, Afrika’daki yabancı girişimciler tüm zorluklara göğüs gererken elbette “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” zihniyetinde olabilirler. İşte o noktada, Afrika ülkelerindeki lider kadroları, o koca küheylanı şaha kaldıracak altyapı projelerini hayata geçiren yabancı girişimcileri denetleyecek ve onların getirdiklerinden fazlasını götürme arzularını dizginleyecek bir iç denetim mekanizması kurabilirlerse, ülkelerinin kalkınma hamleleri akim kalmaz.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Asya Hit: 266
3. Türkiye - Hindistan Yuvarlak Masa Toplantısı
Bu yıl üçüncüsü düzenlenecek Türkiye - Hindistan Yuvarlak Masa Toplantısı “Güncel Jeopolitik Bağlamda Hindistan - Türkiye İlişkileri: Kapsam ve Zorluklar” ana temasıyla Yeni Delhi’de yapılacak.
 
19 - 20 Şubat 2019 tarihlerinde Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de Sapru House’da üçüncüsü icra edilecek Türkiye - Hindistan Yuvarlak Masa Toplantısı; Hindistan Dış İlişkiler Konseyi (ICWA) ve Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) tarafından belirlenmiş periyotlarda dönüşümlü olarak gerçekleştiriliyor.
 
Türkiye ve Hindistan’dan akademisyenlerin, uzmanların, diplomatların, araştırmacıların iştirak edeceği ve beş oturumla icra edilecek Türkiye - Hindistan Yuvarlak Masa Toplantısı - 3’ün oturum başlıkları şu konulardan oluşuyor: “Güncel Küresel Jeopolitik Bağlam: Hindistan ve Türkiye’nin Yaklaşımı ve Bakış Açısı”, “Batı Asya ve Güney Asya Jeopolitikasındaki Bölgesel ve Yabancı Aktörlerin Rolü ve Katılımı” ve “Hindistan - Türkiye İkili İlişkileri: İşbirliği Gündemi”.
 
Toplantıların ilki “Yeni Dönem Türkiye - Hindistan İlişkileri: Değişen Dünya Düzeninde Yükselen Güçler” teması ile Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de, ikincisi ise “Değişen Küresel ve Bölgesel Dinamikler: Hindistan ve Türkiye için Bir Rol” teması ile 06-07 Mart 2018’de İstanbul’da yapılmıştı.
 

Başkanı Şensoy: ‘Türkiye - Hindistan işbirliği Çok Boyutlu Geleceğin Anahtarı’
 
Konuyla ilgili yaptığı açıklamada küresel eksenin ağırlıklı olarak Asya-Pasifik bölgesine doğru kaydığını, bunun da küresel toplumun bu bölgeye giderek daha fazla yoğunlaşmasına yol açtığını vurgulayan TASAM Başkanı Süleyman Şensoy, iki ülke arasındaki ilişkilerin günümüzdeki durumundan çok daha fazla işbirliği potansiyeli barındırdığını ve çok boyutlu geleceğin anahtarı olduğunu belirtti.
 
Hindistan ve Türkiye’nin küresel jeopolitik haritadaki ağırlığına da değinen Başkan Şensoy; “Tüm önemli oyuncuları dengelemek amacıyla dış politika menfaatlerinin çeşitlendirilmesi, Hindistan ve Türkiye dâhil pek çok ülke tarafından kabul edilen yeni kuraldır. Aslında, gerek Hindistan gerek Türkiye, hem ABD’nin hem de Rusya’nın önemli ortaklarıdır” dedi.
 
Şensoy sözlerini şöyle sürdürdü: “ICWA’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilecek olan 3. Türkiye - Hindistan Yuvarlak Masa Toplantısı; Hindistan - Türkiye ikili ilişkilerini gözden geçirilmesini; Batı Asya, Güney Asya ve Avrupa çevresinde ortaya çıkan jeopolitik gelişmeler üzerinde derinlemesine değerlendirmelerde bulunulmasını amaçlamaktadır. Küresel ve bölgesel düzeydeki güncel gelişmeleri de tartışmaya açacak olan Toplantı ayrıca Hindistan ve Türkiye arasındaki ikili ilişkileri güçlendiren önemli alanlar olarak enerji güvenliği, ticaret, ekonomik ilişkiler ve yumuşak güç diplomasisi gibi potansiyel bölgesel işbirliği alanlarını tanımlamayı, formüle etmeyi, küresel istikrar ve güvenliğin tesisine katkı sağlamayı hedeflemektedir”.
 
Yazar: Doğan Şafak POLAT Alan: Türkiye Hit: 258
Ulus - Devletin Değişen Doğası ve Ulusal Güvenliğin Dönüşümü
Giriş

Ulus-devlet modeli, egemen yetkileri dikkate alındığında, hala küresel siyasetin en temel birimi ve en önemli aktörü olarak değerlendirilmektedir. Devletler, kendi sınırları içinde rakipsiz güç kullanırken, dünya siyasetinin bağımsız ve özerk birimleri olarak hareket ederler. Ancak günümüzde devletlerin egemenlikleri daha önce hiç olmadıkları kadar tehdit altındadır.
 
1648 yılında imzalanan ve devletlerin egemenlik hakları konusunda bir dönüm noktası olan Westphalia Antlaşması sonrası dönemde, devletlerin egemenlik haklarını aşındıracak yeni bir uluslararası sistem oluşmaya başlamıştır. Küreselleşme1 olarak adlandırılan bu süreçte küreselleşmenin ekonomik ve siyasi biçimleri, devletin geri çekilme sürecini başlatmış; hatta kimileri dönüşen bu devleti post-egemen devlet olarak adlandırmıştır. Küreselleşme ile birlikte ulus-devletin sınırlarının daha geçirgen olması, dolayısıyla egemenliğinin zayıflaması, kısacası doğasının değişmesi uluslararası düzen ve istikrarı olumsuz yönde etkilemektedir.
 
Soğuk Savaş döneminde uluslararası sistemin anarşik yapısı çerçevesinde devletler, bağlı oldukları blok içerisinde, kendi güvenliklerini sağlamak ve dolayısıyla savunma kapasitelerini artırmak amacıyla askeri güce (high politics) büyük önem verirken Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşmenin de etkisiyle ortaya çıkan yeni tehditler karşısında güvenliklerini sağlamada yetersiz kalmaya başlamışlardır. Devletlerin güvenliğine yönelik riskler çeşitlenmiş ve askeri tehditlerin yanında askeri olmayan yeni tehditler de gündeme gelmiştir. Tehditlerin çok fazla ve değişken olması sebebiyle ulus-devletin temel aktör olarak ele alındığı “ulusal güvenlik” anlayışı da değişmeye başlamış; ulusal güvenliğin yanında uluslararası güvenlik, küresel güvenlik ve insani güvenlik kavramları daha fazla tartışılır olmuştur. Yeni güvenlik anlayışında temel aktör ulus-devletten az da olsa uzaklaşarak merkezde toplum ve daha çok bireyin yer aldığı güvenlik anlayışına doğru evrilmiştir. Bu ortamda bir yandan devletlerin arasında artan ekonomik ve siyasi karşılıklı bağımlılık nedeniyle sorunların barışçıl yöntemlerle çözüldüğü güvenlik toplumları ortaya çıkarken diğer yandan devletler, başta terörizm olmak üzere, devlet-dışı aktörlerden kaynaklanan yeni güvenlik tehditleri ile karşı karşıya kalmışlardır. Güvenlik anlayışının kapsamı değişmiş/genişlemiş ve güvenlik, devletler için yalnızca ulusal düzeyde ele alınabilecek bir kavram olmaktan çıkarak uluslararası düzeyde ele alınması zorunlu olan bir kavram haline gelmiştir.
 
Bu çalışmada küreselleşme sürecinin de etkisiyle ulus-devletin değişen doğası ve Soğuk Savaş sonrası dönemde değişen/dönüşen güvenlik anlayışı ele alınacaktır. Birinci bölümde uluslararası sistemin en önemli aktörü olan ulus-devletin yapısı incelenecek ve ulusal güvenlik kavramı üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde, küreselleşme süreci ile birlikte ulus-devlet yapısında meydana gelen değişim ve dönüşüm tartışılacaktır. Bu bölümde ulus-devlet yapısına küreselleşmenin tek tip yapı haline getiren zorlamalarına ve ulus-devlet egemenliğine etkilerine yer verilecektir. Üçüncü bölümde ise küreselleşme ile güvenlik arasındaki ilişki üzerinde durulacak; küreselleşme sürecinde ortaya çıkan tehditlerin çeşitlenmesiyle birlikte klasik güvenlik anlayışında meydana gelen değişikliklere ve güvenliğin dönüşümüne değinilerek çalışma sonlandırılacaktır.
 

1. Ulus-Devlet ve Ulusal Güvenlik

Devlet2, maddi ve manevi tüm diğer kurum ve grupları hâkimiyeti altına almayı başaran bir merkezi  önetim sistemi olarak 15. ve 16. yüzyıl Avrupası’nda doğmuştur. Ulus-devlet temelli sistem, 17. yüzyılda yapılan Otuz Yıl savaşlarını takip eden yıllarda öncelikle Avrupa’da ortaya çıkmış, daha sonra da dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Modern devlet kavramını resmileştirdiği varsayılan 1648 Westphalia Anlaşması ile birlikte devlet egemen birim olarak, dünya sahnesinin temel aktörü haline gelmiş ve her devletin kendi sınırları içinde en yüksek otorite sahip olduğu ve diğer devletlerin de bu haklarına saygı duyması gerektiği anlayışı kabul edilmeye başlanmıştır. Westphalia Anlaşması ile dünya siyasal sistemi, devletlerin eşitliği, egemenliği ve başka devletlerin içişlerine karışmama doktrini gibi temel uluslararası hukuk normları aracılığıyla yapılandırılmıştır. Devlet içi ve devlet dışı alanlar birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış; devlet içinde düzen ve güvenlik durumu sürerken, devletlerarası ortamda düzensizliğin ve anarşinin var olduğuna inanılmıştır.3 Devletlerin uluslararası hukuktaki klasik tanımı ise 1933 yılında imzalanan Montevideo Konvansiyonu’nda yer almıştır.4 Montevideo Konvansiyonu’nun 1. Maddesi’ne göre uluslararası hukuk açısından bir devletin sahip olması gereken nitelikler belirtilmiştir. Devletin siyasal varlığı, diğer devletler tarafından tanınmasına bağlı değildir. Söz konusu Konvansiyon’un Madde 3’üne göre Devlet, tanıma olmadan da varlığını ve refahını sürdürme ve bunun sonucunda kendisini uygun gördüğü biçimde örgütlemeye yönelik olarak bütünlük ve bağımsızlığını koruma hakkına sahiptir. Montevideo Konvansiyonu Madde 10’a göre ise “devletlerin öncelikli çıkarının uluslararası barışın korunması olduğu ve aralarındaki sorunları barışçıl metotlar kullanılarak çözülmesi gerektiği” ifade edilmektedir. Benzer ifadeler, 1945 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın çeşitli maddelerinde de yer almaktadır.5 Ancak geleneksel güvenlik anlayışı bu yönde gelişmemiştir. Özellikle Soğuk Savaş dönemi boyunca güvenlik, çoğunlukla realist yaklaşımdan beslenmiştir. Uluslararası sistemin anarşik olması nedeniyle devletler, anarşi ortamında diğer devletler karşısında kendi güçlerini en yüksek dereceye çıkararak hayatta kalma arayışına girmişlerdir.6 Realistlere göre, uluslararası siyasi ortamın, ulusal siyasi ortamlar gibi hiyerarşik değil de anarşik olmasının bir neticesi olarak uluslararası ilişkilerde her devlet kendi başının çaresine bakabilecek bir konumda olmak zorundadır.7 Bu zorunluluk durumu kendi başının çaresine bakma ya da kendine yardım kavramı (self help) ile ifade edilir. Böyle bir anarşik ortamda devletler rekabet içerisinde, gücün öncelendiği ve maddi faktörlerin daha fazla dikkate alındığı askeri/stratejik (high politics) konulara odaklanmışlardır.8 Dolayısıyla siyaset, güç elde etmek için bir mücadele haline gelmiş ve nihai hedef ne olursa olsun güç birincil amaç olmuştur.9 Tehditkâr ve kendi kendine yetmenin hâkim olduğu bir ortam olarak yorumlanan anarşik uluslararası devlet sisteminde, “rasyonel” olarak hareket eden devletler, güçlerini diğer devletlerin sahip olduğu gücün üzerine çıkartırken içgüdüsel olarak ulusal çıkarlarını belirlerler.10 Bir devletin en önemli ulusal çıkarı ve dış politika amacı, varlığını sürdürmek yani güvenliğini sağlamaktır.11 Beka, hayati bir saik olup, devletlerin sahip olabileceği diğer tüm araçlara ulaşmak için bir ön şarttır.12 Devletler ve devletleri yönetenler, öncelikli olarak devletlerin toprak bütünlüğünü ve iç siyasi düzenlerindeki özerkliğini idame ettirme peşindedirler.13 Bunu da daha fazla güç elde ederek sağlamaya çalışmaktadırlar. Ulusal beka risk altındaysa sorumlu liderlerin ahlak dâhil tüm kaygı ve düşünceleri bir tarafa bırakmak dışında bir seçeneği kalmayabilir. Klasik realizm açısından bu durum insan doğasının siyasal ortama yansımasından kaynaklanır; devletlerin eylemleri, ahlaki ilkeler ve hukuki bağlılıklarca değil, çıkar ve güce dair hesaplarca belirlenir.14
 
Yazar: M. Vecdi GÖNÜL Milli Savunma (E) Bakanı Alan: Türkiye Hit: 390
Güvenliğin Yeni Denklemleri ve Kalıcı Barış İçin Girişimler
Küresel düzeyde ve bölgemizde yaşanan gelişmelere baktığımızda, güvenlik alanında gözle görülür bir bozulmaya şahit olmaktayız. Böyle olunca da, maalesef karanlık bir tablo çizmek durumunda kalıyoruz. “İstikrarsızlık”, “çalkantı”, “belirsizlik”, “öngörülemezlik”, “kaos”, “kriz” ve “çatışma” da bugün en sık işittiğimiz kavramlar arasında yer alıyor. Bunlara ilaveten, küresel ve bölgesel kırılganlıklardan, zayıflıklardan, başarısız devletlerden, sistemlerden ve otorite boşluklarından söz ediyoruz. Küresel düzen genellikle ‘tehdit’ sözcüğü ile birlikte anılır hale gelmiştir. Bunun en önemli göstergelerinden birini de güvenlik konularının ulusal-uluslararası platformlarda ana gündemi oluşturan tartışma konularından biri olmasıdır. Bugün küresel güvenliğe yönelik karşılaştığımız en büyük tehditler bundan önceki dönemlerde karşılaşılan tehditlerden çok farklıdır. Artık devletlerin birbirleriyle savaşmaları dünya güvenliğine tehdit olarak algılanmamaktadır. Nitekim 1946 ve 2002 yılları arasında çıkan savaşlarla iç savaşlar karşılaştırıldığında bu durum açıkça iç savaşlar lehine gerçekleşmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında iç savaşların, devletlerarası savaşlardan daha fazla olduğu görülmektedir.
 
Dünya tarihinde geçiş dönemlerinin zorluklarla dolu olduğunu biliyoruz. Aslında bugün de böyle bir dönemin sancılarını yaşıyoruz. Taşların yerine tam olarak oturmadığı, puslu havanın henüz ağılmadığı bir zamandayız. Sovyetler Birliği’nin 1990’ların başında dağılması uluslararası sistemdeki güç dengesini değiştirmiştir. 1990 sonrası dönemde dünya tek kutuptu ancak güvenlik politikaları çok eksenli olmuş ve yeni güvenlik alanları yaratılmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenliğin tek taraflı yani askerî kapasite açısından değerlendirilemeyeceği ve hemen her konunun devlet güvenliği
ile bağlantılı olduğu ortaya çıkmıştır.1
 
Çağdaş dünyanın en temel hedeflerinden birinin toplumların yönetilenlerce tespit edilmiş kurallarla yönetilmesidir. Burada yönetenler değişse de kuralların değişmemesi esastır. Bu kurallara bir genelleme yapacak olursak insanlık tarihinin asırlara dayanan bir mücadelesinin muhassalası olan insan hakları, hürriyetleri, demokrasi, hukuk devleti gibi ortak değerlerin somutlaşmış, yazıya dökülmüş yansıması olarak bakmak doğru olur.
 
Bu değerleri korumak için pek çok prensip teklif edilmekle beraber kanaatimce yönetimde şu dört ilke öne çıkmaktadır:
 
- Şeffaflık - Transparency
- Hesap verebilirlik - Accountability
- Katılımcılık - Participation
- Ön görülebilirlik - Predictability
 
Bu son öngörülebilirlik-predictability ilkesine konumuz itibarıyla daha yakından bakmakta fayda olabilir. İnsanlar her şeyden önce bugünlerinden ve yarınlarından emin olarak yaşamak isterler. Sürprizlerle dolu, oyun devam ederken kuralların değiştiği bir dünyada yaşamak istemezler. Sosyolog Maslow’un belirttiği gibi güvenlik en temel ihtiyaçlar arasındadır. İnsanlar güvenlik dahil en temel ihtiyaçları yanında sosyal, ekonomik, kültürel bedihi ihtiyaçlarının karşılanabildiği geleceğe ait planlar yapabildikleri, hayaller kurabildikleri her şeyiyle öngörülebilir (predictable) bir dünyada yaşamak isterler ki bu da onların doğuştan tabii hakkıdır.
 
Ancak insanlık tarihine baktığımızda onu Hobbs’un gördüğü gibi bir çatışmalar tarihi olarak görmek mümkündür. Başlangıçta mahalli ve sonrasında da kitlelere mal olan çoğu şan ve şeref için yapılmış çatışmalar belirmiştir. Diğer taraftan inançlardan kaynaklanan Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi neticesi Yahudi-Hristiyan, sonrasında Katolik-Ortodoks, Haç-Hilal, Katolik-Protestan, 11 Eylül sonrası da “medeniyetler arası çatışma” gibi. Bunlara ilaveten 1496 taksimatına rağmen çıkan sömürge savaşları millî menfaatlerin dar yorumuyla yaşanan dünya savaşları.
 
Bu zikredilen çatışmalar ve benzerleri bana bugün olmaması gereken aile içi kavgalar gibi gözüküyor. Bu çatışmaların elbette kendilerine mahsus şahsiyetleri var, ancak tarafların fikrî kökenlerindeki ayniyet de bir vakıadır. Hepsinde pozitif ilimde Sümer, Antik Mısır ve antik Yunan, inançta ise Hz. İbrahim ve onu takiben gelen on emir. Sevgi ve Adalete dayanan yaklaşımların hâkim olduğu görünür. Konuya bu açıdan bakıldığında, bu bütünlük arz eden medeniyete “Batı” denebileceği gibi bazı antropologların önerdiği gibi “Akdeniz Medeniyeti” de denebilir. Konuya bu derinlikte bakılınca son medeniyetler çatışmasının ne kadar zorlama olduğu ortaya çıkacaktır.
 
Konuya çağdaş gelişmeler ve global açıdan baktığımızda asıl dikkati çeken gelişme Çin’in yükselişidir. Çin’in batı bilim ve teknolojisini kullansa da batıdan ayrı bir dünya olduğunda hiç şüphe yoktur. Her şeyden önce Batının dağınıklığı karşısında Çin yönetimi bütün ülkenin hücrelerine hükmedecek kadar bir merkezî güce sahiptir. Batının nüfuzlu bir dergisi 14-20 Ekim 2017 sayısında Çin Başbakanını “dünyanın en güçlü adamı” olarak kapağına taşımıştır. Bu manzara Machiavelli’nin Prens adlı eserinde, 500 sene önce yaptığı Feodal, dağınık Avrupa ile merkezi gücü zirvede Osmanlı mukayesesini hatırlatmaktadır.
 
İkinci olarak NATO ülkeleri kendi kararlaştırdıkları savunma bütçesini dahi gerçekleştiremezken, Çin her yıl artan rakamlarla dünyanın en kalabalık ve nükleer ordusunu teşkil ve teçhize devam etmektedir. Çin’de asgari mecburi askerlik süresi 2 yıl iken, Türkiye hariç NATO ülkelerinin, mecburi askerliği kaldırmaları sebebiyle savunma bütçelerinin kısmı azamisinin Çin’de silah alımına sarf edilirken Batı’da personel harcamalarına gitmekte olduğunu da hatırlatmakta fayda vardır.
 
Üçüncü olarak, tek çocuk sınırlamasına rağmen Çin’in nüfusu 1 milyar 400 milyon civarındadır. Bu sınırlamanın 400 milyonluk artışı önlediği kendilerince belirtilmektedir. Tek çocuk sınırlaması 1 Ocak 2016’da kaldırıldığına göre dünya yakın gelecekte 2 milyarlık bir Çin’e kendini hazırlamalıdır.
 
Dördüncü olarak, Çin’in dünya millî gelirinden payının son 25 senede % 2’lerden % 15’lere yükselmesi Çinlilerin ihtiyaçlarını çeşitlendirmiş ve çoğaltmıştır. İhtiyaçların en zor karşılanabileni ve arzı en gayrı elastiki olanı ise arazidir. Bir mukayese yapacak olursak ABD (9,1 milyon km2) Çin (9,5 milyon km2) yaklaşık aynı büyüklüktedir. Demek istiyorum ki nüfuslar dikkate alındığında 1 ABD vatandaşına düşen arazi bugün bile ancak 4 Çinliye düşmektedir.
 
Bu listeyi uzatmak mümkünse de Batı dünyasının lider ülkesi ABD’nin soğuk harp zamanında yoğunlaştığı Atlantik sahillerinden şimdi diğer yakaya Pasifik Okyanusuna, “rebalancing” diye adlandırdığı bir politikayla yoğunlaşması sıralanan gelişmeleri yeterince takip ettiğini göstermektedir. Hatta Avustralya’nın bütçesini zorlayarak 6 Awacs uçağı temin etmesini de bu teyakkuzun bir işareti olarak yorumlamak mümkündür.
 
Kanlı 2. Cihan Harbi sonrası her ne kadar küresel bir çatışma olmadıysa da asimetrik, hibrit ve Proxy harplerin uygulamaları çok yerde yaşandı ve halen yaşanmakta. UN Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 1978 Alma Ata deklarasyonunda “sağlıklı olmanın en iyi yolu hastalıkları yenmek yerine önleyici sağlıktan geçer” demiştir. Güvenlikte de buna caydırıcılık diyoruz. Caydırıcılığın temel kuralı ise dışarı karşı vereceğiniz dayanışma görüntüsüdür. Rus-Batı gerginliği, Kafkaslar da işgal edilmiş topraklar, Myanmar’da öldürülen insanlar, patlamaya hazır Balkanlar, zorlama medeniyetler çatışması, kan gölüne dönmüş Ortadoğu ve bunlara ilaveten dışarıdan maddi destekli İstanbul gezi olayları, FETÖ darbe teşebbüsüne müttefiklerinin seyreden bakışları önünde maruz kalmış NATO üyesi Türkiye. Bu durum karşısında Batı’nın caydırıcı heybetinden kim bahsedebilir?
 
Globalleşme sonucu dünyadaki temel dengeler hızla değişirken maalesef kısa görüşlü yöneticiler kendi dünyalarına kapanmakta ve kısa vadeli menfaatlerini göze alamadıkları savaş yerine klasik savaş dışı araçlarla, terörle gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.
 
Bu sebeple Terör, günümüz küresel tehditlerinde en ön sırada yer alıyor. Terör gerçekleştiren unsurların sayısında adeta bir patlama söz konusu. En donanımlı ve profesyonel örgütlerden, “yalnız kurt” olarak tabir edilen tek kişiye kadar inebilen geniş bir yelpazedeki unsurlar tarafından terör saldırıları düzenlenebiliyor.
 
Sıklığı değişkenlik göstermekle birlikte, artık dünyanın hemen her yerinde meydana gelen terör olayları, yeryüzünün hiçbir yerinin güvenli olmadığı algısını insanların beynine yerleştirerek, küresel bir korku ortamının oluşmasına ve geleceğe karamsarlıkla bakılmasına neden oluyor. İnsanlarda güven duygusunu yok ediyor. Örneğin, DEAŞ yenilgiye uğratıldığı takdirde yerini neyin alabileceği sorusu soruluyor.
 
Genişleyen çatışma bölgelerinden kaynak bulan teröristler, saldırılarını yeryüzünün çeşitli alanlarına yayabiliyor. “Yabancı terörist savaşçılar” gerçeği, uluslararası toplumun önünde giderek büyüyen bir sorun halini alıyor.
 
Sürekli olarak “uluslararası terörizmle mücadele” konusunun altı çizilmekte. Ancak, fiili duruma bakıldığında, günü kurtarmaya yönelik, yanlış ve taktiksel hesaplamalar üzerine, samimiyetten uzak yaklaşımlarla yetinildiği görülüyor.
 
Belirli terör örgütleriyle başka terör örgütlerinden faydalanılarak mücadele edilmeye çalışılıyor. Terör örgütleri birbirlerine karşı kullanılıyor. Örneğin, PKK/PYD/YPG’ye sırf DEAŞ’la mücadele ettiği gerekçesiyle destek sağlanıyor. Bunun sonucunda ise terörle mücadele, maalesef sadece söylem düzeyinde kalan bir iddiadan öteye gidemiyor.
 
Günümüzde terörizmin farklı boyutlarıyla da karşı karşıyayız. “Yeni nesil terör örgütleri ve taktikleri” ortaya çıkıyor. “Siber terör” veya “biyolojik terör” gibi çok sayıda ayrı terör yöntemleriyle mücadele zorunluluğu bulunuyor. Bunun yanında, terörizmin kaynakları arasında da yer alan radikalleşme, aşırıcılık, yabancı düşmanlığı, dinî, mezhepsel ayrımcılık ve ırkçılık gibi yükselen akımlar, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde anlayışsızlık, hoşgörüsüzlük ve şiddet ortamını körüklüyor.
 
Günümüz dünyasında terörizmin yanı sıra, artık bizzat “savaş” kavramının da yeni boyutlar ve nitelemeler arz ettiğini görüyoruz. Savaşla ilgili tanımlamalara son yıllarda, askerî, siyasi, dijital, ekonomik, sosyal ve kültürel olmak üzere, tüm unsurların birlikte kullanıldığı “hibrit savaş” tabiri de eklenmiş bulunmakta. Gelecek yıllarda savaşların hibrit bir nitelik arz edeceği uluslararası çevrelerde tartışılmakta.
 
Zamanımızda istikrarsızlık ve güvensizliği artıran unsurlar sadece terör ve yeni savaş unsurlarıyla da sınırlı değil. Diğer taraftan kitle imha silahlarının yayılması, tesis edilmeye çalışılan tüm düzenlemelere karşın halen kronik bir küresel sorun olmaya devam ediyor.
 
Bugün Kuzey Kore’yle ilgili gelişmeler malum. Bu ülkenin geliştirdiği balistik füzeler, hidrojen bombası ve ABD’yle aralarındaki tehlikeli söylem, uluslararası gündemin kaygıyla izlenen başlıkları arasında yer almakta. Diğer yandan, uzun ve çetin bir sürecin ardından nükleer alanda İran’la varılan Kapsamlı Ortak Eylem Planı, bizzat taraflardan birisince sorgulanıyor.
 
Türkiye olarak bölgemize baktığımızda, Suriye ve Irak başta olmak üzere, “kalıcı barışın” tesisi yerine “kalıcı krizlerin” oluştuğunu, hatta bu krizlerin kendi içlerinde yeni gelişmelerle birlikte çok daha karmaşık yönlere meyil ettiklerini görüyoruz. Neticede ise, bölgemiz için en fazla korkulan senaryo olan etnik ve mezhepsel çatışma, Suriye ve Irak bağlamında her geçen gün daha fazla anılan bir husus haline geliyor.
 
Tüm bu koşullarda ister istemez olumsuz olmakla birlikte, maalesef gerçekçi bir tablo ortaya çıkıyor.
 
Türkiye olarak bu gerçeklerle fazlasıyla yüz yüze bulunmaktayız. Yeryüzünün jeopolitik açıdan son derece kritik bir noktasında yer almamız, kriz bölgeleriyle çevrili olmamız, tabiatıyla bize etrafımızda ve ötesinde olan gelişmeleri kaçınılmaz olarak en yakından, en sağlıklı ve gerçekçi biçimde analiz etme imkânı ve harekete geçme sorumluluğu veriyor.
 
Türkiye, Irak ve Suriye’yle toplam 1300 km’lik sınırı olan tek NATO ülkesi. Bu yönüyle, buralardan kaynaklanan tehlikeleri en önde karşılama durumunda olan ülke. Türkiye Fırat kalkanı operasyonu ile sınırlarının ötesinde 2.000 kilometrekareden geniş bir alanı DEAŞ teröründen temizlemiştir. DEAŞ ile mücadelede en etkin çabayı göstermiştir. Türkiye aynı zamanda bir barış ülkesidir. “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” ilkesiyle hareket ediyoruz. Türkiye’nin hiçbir ülkenin toprağında gözü yoktur. Türkiye komşuları Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün en büyük destekçisidir.
 
Bölgesel güvenlik ve istikrara yönelik yaklaşımlarımız, ilkeli, gerçekçi, etkin ve uygulanabilir bir temele dayanmaktadır.
 
Terörle mücadelede samimi irade ve kapsayıcı yaklaşım sergilenmesi gerektiğini ifade ederken, hep bu temelden hareket ediyoruz. Hâlihazırda PKK/PYD/YPG veya FETÖ konusunda Batılı muhataplarımızın politikalarına baktığımızda ise, samimiyeti bırakın maalesef müttefiklik anlayışının yeterince işlemediğini görüyoruz.
 
FETÖ gibi devlete sızarak devleti ele geçirmeye kalkışan ve kanlı bir darbe girişimi gerçekleştiren “yeni nesil” bir terör örgütü ile mücadele ediyoruz. Bu örgüt sadece ülkemizi hedef almıyor. Kurduğu küresel ağla, okullar, şirketler ve dernekler maskesi altında çok sayıda ülkede gizli emellerle faaliyet gösteriyor.
 
Terör gibi kritik bir mesele karşısında bile müttefikliğin gereği olan en temel anlayış ve işbirliğini hayata geçiremiyorsak, bu kabul edilemez bir durumdur. Zira, bir NATO ülkesine karşı faaliyet gösteren PKK/PYD/YPG’ninİttifak’ın diğer ülkelerinden çeşitli şekillerde, silah temin etmesini, maddi destekve propaganda imkanı bulmasını açıklamak mümkün değildir. Aynı şekilde, İttifak’ın üyesi bir devletin varlığına doğrudan tehdit oluşturan FETÖ’ye karşı diğer üye ülkelerde halen harekete geçilmemesi de kabul edilemez bir husustur.
 
Küresel düzeyde terörizmle mücadelenin, ancak tüm terör örgütlerine karşı aynı kararlılık gösterildiği takdirde başarıya ulaşması mümkündür. Bu hususu uluslararası alanda tüm muhataplarımıza vurgulamaya devam ediyoruz. Sonuç olarak insanlar artık savaşlar sonucu elde edilmiş şan ve şerefin altında değil kendilerince kabul edilmiş kurallar çerçevesinde kendilerini geliştirebildikleri, saygı gördükleri, inançlarını yaşayabildikleri, maddi refaha ulaşmış, bugünü ve yarını öngörülebilen (predictable) güvenilir bir dünyada barış ve huzur içerisinde mutlu olarak yaşamak istemektedirler. O halde devletlerin ve onların oluşturduğu uluslararası kuruluşların temel hedefi bu olmalıdır. Bu amacın siyasi aracı ise, içte ulusal devlet, dışta ise başta BM olmak üzere uluslararası kuruluşlardır.
 
Buna Fukuyama’nın 1990’larda devlet ortadan kalkacak demesinin ardından 2000’lerin başında “Devletin İnşası” eseri ile ulus devletlerin gerekliliğinden bahsetmesi önemli bir referans kaynak olarak gösterilebilir.
 
Diğer taraftan hatırlayacak olursanız, 2015 yılında buradaki ilk Konferans’ta, dünyada daha fazla barış için BM’nin dönüşümüne destek olunması gerektiğinin altını çizmiştim. Güvensizlik ve istikrarsızlıktaki bariz yükselme eğilimi düşünüldüğünde, bunun ne derece önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz.
 
Dünyanın en kapsamlı uluslararası örgütü olan BM’nin artık günümüz koşullarına uygun bir kurumsal yapıya kavuşturulması, böylelikle de kriz alanlarının tümüne etkin müdahale kapasitesini geliştirmesi, son derece acil bir zorunluluktur. Türkiye, bu anlayışla, BM’de gereken yapısal reformların bir an önce hayata geçirilmesini vurgulamaya devam etmektedir.
 
Dile getirmiş olduğum tüm bu hususlar çerçevesinde, bugünün dünyasında güvensizlik ve istikrarsızlık bağlamında geldiğimiz nokta, sadece belirli ülkelerin ve çevrelerin değil, uluslararası toplumun ortak sorumluluğuna dayanan yeni bir birlikte çalışma kültürünün geliştirilmesini şart koşmaktadır. Ancak bu sayede, yeni bir güvenlik ekosisteminin temellerinin sağlam şekilde atılabilmesi mümkündür.

Not: Bu makale bibliyografik künyesi aşağıda verilen kitaptan alınmıştır.

YENİ GÜVENLİK EKOSİSTEMİ VE ÇOK TARAFLI BEDELİ
NEW SECURITY ECOSYSTEM AND MULTILATERAL COST

Derleyenler / Edited by: Tolga SAKMAN, Ayşenur YILMAZ, Ufuk ÇİÇEK
İstanbul: TASAM Yayınları, 2018
488 s. 14x21 cm (TASAM Yayınları)

ISBN: 978-605-4881-30-7

 

Ödeme Bilgileri

Facebook

Hakkımızda

Hakkımızda Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM insanımızın bekası ve insanlığın yararı için konjonktürü sürekli yakından izleyip her boyutunu derinlemesine değerlendirerek ulaştığı objektif bilgi ve orijinal fikirler ile stratejik vizyon ve hayati projeler geliştiren, uygulayan, paylaşan bir bilimsel araştırma merkezidir. Türkiye’nin engin tarihî birikimi ve deneyiminden de istifade eden TASAM, ‘güç ve adalet temelinde bir medeniyet’ tasavvuru ile ülkemizin sosyal sorumluluk sahibi uzmanları ve bilim insanları tarafından kurulduğu 2003 yılından beri STK tüzel kişiliğinde bağımsız ve dinamik bir düşünce kuruluşu olarak faaliyet göstermektedir. ‘Asya’, ‘Afrika’, ‘Avrupa’, ‘Latin Amerika ve Karayipler’ ve ‘Kuzey Amerika’ ile ‘Türkiye’ ve güvenlik kuşağı olan ‘Balkanlar’, ‘Ortadoğu’, ‘Karadeniz-Kafkas’ ve ‘Akdeniz’ bölgelerine yönelik başlattığı kurumsal süreçleri ‘Türk Dünyası’ ve ‘İslam Dünyası'na yönelik başlattığı kimliksel süreçlerle genişleten TASAM, çok açılımlı bir ‘spektrum’a hitap etmektedir. Ülkesi, bölgesi ve tüm yeryüzünün barış ve huzuru için tasalanan TASAM’ın, kurumsal ilkeleri ile bilimin ekseninde evrensel değerlere ilerlediği bu yolda kararlılıkla sürdürdüğü ilerici çabaları ve yenilikçi sonuçlarını www.tasam.org portalından takip edebilirsiniz.