Yazar: Onur OKYAR Alan: Orta Doğu Hit: 88
Türkiye, Ortadoğu ve Güvensizlik: Ortak Operasyon İslam Gücü Örneği
Giriş
Bu çalışmada; 07-08 Mayıs 2015 tarihlerinde TASAM koordinasyonunda “Mezhepler ve Etnisite: Çatışma Çözümü” ana teması ile Hatay’da düzenlenen 3. Uluslararası Orta Doğu Kongresi’nde yazar tarafından sunulan “İslam Mezhepleri Bağlamında Ortadoğu Determinizmi: Aporiadan Enformokrasiye” başlıklı bildirinin temel hipotezi olan enformokrasi kavramının, Türk-Arap ilişkilerinde yumuşak güce olan yansıması çerçevesinde, yeniden analiz edilerek tartışılması amaçlanmıştır.1 Çalışma Ortadoğu’da Türkiye ve Arap ülkeleri arasında değişen güvenlik, savunma ve güç parametrelerinin, ancak ve ancak ekonomi ve uluslararası ticaret çatısı altında sağlıklı yönetme ve karşılıklı derinleştirme aracı olarak kullanılması gerektiği savı üzerine bina edilmiştir. Bu hedeften hareketle çalışma; mezhepsel ötekilik ve çatışma potansiyeli gibi zor bir konunun, özelden genele doğru açıklanması ve elde edilen tüm veriler ışığında spesifik bir önerinin yapılması ile son bulacaktır. Çalışmada, günümüz Ortadoğu’sunda temel çatışma sebeplerinden birisinin devletlerin reel politik endişelerinden kaynaklı olduğu ve mezhep çatış(tır)malarının ise iç ve dış politika aracı haline ge(tiri)ldiği varsayımı üzerine ilgili yorumlara ulaşılmıştır.
 
Bu bağlamda çalışmada ilk olarak uluslararası çatışmaların hem sebebi hem de engelleyicisi olan uluslararası bağımlılık kavramı, güvenlikleştirme teorisi çerçevesinde incelenecektir. Ardından Ortadoğu coğrafyası ve İslam’ın tarihten günümüze kısa serencamı incelenecek, Türkiye’nin, seçilmiş Ortadoğu ülkeleriyle, tarihten günümüze ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerinin seyri kısaca tartışılacak, bu tartışmadan elde edilecek somut veriler ışığında günümüz Ortadoğu coğrafyasındaki ittifak amaç ve hedeflerinin geçerlilikleri irdelenecek ve güvenlikleştirme teorisi temel alınarak uygulanması gereken en makul/optimum ittifak stratejileri önerilecektir.
 
Uluslararası Bağımlılık ve Güvenlik
Bir ülkedeki değişen ekonomik durumun diğer ülkelerdeki üretim ve yatırım faktörlerini doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilme kapasitesi olarak tanımlanabilecek uluslararası ekonomik bağımlılığın en önemli unsurları pazarlık gücü ve maliyettir.2 Bu bağlamda pazarlık/siyasa sonucu çatışma, uzlaşmadan daha maliyetli ise barış sağlanır. Dolayısıyla uluslararası ekonomik bağımlılık dini ayrılıklarda bile bir çözüm yöntemidir. Bu noktadan hareketle günümüzde uluslararası çok taraflı ticaret antlaşmalardan ziyade ikili ya da bölgesel ticaret antlaşmalarının imzalanmaya başlamasının  en önemli sebebi uluslararası ekonomik bağımlılıkların artırılmak istenerek güvenliğin ve uluslararası dengenin sağlanması ihtiyacıdır. Bunun sonucunda yumuşak gücün öneminin artması, uluslararası bağımlılık perspektifinde Kantçı bir yaklaşımla mümkündür. Bu bağlamda Kant için pozitif, Rousseau için negatif sonuçlar doğuracak olan uluslararası sistemdeki bağımlılık günümüzün yumuşak güç eksenli ilişkilerin tesisi için önemli bir araçtır. Zira Rousseau için3 devletlerarası bağımlılık ülkelerin rekabetini artıracağı için çatışma ve savaşlara neden olacak, bu ise özgürlükleri azaltacak; Kant için ise
karşılıklı bağımlılık ticaret ve işbirliğini artıracağı için ortak çıkarlar çatışmayı önleyecek ve özgürlükleri artıracaktır.4 Nye içinse5 ülkeler arası karşılıklı bağımlılık, önemi günümüzde gittikçe artan bireyin değerinin de artmasına sebep olacağı için yumuşak gücün6 önemli bir temeli haline gelmiştir.
 
Güvenlik kavramı ise askeri, siyasi, ekonomik, toplumsal veya çevresel tehditlere (varoluşsal tehditlere) karşı alınan önlemler bütünü iken güven(lik) sizlik bu önlemlerin alınamamış olması halidir. İlgili tedbirlerin siyasi maksatlar için kullanılması olarak özetlenebilecek güvenlikleştirme ise iki temel
kavram üzerine şekillenir. Bunlar kurgu ve kazançtır; kim kurgulamışsa o kazançlıdır. Bu bağlamda bir aktörün (genel olarak devletin) herhangi bir konuda çıkarlarını/kazançlarını artırabilmek için güvenliği kurgulamasına ya da var olan bir kurguyu kendi bünyesinde revize ederek bunu bir güvenlik (dolayısıyla bir varoluş) sorunu haline getirmesine güvenlikleştirme denir.7 Bu siyasi pratik günümüzde daha çok din, etnik kimlik ve toplumsal cinsiyet kavramları üzerinden kurgulanmaktadır. Güvenlikleştirmenin en önemli avantajı ise güvenlik arttığında güvensizliğin azalacağına olan inançtır. Artan güvenlik ise azalan özgürlüklere sebep olur. Oysa tüm bu kavramlar tehdit algılamasının az ya da çok olması ile ilgili bir kurmacadan ibarettir. Bu verilerden hareketle Ortadoğu’da güvenlikleştirmenin yaşandığı bir gerçektir. Lakin güvenlikleştirmenin temel bileşenlerinden biri olan kurgu bağlamında Ortadoğu’daki kurgu kimin eseridir? Bu kurgudan en çok kim kazançlı çıkmış ve çıkacaktır?
 
Ortadoğu’nun Kaderi
Dünya tarihinde din ve mezheplerin en temelde çatıştığı konu halk/yığın ile iktidar/lider arasındaki ilişki ve/veya hiyerarşidir.8 Avrupa’da politize olmuş Kilise ile halkı temsil ettiği iddia edilen burjuvazi arasındaki çatışma, Vestfalya Sistemiyle şekillenmeye başlayan ulus-devlet modellerinin milliyetçilik çatısı altında birleşmesiyle, bağımsız, egemen ve en önemlisi seküler bir iktidar modelinin gelişmesine sebep olmuştur.9 Ortadoğu’da ise halklar/ yığınlar, din/İslam temelinden ziyade mezhep temelinde birbirleriyle entegre olmayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden Ortadoğu’da ulus-devlet ve seküler kimlikli yönetimlerden ziyade etnik ve mezhebi (daha da önemlisi aynı etnik ve mezhebi aidiyete mensup) yönetim modellerinin ve halkların oluşumuna zemin hazırlanmıştır.
 
İkinci Dünya Savaşına kadar dünyanın en hegemonik gücünün başbakanı Churchill’e göre10 “insan olma” eşiğine henüz ulaşamamış bu halklar, liberal/ Batılı demokrasi deneyim ve pratiklerinden ziyade etnik ve mezhebi milliyetçiliği esas almışlardır. Dolayısıyla Avrupa’daki birey ve devletin kimliklenmesi insan eliyle sistematize edilen demokrasi ve sekülerizm süreçleri ile şekillenmişken Ortadoğu’da kimliklenme kutsal din üst kimliği altındaki etnik ve mezhebi milliyetçilik süreçleri üzerinden şekillenmiştir.11 Ortadoğu’daki bu temel aktörlerin kimlikleri/aidiyetleri ise onların maddi/manevi çıkarları, öteki algılamaları ve çatışma potansiyelleri ile doğrudan ilintilidir.
 
Bununla birlikte Batı’nın, Ortadoğu’nun kaderi olan, sömürme/edilgenleştirme sürecinde tarihsel determinizme12 sebep olan politikaları bağlamında; Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel kimlik farklılıklarının istismar edilmesi, bu bölgedeki doğal kaynakların ve coğrafyanın öneminin anlaşılması, Birinci Dünya Savaşı sonrası cetvelle sınırların yeniden çizilmesi, İkinci Dünya Savaşında hegemon güçlerin Ortadoğu’ya bakışı, daha sonra tek hegemon güç olarak uluslararası sistemi domine eden ABD’nin 11 Eylül sonrası Ortadoğu politikaları ile şekillenen mezhep ve cihat pratiklerini örneklemek de mümkündür.
 
Bu noktalardan hareketle İslam âlemi özelinde mezhepsel farklılıkların tarihsel gelişim sürecinde belirginleşmesi ve her halkın/devletin/toplumun kendine uygun gördüğü mezhebi seçmesi anlaşılabilir bir durumdur. Buna rağmen günde birkaç kez aynı Yaradan’a ibadet eden bu ekollerin günümüzde birbirlerini kâfir olarak görmeleri ise bir aporiadır.13 Batı’nın Ortadoğu üzerinde tarihsel deterministtik algılamalardan hareketle sömürge geçmişi bunda önemli bir neden olarak belirse de din ve güç genelinde irdelenen bu konunun uluslararası ilişkilerde çatışma yaratmasının önlenmesi ve aksine siyasi, stratejik ve ekonomik temelde çok boyutlu işbirlikleri ile birleştirici bir unsur olarak kullanılması gerekmektedir. Fakat İslam’ın günümüzdeki hali birleştirici bir kurumsal mekanizmayı ne kadar taşıyabilir?
 
İslam’ın Kaderi
Mezhep Arapçada gidilen yol demektir. Literatürdeki karşılığı ise itikadi ve ameli sahadaki düşünce ekolleridir. Toplumların farklı siyasi, sosyokültürel, ekonomik, tarihi ve coğrafi sebeplerle doğal olarak belirli ekollerde odaklanmış olması adiyattan bir esastır. İşte bu ekolleşmenin sistematik ve planlı olarak kurumsallaşması ile mezhepler -aynı demokrasi gibi- insan yapımı olarak meydana gelmiş oluşumlardır. Zira tüm mezhepler Hz. Peygamber’in vefatından sonra meydana çıkmışlardır.14 Bu bağlamda Müslümanlarca Hz. Peygamber’den sahih olarak aktarıldığı kabul edilen mezhep tarafgirliği düşüncesine göre İslam ümmeti 73 fırkaya ayrılacak ve sadece biri kurtuluşa erecek, diğerleri ise sapıtacaktır. 15 Bu yüzden İslam dünyasında ortaya çıkan her grup, kurtuluşa eren fırkanın yani Fırka-i Naciye’nin kendisi olduğunu iddia etmiştir. 16 Bu bağlamda ilgili ekol ve/veya mezheplerin hak oldukları, öteki mezheplerin ise batıl olduğunu savlayan mezhep doktrinerlerinin beyanları önem kazanmaktadır. 17 Bu noktadan hareketle çalışmada Ortadoğu coğrafyasında birbirlerini kâfir olarak niteleme noktasına kadar gelmiş ötekilik algılamasına sahip üç büyük, önemli ve Sünnet doktrinine dayalı temel mezhep olan Selefilik - ve günümüzde Vehhabilik-, Şiilik ve Sünnilik özelinde Ortadoğu’daki (dünyanın merkezindeki) çatışmaların çözüme kavuşturulmasının önemi ve zorluğu irdelenmelidir.
 
Bu bağlamda hadis literatüründe Sünnet, Hz. Peygamber’in söz, fiil ve kabulleridir. Hz. Peygamber’in bu tebliğlerine uyan Sahabe ve Tebaanın yolundan gidenlere ise Ehlisünnet denmektedir. Ehlisünnet, Hz. Peygamber’in din pratiğini aynı nosyon ile uygulayanlar iken Cemaat ise Hz. Peygamber ve Sahabeleri sonrasında doğmuş İslam ümmetinin, Ehlisünnet çerçevesinde dini anlama, yorumlama ve yaşama biçimine sahip İslam topluluklarıdır.18 Şiilik ve Sünnilik arasında dinin yaşanması/pratize edilmesi noktasında oldukça benzerlikler vardır. İkisinde de günlük namaz (Şia’da cem edilebilir ve namazda Kerbela taşı üzerine secde yapılır), Ramazan’da oruç tutmak, hacca gitmek ve zekât vermek farzdır. Bu bağlamda çalışmada bireysel bazda dinin temeli olan ibadetlerin aynı Yaradan’a yapılması ile dinin esas maksadının öne çıkarılması idealize edilebilecek bir “ümit” iken dinin retoriğinde anlaşmazlıklar vardır. Bu anlaşmazlığın temel sebebi imametin imanın bir şartı olup olmaması üzerinde düğümlenmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’den sonra İslam’ın kaderi evrilmektedir. Bu bağlamda Şiilik ve Sünnilik arasındaki ayrım19 Ortadoğu özelinde bireyden çok toplum, aşiret, mezhep ya da devlet temelli kimliklenmeyi daha önemli hale getirmektedir. Aşağıdaki tablodan elde edilecek en temel gösterge ilgili mezheplerin ve dolayısıyla ülkelerin -aynı eğitim ve medeniyet şartları altında-20 birbirlerini kabul edecek zeminde buluşamayacakları gerçeğidir.
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Orta Doğu Hit: 91
Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu 2018 | BİLDİRİ ÇAĞRISI
BİLDİRİ ÇAĞRISI
TÜRKİYE - KÖRFEZ SAVUNMA VE GÜVENLİK FORUMU 2018
“Körfez’de Güvenliğin Geleceği ve İran”
( 07-09 Kasım 2018, İstanbul )
 
Dünyadaki temel trendlere bakıldığında “toprak ve makineyi” takiben “bilgi ve bilgiye dayalı ürünler” temelli yeni ekonomi çağında küresel rekabet “mikro-milliyetçilik”, “entegrasyon” ve “öngörülemezlik” üzerinden gelişmekte, hayatın ve devletin yeni doğasını belirleyen meydan okumaların; “kaynak ve paylaşım krizi”, “üretim-tüketim-büyüme” formülünün sürdürülemezliği, Çin kaldıracı ile “orta sınıfın tasfiyesi”, “enerji, su ve gıda güvensizliği”, hayatın her alanında “4. boyuta geçiş”, “işgücünde insan kaynağının tasfiyesi”, değişen devlet doğası ve beklenti yönetimi temelinde “sert güçten yumuşak güce geçiş” olduğu temel referanslar olarak şekillenmektedir. Tüm bu temel parametreler içerisinde, teknolojideki dönüşümler; yapay zeka, sanal/artırılmış gerçeklik ve mobilite merkezli gelişerek tüm insan hayatını ve doğasını değiştirmeye adaydır. “Endüstri 4,0” ve “Toplum 5,0” kavramlarının dünyanın dönüşümünü yönetmek açısından önemli başlıklar olduğu aşikârdır.
 
Bir diğer etken de Çin’in dünya sahnesinde her geçen gün etkinleşmeye başlamasıyla oluşturduğu türbülanstır. Yeni İpek Yolu projesi “Kuşak ve Yol”; hem karadan hem denizden 64 ülkeyi ilgilendiren bir küresel entegrasyon projesi olarak şekillenmekte, iktisadi pastanın dağılımını kalıcı olarak değiştirmektedir.
 
Tüm bu gelişmelerle birlikte, “Güvenliğin Ekosistemi” hukukuyla birlikte değişmektedir. Güvenlik - Demokrasi ikilemi bundan sonra çok daha fazla yaşanacaktır. Çünkü orta sınıfı eriyen ve güvenlik ekseni sofistike bir zemine kayan ülkelerde demokrasinin yaşatılması çok zordur. “Güvenlik bize otoriter rejimler mi getirecek” sorusunun daha fazla tartışılması gerekmektedir. Orta sınıfı olmayan ülkelerde, otoriter rejimler ya da kaosun iki seçenek olarak önümüzde durduğunun da görülmesi gerekmektedir. Bölgesel ve küresel güvenlik anlamındaki iş bölümünün nasıl yapılacağı ve bedelinin nasıl paylaşılacağı da önümüzdeki dönemin tartışması olmaya adaydır. Güvenlik üzerinden yeni ittifakların gelişmesi ise Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerin aldıkları risklerden ve inisiyatiflerden okunabilmektedir.
 
Mülkiyet ve güç kavramlarının niteliği tarihsel olarak değişmektedir. “Başarıda Başarısızlık” sendromu yaşayan AB’nin geleceğini ise, Brexit sonrası Batı’da yeniden canlanan 2. Dünya Savaşı öncesine benzer kamplaşmanın sonuçları belirleyecektir. Yeni küresel güç adaylarından Rusya’nın yeni silahlar deklarasyonu ve Çin’in altın garantili yuan’la petrol ticareti güvenlik ekosistemi ve rezerv paralar için milat olmuş, Brexit’in anlamı ve dengelere etkisi biraz daha geride kalmıştır.
 
............
 
Siyasi tarih ve uluslararası ilişkilerin son üç yüz yıllık uzun öyküsü bize, insanı merkeze konumlandıran fakat en üstün değer olarak gözetmeyen hiçbir siyasi, idari, iktisadi yapının; “meşru hukuk” ve “adalet”e bağlı olmayan hiçbir kurumsal stratejinin nihai olarak hiçbir topluma “huzur”, “istikrar” ve dolayısıyla “refah” getirmediğini son derece trajik bir biçimde öğretmiştir. Huzur ve ilişiğindeki anlam dünyasının, gerek bireysel gerek toplumsal düzeyde, en temel ön koşulu “emniyet duygusu”dur. Hiçbir insan, aile ve toplum emniyet duygusundan yoksun olarak “insan onuru”na yakışır bir hayat sürdüremez. Psikososyal, sosyoekonomik ve sosyopolitik bir kavramsal ve olgusal temele dayanan emniyet duygusu; tüm bireysel, toplumsal ve hatta uluslararası diplomatik, ekonomik ve lojistik ilişkilerin en esaslı teminatıdır.
 
Güncel dilde “güven” sözcüğüyle ifade edilen ve tam anlamıyla yalnızca birbirine itimadı olan insanlar ve toplumlar arasında var olabileceği açık olan emniyet duygusu ile daha teknik ve lojistik bir kavramsallaştırma olan “güvenlik arayışı” arasında ters orantılı ve paradoksal bir ilişki söz konusudur. Emniyet duygusuyla aynı vicdani itkiden kaynaklanan “saygı” ise güven temelli “bağımlılık” ilişkilerinin sürdürülebilirliğinin anahtar kavramıdır. Zira bireysel ilişkilerde olduğu gibi toplumsal ve toplumlar arası ilişkilerde de tarafların öz kimliklerine saygı, gerek bir ahlak ilkesi gerekse kamu diplomasisi ve siyasal iletişim aracı olarak inşa edici ve onarıcı bir nitelik taşımaktadır.
 
“Ortak ideale mensubiyet”; toplumlar arası bağımlılık ilişkisini, karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı taktiksel veya konjonktürel bir dış politika tercihi olmaktan çıkarıp asli bir kimliksel ve stratejik sorumluluğa dönüştürür. “Karşılıklı bağımlılık” içindeki veya “stratejik diyalog” hâlindeki toplumlar, özellikle ve öncelikle kendi aralarında güvene dayalı ilişkilerin timsali olması gereken Müslüman toplumlar, “küreselleşme olgusu ve ilişiğindeki iktisadi, siyasi ve askerî tahakküm”e karşı “ortak vizyon” ile uluslararası müzakereye katılmak ve söz konusu bağımlılık tanımına uygun bir “ilişkiler ağı” kurmakla yükümlüdür. “Güven bunalımı” sebebiyle “ilişkilerin güvenliği”nin bile karşılıklı güvenlik stratejilerinin öncelikli bir gündem maddesi hâline geldiği bir süreçte; toplumdan çevreye, sağlıktan tarıma pek çok alan ve sektörde yeni tanımları oluşan “güvenlik” kavramının hem konu hem aktör düzeyinde çok boyutlu bir niteliğe sahip olduğu açıktır.
 
Başta ABD güdümlü NATO, Avrupa Birliği ve AGİT olmak üzere uluslararası ve bölgesel birliklerin çözüm yerine yeni sorunlara yol açan “güvenlik politikaları”; BM’nin çatışma bölgelerindeki sonuçsuz çözümleri(!); ŞİÖ ve CICA gibi uluslararası örgütlerin “alternatif çözüm” olmak yerine ilk örneklerine evrilme eğilimleri; teknolojik gelişmelerin ve küresel sistemin ekonomik değişkenlerinin gölgesinde aktörler arasındaki güç dengesinin dönüşüm geçirdiği bir süreçte gerçekleşen “hibrid savaşlar”, ortak ideale mensup devletlerarası kuşatıcı üst-birlik ve ilgili bölgesel alt-birliklerin önemini ve güvenlik tartışmalarındaki ağırlığını artırmaktadır. Küresel düzeyde güvenliğin tek bir aktör tarafından sağlanamayacak kadar çok boyutlu ve karmaşık oluşuna bağlı olarak önem kazanan ve küresel güvenlik tehditlerine karşı dayanışma olarak algılanan “kolektif güvenlik” gereksiniminin yanı sıra her düzey ve alandan aktörün ortak oyu ve vizyonuna bağlı bir uluslar-üstü mekanizma bulunmayışı bölgesel güvenlik perspektiflerinin ön plana çıkarılmasını zorunlu hâle getirmiştir. Bu durum istikrarsızlığa bağlı olarak ilişkilerin son derece kırılgan olduğu Orta Doğu’da daha da belirgindir.
 
Sert güç kullanımının değişen doğası ile; hararetle teşvik edilen mikro-milliyetçilikler, hibrit savaşlar ve devlet-dışı aktörler küresel güvenlik mimarisinin bir parçası hâline gelmektedir. Bu çerçevede devletlerin; kendi etki alanlarını korumasının, genişletmesinin ve kendi ayırt edici yanlarını ön plana çıkartmasının sahip oldukları yüksek ateş gücüyle sağlanacağı düşünülebilir. Ekonomik kalkınma projeleri, yatırım stratejileri ve geo-ekonomik sıklet merkezlerinin oluşması, sert güç kullanımını ekonomik alan içine çekmektedir. Burada ön plana çıkan faktör sert güç projeksiyonunun yeni dönemde artan önemidir. Küresel dönüşüm dinamikleri, enerji hatlarının artan önemi ve “Kuşak ve Yol” inisiyatifi etrafında oluşan ekonomik koridorlar, güç çekişmelerinde Pasifik bölgesini Körfez’e ve Doğu Akdeniz’e bağlamaktadır. Bu bağlamda Çin - ABD - Pasifik çekişmeleri, bölgesel ve küresel türbülansı artırmaktadır.
 
Güçlü tarihsel ve kültürel arka plana rağmen stratejik nitelikli diyaloğun henüz gelişmekte olduğu Türkiye - Orta Doğu veya daha dar kapsamda Türkiye - Körfez Ülkeleri ilişkilerinin bu kırılgan eksen dışında tutulması mümkün değildir. Bölge dışından, ABD ve AB’nin yanı sıra, Stratejik Ortak Statüsü (2008) ile üst düzey düzenli kurumsal diyaloğun benimsendiği ilk ülke olarak Türkiye’nin Bölge ülkeleri ile özellikle ticari ilişkileri giderek gelişmiş; taraflar arasındaki ticaret hacmi bu süreçte katlanarak artmıştır. Her iki taraf açısından son derece olumlu sonuçlar doğuran bu gelişmelerde, diğer faktörlerin yanı sıra güven temelli stratejik diyalog arayışının önemli payı vardır.
 
Avrupa Birliği gibi ilk örneklerinde de belli ölçüde gözlemlendiği gibi Körfez Ülkelerinin özellikle iç-politik tercihlerine bağlı dış politika öncelikleri, Bölge ülkeleri arasında güven temelli ilişkileri sürdürülebilir kılacak ortak bir siyasi ve askerî vizyon oluşumunu engellemektedir. Bununla birlikte Türkiye - Körfez ilişkilerinin bölgedeki Suriye ve Irak gibi diğer ülkelere oranla yüksek istikrar ve refah seviyesi kendilerine; Bölge ve çevre ülkelerle stratejik diyalog ve karşılıklı güven temelli bağımlılık ilişkisinin derinleştirilmesinde önemli sorumluluk yüklemektedir.
 
Türkiye - Körfez Ülkeleri işbirliği faaliyetlerinin yaklaşık son on yıllık bilançosuna istinaden; her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da henüz işbirliği konusu edilmemiş büyük bir potansiyel barındıran ilişkilerin ileri bir aşamaya taşınmasına ilişkin, özellikle iş dünyasında, güçlü bir beklenti söz konusudur. Bu beklentiyi karşılayacak muhtemel Serbest Ticaret Anlaşması’nın, taraflar arasındaki ticaret hacmini rekor düzeye çıkaracağı açıktır. Ayrıca “İslam Ülkeleri Tercihli Ticaret Anlaşması” taslak planı çerçevesinde, üçüncü ülkelerde, Türkiye - Körfez Ülkeleri işbirliğinde savunma ve uzay sanayi başta olmak üzere çok boyutlu yatırım faaliyetleri gerçekleştirilmesi önemle değerlendirilmelidir.
 
Mevcut anlaşmalarda ticaret, finans, ulaştırma, enerji, turizm gibi sektörlerin ön plana çıktığı Türkiye - Körfez Ülkeleri ilişkilerinin; savunma ve uzay sanayii, askerî personel eğitimi, ortak operasyon gücü oluşturulması gibi gerek ikili gerek çok taraflı potansiyel barındıran “askerî eğitim” ve “savunma ve uzay sanayii”  gibi çok boyutlu güvenlik alanlarında da birlikte büyüme stratejisine bağlı ve dengeli bölgesel/küresel işbirlikleri geliştirilmesi elzemdir. Zira savunma ve güvenlik politikalarının temelini oluşturan, ekonominin bir parçası olarak gelişen ve teknolojik bilgi üretim alanı olan savunma ve uzay sanayiinde sağlanacak teknolojik üstünlüğün politik ve ekonomik avantaj; yönetsel sinerji, risk paylaşımı ve güçlü teknik uzmanlık kapasitesinin ise maliyet azaltımı ve rekabet üstünlüğüne katkı sağladığı açıktır.
 
............
 
İran’ın İslam orduları tarafından fethinden, İran ile Batılı ülkeler arasında ciddi sorunların ortaya çıktığı 1979 İran İslam Devrimine kadar Körfez’in doğu ve batı yakaları bütünleşik bir bölge hâlindeydi.  1979’dan itibaren “mezhep karşıtlığı” Bölge’de en önemli güvenlik sorunu hâline gelmiştir. Bölge ile gerçekleştirilen yüklü silah satışlarının temeli bu karşıtlık olmuştur.
 
1980’li yıllarda İran-Irak Savaşı ile Bölge’de Arap-Fars karşıtlığı derinleşmiş, mezhep ayrışmasına etnik ayrışmalar da eklenmiştir. İran ile yenişemeyen Irak’ın, yaşadığı travmayı atlatmak amacıyla 1990 yılında Kuveyt’i işgali, Bölge’nin Araplar arasında da ayrıca parçalanmasına neden olmuştur. 
 
1990’lı yılların sonu ile 2000’li yılların başında İran ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşma arayışları; Irak’ın ABD tarafından işgali, ülke siyasetinin Şiilerin tekeline bırakılması ve Sünnilerin etkisiz kalması ile son bulmuştur. O günden bu yana Sünni-Şii ayrışması; Bölge’de giderek derinleşmiş, çatışmaların ve özellikle Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler için silah alımlarının temel gerekçesi hâline gelmiştir. İran ise bu silahlanma yarışına kendi nükleer, balistik ve diğer silahlanma programları ile katılmıştır.
 
Bölge’de tırmanan ve nükleer krize dönüşen silahlanma yarışı küresel aktörlerin Bölge’ye çok daha etkin bir şekilde müdahale etmelerine zemin hazırlamıştır. Arap Baharı adı verilen olayların Körfez bölgesine yansımaları ise, Bölge’deki güvenlikle ilgili kaygıları biraz daha derinleştirmiş ve karmaşık hâle getirmiştir.
 
Bütün bu ayrışmalara ek olarak, 2017 yılında Katar ile Suudi Arabistan, BAE ve Mısır arasında oluşan kriz, Bölge ülkeleri gözünde yeni ve önemli bir güvenlik tehdidi hâline gelmiş, Bölge’ye silah ithalatını hızlandırmıştır.
 
Bölge’deki ayrışma ve krizler, tarihin hiçbir döneminde şimdiki kadar derin, sürekli ve etkili olmamıştır. ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi ise Bölge ile birlikte küresel etkileri olacak yeni bir bunalımın habercisidir. Modern dönemde gerek Sünnilik/Şiilik gibi dinî/mezhebî akımlar, gerekse Türkler ve Araplar gibi etnik unsurlar emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mütemadiyen ve çoğu zaman omuz omuza mücadele vermişlerdir. Körfez Ülkelerinin;  gerçek çıkarlarını önceleyen rasyonel politikalar geliştirmeleri, Bölge halklarının refah ve mutluluğu ve kalıcı barışın inşa edilebilmesi, İran konusunun nasıl yönetileceğine  bağlı olmaya devam edecektir.
 
............
 
Din, dil, tarih ve coğrafya dışında medeniyetimize güç ve adaleti getirecek “stratejik karşılıklı bağımlılık ve güven inşası”, Türkiye - Körfez Ülkeleri ilişkilerinin önündeki temel zihinsel eşiktir. Ülkeler arası önceliklerin ve farkılıların bölgesel zayıflığa ve güvenlik açığına dönüşmemesi için doğru yönetilmesi ortak risk ve fırsatlara odaklanma ile mümkün olacaktır.
 
Küresel bir marka olarak kurumsallaşan İstanbul Güvenlik Konferansı ile bağdaşık yapılacak Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu; Körfez’de Güvenliğin Geleceği ve İran ana teması ile Türkiye ve Körfez Ülkeleri arasında Savunma ve Güvenliği önceleyen bir yaklaşımla Stratejik Karşılıklı Bağımlılık ve Güven İnşası parametrelerini sağlıklı yönetme ve ortak bilinç oluşturulması yönünde akademik, sivil katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
 
Ana Tema
Körfez’de Güvenliğin Geleceği ve İran
 
Alt Temalar
A
Körfez’de Güvenliğin Geleceği ve Çok Boyutlu Dengeler
İran’ın Güç Parametreleri ve Rekabet Yönetimi
ABD, AB ve Yeni Ortaklarla İlişkiler ve Bölgesel Stratejiler
B
Çok Boyutlu Güvenlik İşbirliği: Siyasi, Stratejik ve Ekonomik Temeller
Savunma ve Uzay Sanayii: Fırsatlar, Riskler
Savunma ve Güvenlik Teknolojilerinin Yeni Doğası
Yumuşak Güç İnşası ve Beklenti Yönetimi: Deneyimler, Kazanımlar
Siber Güvenlik İşbirliği (Siber Ordu Yarışları)
Çok Boyutlu ve Tamamlayıcı Güvenlik İşbirliği
(Çevre, Terörizm, Kaçakçılık, Enerji, Gıda, Su Güvenliği, Nüfus, Sağlık, İklim, Şehir Planlaması, Teknoloji vb.)
Orta Doğu,  Afrika, Asya Ülkeleri ve Türkiye - Körfez
Çok Kutuplu Dünyada Yükselen Güçler ve Küresel Yönetim Yapılarına Adaptasyon
 
Özel Çalıştaylar
Kara
Deniz
Hava
Uzay
 
 
BİLDİRİ ÖZET GÖNDERİM
Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu 2018 oturumlarında konuşmacı olmak için igk2018@istanbulguvenlikkonferansi.org adresine aşağıdaki gibi düzenlenmiş MS Word dosyasını iletmeniz gerekmektedir:
 
•    Tebliğ başlığı
•    300 kelimelik özet, 5 anahtar kelime
•    Kurumsal bağınız ve kısa özgeçmiş (detaylı CV değil)
 
Önemli Tarihler:    
     Özet son gönderim tarihi : 31.08.2018
     Kabul edilen bildirilerin ilanı tarihi : 14.09.2018
     Konferans tarihi : 07 - 09.11.2018
     Gözden geçirilmiş tam metin gönderimi : 30.11.2018
 
Gerekli Bilgiler:
     Özet Kitapçığı konferanstan önce hazırlanacak ve online olarak yayınlanacaktır.
     Özet ile uyumlu ve bilimsel yeterliliği kabul edilen tüm tam metinler bir derleme kitap şeklinde yayınlanacaktır.
   Özet gönderim ve kabul edilen bildirilerin sunumu için ücret talep edilmemektedir. Ulaşım, konaklama ve yerel masraflar katılımcılara aittir.

Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 239
İstanbul Güvenlik Konferansı 2018 | BİLDİRİ ÇAĞRISI
BİLDİRİ ÇAĞRISI
İSTANBUL GÜVENLİK KONFERANSI 2018
“Geleceğin Güvenliği”
( 07-09 Kasım 2018, İstanbul )
 
Birinci Dünya Savaşı’nda şekillenen ilk formu ile “güvenlik”, uluslararası çalışmaların temelinde yer almaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda güncellenen bu çıkarımlar en son Soğuk Savaş ile nihai hâlini almış; uluslararası sistemin, üzerine kurulduğu ve yönetildiği güvenlik şablonu kurumsallaşmıştır. Geleneksel güvenlik anlayışının son hâli ise 11 Eylül Saldırıları sonrası ABD’nin küresel terörizm ile mücadele stratejisini duyurması ve sistem içerisinde var olan tüm paydaşların bu stratejinin parçası ve uygulayıcısı olması ile anlamlandırılmıştır.
 
1990’lardan sonra uluslararası sistemde yaşanan köklü değişimler ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği teknolojik gelişmeler modern dönemde yeni tehditlerin ortaya çıkmasına, mevcut tehditlerin ise şeklen değişime uğramasına sebep olmuştur. Uluslararası sisteme devlet dışı aktörler ve askerî olmayan tehditlerin de dâhil olmasıyla günümüzün güvenlik ortamı çok boyutlu bir hâl almış, buna paralel olarak mücadele yöntemlerinin de güncellenme ihtiyacı hâsıl olmuştur.
 
“Savaş”, “güç” ve “barış” terimleri, Soğuk Savaş sonrası döneme kadar güvenlik ortamının anlaşılmasında en etkili tanımlamaları içermektedir.
 
Geleneksel güvenlik anlayışının öncüleri; geçmişin şiddet eğilimli anlayışının gelecekte de devam edeceğini varsaymaktadır. Bunun yanında geleceğin güvenlik ortamı ile başa çıkmanın geçmişten çıkarılan derslerle mümkün olacağını düşünmekte, gücü maksimize etmenin güvenliği de maksimize edeceğini değerlendirmektedirler.
 
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte bu dönemin güvenlik algısını oluşturan konsept ve kalıplar da dönüşüme uğramış, küreselleşme ve yaşanan teknolojik gelişmelerle birlikte geleneksel anlayışın güvenlik tanımlamasında kullanılan terimler değişime uğramıştır.
 
Geleneksel güvenlik anlayışının ordu, cephe, silah, muharebe alanı kavramları olağanüstü değişim ve dönüşüme maruz kalmış, mücadele alanı adeta tüm dünya hâline gelmiştir. Söz konusu durum, “güvenlik” olgusunu; kaynağı, zamanı ve şekli önceden tahmin edilmesi güç, hatta neredeyse imkânsız, asimetrik tehditlere açık ve çok boyutlu bir alan hâline getirmiştir.
 
Yeni güvenlik anlayışı ile birlikte; uluslararası terörizm, organize suç örgütleri, devlet-dışı silahlı aktörler, siber terör, saldırma amacı güden devletler, konvansiyonel ve kitle imha silahlarının yaygınlaşması gibi riskler, ulusal fiziki varlığa yönelen tehditler arasına girmiştir.
 
Savaşı Clausewitz’in tanımı ile “politikanın başka araçlarla devamı” olarak ele aldığımız zaman bahsedilen şekilde evrim geçirmiş olsa da çatışma ve savaş ortamının, siyasal alan var olduğu sürece devam edeceği kanaati ortaya çıkmaktadır. Savaşın evriminde hiç şüphesiz teknoloji en belirleyici rolü oynamıştır. 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısında elektronik, iletişim ve malzeme teknolojilerindeki gelişmeler, askerî alanda da önemli atılımlara vesile olmuştur. Bu gelişmelerin 21. yüzyıla yansımaları, savaşın icrasını kökünden değiştirmiştir.
 
İletişim teknolojilerinin gelişmesi, jeopolitik gelişmeler ve ulus devletlerden ziyade devlet-dışı aktörlerin (örgütler, mikro milliyetçilik, terörizm vb.) ön plana çıkması; savaşın yeni usül, taktik ve sistemlerle icrasını doğurmuştur. “Dördüncü Nesil Savaş” olarak adlandırılan bu yeni yaklaşımda çok daha küçük, hareket kabiliyeti yüksek, ağ merkezli bir yapıda birbirine bağlı birlikler; siyasi, ekonomik ve sosyal harekâtların bir parçası olarak kullanılmaktadır.
 
Dördüncü Nesil Savaş'ın ilk açık örnekleri olan Libya Harekâtı, Suriye İç Savaşı, Afganistan gibi örneklerde devletlerin siyasi ve askerî hedefleri için devlet-dışı aktörleri kullandıkları, savaşların meydanda ya da açıkça ilan edilmiş bir şekilde değil "vekalet savaşı" (proxy war) şeklinde yürütüldüğü görülmektedir. Gerilla harbi, gayrinizami harp stratejileri öne çıkmaktadır. Taktik ve stratejik sonuç için psikolojik harp, elektronik harp, siber harp gibi yöntemler kullanılmaktadır.
 
Teknolojinin henüz insan faktörünü devreden çıkarmadığı günümüzde, güvenlik faaliyetlerine destek hizmeti konusunda geldiği noktada, insanların sahip olduğu gücü on katına çıkarabilen teçhizatlar, gözlem sırasında tehdidi atlamayan kombine tesisler ve insan kullanımındaki sofistike imha araçları, insani stratejiler ile insanlara karşı planlanan, aslında çok eskiden beri olagelmiş durumun sürekli güncellenmiş hâli olarak görülebilir.
 
Günümüzde ilk örneklerini gördüğümüz insansızlaştırılmış güvenlik alanı ise gelecekte en çok karşımıza çıkacak olgudur. Önce araçların insansızlaşması, arkasından muharebelerin ve en sonunda tüm güvenlik ve savunma çerçevesinde değerlendirilecek alanların bu şekilde değişmesi ile olgular, hedefler, yollar ve hatta sonuçların farklı şekillerde değerlendirilmesi gerekmektedir.
 
Geleceğin güvenliği aslında gelecekte var olan ihtiyaçların ve genelleşmiş hayat şartlarının çizdiği çerçevede şekillenecektir. Günümüzde hayatımızın parçası olan internet üzerine yapılan çalışmalarda, henüz 1996 yılında hazırlanmış bir yayımda bile “lidersiz, devlet dışı aktörlerden oluşan bir ağ yapısının (internet gibi) bilgi devrimindeki avantajı ele geçireceği ve kuruluşlara yönelik biçimsiz, düşük yoğunluklu sürdürülecek yeni tip bir toplumsal çatışmanın yükselmekte olduğu” tezi ortaya atılabilmektedir.
 
Bir süredir tartışılagelen ve küreselleşmenin getirdiği güvenliğin temel öznesinin birey-toplum-devlet skalasında konumlandırılamayan yeri de gelecekte daha keskin şekilde belirecektir. Teknoloji ve bireysel ihtiyaçların, bu konumlandırmaya etkisi bilinse de hangi noktaya getireceği konusu açıklık kazanmamıştır. Yüksek/alçak siyaset (high/low politics) kavramlarının toplumsal ve kamusal kabullerindeki değişimin de kavramların bir parçası olan güvenliğin kapsam ve araçlarını belirleyeceği görülebilmektedir.
 
Gelecek olgusunun güvenlikleştirilmesi ise; fütürist bir hayal gücü üzerine inşa edilen yaklaşımların ötesinde aslında öngörülen gelecek şartlarının insan-toplum-devlet nezdinde güvenlik olgusu içinde değerlendirilmesidir. Olgusal olarak, geleceğin söz konusu özneleri önceleyecek şekilde planlama ve şekillendirme noktasını nitelemesi konusunda değerlendirmeye alınmalıdır.
 
Günümüzde günü kurtarma, günceli kovalamanın güvenlik kavramında yeri olmadığı açıktır. Bu sebeple “Geleceğin Güvenliği” ana teması ile İstanbul Güvenlik Konferansı 2018; TASAM, Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından gerçekleştirilecektir. Tam bir açık görüşlülük, çift yönlü ve multi-disipliner değerlendirme ile sosyal ve fen bilimlerinden akademisyenler, devlet temsilcileri, politika yapıcılar, uzmanlar, düşünce kuruluşları mensupları, güvenlik kurumları mensupları, bürokratlar ve diğer ilgililerin geniş katılımı beklenen Konferans için tasarlanan gündem başlıkları aşağıdaki gibidir.
 
Ana Tema
Geleceğin Güvenliği
 
Alt Temalar (Paneller)
Geleceğin Güvenliğinde Endüstri 4.0
Geleceğin Güvenliğinde Yapay Zeka
Robotik ve İnsansı Robotlar
Geleceğin Balistik, Konvansiyonel Savunma ve Uzay Sanayi
Geleceğin Güvenlik Örgütlenmesi ve NATO
Geleceğin Güvenlik Örgütlenmesi ve ŞİO
Geleceğin Güvenlik Örgütlenmesi ve Yeni Ordular
Geleceğin İstihbarat Yönetimi
Veri Ekolojisi, Ağ Güvenliği ve Siber Tehditler
Siber Ordu Yarışları
Dijital Ekonomi ve Geleceğin Güvenliği
Gelecekte Sınır Problemleri Yönetimi
Güvenlikte Gelecek İkilemi
İnsansız Araçların Meydan Muharebesi: İHA, İKA, İDA
Güvenlikleştirilen Gelecek
Yeni Medya, Veri Ekosistemi ve Güvenlik
Geleceğin Akıllı Şehirleri ve Güvenlik Yönetişimi
Geleceğin Yumuşak Güç Bileşenleri
 
 
BİLDİRİ ÖZET GÖNDERİM
 
İstanbul Güvenlik Konferansı 2018 oturumlarında konuşmacı olmak için igk2018@istanbulguvenlikkonferansi.org adresine aşağıdaki gibi düzenlenmiş MS Word dosyasını iletmeniz gerekmektedir:
 
•   Tebliğ başlığı
•   300 kelimelik özet, 5 anahtar kelime
•   Kurumsal bağınız ve kısa özgeçmiş (detaylı CV değil)

 

Önemli Tarihler:    
     Özet son gönderim tarihi : 31.08.2018
     Kabul edilen bildirilerin ilanı tarihi : 14.09.2018
     Konferans tarihi : 07 - 09.11.2018
     Gözden geçirilmiş tam metin gönderimi : 30.11.2018
 
Gerekli Bilgiler:
     Özet Kitapçığı konferanstan önce hazırlanacak ve online olarak yayınlanacaktır.
     Özet ile uyumlu ve bilimsel yeterliliği kabul edilen tüm tam metinler bir derleme kitap şeklinde yayınlanacaktır.
     Özet gönderim ve kabul edilen bildirilerin sunumu için ücret talep edilmemektedir.
     Ulaşım, konaklama ve yerel masraflar katılımcılara aittir.

 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 211
İstanbul İktisat Konuşmaları - 1 SONUÇ RAPORU (TASLAK)
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) tarafından 26 Nisan 2018’de İstanbul’da Boğaziçi Hilton Oteli’nde; iktisat teorisindeki gelişmelerin tartışmak, dünya ve Türkiye İktisadı analizini farklı bakış açılarıyla değerlendirmek üzere akademisyenler, uzmanlar ve Türk iktisatçılarının sınırlı katılımı ile yemekli toplantı şeklinde düzenlenen İstanbul İktisat Konuşmaları serisinin ilkinin Sonuç Raporu aşağıdaki gibidir:
 
Bugüne kadar sunulmuş olan iktisadi modeller değişen şartlarla birlikte çökmüş vaziyettedir. Bu modeller, krizler karşısında, verdikleri sözleri yerine getirememektedir. Bu çöküntü karşısında bir takım alternatif arayışlar olsa da bu arayışların, alternatif bir model ortaya koymada yeterli kuvveti bulunmamaktadır. IIPPE (International Initiative for Promoting Political Economy | Siyasi Ekonomiyi Teşvik için Uluslararası Girişim) bu akımlara iyi bir örnektir; fakat bu oluşum da bütün alternatif modellerin merkezi olabilecek insan sermayesini bünyesinde toplamış olmasına rağmen kendi içerisinde dağılmış vaziyettedir. Dolayısıyla, küresel bir ayrışma döneminden geçilmektedir ve dünya, gelecek 70-80 yılda çok değişmiş olacaktır. Bu durum, değişiklikte yer alacak aktörlerin de iyi tanınmasını gerektirmektedir.
 
Bugüne kadar ekonomiler Batı merkezli çıkmakta ve birbirine eş ekonomiler olarak gelmekteydi. Çin’in ve Hindistan’ın büyüyen ekonomileri bu dengeyi değiştirecektir. Çin’in ve Hindistan’ın Batı ile teknolojik farklılıkları kantitatif olarak kalacak, niteliksel farkları ortadan kalkacaktır. Zamanla iç pazarı güçlü olan bu ekonomiler, Kıta Avrupası’nda küçük parçalar hâlinde kalan pazarı içine alacaktır.
 
Çin’in ve Hindistan’ın bu denli büyümesi var olan standart reçetelerin nasıl uygulanacağı konusundaki güçlükleri de beraberinde getirmektedir. Bu reçete teorileri ışığında Çin’in ve Hindistan’ın, İspanya’nın kişi başına düşen gelir düzeyini yakalaması düşünülemez. Buna ilave olarak bu reçeteler krizler karşısında çözüm üretmede yetersiz kalmaktadır.
 
Reçetelerin bu tıkanıklığı bize, kurumların farklılıklarının ve tarihsel tecrübelerin politika üretme noktasındaki gerekliliğini göstermiştir. Dolayısıyla, dünya, küresel bir ayrışma dönemi içerisindeyken ekonomik krizler karşısında standart reçetelerin yetersiz kaldığı yerde “kurumları tanımak ve tarihin bize verdiği tecrübelerden faydalanabilmek”, değişimlere uygun politikaları üretmek için her zaman göz önünde bulundurulması gereken iki önemli etken olmaktadır.
 
Bu reçetelerden farklı olarak, değişen dünyada kâr odaklı maksimizasyondan çoklu maksimizasyona geçilecektir. Bahsedilen bu değişimde üç konu, etki alanı açısından daha büyük öneme sahiptir; demografi, iklim ve teknoloji. Makro anlamda demografik değişiklikler; Batı’daki nüfus artışında azalma ve 2. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş arasındaki dönemde doğanların emeklilik dönemine girmesi ile tasarruf eğilimlerinin artması neticesinde tüketim alışkanlıklarının değişime uğramasıdır. Bunun yanında güney yarım küre nüfusunun artış gösterecek olması iklim değişikliğinin de getireceği koşullar ile birlikte güneyden kuzeye yaklaşık bir milyar insanın göç etme ihtimalini doğuracaktır. 380 milyon nüfusa sahip ABD’nin buna nasıl karşılık vereceği küresel değişimdeki bir diğer sorun olarak durmaktadır. Diğer konu ise teknolojidir. Teknoloji, özellikle son dönemde gündeme sık gelmeye başlayan yapay zekâ ile istihdam biçimini değiştirecek ve bugünkü birçok meslek dalı kaybolacaktır. Bu da işsizlik tehlikesini doğuracaktır. Bu değişimler bizi kapitalizmin kâr makzimasyonundan çoklu bir makzimasyona geçirecektir.
 
Bu farklı faktörleri içine alan bir denge arayışı olacaktır. Türkiye, bütün bunların tam ortasında yer alan ve kendi çıkışını arayan bir ülke olarak da uygun zeminleri buldukça bu değişime uygun politikaları üretebilir. Türkiye, standart planlar yerine kendine özgü bir model oluşturduğu zaman bu sıçramayı yaratacaktır. Dolayısıyla, iklim, teknoloji ve demografi değişikliklerini gözeterek Türkiye’nin nasıl politikalar geliştirebileceğini düşünmemiz gerekir. Türkiye’nin önünde 50-60 yıl vardır ve bu zeminin oluşturulması için ilk önce düşünsel ortamının oluşturulması gerekir.
 
Buna mukabil, Türkiye’nin şu anki durumuna baktığımızda bu zeminin oluşturulması doğrultusunda önemli mevcut koşullar ve güçlükler dile getirilmiştir. 2008 sonundaki dünya kriziyle birlikte Kemal Derviş’in başlattığı program fiilen bitmiştir. 2009’da farklı bir programa geçilmesi gerekirken belki Sayın Derviş’in bile tercih etmeyeceği ultra liberal bir politikaya geçilmiştir. Bu da bizi üç sonuca götürmektedir; “ithalata dayalı üretim, tüketim ve ihracat”, “tüketimle sağlanan büyüme”, “tüketimden alınan vergilerle finanse edilen kamu bütçesi”. Kamu bütçelerinin yüksek performansı başta güçlü görünerek özgüveni yükseltmişse de dinamikleri sebebi ile orta ve uzun vadede zayıflık oluşturmuştur. Bugün bu politikaların sonuçlarıyla mücadele edilmektedir. Görece uygulanan piyasa kuralları temeli son dönemde büyük ölçüde terkedilmiştir. Herhangi bir filtreden geçmeyen aktivizm üzerine inşa edilmiş “arbitral” bir iktisat politikası hâkim olmuştur. Oluşabilecek en “arbitral” iktisat politikası içerisindeyken sadece analiz üretimi değil, ekonominin kendine özgü mekanizmalarının işlemesi karşısında yapısal reform yapılması da zorlaşmaktadır. Yönetim kadrosundaki iktisatçı yetersizliği bu sorunu daha da pekiştirmektedir. Bu sorunu besleyen diğer bir mevcut durum, iktisatçılar arasındaki diyaloğun eski gücünü yitirerek kolektif düşünce geleneğinin yok olmuş olmasıdır. Bu mevcut şartlar enflasyon ve faiz tartışmalarına izin vermektedir. Makro iktisat tartışmaları tümüyle mali piyasalar ve analistler üzerinden yürümektedir. Hiçbir alternatif iktisat politikası tartışması yoktur.

Toplantıda, Türkiye’deki mevcut güçlüklerin aşılmasına, “İstanbul İktisat Konuşmaları” kurumsallaşması içerisinde aşağıda belirtilen 6 alanda yapılacak çalışmaların öncelikli katkı sunacağı değerlendirilmiştir:
 
1.  Türkiye’nin mevcut güçlüklerini aşabilmesi için kendine özgü ekonomi politikaları üretmesi gerekmektedir. Bu minvalde, gelişmiş ekonomileri olduğu gibi taklit edip başarısız olunması tehlikesi taşınırken sadece kendi tarihimize güvenerek diğer gelişmelere ve tecrübelere kulak tıkayarak yeni bir şey ortaya koyma gayreti de aynı şekilde risklidir ve başarısızlığa yol açmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de zihniyet ve değerlerin anlaşılması amacıyla yapılacak yerli çalışmalar önem arz etmektedir.
 
2.  Türkiye’nin henüz büyük iktisat teorisi çıkaracak potansiyeli bulunmamaktadır. Üniversite müfredatında dünya ve iktisat tarihi, krizleri ve değişimi anlatacak kadar yeterli değildir. Bu doğrultuda ilk aşama olarak iktisat eğitiminin daha iyi olması için bir heyet kurup Türkiye için bir iktisada giriş kitabı oluşturulmalıdır. Mevcut kitaplar, üniversiteler için gerekli ihtiyacı karşılamamaktadır. Bu kitap, şu sorular etrafında oluşturulmalıdır: Bu sistem nedir, neden sürekli kazanıyor ve her şeye rağmen yaşıyor, önündeki aşması gereken engeller nelerdir? Mülkiyet nedir? Mülkiyet - teknoloji ilişkisi gelecekte toplumu nasıl etkileyecektir? Türkiye ekonomisi nasıl çalışıyor, emek, mal - hizmet piyasaları nasıl çalışıyor? Olup bitenler ekonomide hangi mekanizmaları devreye sokuyor?
 
3.  Küresel ve bölgesel ekonomiler üzerine serbest konuşma tarzında beyin fırtınaları kollektif düşüncenin diriltilmesi noktasında yararlıdır. Bu doğrultuda, bu tarz beyin fırtınaları yapılabilir.
 
4.  Makro politikalar üzerine yapılacak çalışmalar, analiz üretiminde fikrî katkılar sağlamaktadır. Makro politikaları mercek altına alan çalışmalar yapılabilir.
 
5.  Büyüme stratejisi, finans, sanayileşme konularında daha makro çalışmalar öneri getirme noktasında faydalı olacaktır.
 
6.  Devlet - piyasa, birey - devlet - toplum, sosyal devlet - piyasa ilişkileri, gelir dağılımı eşitsizliği tekrar gündeme gelecek ve neo-klasik araçlar bu tartışmalarda yeterli olmayacaktır.  Dolayısıyla yeni şeyler gerekecektir. Bu konuda daha geniş çerçevede düşünen bir heyet oluşturularak bu sorunlar incelenebilir.
 
İstanbul, 26 Nisan 2018
Yazar: Ata ATUN Alan: Akdeniz Hit: 300
AB’nin Türkiye Hayâlleri
Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs adasının Kuzey yarısında yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkler ile Türkiye’yi yok sayarak tek taraflı ilan ettikleri egemenlikleriyle, tek başlarına anlaşmalar yapmakta, ittifaklar imzalamakta. Tabi burada önemli olan Rumların ne yaptığı değil, üst akılların bölgedeki girişimleri.
 
Rusya’nın asırlardır süregelen arzusu Doğu Akdeniz’de güvenli bir yerinin olması. Adının ne olduğu çok önemli değil. İstediği, Kıbrıs’taki Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya gibi tamamen kendine ait toprağının bulunması. Körün istediği bir göz Allah vermiş iki göz misali şimdi Rusya’nın hem tamamen kendi kontrolünde bir deniz limanı var, hem de Ağrotur gibi… Tabi bir de hava üssü.
 
Gelelim aynı bölgeden bir taş atımı uzaklıktaki Suriye’ye. Suriye’nin petrol üretimi bilinenden çok daha fazla ve zengindir. Petrol yerin sadece 250 metre altında. Çıkarması da çok kolay. Toplam olarak 14 petrol kuyusu var ve üretimi de 6-7 milyar varil civarında. Kıyaslama yapmak gerekirse, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olduğu iddia edilen Suudi Arabistan’ın petrol üretimi ise 12 milyar varil düzeyinde. Sadece bu bilgi bile niye Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de olduklarını açıklamakta. Doğu Akdeniz’deki doğalgaz yatakları da üç aşağı, beş yukarı aynı konumda.
 
Rusya’nın dünyanın en zengin doğalgaz yataklarına sahip olduğu iddia ediliyor ancak
2009 verilerine göre İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) içinde yer alan Tamar’da 260 milyar metre küp (m3) ve Leviathan’da da 450 milyar m3 doğalgaz rezervi bulunmakta.
2012 verilerine göre de Afrodit bölgesinde 200 milyar m3 doğal gaz rezervi bulunmakta.
Bölgedeki toplam doğalgaz rezervi yaklaşık 900 milyar m3 civarında. Bu rakam ise Rusya’daki rezervin yarısına denk gelmekte.
 
Suriye ve Kıbrıs’ta mevcut sorununun niye çözülemediğinin yanıtını veriyor bölgedeki petrol ve doğalgaz kaynaklarının varlığı ve büyüklüğü. Gerçekte sorunun kökeninde yatan üst akıl Avrupa Birliği (AB).
 

AB’nin yumuşak karnı enerji

Avrupa kıtasında artık ne kömür kaldı ne de başka bir toprak altı zenginliği. Yaşam koşullarının maddi açıdan zorlaşması nedeni ile aileler küçüldü, nüfus artmak yerine gerilemeye başladı. Yüzyıllardır sömürgelerinden elde ettikleri varlıklarını yemeye başladılar. Enerji gereksinimlerini de Rusya’dan petrol ve doğalgaz alarak karşılayabiliyorlar. Diğer üretici ülkelerden tedarik edilen petrol ve doğalgaz taşımacılık ve depolama nedeni ile Rusya’nınkinden daha pahalı. Kısaca AB’nin boğazına Rusya’nın eli yapışmış durumda. Rusya AB’nin boğazını sıkarsa AB ölmez ama yaşam koşulları daha da zorlaşır.
 
AB bu olasılığı bertaraf edebilmek için Rusya’yı devre dışı bırakmak istiyor ve bu nedenle de gözünü Suriye’ye ve Doğu Akdeniz’e dikti. Niyet çok açık; Suriye’de PYD ve PKK’yı silah ve para desteği ile güçlendirmek, silahlı terör gücünün sayısını 60 bine çıkartmak ki an itibarı ile bu sayı 60 bini geçmiştir, Kuzey Irak’tan başlamak üzere Doğu Akdeniz’e kadar ulaşan güvenli ve PYD-PKK kontrolünde bir bölge oluşturmak ve bu bölgeye petrol boru hattını döşeyerek Kerkük petrolünü kendi kontrolündeki bu bölgedeki bir limana akıtmak ve Avrupa’ya göndermek.
 
Aynısını da doğalgaz konusunda yapmak için AB düğmeye basmış durumda. Hedefi Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgazı da İsrail, Kıbrıs Rum ve Yunanistan arasında yapılacak bir anlaşma ile Avrupa’ya taşımak. Hafta içinde Lefkoşa’da Kıbrıs Rum, Yunanistan ve İsrail liderleri toplanarak 2018 sonunda East Med doğal gaz boru hattı projesinin mutabakatını yaparak, imzalar attılar.
 
Anlaşmalar yapmak tek başına bir önem arz etmemekte. Önemli olan yapılan anlaşmanın sürdürülebilir olması. Bunun için de AB’nin ileriye dönük 3 aşamalı bir de stratejik planı var.

     Türkiye’de önümüzdeki 10 sene içinde iç savaş çıkarılması,

     İsrail ile Suudi Arabistan’ın bölgede stratejik ortak ve müttefik haline getirilmesi,

     PKK-PYD terör örgütünün, hukuk dışı olmaktan çıkarılarak yasal hale getirilmesi.

Bu pembe ama olmazsa olmaz hayâle engel olabilecek bir tek ülke var bölgede. Bu nedenle de ekonomi ve terör başta olmak üzere her türlü yöntemle, her yönden saldırılıyor anavatan Türkiye’mize…
 
Yazar: Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist Alan: Akdeniz Hit: 535
Doğu Akdeniz Boru Hattı: Ütopya Mı Gerçek Mi?
İsrail Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) içinde 2008’de keşfedilen doğal gaz yataklarından sonra bölgenin jeopolitik yapısı radikal bir değişime uğramıştır. Bu bağlamda 2011’de başlayan ve halen devam eden Suriye iç savaşı da dâhil olmak üzere bölgedeki askeri güç çekişmesi giderek bölgesel bir çatışmaya doğru evirilmektedir.  Bu gergin ortamda 8 Mayıs 2018 günü İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi Doğu Akdeniz (East-Med) adı verilen boru hattının yapımı konusunda ön anlaşmaya varmışlardır.  Bu gelişme öncelikle Türkiye’yi hem ekonomik, hem siyasi hem de güvenlik yönüyle yakından ilgilendirmektedir.


Projenin Açık ve Gizli Amacı

Projenin açık amacı İsrail gazının pazarlanması gibi gözükmesine rağmen, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığının azaltılması, ABD yönetiminde kurulacak Kürt devletinin Akdeniz’e açılması, Irak’ın İran etkisinden kurtulması, Lübnan’daki Hizbullah’ın saf dışı bırakılması, Gazze’nin İsrail’in kontrolüne verilmesi gibi birbirinden bağımsız görünen ancak birbirine bir şekilde bağlı gelişmeler söz konusudur.
 

Proje Hayal mi, Gerçek mi?

Bölgede Suriye’de fiili bir savaş vardır. Gazze sorunu Filistin sorunu ile bağlantılı olarak devam ediyor. Gazze önemli çünkü İsrail, Gazze’nin ve Lübnan’ın MEB’inde bulunan gazı da halen gasp ediyor. 10 km. uzunluğundaki Gazze şeridi çok önemli bir enerji alanına sahip. Lübnan İsrail anlaşmazlığı da henüz bir anlaşmaya bağlanmış değil. Lübnan MEB’indeki gaz arama ve çıkarma hakkı Rus Novatek, Fransız Total ve İtalyan ENİ ortaklığına verildi. Bölgede 700 milyar m3 gaz olduğu tahmin ediliyor. ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrasında İsrail İran gerginliği had safhada ve Suriye içinde fiili çatışmaya dönüşmüş durumda. Bu arada İsrail’de BM denetiminden kaçırılan 200 civarında nükleer bomba olduğunu da unutmayalım. Buna ilave olarak Lübnan’da seçimleri Hizbullah’ın kazanması, her yönüyle İsrail için yeni bir kriz demek. İsrail Lübnan MEB’ini tanımamakta ısrar ediyor.

Enerji projeleri risklidir. Deniz altından yapılacaklar ise en az dört misli daha risklidir. Çünkü maliyetleri yüksektir. Ayrıca deniz içinde patlatılacak basınç bombaları ile kolaylıkla tahrip edilerek gaz akışı kesintiye uğratılabilir ve onarımları daha uzun sürer. Bu bağlamda, Doğu Akdeniz’de İsrail, Lübnan, Suriye, Mısır, Türkiye, Güney ve Kuzey Kıbrıs (KKTC) arasında BM Deniz Hukuku Sözleşmesine uygun olarak deniz alanlarının sınırlandırılması için bir anlaşma yapılmadan 1880 km. uzunluğundaki enerji projelerine kalkışmak sadece kışkırtıcı bir politikadır. Bu bir ön proje anlaşmasıdır. Finansmanı yüksektir. Yaklaşık 8 milyar dolar gerekmektedir. AB’nin de destek vermesi beklenen proje çalışması için 34,5 milyon Euro ayrılmıştır.

Kıbrıs sorunu çözülmeden bu hattın Kıbrıs’ın MEB’i içinde yapılması mümkün değildir. Türkiye bu ön anlaşmaya derhal itiraz etmeli ve projenin KKTC’nin onayı alınmadan gerçekleşmesi halinde bunun uluslararası hukuka aykırı olacağı ilan edilmelidir. Hayfa, Güney Kıbrıs, Girit, Mora ve Adriyatik üzerinden Avrupa’ya ulaşması amaçlanan boru hattı ön projesi anlaşması, halen içinde bulunulan durum itibariyle ütopik yani hayal mahsulü bir anlaşmadır. Türkiye açısından amacı ise Kıbrıs sorununun çözülmesi için enerji projesi üzerinden Türkiye’ye baskı yapmaktır. Son bir haftada Kıbrıs’taki gelişmeler ve söylemler enerji projelerini bahane ederek Türkiye’ni El Bab ve Afrin harekâtından doğan stratejik kazanımlarını yok etmeyi amaçlamaktadır.


Proje Nasıl Gerçekleşebilir?

Özetle Doğu Akdeniz gazının güvenle ve kesintisiz Avrupa’ya Kıbrıs üzerinden ulaştırılmasının birinci ön şartı, aslında artık sorun olmayan Kıbrıs’ta kalıcı ve kabul edilebilir siyasi bir anlaşmaya varılmasıdır. Olay bununla da bitmemektedir. Takiben bölgedeki fiili savaşın sona ermesi ve Gazze sorununun çözülmesi gerekiyor. Bunlar yapıldıktan sonra da işler bitmeyecektir. En son aşama tüm ülkelerin deniz alanlarının sınırlandırılması anlaşması yapmasıdır. Bu aşamalardan sonra proje ele alınabilir ve en önemlisi de bu projeye yatırım yapacak şirket bulunup bulunamayacağıdır.
İsrail bozulan Türkiye ilişkileri bağlamında Türkiye’yi baypas eden bu ön anlaşma ile kendisinin varlığını bile tehlikeye atacak çok riskli bir karara imza atmıştır. En ekonomik, en güvenli enerji rotası Türkiye üzerinden geçendir. Rumlar ve Yunanistan ise İsrail’i kullanarak Kıbrıs’ta Enosis’i sağlama peşindedirler. Zirve sonrası hem Yunanistan Başbakanı Çipras hem de güney Kıbrıs C. Başkanı Anastasiyadis Türkiye’nin Ege ve Kıbrıs’taki haklı girişimlerini kışkırtıcı ve egemenlik haklarına müdahale edici olarak nitelendirmişlerdir.
 
 
Sonuç

Türkiye kendisini hedef alan bu projeyi yakından takip etmeli ve derhal hukuki, siyasi ve ekonomik gerekçeler ile karşı çıkmalıdır. Diğer taraftan 44 yıldan bu yana bölünmüşlük yaşayan KKTC’nin Türkiye ile bütünleşmesinin ciddi olarak ele alınması zamanı gelmiştir.

İsrail’in bölgedeki orta ve uzun vadeli plan ve stratejileri tehlikeli bir boyut almıştır. Rumlar ve İsrail kendi ulusal çıkarları bağlamında birbirlerini kullanmaya çalışmaktadırlar. Bölgenin her zamandan daha çok barışa ihtiyacı vardır. Özetle bu proje hâlihazır jeopolitik riskler ve uluslararası hukuk bağlamında kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm gözükmektedir.
 
Mayıs 2008
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 191
‘Barış Bağları’ Semineri | SONUÇ RAPORU
Barışa Çıkan Bağlantı Yolu” ana teması altında; Lahor Barış Araştırmaları Merkezi (LCPR) ve Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) işbirliğiyle; ve Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM), Pakistan Mezun ve Mensupları Derneği (PAMDER), Balkan Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği (BESADER) ve Pak-Türk Dostluk Derneği (PTF) destekleri ile 05 Mayıs 2018 tarihinde İstanbul Elite World Taksim Otel’de gerçekleştirilen “Barış Bağları Semineri”nin Sonuç Raporu aşağıdaki gibidir:
 
Kosova, Pakistan ve Türkiye sınırdaş olmamalarına rağmen ortak kültür, tarih ve gelecekleri olan ülkelerdir. Batı’dan (Kosova) Güney Asya’ya (Pakistan) büyük bir coğrafyada bulunan bu üç ülke, kamu diplomasisi yolu ile ilişkilerini daha da artırarak kolektif adım atmalıdır. Bu ülkeler diplomatik, ekonomik ve siyasi entegrasyonu sağlayıp barış için ortak hareket etmelidir.
 
2. Dünya Savaşı’ndan sonra barışın tesisi için kurulan BM’nin nispî başarısızlığı; Soğuk Savaş, BM Güvenlik Konsey’inin mevcut yapısının adaletsizliği ve hâlen kısmen mevcut olan iki kutuplu düzen gibi örneklerde kendisini göstermektedir. Asya’da ve Afrika’da şiddetin, yolsuzluğun ve istikrarsızlığın had safhada olduğu bu adaletsiz dönemde barışçıl, istikrar sağlayan, güvenli çözüm bulmak bir mecburiyettir. Bu çözüm yolunda ekonomik ve diplomatik işbirliği çok büyük önem taşımaktadır.
 
Ekonomik kaynakların Doğu’ya kaydığı, iki kutuplu sistemin giderek çok kutupluluğa evrildiği bu dönemde coğrafi açıdan geçiş bölgesinde bulunan Türkiye ve Pakistan ilişkilerini artırmalıdır. Bu ilişkilerle bölgesel ticareti geliştirerek global refaha ulaşılmalıdır. Ekonomik ilişkilerin ilerlemesiyle birlikte medeniyet, barış ve kültüre de katkı sağlanacaktır.
 
Bağlanırlık; insanların, malların, bilgilerin ülkeler arasında rahatlıkla dolaşmasıdır. Ulaştırma; iletişim ile siber ilişkileri de kapsayan ve tarihi İpek Yolu ile Baharat Yolu’na kadar dayanan bir sistemdir. Bağlanırlık barış için, barış da kalkınma için son derece önemlidir. Barış olmazsa sürdürülebilir bir kalkınma ve toplum gelişmesi olamaz. Bağlanırlık projeleri daha hızlı, ucuz ve teknolojik olmaları sebebiyle tercih edilmelidir. Bugün bağlanırlığın temelini şehirler oluşturur. Şehirler pazarların olduğu yerlerdir ve bunlar birbirine bağlanmalıdır. Yine bağlanırlık için özel ekonomik bölgeler, kümeler, demir yoları, boru hatları inşa edilmelidir.
 
Bağlanırlık bir bütün olarak fiziksel bağlanırlık, dijital bağlanırlık ve kültürel bağlanırlıktan oluşur. Bu bağlamda Kuşak ve Yol İnisiyatifinin biri deniz, beşi kara yolu olmak üzere sahip olduğu altı koridor, fiziksel bağlanırlığa örnektir. Dijital bağlanırlık ise çeşitli insanları tek bir sosyal ağ platformunda bir araya getirme gücüne sahiptir. Bu güç aynı zamanda teknolojiyi kullanarak hegemonyanın önüne geçebilir. Kültürel bağlanırlık ise medeniyetleri birbirine bağlayan alt başlıktır.
 
Bugün Kosova’nın da dâhil olduğu 6 Balkan ülkesinin kendi aralarındaki bağlanırlık projesi ve Çin’in öncülüğünü yaptığı Kuşak ve Yol İnisiyatifi projesi, mevcut bağlanırlık örneklerindendir.
 
Bunlardan ilki olan 6 Balkan ülkesinin bağlanırlık projesi, 5 temel ortaklık üzerinden şekillenmiştir:

1.  Batı Balkanlarda ortak ekonomik işbirliği temelinde Serbest Ekonomik Bölgeler oluşturulmuştur.

2.  Ortak enerji sektörü ile 6 Balkan ülkesinde ortak enerji kaynakları kullanılması planlanmıştır.

3.  Ortak telekomünikasyon ile Batı Balkanlardaki bu 6 ülkenin vatandaşları ek tarife olmaksızın telefonlarını kullanabilecektir.

4.  Ortak alt yapı demir yolu projeleri yer almaktadır. Bununla Sırbistan-Kosova ve Kosova-Macaristan birbirine bağlanacaktır.

5.  Ortak tanıtım aktiviteleriyle bu 6 ülke haricindeki ülkelerin yatırımlarını çekmek için tek bir “Batı Balkanlılık” ifadesinin kullanılması amaçlanmıştır. Bunun için bu ülkeler birbirleriyle aynı ya da çok yakın vergiler uygulamaktadır.
 
İkinci örnek olan Kuşak ve Yol İnisiyatifi, 69 ülkeyi kapsayan, Çin’in alt yapı temelli oluşturduğu çok büyük bir projedir. Bu proje ile insanlar birbirlerine yaklaştırılacaktır. Bu proje, başarısını Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) ve Çin-İran-Pakistan Ekonomik Koridoruna borçludur. Bu sayede Çin, ihtiyacı olan doğal gazı Pakistan-İran doğal gaz boru hattından (Arkadaşlık Projesi) sağlamaktadır. Ayrıca Çin, Pakistan, Rusya, Merkez Asya ülkeleri, Körfez ve Afrika arasında da yine CPEC yoluyla işbirliği sağlanabilir.
 
Pakistan Maliye Eski Bakanı Dr. Salman SHAH’a göre, bölgemiz sadece bağlanırlık sağlamakla kalmayıp tedarik zinciri bölgesi de olabilir. Arz ve talep sistemi, “tedarik zinciri” kavramını türetmiştir. Bu kavram mal ve hizmetlerin tüketiciye sunulmasını ifade eder. Barışın ve refahın sağlanması için devletler Bölge’de verimlilik esasına dayalı azami sayıda tedarik zinciri kurmalıdır. Bugünün modern tedarik zincirlerinin kökleri 15. yüzyılda Moğol, Safevi ve Osmanlı medeniyetleri dönemindeki ticaret yolları ve finansmanlarına dayanmaktadır. Pakistan, Türkiye ve Kosova ortak tedarik zincirleri ile imalat, tarım,  tarımsal işletmeler, doğal kaynaklar ve madenler gibi pek çok konuda beraber hareket edebilirler. Bunun için global firmalara, STK’lara ve ulaştırmaya ihtiyaç vardır. Bu kurumlar için Bölge’nin cazip hâle getirilmesi; gelişmiş insan, kanun düzenlemeleri, yeni kurumların oluşturulması, okulların sayısının artırılması ve niteliklerinin iyileştirilmesi gibi faktörlerle sağlanmalıdır.
 
Çin, yatırımlarını Batı Çin’e yapmaktadır. Ancak burada dünyanın merkezi olan Türkiye, Pakistan ve İran eksiktir. Bu bölge jeopolitik konumu gereği çok daha ekonomik bir zincir alanıdır. Dünya nüfusunun %75’ini birbirine bağlayan bu bölgede kurulacak bir zincir çok daha hâkim olacaktır. Türkiye’den Afrika’ya, Pakistan’dan Çin’e inşa edilecek bir bağlanırlık, ekonomik anlamda en uygun proje olacak gibi gözükmektedir.
 
TASAM Başkan Danışmanı Prof. Dr. Sedat AYBAR, dünyada hâkim iki farklı görüş olduğunu dile getirmiştir. Bunlardan ilki geçerliliğini yitirmekte olan, petrol şirketlerinin büyük bir güç oluşturduğu ve dünya sistemini şekillendirdiğidir. İkinci görüş, günü açıklamaya daha uygun olan ve ABD’deki bir grup tarafından geliştirilmiş olan fikirdir. Buna göre fosil temelli enerji kaynakları tükenmektedir ve gelecek petrol üzerinden şekillenmeyecektir. Yenilenebilir enerjinin nasıl geliştirileceği üzerinde çalışılarak petrol şirketlerinin belirleyiciliğinin önüne geçilmelidir.
 
Karbondioksit salınımının böyle devam etmesi çölleşmeyi, su kaynaklarının tükenmesini ve artan yoksulluğu beraberinde getirecektir. Bu durum sürdürülebilir olmaktan çok uzak olup değiştirilmeye muhtaçtır. Donald TRUMP’ın ekonomik milliyetçilik temelli projelerinin aksine, teknolojiyi devselleştiren ikinci grubun görüşü başarılı olacaktır. Son derece dinamik olan bu dönemde, bütün üretim sistemlerimiz, endüstrilerimiz değişebilir.
 
Dönemin dinamizmini; Britanya’nın AB’den çıkıp ABD ile Atlantik ittifakına yönelmesi, Fransa’da MACRON dönemi gibi değişikliklerde gözlemleyebiliriz. Batı dünyası değişmekte ve firmalar artık inovasyonu kullanarak yeni şeyler üretmektedir. Batı kapitalist dünyasının bu gelişimine rağmen bölgemizde alt yapılar ve inovasyonlar yeterli değildir. Bu noktada Kuşak ve Yol İnisiyatifi de sosyal ilişkilerin geliştirilmesinde anlamında eksik gözükmektedir. Batı dünyasında sosyal kurumlar kurulurken; Yol ve Kuşak İnisiyatifi tarımsal, kırsal, geleneksel, devlet müdahalesinin yüksek olduğu, taklit teknolojiler içeren ve tamamlanması gereken parçalara sahip bir projedir ve sosyal ilişkilerden mahrumluğu sebebiyle uzun vadede başarısı tartışılabilir. Nitekim sosyal ilişkiler, inovasyonu ve inovatif zihinleri kendisine çeker.
 
Türkiye Başbakan Baş Danışmanı Dr. Ömer Faruk KORKMAZ, barışın ekonomiden daha çok sosyal ilişkilerle sağlanacağını söylemiştir. Örneğin Türkiye Somali’ye ekonomik kazançlar için değil sosyal ilişkilerle barışı temin etmek için gitmiştir. Pakistan ve Kosova ile sosyal ve kültürel ilişkiler geliştirilerek barışa ulaşılmalıdır. Ayrıca bu projeye Bosna Hersek ve Arnavutluk da dâhil edilmelidir. Devletlerin çatışmalarının birbirlerinin barışını son derece etkilediği bu dönemde barışa bütüncül bakılmalıdır.
 
Barış”, kavramsal olarak “savaş”ın tam tersi değildir. Barış, insanların zihinlerinde huzur ve barışın olmasıdır. Barış korkudan ari olmaktır ve özgürlük ve haklardan oluşur. Bağlanırlık ise özgürlük ve hakların sağlanması için gereklidir. Her hak saygıyı hak eder, korunmalıdır ve insanların bu haklarını icra edebileceği olumlu ortamlar yaratılmalıdır.
 
Askerî harcamaların, sürdürülebilir kalkınma harcamalarının üç katı olduğu bu dönemde çatışmalar büyük ekonomik kayıplara yol açıp, barış için yapılan harcamaların önüne geçmektedir. Çatışma ve ekonomik problemlerin önüne ancak “kapsayıcı kalkınma” ile geçilebilir. Bunu sağlayabilecek eşitlik temelindeki bir siyasi ve ekonomik mekanizma ise ancak haklar temelinde sağlanabilir.
 
Türkiye’nin sosyal ilişkilerini, politik ve ekonomik olarak da destekleyerek tarih boyunca sürdürdüğü bir başka bölge ise Balkanlar’dır. Dr Mawludin IBISH’e göre, Türkiye toplumu Balkanlardaki sorunları kardeşlerinin sorunu olarak görmüş ve devlet politikalarını da şekillendirmiştir. Balkanlardaki sorunlar uluslararası camiada iç sorun olarak nitelendirilerek etnik temizliğin, binlerce kişinin öldürülmesinin önüne geçilmemiştir. Kosova’nın bağımsızlığı esnasında ülkelerin kendi ulusal çıkarlarını düşündüğü bir konjonktürde, Türkiye Kürt ayrılıkçılığı tehdidine rağmen Kosova’yı ilk tanıyan devletlerden olmuştur. Bosna Hersek savaşı için tüm diplomatik ve ekonomik desteğini vermiştir. Hâlen Balkanlar’da mevcut olan sorunların çözümü ise, stabilitenin sağlanması için eğitim, politika, ekonomi alanlarındaki gelişmeye bağlıdır.
 
Ülkelerin izole bir şekilde yaşayamayacağı küreselleşen dünyada 21. yüzyılın, Asya üzerinden şekilleneceği gözlemlenmektedir. Asya’da barış ve beraberinde getireceği başarı; ülkelerin ve milletlerin acılarını unutup birbirlerini kucaklamasına bağlıdır. BM’nin yetersizliğinin aşikar olduğu bu dönemde çatışma konularıyla ilgili ortak bir konsensus oluşturulmalıdır. Bu bağlamda buna uzun yıllardır ihtiyaç duyan ve aciliyetini koruyan çatışma bölgeleri; Filistin, Kaşmir, Suriye, Afganistan ve Yemen’dir.
 
Bağlanırlık; politikaların koordinasyonu, alt yapı bağlantıları, zihinsel koordinasyon, sermayenin kolay akışı ve insanların kolay dolaşımı alanlarına doğru genişletilmelidir. Ulusal ve bölgesel çatışmalar dindirilmeden ekonomik gelişme mümkün değildir. Barış ve kalkınma birbirlerini destekleyen iki unsurdur. Son olarak Asya, tarihini de hatırlayarak kendi kaynaklarını kendisi üretmeli ve kendine yeterlilik anlamında farkındalık sahibi olmalıdır.
 
İstanbul, 05 Mayıs 2018
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 177
Uluslararası Barış Bağları Sempozyumu Yapıldı
Uluslararası Barış Bağları Sempozyumu “Barışa Çıkan Bağlantı Yolu” ana temasıyla 05 Mayıs 2018 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirildi.
 
Sempozyum; Lahor Barış Araştırmaları Merkezi (LCPR), Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM), Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM), Pakistan Mezunları ve Mensupları Derneği (PAMDER), Balkan Müslümanlarıyla Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (BESADER) ve Pak-Türk Dostluk Derneği (PTF) işbirliğinde icra edildi.
 
Yoğun bir katılım ve güçlü bir ilgi ile icra edilen Uluslararası Sempozyum’da TASAM Başkan Yardımcısı Büyükelçi (E) Murat BİLHAN yaptığı açılış konuşmasında; ilişkilerin tarihî boyutuna değinirken, Türkiye'nin Kosova ve Pakistan ile ilişkilerinin, içinde bulunduğumuz şehir olan İstanbul’un fethinden daha eskiye dayandığını belirterek; Kosova, Pakistan ve Türkiye’nin sınırdaş olmamalarına rağmen pek çok ortaklıkları bulunan ülkeler olduğunu dile getirdi. Bağlanırlığın tarihte öne çıkan örneklerinin İpek Yolu ve Baharat Yolu olduğunu, bu kavramın ulaştırma ve iletişimin yanı sıra siber ilişkileri de kapsadığını belirtti. TASAM Başkan Danışmanı Prof. Sedat AYBAR da Sempozyum’da bir sunum gerçekleştirdi.
 
Uluslararası Barış Bağları Sempozyumu’na; GASAM Yönetim Kurulu Başkanı Cemal DEMİR, LCPR Yönetim Kurulu Başkanı ve Pakistan Dışişleri Eski Bakanı Büyükelçi Shamshad AHMAD, Avrupa Birliği Bakan Yardımcısı Ali ŞAHİN, Pakistan Ankara Büyükelçisi Muhammad Syrus Sajjad QAZİ, Kosova Çevre ve Alan Planlaması Bakanı Albena RESHITAJ, Kosova Ekonomik Kalkınma Bakanı Valdrin LLUKA, Kosova Ankara Büyükelçisi Avni SPAHIU, Kosova Başbakan Yardımcısı Dr. Enver HOXHAJ, GASAM Yönetim Kurulu Üyesi Aslan BALCI, Pakistan Eski Maliye Bakanı Dr. Salman SHAH, Pakistan Bilim ve Teknoloji Millî Üniversitesi (NUST) Sosyal Bilimler ve Beşeri Bilimler Fakültesi Dekanı Dr. Ashfaque H. KHAN, İstanbul Aydın Üniversitesi Ekonomi Bölüm Başkanı - TASAM Başkan Danışmanı Prof. Dr. A. Sedat AYBAR, Türkiye Başbakan Başdanışmanı Dr. Ömer Faruk KORKMAZ, BESADER Yönetim Kurulu Üyesi Yunus TORPİL iştirak ettiler.
 
Yazar: Altan ÇETİN Alan: Kuzey Amerika Hit: 297
İran’ın Nükleer Çıkmazında Düşünceler
Öyleyse bugün ABD'nin İran'la nükleer anlaşmadan ayrılacağını ilan ediyorum. Tahran'a en üst düzey ekonomik yaptırımları yeniden getireceğiz” diyen Trump daha önce mevzu bahis ettiğimiz mahut İran stratejisinde yer alan “İran’ın nükleer silaha giden tüm yollarını önleyeceğiz” açıklaması ile örtüşen bir adım daha attı. Önceki adım İran’da yaşanan halk hareketleriyle İran’ın sarsılması iken bu adımla İran’a doğru harekâtının önünü ağır yaptırımlar olacağı açıklamasıyla birlikte gerçekleştirdi. Bu süreçte strateji de yer alan Suriye, İsrail, Basra Körfezi ve siber saldırılar meseleleri ve devrim muhafızları üzerinden müstakbel hareketler beklemek hayalcilik olmayacaktır. Burada Suudi Arabistan özellikle yenibaharı bağlamında dün Vahabiliği yaymak yolunda teşvik edenlerce yeninden harekete geçirilebilir. Satılan onca silah çürümeyecek ya! Umarız bölgemiz Irak-İran savaşı gibi İran’ın öznesi olacağı yeni savaşlara gebe değildir.

Trump’ın “Anlaşmadan ayrılırken İran'ın nükleer tehdidine karşı müttefiklerimizle gerçek, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulmak için çalışacağız. Bu çabalar İran'ın balistik füze programı ve terör aktivitelerini ortadan kaldırmayı da kapsıyor.” sözleri de daha önce ilan edilen strateji bağlamında planlı taktiksel adımların atılmaya devam edildiğini gösteriyor. Burada akla gelen soru şu “Tamam da önce neden anlaşıp şimdi neden geri vites yapıyorsunuz, devlet aklınıza ne oldu?” Bundan öte bir soru ise “Kuzey Kore nükleer silahlarla şov yapıp, dünyayı tehdit ederken onu Güney Kore ile buluşturarak yumuşama üzerinden bir manzara ile sempatize ederken İran’ın şeytanlaştırılması ne manaya geliyor?” Benim nükleerim iyi ama İslamofobik aklımın baktığı yerden onunkisi kötü. Saddam’ın füzeleri ve Irak’ın bu bahaneyle işgalindeki simülasyon ve manipülasyon ne kadar gerçek ise hâli hazırda olanlar da işte o kadar!

Tüm bunlar olurken ekonomik yaptırımlar üzerinden İran’ın kötü durumdaki ekonomisini çökerterek mahut stratejinin taktik ayağı işletilmeye devam edilirken ülkemizde yükselen ve maliyetleri tırmandıran döviz kurları dikkatimize takılıveriyor.

Dünyada buna mümasil olarak söz konusu olan sair olaylar olduğunda bir uzlaşma aklı var eden zihniyet Ortadoğu merkezli bir durumda ise cerrah moduna geçiyor. Koreleri birleştirip onları bütünleştirmeye çalışırken, İspanya bölünmesin diye olanlara susarken Libya, Yemen, Irak, Suriye’de bölünmenin taşları yüksek sesle döşeniyor. Buna benzer bölücü saldırıya uğrayan Türkiye bölünme karşıtı güvenlik gerekçeleri ile hareket edince sesler yükselmeye başlıyor. Çifte standart her yerde her fırsatta görülüyor.

Kuzey ve Güney Kore sınırında ağaç diktirip barış rüzgârları estirenler ne hikmetse Kudüs’te sokaklara tabelalar astırarak gerilimin tohumlarını ekerek bir başkent krizi oluşturuyorlar. Filistinlilerin nükleeri var da biz mi bilmiyoruz. İsrail’in merkezinde süren Ortadoğu gündeminde İran’ın sıkıştırılmasının ana sebeplerinden biri İsrail, işte tam bu yolda Kudüs’e büyükelçiliğini taşıyan ABD bu istikamette çalışmaya devam ediyor. Koreleri birleştirenler Kudüs’ü adil bir antlaşmayla bölüştürmeyi düşünemiyorlar mı? Bir zeytin ağacı dikerek bu iki toplumun arasında barışın temelini atamıyorlar mı? İnsanın “Zeytin Dalı uzatmıştık bulamıyorsanız onu alın ve dikin!” diyesi geliyor.

Suriye’de İran’ı stratejisi ile topun ağzına koyan ABD, yeniden yemin edip göreve başlayan Putin’e yani Esed’in asıl hamisi Rusya’ya ne der acaba? Bu arada Rusya ile ilişkilerin bozulmayacağını açıklayan Ermenistan’ın yeni başbakanı Nikol Paşinyan’ın bir halk darbesi ile başa gelmesinin İran’a yansımaları olacak mıdır? Bunun ABD’nin İran stratejisinin bir taktik ayağı olduğunu düşünmek yanlış olur mu? Bunları zaman gösterecek.

Tüm bu sis, pus arasında İran’da geçen günlerde yükselen bir ses milli aklımızı tırmalar nitelikteydi: “Hâlihazırda Cumhurbaşkanı Etnik ve Dinî Azınlıkların İşlerinden Sorumlu Özel Yardımcısı olan Ali Yunusi’nin 21 Nisan günü Kanun gazetesine verdiği röportajda ortaya attığı iddiaları anlamak iyice zorlaşmaktadır. Röportajda İran’daki Azerbaycan Türklerinin aslında etnik olarak Türk değil Fars kökenli olduklarını savunan Yunusi, Türkçenin de aslen Fars olan unsurların yaşadığı Azerbaycan bölgesine Moğollar sayesinde geldiğini savunmuştur. Yunusi’nin bu savlarının zamanlaması ve içeriği itibariyle neye hizmet ettiğini anlamak güçtür. Dahası bu savlar bilimsel alt yapıdan yoksun olmanın yanı sıra daha 2017 yılında seçmenden ikinci bir dönem için oy isteyen Ruhani’nin seçim kampanyalarında etnik azınlıkların talepleri konusunda verdiği vaatlerin samimiyetine dair soru işaretleri de doğurmaktadır.” (Hamid Ebrahimi, İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı İran’daki Türk Kimliğini Neden Hedef Aldı? https://www.iramcenter.org/iran-cumhurbaskani-yardimcisi-irandaki-turk-kimligini-neden-hedef-aldi/) Türkiye Trump kararı sonrasında nükleer antlaşmanın devamını destekleyip talihsiz bir açıklama olarak niteleyip İran’ın uluslararası nükleer antlaşmalarına uyduğuna dair açıklama yaptığını düşünülecek olursa bu ilginç çıkışlar İran’a iç ve dış politikada ne sağlar düşünmeden edemiyoruz.

Peki, ne olacak? Önümüze konulan emek istemeden sorunlarımızı çözecek gibi görünen kolaycı çözüm ve yollara Dücane Cündioğlu’nun aktardığı bir fıkra ile bakmak yerinde olabilir: Fareye demişler ki: “Bak şurada büyük bir peynir parçası duruyor; gidip alsana!” Fare bir peynire, bir de peynirin durduğu yere bakıvermiş, “Bu işte bir gariplik var” demiş; “hem peynir büyük, hem de yol çok kısa!”. Bizimle olun demokrasi çok yakın ve zenginlik mümkün perspektifiyle bölgemize yakında ve büyük peynir vaat edenlerin sözlerine dikkatle bakmak gerekiyor. 
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Kuzey Amerika Hit: 250
Rüzgâr Eken Fırtına Biçer. Fırtına Eken’in Hasatı ne Olur?
Başkan Trump seçim kampanyalarında ve makama geldiği tarihten bu yana, verdiği sözlerde duran İran’a rağmen, yok hükmünde saydığını ifade ettiği İran nükleer anlaşmasından (JCPOA- Joint Comprehensive Plan of Action) çekildiğini, sonunda 8 Mayıs 2018 de açıkladı. Eski dışişleri ve güvenlik ekibi ile kotaramadığını, atmaca-şahin Bolton ve Pompeo ile yaptı. ABD yönetiminde bu sertleşme beklenmeyen bir şey değildi. Bu ekip, ne yazık ki “Rüzgâr eken, fırtına biçer” atasözünden bihaber gözüküyor.
 

Sevda Yolları ve Kurşunlar

Trump’ın P5+1 tarafından imzalanan ve JCPOA olarak bilinen ortak anlaşmadan tek taraflı çekilmiş olması, aslında  İran akıllı yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koyacağı anlamına gelmeyebilir. Ama Trump yönetimi,  muhtemelen hepsini aynı anda olmasa bile, yaptırımları, tedricen yeniden ısıtıp ısıtıp gündemin ortasına koyacak, daha doğrusu her bir eski yaptırımla, yeni gündem yaratarak, ABD’yi ve dünyayı yönetmeyi hesaplayacak.

Bu süreç içinde, dünyada İsrail’e, Suudi Arabistan’a ve bazı körfez ülkelerinin güvenlik endişelerine verdiği önem kadar, Kuzey Kore’ye gösterdiği “aba altından sopa” ya dikkat edilmesi gerekir. Bu arada ABD’de de İsrail yanlısı ve İran karşıtı Evanjelik lobileri tatmin ederek ara seçimlerde oy toplama çabasını da ihmal etmemek gerek.
 

AB nin Tavrı ve IAEA’nin Durumu

Şimdi P5+1 in geri kalan üyelerinin farklı şiddet ve tarzdaki tepkilerinde, İran ve uluslararası barışın korunmasından öte kendi ulusal hedeflerinin yönelimini görmek mümkün. Bu adım ve 12 Mayıs’tan sonra ortaya çıkacak gelişmeler, Rusya’nın Birleşmiş Milletler’e 24 Nisan 2018 den beri, BM Nükleer Forumu’nu olağanüstü toplantıya çağırma uyarısının haklılığını, BM’nin tepki özürünü, Çin ve Rusya’nın artık İran’a nasıl dört elle sahip çıkacağını gösterecektir. Geri kalan üç üye ise, zaten liderleri ve dışişleri bakanları ile, Trump’ı bu işten caydırmaya çalışarak tavırlarını ortaya koymuşlardı. Şimdi sevabı ve günahı ile JCPOA yi ayakta tutmaya çalışacaklarına bir kez daha and içerlerken, bunda bir kaç amaçları var:1.İran’a ve Orta Doğu dengelerine verdikleri önemi ve ABD ile ayrışma çizgilerini göstermek 2. İran ekonomisine ellerinden geldiği kadar destek olarak, oradaki pazar paylarını güvence altına almak 3.Bunu muhtemel ABD yaptırımlarına rağmen yapabilirlerse, İran’ın JCPOA’yi bu defa kendileri, Rusya ve Çin ile yeniden gözden geçirmesini sağlamak. Belki bu defa, orta ve uzun menzilli füzeler ile ilgili bazı denetimler de elde edebilme umudu  olabilir.
 
Ama ABD’nin tavrı AB’ yi de kendi içinde tavır farklılaşmasına sokacaktır. Denetim ve doğrulama (verification) süreç ve raporlarına artık güven duyulmayan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının itibarının, bizzat Trump yönetimince aşındırılması ise, hem içler acısı, hem haksızlık, hem de Kuzey Kore’de denetim ve doğrulamayı kimin yapacağı ile ilgili bir soru işareti.
 

Ve Tereciye Tere Satan bir Senato

Dün gece CNN International’ı izlerken, bazı senato üyelerinin ” zaten JCPOA’yi başkan Obama’nın senatoya sunmadan yürürlüğe koyması” nedeniyle kendilerinin gözünde yok hükmünde olduğunu söylediklerini duydum. Bunlar yine cehalete oynayan insanlar. Çünkü ABD kanununa göre anlaşma (Treaty) ile yürütme anlaşması (Executive Treaty, özellikle uluslararası anlaşmalar için) arasında  arasında kesin bir fark gözetilmiş olup, birincinin senatoya sunulma mecburiyetine karşı, ikinci için böyle bir mecburiyetin olmadığı açıktır. Bu konuyu bir anayasa profösörü olan eski başkan Obama bilmiyor olabilir miydi? Hiç sanmam. Tereciye tere satarak dünyanın en büyük ülkesini yönetmek ise, ipleri kendi ayaklarına dolaştırabilir. Göreceğiz.
 

Bir Kaç Tahmin Daha

Bu hanidir beklenen yeni durumun, petrol ve doğal gaz piyasalarına, İran ekonomisine, İran’da değişimin ateşini yakan reformcu kadroya, Orta Doğu’da zaten tesis edilmesi zor olan  barışa yarardan çok zarar vereceğinin kesin olmasıdır. ABD, bu yeni adımla Orta Doğu’da estirdiği yeni fırtınanın bu bölgede yaratacağı tufanı da görmezden gelmektedir.
 
Aynı zamanda, Afrin ötesine geçecek bir Türkiye harekatını engellemeyi güvence altına aldıktan sonra askeri varlığını bölgede azaltarak, teşbihte hata olmaz, “iti ite kırdırmayı” uzaktan seyretmeyi tercih edecektir.

İran’ın bir kez daha petrol ve doğaz gaz piyasalarının dışına itilmesi ise, bu bölgedeki kısa-uzun, tartışmasız- tartışmalı gaz boru hattı projelerine hız verebilir, İsrail ve Güney Kıbrıs’ın eline tereyağını sürebilir, Türkiye ve KKTC’nin ayağına iyice basabilir. İran’ın Yemen’den elini, Suriye’den ayağını  çekmesini sağlar mı? Emin değilim. Suudi Arabistan’ın 2030 yılına kadar gerçekleştirmeyi planladığı Nükleer projeleri engeller mi? Belki yavaşlatır veya ertelettirir. İsrail-Suudi Arabistan yakınlaşmasını sürekli kılar mı? Sanmıyorum.
 
Rusya ve Türkiye’nin İran ile birlikte yürüttüğü Astana süreçlerine ne yapar? Bence Cenevre Suriye barış sürecine daha yüksek bir prim kazandırır.

Kararın Türkiye ekonomisine genel olarak yapacağı olumsuz etki ötesinde bir önemli husus daha var. Türkiye el altından İran ile doğal ticari ve mali ilişkilerini sürdürmeye çalışacaksa burada dikkatli olması gerekecektir. Çünkü ABD’nin İran yaptırımlarının, İran’ın batısına da uzanma riski her zaman var.
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 444
İstanbul Güvenlik Konferansı Danışma Kurulu Toplandı
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM), Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü (MSGE) ve Nişantaşı Üniversitesi tarafından kurumsallaştırılan İstanbul Güvenlik Konferansı (İGK)’nın Danışma Kurulu Toplantısı yapıldı.
 
24 Nisan 2018 tarihinde TASAM İstanbul Merkez Ofisi’nde yapılan İGK Danışma Kurulu Toplantısı’nda 2015 yılından beri düzenli olarak gerçekleştirilen İstanbul Güvenlik Konferansı’nın 2018 yılında icra edilecek dördüncüsünün hazırlık çalışmaları ele alındı. Toplantı’ya TASAM Başkanı Süleyman Şensoy, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Saadet Gülden Ayman, Bahçesehir Kıbrıs Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Burak Samih Gülboy, Medipol Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mert Bilgin, Nişantaşı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kutay Karaca, İstinye Üniversitesi’nden TASAM Başkan Yardımcısı E. General Doç. Dr. Fahri Erenel, Nişantaşı Üniversitesi’nden TASAM Başkan Danışmanı Dr. Savaş Biçer, MSGE Eş Direktörü Tolga Sakman, MSGE Uzmanı Ayşenur Yılmaz ile MSGE Uzman Yardımcısı - Proje Yöneticisi Ufuk Çiçek iştirak etti.
 
Ulusal ve uluslararası güvenliğin önemi, uluslararası sistemde konjonktürel değişimler ve değişen güvenlik anlayışının da konuşulduğu Toplantı’da İstanbul Güvenlik Konferansı 2018’in ana teması; Endüstri 4.0 ve yapay zeka merkezli işlenmek üzere “Geleceğin Güvenliği” olarak tartışıldı. İlk kez 2017'de İstanbul Güvenlik Konferansı’nın alt etkinliği olarak gerçekleştirilen Türkiye Körfez Savunma Güvenlik Forumu’nun bu yılki ana teması ise “Körfez'de Güvenliğin Geleceği ve İran” olarak öne çıktı.
 
Önceki yıllarda icra edilen İstanbul Güvenlik Konferansı ana temalarında; “70. Yılında BM VE Küresel Yönetişim” (2015), “Devlet Doğasının Değişimi: Güvenliğin Sınırları” (2016) ile “Yeni Güvenlik Ekosistemi ve Çok Taraflı Bedeli” (2017) konuları işlenmişti.
 
İstanbul Güvenlik Konferansı; Amerika'dan Çin'e, Rusya'dan İran'a, dünyanın farklı coğrafyalarındaki 30'a yakın ülkeden, başta uluslararası güvenlik otoritelerini ve uzmanlarını olmak üzere akademisyenleri, bürokratları, sivil toplum kuruluşlarını ve savunma sanayii temsilcilerini her yıl buluşturarak uluslararası bir Türkiye markası olma yolunda ilerliyor.
 
Konferans internet sitesi: www.istanbulguvenlikkonferansi.org
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Ekonomi Hit: 905
İstanbul İktisat Konuşmaları Başladı
İktisat teorisindeki gelişmelerin tartışılması, dünya ve Türkiye İktisadı analizinin farklı bakış açılarıyla değerlendirilmesi maksadıyla TASAM tarafından projelendirilen “İstanbul İktisat Konuşmaları” serisinin ilki gerçekleştirildi.
 
26 Nisan 2018 Perşembe günü saat 19.00’da Hilton Boğaziçi’nde düzenlenen sınırlı katılımlı İstanbul İktisat Konuşmaları yemekli toplantısına; TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY, TASAM Başkan Danışmanı Prof. Dr. Sedat AYBAR (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Erhan ASLANOĞLU (Piri Reis Üniversitesi), Prof. Dr. Seyfettin GÜRSEL (Bahçeşehir Üniversitesi), Prof. Dr. Asaf Savaş AKAT (Bilgi Üniversitesi), Prof. Dr. Aysu İNSEL (İstanbul Aydın Üniversitesi)başta olmak üzere Türk iktisatçıları iştirak ettiler.
 
İktisat yazınına katkıda bulunmuş, yaratıcı düşünceyi uygulamaya taşıyabilmiş, ülkeye dair ve küresel sorunlara cevap vermek amacıyla yenilikçi araştırmalar yapan, alanında seçkin düşünürleri bir araya getirmeyi amaçlayan “İstanbul İktisat Konuşmaları” Platformu; Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM’ın inisiyatifi ile belli bir ihtiyaç sonucu oluşturulmuştur:
 
“Neo-klasik iktisadın” tarihsiz ve mekânsız yaklaşımını sorgulatan küresel toplumsal gelişmeler sonucu iktisat teorisi giderek artan bir şekilde inter-disipliner bir karakter almıştır. Toplum bilimlerinin diğer alanları, iktisat teorisine katkı yapar hâle gelmiştir.
 
Küreselleşme ve finansallaşmanın getirdiği faktör fiyatlarındaki oynamalar ülkeleri tek tek farklı hız ve kapsamda etkilemiştir. Doğal sonucu olarak ülkelerin özgün deneyimlerinin önemi, iktisat teorisine yaptıkları katkı açısından artmıştır. Özellikle miktar genişlemesinin sona erip vergi savaşlarının başladığı bir konjonktürde ülke deneyimleri ve nasıl yönlendirilmesi gerektiği konusu önem arz etmektedir.
 
Emek sürecini, üretim ve tüketimi belirleyen parametreler özellikle dijitalleşme kapsamında radikal bir değişim geçirmektedir. Sermaye, birikim, yatırım ve İktisadi büyüme ekseni, artarak şekilde yerelleşmektedir. Çin’in başlattığı “Tek Kuşak Tek Yol” İnisiyatifi bu anlamda önemlidir.
 
İki aylık periyotlarla toplanmayı hedefleyen Platform, kendi toprağından doğan bir iktisat anlayışının mümkün olup olmadığını araştırmayı amaçlamaktadır.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 416
Barış Bağları Semineri İstanbul’da
“Barışa Çıkan Bağlantı Yolu” ana temalı Barış Bağları Semineri; Lahor Barış Araştırmaları Merkezi (LCPR), Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM), Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM), Pakistan Mezunları ve Mensupları Derneği (PAMDER), Balkan Müslümanlarıyla Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (BESADER) ve Pak-Türk Dostluk Derneği (PTF) işbirliğiyle 05 Mayıs 2018 tarihinde İstanbul’da Elite World Taksim Oteli’nde gerçekleştirilecektir.
 
Bölgesel barış ve istikrarın geleceği şiddet ve aşırılıkların yanı sıra siyasal hedeflere ulaşmak için güç kullanma eğilimine kadar çeşitli meydan okumalarla karşı karşıyadır. Jeo-ekonominin jeopolitiğin üstünde tutulması barış inisiyatiflerini kuvvetle ileri taşıyan büyük bir kaldıraçtır. Kosova Ulusal Günü'nü de anmak üzere düzenlenen Seminer;  barış süreçlerine yönelik hem beklentilerin hem de engellerin tartışılması amacıyla planlanmıştır.
 
Barış Bağları Semineri’nin; ikili ticaret, turizm ve ekonomik kalkınma yoluyla barışın teşviki ve desteklenmesine katkıda bulunan bölgesel ve sınır ötesi bağlantıların nasıl teşvik edilebileceğine vurgu yaparken, bölgesel işbirliğini ve entegrasyonu artırmaya yönelik çabaları destekleyecek önemli fikir ve önerilere platform teşkil etmesi hedeflenmektedir.
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Kuzey Amerika Hit: 767
Atılan Taş ve Ürkütülen Kurbağa
Amerikan ekonomisine öncelik vermek, ABD’yi tekrar en büyük yapmak ve Amerikan işgücünün hakkını koruyarak, onların ucuz ithalat ürünleri yüzünden işsiz kalmalarının önüne geçmek, tüm kampanya konuşmalarında Trump’ın ağzından dökülen ve garip Amerikan seçim sistemi nedeni ile, seçmenin toplayıp, Trump’ı başkan seçtiren incilerdi. Şimdi Trump bir ticaret savaşı taşı atarak, seçim vaadini yerine getirmeye başladı. Siyasi açıdan bir başka  soğuk savaş evresine giren dünya için bu ne anlama geliyor? Tepkilere bakıldığında atılan taş, ürkütülen kurbağaya değdi mi? sorularının cevabını aramak bence önemli.


Bir Deli bir Taş Atmış

Aklı yerinde ve sağduyu sahibi hiç bir Amerikalı, Trump’ın attığı adımları onaylamıyor. “Yerli malı-yurdun malı”, tabii bir başka duygusallık konusu olsa bile, 1970'li yılların ilk yarısından bu yana çok iyi bildiğim ABD’nin, nasıl zenginleştikçe serbest ticareti savunduğuna, ticarete açıldıkça nasıl daha da zenginleşip, halkını farklı farklı ürünleri kullanma imkanına kavuşturarak, refah ötesi bir tüketim toplumu haline getirdiğine tanık oldum. Gelen mülteciler de, kendi yeme, içme ve giyim kuşam kültürlerine uygun malların ABD piyasasında daha fazla tutunmasını sağladı. ABD 1990'lı yıllardan bu yana daha renkli, ucuz ve kalite çeşitliliği olan bir piyasa oldu çıktı. Evet çok zorlu yıllar da geçirdiler. Ama eli serbest, fail-i muhtar FED (ABD Merkez Bankası), ülkeyi hep yeniden toparlamayı başardı. ABD hemen hiçbir yıl dünyanın birinci ekonomisi olma özelliğini kaybetmedi. Hele şimdi, yani 2018'de,  ekonomisi, sağlıklı bir %2.6 lık büyümeyi, %2.8 lik bir enflasyon ve %4.1 lik işsizlik oran ile 2017 den devir almışken, bir delişmen başkanın attığı kocaman ticaret savaşı taşını, hangi 40 ülkenin çıkarmak için uğraşacağı konusu, dünyayı yeni bir ticaret savaşı eşiğine getirdi. Misillemenin esas kural olduğu dünya ticaretinde, üstelik Dünya Ticaret Örgütü kuralları bu kadar çiğnendikten sonra, bakalım ne olacak bu işin sonu!


Ürkütülen Kurbağa Değil de Kızdırılan Ejderha Olunca    

ABD 3 Nisan’da 1300 farklı Çin malına %25 oranında gümrük vergisi koyduğunu ilan edince, Çin buna 106 ABD menşeili malı kapsayan liste ile mukabele etti. Bunların değerleri de hemen hemen eşit. Sadece Çin, 2017 itibarı ile ABD nin 46 milyar dolar değerindeki Çin malına karşı, 50 milyar dolarlık bir liste koyarak, kim birinci göstermeye çalıştı. Ama hedefte ABD den ithal edilen 130 milyar dolar değerinde, tahıl, soya fasulyesi, plastik ürünleri, uçak, otomotiv ve diğer ürünler olduğunu ima etti. ABD, büyük bir sanayi ülkesidir. Ama büyük de bir tarım ülkesidir. Şimdi ejderhayı kızdırmanın Amerikan çiftçisine vereceği zararı tahmin ediyor musunuz? Bu durumda listelerle başlayan savaşın birinci muharebesinde, ABD'nin biraz geri adım attığını gördük. Bakın henüz demir-çelik ürünleri üzerinden Çin’e ve başka ülkelere karşı başlatılan ticari tarife savaşının tepkilerine değinmedim dahi. Çünkü bu hem ejderha’nın hem de AB, Güney Kore ve Japonya gibi ülkelerin tepkilerine gebe.


Hedef Çin’in Tekerine Taş Koymak mı?

Öyle olmasa bile, Trump’ın  DART oyununda ilk hedefin  Çin olması kimseyi şaşırtmadı. Çin’e, Çin denizinde yaratmaya çalıştığı tsunami dalgaları nedeni ile, ne ceza kesileceği merak, hatta Taiwan gibi ayrıcalıklı ülkeler tarafından talep edilen bir şeydi. Bu hafta bu nedenle ABD listesinde, nihai tüketim malarından öte, Çin’den girdi amacı ile ithal edilen ürünlerin listelenmesi de ilgi konusu oldu. Ejderhayı “Made in China 2025” ürünleri ile yaralamanın amacı, Çin’in teknoloji atılımına taş koymak olarak yorumlandı bile. “Made in China 2025” listesinin başında, televizyon ve Çin otomotif ürünleri var. Çin bu listeye hemen tepki gösterdi. Hem de misliyle. Ama tepkilerle birlikte atılan geri adımlar da var. Bunlar, hem otorite boşluklarının, hem de dünya ticaretinde belli bir doğal serbestleşme çizgisine ulaşıldığının açık göstergesi olarak da kabul edilebilir.


Şimdi AB Kendi Derdinde mi?

AB, 2000'li yılların başından beri ABD ile, hormonlu et,  şarap, muz,  portakal, peynir, jambon veya demir-çelik  gibi adı belli tarife savaşlarına alışık olduğu için şu sıralar Çin’in verdiği tepkileri vermiyor. Ama Brexit süreci nedeniyle, Birleşik Krallık-ABD dayanışması, AB nin karşı karşıya olduğu bir stratejik bir sıkıntı. Ancak Trump ve Rusya dosyaları bir bir açılırken, İngiliz’lerin eski casus zehirlemesi konusunda Rusya ile restleşmesi şiddetini arttırırsa, AB, siyaseten Teresa May’in ilgisine yeniden mazhar olabilir. Yanlız bunun için, Trump’ın yeni bir kararla, İngiltere dış ticaretinin de canını yakması lâzım. Bakalım bunu yapar mı?  Hani bu “Trump’tır; Ne yapsa yeridir” dedirtiyor  insana da, yine de sonuçları hoş olacağa benzemiyor.
 

Bir de Vekaleten Ticaret Savaşları Başlarsa

"Olur mu öyle şey?" demeyin. Meğer, ABD de bazı şirketler, bağış ile topladıkları ikinci el giysileri, Afrika’nın fakir ülkelerine ihraç ederlermiş. Bir hayli tartışmalı bu ticareti, 2016'dan bu yana, tekstil sanayi dallarını güçlendirmeye ve/veya Çin tekstiline dönmeye çalışan Kenya, Tanzanya, Uganda ve Ruanda gibi ülkeler, ikinci el giysi ithalatına yüksek tarife uygulayarak  engellemeye çalışırmış. İşte Trump bunu haber alınca esmiş gürlemiş, yaptığı misilleme tehdidleri karşısında bahsettiğim ilk 3 ülke geri adım atmış.  Bir tek Ruanda’nın hâlâ pes etmediği anlaşılıyor. Aslında bu işe “dinsizin hakkından imansız gelir” deyip geçmek de mümkün.  Ama Ruanda’nın, yeni Amerikan merkantilizmine karşı Afrika’dan yükselen,  beklenmedik ses olmasının ardında, acaba ne var?  diye de  düşünmek gerek.

Bence nasıl dünyada,  hem savaşlar, hem de vekalet savaşları (proxi wars) varsa, Trump’ın başlattığı ticaret savaşları da kendi vekalet savaşı türevini yaratmakta. Tabii vekil Ruanda’nın arkasında, asıl Çin’in olduğunu söylememe gerek yok değil mi?
 
Yazar: Sedat AYBAR Alan: Akdeniz Hit: 1111
Doğu Akdeniz Enerji “Dalaşı” ve Mısır - İsrail Yakınlaşması
Amerika’daki en son görev değişikliklerinin iş başına getirdiği şiddet yanlısı kadro’nun “şahinliği” aldatıcı olmasın. Başta ABD olmak üzere, güvenlik ve şiddete başvurma tehdidinin vurgulanıyor olması, ekonominin ikinci plana itildiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, ekonomik alanın belirleyici olduğu, ekonominin tartışmanın merkezine oturduğu bir jeo-politik konjonktür içine giriyoruz. Küresel kıt kaynaklar üzerindeki hakimiyet çekişmelerinin ekonomik boyutunu daha sıklıkla konuşacağımız bir dönem başlıyor. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Zeytin Dalı operasyonunu başarılı bir şekilde tamamlamış olması bunun nedenlerinden biri. Sincar, Tel Rıfat, Menbiç ve Fırat’ın Doğusu’na yönelik yapılacak harekat vurgusu, teröre karşı sağlam duruş, kıt kaynak denetimi tartışmalarının da eksenini kaydırdı. Yeni ittifaklar bu gerçeklik etrafında şekillenecek, eskiler buna bağlı olarak bozulacak, ve ilah. Bu tespit, özellikle Doğu Akdeniz enerji “dalaşı” diye adlandırdığımız, bölge içi ve dışı aktörleri de kapsayan çekişmelerin analizi için anlamlı sayılabilecek bir başlangıç sağlıyor.
 
Afrin’e yapılan Zeytin Dalı harekatı, Türkiye’de “ülke çıkarlarına dikkat” yoğunlaşması yarattı. Türkiye kendi ayakları üzerinde durmayı becerdiğini dosta düşmana gösterdi. Şayet çok ciddi hatalar yapılmazsa, tarih bu günleri alınan kararların zamanlamasının isabetli ve rasyonel olduğu bir dönem olarak anacak. Ancak buradan, önümüzdeki dönemin engebesiz, sorunsuz bir dönem olduğu anlamı çıkartılmamalı. Özellikle ekonomik ve jeo-ekonomik açılardan pek çok tuzağın kurulduğu, iktisadi, siyasi, stratejik ve iletişim ağları üzerinden dikkat dağıtıcı tehditlerle dolu bir dönem olacak bu. Kızıldeniz, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Afrika Boynuzunda, 19ncu yüzyıldaki olaylar perspektifinden baktığımızda benzeri türden tuzak kurgulamalarının otuz - kırk yıllık sürece yayıldığını görüyoruz. O zamankine benzer bir “dalaşmanın” başladığı bu dönemi idare etmek için uzun soluklu rasyonel stratejiler oluşturma gerekliliği kendini düşünce dünyamıza, alternatif kurgu tahayüllerimize dayatıyor. Türkiye’nin bu konjonktürü, Afrin Harekatıyla yakaladığı “dikkat yoğunlaşmasını” dağıtmadan, enerjisini iyi kullanarak yönetmesi gerekiyor.
 
Bu yüzden, bizim yakın dönemde akademik dünyada fazlaca ihmal ettiğimiz bir ülke olan Mısır’ın, Doğu Akdeniz’de kendine yer açma arayışının analizi, Mısır’ın incelenmesi de önem arz ediyor. Bu çerçevede, belli bir eksikliği gidermek için Mısır’ı merkeze alarak kurgulandı bu yazı. Enerji sızıntılarına, dikkat yorgunluklarını önlemek için çalışılması gereken bir çok ülkeden biri de Mısır. Bu ülke 26 - 28 Mart 2018’de genel seçimlere gitti. Bu yazı yazılırken, seçimlere ikinci ve son kez katılacağını açıklayan darbeci general Sisi’nin seçimi kazanmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Seçimlerde bu sonucu garantilemek için, daha çok Sudan’la tırmandırılan gerginlikler üzerinden bir milliyetçilik söylemi oluşturuluyordu. Bu artan milliyetçi hislerin, daha önce Savunma Bakanı, Genel Kurmay Başkanı ve İstihbarat Şefi olan general Sisi’nin elini güçlendireceği hesaplanıyordu.
 
Bir yandan ideolojik ayrılıklar, diğer yandan aşağıdaki haritada da gösterilen Mısır’ın 1996’da işgal ettiği Halaib Üçgeni ve Etiyopya’nın Nil’in üzerine kurmaya başladığı, kıtanın en büyük barajı olan Rönesans Barajı, bir başka yandan ise birbirlerine karşı ellerini kuvvetlendirmek için ileri sürülmeyen ve sümen altında tutulan pek çok sorun, bunların hepsi Sudan ve Mısır’ın birbirleri üzerinde baskı oluşturmak için kullandıkları gerekçeler. Bu sorunlar yumağı uzunca bir tarihe yayılıyor. Örneğin, Sudan’la anlaşmazlıkların temelinde olan ve son altmış yıldır Mısır’ın işgalinde olan Halaib üçgenindeki sorunların seçimler öncesinde ısıtılıp tekrar gündeme getirilmesi, bu ve benzeri konuların kullanılması, düşmanca söylemlerle milliyetçi hisleri arttırmaya, bunun da general Sisi’ye yarayacağı düşünülüyor.  
 
Mısır’ın Güney komşuları, Sudan ve Etiyopya ile olan uzlaşmazlıkların, seçim kaygılarından ötede bir boyutu daha var. Bu, analizimizin cevaplamaya çalıştığı, Doğu Akdeniz enerji “dalaşması” ile ilgili olan boyut. Mısır, Türkiye - Sudan ve Etiyopya yakınlaşmasını kendisine Doğu Akdeniz’de açmaya çalıştığı etki alanı açısından tehlikeli bir gelişme olarak görüyor. Bu konuya daha aşağıda güncel dinamikleri yönlendirmesinin önemi bağlamında tarihsel derinliği içinden bakacağız. Şimdilik enerji “dalaşması” çerçevesinde asıl yönlendirici soru’nun, Sudan’la çekişmesinin dengeleyici girişimi olarak İsrail’e yakınlaşma politikasının Mısır’a başarılı bir kaldıraç sağlayıp sağlamayacağı ile ilgili olduğunu vurgulayalım (Amin Muhammed, 2018). Mısır kendisini Doğu Akdeniz’de, enerji kaynaklarına ulaşma, lojistik, işletme ve jeo-politik düzlemde Türkiye’ye rakip olarak lanse ediyor. Aslında, Türkiye’nin bu ve benzeri konularda rakibi olduğunu iddia eden pek çok ülke var. Yunanistan, İsrail, Suriye, Lübnan, Kıbrıs bunlardan bazıları. Bunların başarılı alternatifler yaratabilmek için yapacakları stratejik hamleler, Türkiye’nin de diplomatik manevra ilkelerini belirleyecek faktörler olarak dikkate alınmalı. Biz bu yazıda, önce bölge dinamiklerini ele alacağız, sonra da bu ülkelerin olası stratejik hamlelerini inceleyeceğiz. İlk olarak bölgedeki jeo-politik ittifak oluşumlarının belirleyicilerine bakalım.
 

DOĞU AKDENİZ İTTİFAK ARAYIŞLARINI ETKİLEYEN DİNAMİKLER

ABD, Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz rezervlerinin çıkartılıp, işletilmesine ve pazarlara ulaştırılmasına talip bir ülke olarak bu bölgede kalıcı olmaya çalışıyor. ABD’nin, İsrail’in güvenliğinin sağlanmasına ilaveten, kendisinin Doğu Akdeniz’deki ekonomik çıkarlarının gerektirdiği kalıcılık arayışı, bölge içi ve dışı aktörleri de pozisyon almaya itiyor. Bu da bölgedeki ittifak oluşumlarını kaygan bir zemine çekiyor. Örneğin, Barzani Referandumu fiyaskosu, terör unsurlarının Deaş’a karşı silahlandırma gibi girişimleri açısından bakıldığında, ABD’nin bölgede kurduğu ittifakların çok da başarılı olduğu söylenemez. İsrail bağlantısı da “görevin” gerektirdiği düzeyde güçlü bir katkı sağlayamıyor. Zeytin Dalı Harekatı’nda Afrin’i Türkiye’nin Vietnamı yapacağını iddia eden Amerikan silahlarıyla donanmış olan terör örgütünün hezimete uğraması, YPG/PKK eksenli bir Amerikan girişiminin de bölgede etkili olamayacağını ortaya çıkardı.  
 
Türkiye açısından, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları bir yanıyla bu yüzden de önemli. Bölge ülkeleri Mısır, Yunanistan, Suriye, İsrail, v.d. bir yandan kendi aralarında, bir yandan da ABD, Rusya, Çin gibi bölge dışı ülkelerle belli ittifak zincirleri oluşturup, karşı karşıya diziliyorlar. Bu anlamda Mısır - İsrail yakınlaşması da ibret verici. Buradaki ana konunun, Mısır - İsrail yakınlaşmasının, ABD’ye Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye alternatif bir oluşum, ABD - Suudi Arabistan ve İsrail ittifakı ekseninde bir kaldıraç oluşturup oluşturmayacağı ile ilgili olduğunu tekrar vurgulayalım.
 
Özellikle, Amerika’yla ilişkileri gerilmiş, Rusya ve İran ile Suriye konusunda yakınlaşma sağlamış, ordusu terör unsurlarına karşı hayati bir zafer kazanmışken, yani Doğu Akdeniz’deki dengeler Türkiye lehine biçimlenirken, Mısır - İsrail ittifakının bu durumu Türkiye aleyhine çevirebilme potansiyeline sahip olup olmadığı da tartışılmalı.
 
Bulgaristan’ın Varna kentinde 26 Mart 2018’de toplanan AB - Türkiye liderler zirvesinde “AB’ye tam üyelik sürecini devam ettirme iradesini” tekrarlayan, Avrupa Parlamentosu dahil pek çok Batı kurumunda temsil edilen, NATO içinde önemli bir müttefik olan Türkiye’yi, Suriye’de izlediği terör unsurlarını silahlandırma politikaları yüzünden kaybetmekle karşı karşıya kalan ABD’nin, Türkiye - Rusya - İran ortaklığını bozmaya çalışması kuvvetle muhtemel. İttifakların kaygan zeminde gerçekleşiyor, çabuk kurulup bozuluyor olmasının bu konjonktüre has dayanılamaz bir hafifliği, çekiciliği var. Ülkeler bundan sonuna kadar yararlanma çabasında. Burada belirleyici faktörün askeri güç üzerinden oluşturulan saha hakimiyeti olduğunu belirtip, devam edelim.
 
Bir başka açıdan, bölge ittifakları, bölge dışı bir takım gelişmelerden de etkilenmeye açık. Örneğin, emekli “çifte ajan” Skripal’in İngiltere’de kızıyla birlikte kimyasal maddeyle zehirlenmesine tepki olarak gelişen olaylar, Suriye, Gürcistan ve Ukrayna’daki çatışmaları etkileme potansiyeli bakımından önemli olabilir. ABD’nin altmış Rus diplomatı sınır dışı etme kararı, buna Batı Avrupa’da, Fransa, Almanya, Ukrayna, Litvanya, Estonya gibi on altı ülkenin destek vermesi, Rusya’nın da dişe diş tepki göstermesi, soğuk savaş dönemi casuslar çatışmalarını andırıyor. Bu Rusya’nın Suriye’de daha da sertleşmesini ve Türkiye dahil kurduğu ittifaklarının kırılganlaşmasını getirebilir. Ancak, burada iç içe geçmiş pek çok ince hassasiyet var. Bunlardan bir tanesi, YPG/PYD/PKK terörüne karşı Türkiye’nin sağladığı Rusya - İran yakınlaşmasından terör temizleninceye kadar kolay kolay vaz geçmeyecek olması. Bunun en yetkili ağızdan, en şiddetli şekilde vurgulanmış olması anlamlı. ABD’nin S-400 ve hava savunma sistemleri konusunda Türkiye’nin başlatmış olduğu girişimi bozma girişimi minimuma inmiş durumda ama bu ihtimal kaybolmuş değil. Rusya ile bu yakınlaşmanın, ABD ve Batı ittifakından kopmak anlamına gelmediğini ama karşılıklı ilişkileri gerdiğini ekleyelim. 
 
Türkiye, demek ki bir yandan eski dış işleri bakanı Rex Tillerson’ın Ankara ziyaretinde oluşturulan kurullar aracılığıyla ABD’yle birlikte çalışırken bir yandan Rusya - İran ortaklığına önem veriyor. Bu durum, ABD’yi de Doğu Akdeniz’de alternatif ittifaklar oluşturma arayışına itiyor. Yunanistan çok hevesli olmasına rağmen hem stratejik olarak hem de iktisadi/demografik kapasitesiyle ABD’ye bir açılım sağlayabilecek durumda değil. Bir yandan, Rusya’ya yanaşmaya çalışıyor ama Rusya, Yunanistan’ın üyesi olduğu AB ile başta ekonomik yaptırımlar olmak üzere ciddi sorunlarla boğuşuyor. En son casus krizi de mesafenin aralanmasına neden oldu. Ayrıca Deaş’a karşı, çok fazla umut bağlanan YPG/PKK’nın hiç de sanıldığı gibi etkin bir savaş makinesi olmadığının ortaya çıkması ABD’nin saha bağlantılarını zayıflattı. Saha hakimiyetinin önemli olduğu bir dönemde ABD’nin uzun süre katlanamayacağı bir durum bu. Rakka Harekatının yıkıcılığı, Barzani referandumu sonrası Kuzey Irak’taki hezimet, bu tür örgütsel yapıların bir çözüm üretemeyeceğini de kanıtladı. Önce İran, sonra da Rusya gerginliği, ABD için bölgede iş yapabileceği potansiyel müttefik sayısını da azalttı. Yeni ittifak kurguları devreye girdi.
 
Yakın coğrafyada, Süveyş Kanalı etrafında, bir başka yakınlaşma, Mısır - İsrail yakınlaşması gerçekleşiyor. Türkiye - Rusya - İran yakınlaşması, Mısır - İsrail yakınlaşması üzerinden bozulabilir mi? ABD’nin bu projesi Türkiye ile kurduğu ittifaktan daha çok işine yarayan bir oluşum başlatabilir mi? Bu ABD için sürdürülebilir, başarılı bir durum yaratabilir mi? Mısır’ın, bölgedeki kıt kaynak çekişmesinde, İsrail ve ABD’nin yanında durarak kendisine yer açmaya çalışması başarılı olabilir mi? Seçim atmosferi yaşayan Mısır’ın, bu tür sorulara vereceği yanıtlar seçimler sonrasında yapacağı hamlelerin yönünü de belirleyecek.     
 
Bu sorulara ne tür cevaplar verilebiliceği aşağıda, yani okumaya devam edelim…
 

ABD - MISIR - İSRAİL YAKINLAŞMASI  
       

Open Democracy yazarlarından Maged Mandour’un, Amerika’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Carnegie Endowment for International Peace için kaleme aldığı “Mısır’ın, İsrail ile Gelişen İttifakı” başlıklı 20 Mart 2018 tarihli makale ilginç detaylar veriyor (Mandour, 2018). Yazının vurguladığı gibi şayet Mısır, İsrail ile iktisadi ve siyasi alanlarda bahsedilen bir takım iş birliklerini gerçekleştiriyorsa, Filistin Barış Sürecinde bağımsız bir ara bulucu olması da artık söz konusu olamaz. Bu durum Mısır’ın uzun vadede bu bölgede ABD için de güvenilir bir müttefik olma potansiyelini de eritiyor.   
 

Bakalım Mısır, İsrail ile ne tür iş birlikleri gerçekleştiriyor.

Mısır, Sisi darbesinden sonra, özellikle Suudilerin de girişimiyle İsrail ile yakınlaşma çabası içinde. Bu anlamda, Mısır’ın Dophinus Holding isimli özel şirketinin 19 Şubat 2017’de imzaladığı ve önümüzdeki on sene için İsrail’den on beş milyar dolarlık doğal gaz ithal etmesini garantileyen anlaşma önemli. Böylece Dolphinus, 2017 Ağustosunda Mısır’da kabul edilen ve doğal gazın depolanması ve ticaretine ilişkin kısıtlamaları kaldıran yasadan yararlanan ilk şirket oluyor. Bu reformların, sadece Mısır’ın enerji sıkıntısını gidermek için değil ama “ithal edilen doğal gazın Avrupa’ya ihraç edilerek döviz sıkıntısını aşmak” için de kullanılacağı söylentisi yaygın diyor, Mandour. Her şeyin ötesinde bu anlaşmanın imzalanması Mısır’ın, İsrail’le iktisadi ilişkilerini geliştirmek istediğini gösteriyor. Bu durumu dikkatimize getiren Maged Mandour’un makalesi de o yüzden uyarıcı nitelikte.
 
Aslında Mısır, İsrail ile daha önce de doğal gaz anlaşması imzalamıştı. Kendi iç piyasasında talep düşükken Mısır, 2005 senesinde, kendi ürettiği doğal gazın fazlasını ihraç etmek için İsrail’le bir anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmanın gereğini yerine getirmek için Mısır istihbarat birimi (GİZ) bir şirket kurmuş ve bu şirket aracılığıyla doğal gaz ihracatını gerçekleştirmişti. Ancak, doğal gaz ihracatı, 2012’de Mısır’ın karşılaştığı enerji krizi ve enerji boru hatlarına yönelik terör saldırıları sonucu akamete uğramıştı. Mayıs 2017’de ise, İsrail’e doğal gaz ihracını durdurması karşısında, İsviçre’deki Uzlaşma Mahkemesi, Mısır’ı, İsrail’e 3 milyar dolar ceza ödemeye mahkum etmişti. Mandour’a göre, şimdi de Dolphinus Holdings’in Mısır istihbarat birimi tarafından kurulduğu söylentisi yaygın. Mısır ordusunun darbe sonrası gördüğü destek sayesinde etkisini son dönemde genişletmesi de bu söylentileri destekliyor.
 

Mısır’ın, İsrail ile olan yakınlaşma arayışını irdelemeye devam edelim.

Bu bağlamda, son on yılda ilk kez, Nisan 2016’da İsrail’den ekonomist ağırlıklı bir heyetin Kahire ziyaretine dikkatleri çeken Maged Mandour, yapılan görüşmelerde, Aralık 2004’de imzalanan “Uyumlaştırıcı Sanayi Bölgesi’nin (Qualifying Industrial Zone - QIZ)” daha da geliştirilmesinin konuşulduğunu aktarıyor. Bu bölgelerin, ABD tarafından Orta-Doğu Barış sürecine katkı yapmak amacıyla 1996 yılında Kongre’de kabul edilen bir kanunla Mısır ve Ürdün’de kurulduğunu biliyoruz. Bu kanuna göre Mısır ve Ürdün, ABD’ye bu bölgelerden gümrüksüz mal ihracatı hakkı elde ettiler. Bu ayrıcalıktan yararlanmanın bir şartı, ihraç edilen malların üretiminde kullanılan girdinin İsrail menşei’li ürünler olmasıydı. Gazze Şeridi ve Batı Şeria’dan, ABD’ye yapılan ihracat Amerikan Başkanı’nın talimatı çerçevesinde, bu bölgeleri kullanarak İsrail’e girmeden gerçekleşebiliyordu. Bu bölgelerden ABD’ye yapılan ihracata uygun olması için ihraç edilen malın, yeni ve yurt içinde üretilenlerden farklı olması gerekiyordu. Malın ABD’ye giriş yaparken üretim maliyetine konu olan girdilerin %35’inin QIZ’de üretilmiş olması ve bu girdilerin bir kısmının orada yetiştirilmiş/imal edilmiş, bir kısmının ise İsrail menşei’li olması şartı bulunuyordu. Özellikle kumaş ve tekstil gibi Amerika’da yüksek ticaret kısıtlarına tabi olan malların QIZ içinde üretilmesi bu bölgeleri çekici kılıyordu. (ITA, 2018)
 
Henüz bir sonuca ulaşılmamış olmasına rağmen, İsrail’in, Mısır’la birlikte bu bölgeleri tekrar canlandırarak, genişletmeye çalışması, iki ülkenin ekonomik işbirliğinin arttırılması peşinde olduklarının bir başka göstergesi oluyor. Bu girişimlerden, Mısır ve İsrail’in, ABD bağlantılı Doğu Akdeniz ittifaklarının daha sağlam temellerde oluşturulmasının ekonomik alandaki iş birlikleri etrafında oluşturulma çabasını izliyoruz.
 
Bu bağlamda, Mısır ile İsrail arasında güvenlik alanındaki iş birliklerinin de son yıllarda artış gösterdiğini vurgulamamız gerek. Bazı raporlara göre Temmuz 2015’den itibaren, İsrail Mısır’ın teröre karşı savaşını desteklemek için, Sinai’de yüzden fazla hava saldırısı düzenledi. Mandour, Mısır silahlı kuvvetlerinin bu saldırılara yeşil ışık yakıldığını reddetmesine rağmen Ocak 2017’de İsrail Savunma Gücü’nden üst düzey bir yetkilinin “Mısır’la birlikte Sinai’de yakın askeri iş birliği içinde olduklarını açıkladığını” söylüyor. İsrail ayrıca, Camp David’de yapılan anlaşma gereği, geçmişte çekinerek yaklaştıkları Sinai’de Mısır’ın askeri gücünü arttırmasını da zorluk çıkarmadan onayladıklarını açıkladı. Ek olarak, Nisan 2014’de, hem 2013 askeri darbesi hem de İsrail baskısı yüzünden ABD’nin teslim etmediği on adet Apaçi helikopteri, İsrail ve Mısır’ın güvenliğinin sağlanması gerekçesiyle Mısır’a verildi. ABD’nin, sadece ekonomik alanda değil ama Başkan Trump’ın son Ulusal Güvenlik Stratejisiyle uyumlu olarak Mısır – İsrail güvenlik ekseninde de aktif rol aldığının göstergesi oluyor bu girişimler.  
 
Devam edelim…
Amerikan elçiliğinin Tel Aviv’den, Kudüse taşınması konusunda Donald Trump yönetiminin aldığı karar karşısında Mısır’ın tutumu da İsrail ile geliştirdiği siyasi bağları yansıtıyor. Mısır’ın, ABD’in veto ettiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu kararı eleştiren metnini kaleme almış olmasına rağmen, kapalı kapılar ardında başka bir siyasi duruşu olduğu ortalığa saçıldı. Mandour, bir üst düzey istihbarat yöneticisinin, birçok televizyon yayıncısını, izleyicilerini Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması ve bunun karşılığında da Filistinlilerin gelecekteki başkentleri olarak Ramallah’ı kabul etmelerini iknaya çağırdığı gizli talimatların medyaya sızmasıyla, “Mısır’ın İsrail ile kapalı kapılar ardında siyasi bir yakınlaşma iradesi bulunduğunun açığa çıktığını” söylüyor.
 
Başka bir deyişle Mısır, bir yandan gizli gizli İsrail’le anlaşırken, bir yandan da Filistinli’leri İsrail ile anlaşmaları için ikna etmeğe çalışıyor. Eylül 2017’de BM’de yaptığı bir konuşmada Cumhurbaşkanı Abdel Fattah el-Sisi, İsrailliler ve Filistinlilere bu “tarihi” anı barış yapmak için kaçırmamaları çağrısı yapmıştı. Tarihi an dediği de, Fransa’nın inisiyatifinde Mayıs 2016’da başlatılmış olan ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nın da beğendiği girişimdi. Bu açıklama Sisi’nin, “şayet Filistin meselesi çözülürse İsrail ile anlaşmaya daha sıcak yaklaşacağı” yolunda daha önce yaptıklarını çağrıştırıyordu.
 
Yukarıda vurguladığımız konuya geri dönersek, Mısır ve İsrail’in güvenlik dayanışmasını ve doğal gaz uzlaşmalarını, daha geniş iş birlikleri ve gelişen ittifaklar çerçevesinde okumak bölgedeki dinamikleri anlamak için gereklidir. Bu bağlamda özellikle Suudi Arabistan’ın, İran’a kaşı İsraili potansiyel dost olarak görüyor olması önemli. Suudi Arabistan ve İsrail, Aralık 2017’de CIA başkanlığından ayrılan Mike Pompeo’nun da belirttiği gibi terörizme karşı askeri iş birliklerini arttırdılar. Mandour’a göre, Suudiler de, başta füze savunma sistemleri olmak üzere İsrail silahlarına talipler. Bu gelişme Suudi - Mısır - İsrail ilişkilerini Filistin ekseninden kopartarak, diğer Arap devletlerinin de İsrail ile daha yakın ilişkiler geliştirmesine neden oldu. Buna rağmen, Filistin topraklarının işgal altında olması, müslüman halklardan gelecek tepkiden korku, Suudi Arabistan - İsrail arasında herhangi bir anlaşma hamlesini ve yakınlaşmasını da yavaşlatıyor.
 
Bahsedilen ekonomik ve güvenlik iş birlikleri çerçevesinde yakınlaşmanın gerçekleşebilir olma ihtimali bir yandan da Filistin sorununun Filistinlilerin minimum taleplerinin karşılanması çerçevesinde çözümünün mümkün olabileceği aldatmacasını destekliyor. Bunun etrafında açık veya gizli bir takım algı operasyonları düzenleniyor. Kasım 2017’de Riyad’daki buluşmalarında, Prens Muhammed bin Salman’ın, Mahmud Abbas’a sunduğu iki devletli çözüm öneren bir Suudi planına göre Filistinliler Doğu Kudüsü gelecekte kurulacak devletlerinin başkenti olarak görme fikrinden vaz geçip, Filistinli mülteciler ile çocuklarının geri dönmelerine izin vermeyip, İsrail’in Batı Şeria’da kurmuş olduğu yerleşim bölgelerine göz yumup, sınırlı egemenlik haklarına sahip bir Filistin devletini, toprak bütünlüğü olmayan bir devlet olarak kabul etmelerine iknaya çalışmasının, neye hizmet ettiğini anlamak mümkün değil. Öte yandan bunun beyhude bir çaba olacağının da altını çizmemiz gerekiyor. Çünkü savunulan bu şartlar aslında hiç bir Filistin önderinin kabul edebileceği şartlar değil. Bu yüzden, Filistin sorunu bölge ittifaklarını ve bölgenin geleceğini de belirlemeye devam edecekmiş gibi duruyor.
 

MISIR - SUDAN - ETİYOPYA

Mısır’ın Sudan’la gerginliği, Etiyopya ile Nil’in üzerine kurulan baraj yüzünden ilişkilerinin gerginleşmesi, Eritre’ye asker göndermesi ve işgal ettiği Kuzey Sudan topraklarındaki askeri varlığını arttırması, Türkiye - Sudan yakınlaşmasını da yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde rasyonel bir zemine oturtmaktadır. Bu yakınlaşmanın, Somali ile derinleşen ilişkilerin, “ne işi var Türkiye’nin oralarda” sığ fikirliliğinden ötede ciddi bir analizi gerektirdiği açıktır. Mısır bir yandan İsrail ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini geliştirirken diğer yandan Sudan ve Etiyopya ile gerginliklerini tırmandırıyor olması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz stratejilerinin kurgulandığı parametreleri de yakından ilgilendiriyor olduğunu belirtelim.
 
Bu anlamda, Türkiye’nin Ege Denizi, Kıbrıs ve Yunanistan, dolayısı ile AB ile olan ilişkilerinin belirleyici değişkenleri arasında bulunan NATO üyeliği, ABD ve Batı’nın son altmış yıldır bölgedeki vaz geçilmez müttefiki olması, Rusya ve İran ilişkilerinin de yüksek düzeyli irade rekabeti ortamında idaresini sağlayan, manevra kabiliyeti veren, önemli değişkenler arasındadır. Mısır - İsrail - Suudi ortaklığı bu kabiliyeti Türkiye’nin elinden almak için kurgulanırken, Sudan - Somali - Etiyopya bağlantısı Türkiye’ye sadece ekonomik değil, jeo-politik bir avantaj da sağlamaktadır.  
 
Bu bağlamda, Mısır ile Sudan arasında son zamanlarda yaşanan gerginliği, Orta - Doğu ve Doğu Akdeniz’deki güç çekişmelerinden bağımsız değerlendirmek pek de anlamlı olmaz. Nedenini açıklamaya çalışalım…
 
Mısır ve Sudan, son zamanlarda kendilerini komşu ülkelerle yaşadıkları gerginlikler üzerinden Orta - Doğudaki rakip güç blokları ile bağlantılandırdılar. Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerine (BAE) yakın dururken, Sudan, Türkiye ve Katar’la yakınlaştı. Mısır ve Sudan, Körfez’deki gerginliği Doğu Afrika’ya sıçratacak şekilde sınırlarındaki askerlerini arttırdılar. Mısır, Middle East Monitor’un bildirdiğine göre BAE’nin desteğiyle, bölgenin önemli stratejik ülkelerinden Eritre’ye asker gönderdi. (MiddleEast Monitor, 2018) Aynı gün, Sudan, Kahire’deki Büyükelçisini geri çağırdı ve Eritre’ye komşu olan Kassala bölgesinde Olağanüstü Hal ilan etti. Eritre sınırını kapattı ve bölgeye asker yığmaya başladı. Böylece Mısır ve Sudan arasında gerilim tırmanmaya başladı.
 
Batı basınında bu gerginliklerin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Aralık 2017’de Hartum ziyareti sonrasında tırmandığı iddiaları yer almaya başladı. Birileri Türkiye’nin Doğu Afrika açılımından ve Sudan bağlantısından hoşnut değildi. 2006 senesinde Başbakanken Hartum’a giden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Osmanlı’nın 1885’de çekilmesinden bu yana ilk kez Sudan’ı devlet başkanı düzeyinde ziyaret eden kişi oldu. (Sabah, 2006) Cumhurbaşkanı, bu ziyaretinde aralarında askeri anlaşmalar da olan pek çok anlaşma imzaladı. Resmi olarak herhangi bir açıklama yapmamasına rağmen Mısır, medyası üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sudan ziyaretinin Mısır’ın güvenliğini tehdit eden bir ziyaret olduğunu ilan etti. Hartum, Mısır’ın suçlamalarını redderken, Mısır’ın Sudan’ın işlerine karışmaya hakkı olmadığını vurguluyordu. Tırmanan gerginliğe Sudan, “şayet Türkiye ile yaptığımız iş birlikleri dolayısı ile bir bedel ödememiz gerekiyorsa, biz o bedeli ödemeye hazırız” diyerek noktayı koydu. Çünkü, Türkiye ile yaptığı anlaşmalar Sudan’a belli bir takım avantajlar sağlamaya başlamıştı ve Sudan “kötü gün dostu Türkiye’ye sırtını dönmek” istemiyordu.
 
Komşusunun yoksul kalarak, uluslararası alandan tecrit edilmiş olması Mısır’ın işine geliyordu. Sudan’ın ekonomik ve diplomatik olarak zayıflığı, ülkenin uluslararası ekonomik yaptırımlara tabii olması, devlet başkanının Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soykırım suçlamasıyla aranıyor olması, özellikle Güney Sudan 2011’de ayrıldıktan sonra ülkenin petrol gelirlerinin üçte ikisini götürmesi, Sudan’ı da bulabildiği her ülke ile yakın ittifak arayışına itmişti. (BBC, 2011) Erdoğan’ın ziyaretinde söylediği iki ülke arasındaki beş yüz milyon dolar olan ticareti ilk aşamada bir milyar dolara çıkartma iradesi Sudan’da olumlu yankılandı.
  
Erdoğan’ın Sudan ziyaretinde imzaladığı iki anlaşma özellikle önemliydi. Bunlardan birincisi, yüzyıllarca Afrika, Avrupa, Körfez ve Asya arasında ticaret geçiş yolu olan Kızıldeniz’deki Sevakin adasını 99 yıllığına Türkiye’ye veren anlaşmaydı. Ada, hem Afrika ve Asya’dan Hacca giden hacılar için önemli bir dinlenme durağıydı hem de Osmanlı’nın pek çok tarihi ve dini eserine ev sahipliği yapıyordu. Adanın TİKA ve Turizm ve Kültür Bakanlığı tarafından yeniden inşaası gündeme geldi. Bu anlaşma Mısır’da iyi karşılanmadı. Mısır’ın etkin gazetesi Al-Ahram yazarlarından, Asma Al-Husseini’nin, Türkiye ile Sudan’ın, Kızıldenizden geçen gemi taşımacılığını tehdit etmek için bir askeri üs kurmak için anlaştıklarını ifade ettiğine dikkat çekiyordu.
 
(https://www.youtube.com/watch?v=XjLbzc4UhY)
 
Sevakin Adasında bir Osmanlı Camii


http://www.middleeasteye.net/news/gulf-tension-are-egypt-and-sudan-about-go-war-turkey-qatar-dam-ethiopia-muslim-brotherhood-903070654#block-disqus-disqus-comments
 
Sevakin Adası anlaşması, Kızıldeniz kıyılarında Türkiye’nin polis, güvenlik, askeri ve savunma bakanlıkları nezdinde, hem Sudan’ın gemilerini koruma hem de terörizme karşı savaşta çok ciddi bir kazanım sağladı. Bu gelişmenin, Suudi Arabistan’la uyumlu hareket eden Mısır’ı endişelendirdiği konusu yazılıp çizilmeye başlandı. Sudan’ın içinden çıkan çatlak sesler ise Türkiye’nin Sudan’ı bölgesel çatışmaların içine çekerek bir güvenlik tehdidi yarattığı yolundaydı. Sevakin adası anlaşmasının tarihi önemini, Nil Nehri’nin kaynağını arama çabalarının jeo-stratejik anlamında bulmak mümkün. Bugün Doğu Akdeniz enerji kaynaları üzerinde kontrolün sağlanması “dalaşmasıyla” yakından bağlantılı olan bir tarih bu söz konusu olan. Bu yüzden bir sonraki bölümde kısa bir tarihi analiz turu yapacağız.
 

NİL NEHRİ VE KIZILDENİZİN JEO-POLİTİK ÖNEMİ: TARİHİ PERSPEKTİF

Mısır’ın ekonomik, siyasi ve jeo-politik nedenlerle kontrol edilmesinde Uganda ve Sudan’ın önemi, Nil nehri’nin kaynağının bulunması ve Süveyş Kanalının açılması bağlamında önemi artan stratejik konumları, bu ülkeleri Doğu Akdeniz’deki güç çekişmesinde çok uzun süreden beri ana belirleyiciler yapmıştı. Buna, Kızıldenizin giriş ve çıkışlarının kontrolü üzerinden İndo - Pasifik coğrafyasında elde edilen kaldıraç üzerindeki etkilerini ekleyelim. Yani bugünkü jeo-stratejik çekişme yeni değil, Sudan ve Doğu Afrika da bu “dalaşmaların” yeni aktörleri değil. Daha yakından inceleyelim…
Nil nehrinin kaynağının bulunmasına ilişkin araştırmalar Osmanlı İmparatorluğunun 1821’de Sudan’ı ele geçirmesiyle başladı, Modern Mısır’ın kurucusu Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve daha sonrasında oğulları, Nil’in doğduğu kaynağı bulmak için 1839 -1942 arasında Selim Binbaşı’nın önderliğinde üç keşif seferi düzenlediler. Bunların ikisi dağların başladığı ve çağlayanların olduğu bugünkü Juba’nın tam 32 km kuzeyine kadar ulaştı. Bu seferlerin sonunda Mavi Nil’in kaynağının Etiyopya’nın yamaçlarına, Beyaz Nil’in kaynağının ise Sobat Nehri’nin ağzına kadar olan kısmı keşfedilmişti. Bu keşiflerden sonra Arap tüccarlar ve Batılı misyonerler Sudan’a girerek, Güney Sudan’da yerleşim birimleri kurdular. Avusturyalı bir kaşif olan Ignaz Knoblecher, 1850’de daha güneyde de göllerin bulunduğu haberini verdi. 1840’larda Doğu Afrika’yı gezen misyonelerden Johann Ludwig Krapf, Johannes Rebmann ve Jacob Erhardt Kilimanjaro’nun karla kaplı tepelerini gördüklerini ve tüccarlardan daha güneyde bir iç denizin bulunduğunu öğrendiklerini, buralarda da bir veya bir çok göl olabileceğini duyduklarını bildirdiler. (Erlich, Haggai and Israel Gershoni, eds., 1999)
 
Bu raporlar, Osmanlı’nın askeri gücünü aşıp, Hint Okyanusu’na çıkmakta zorlanan Büyük Britanya’nın ilgisini çekti. İngiltere, daha sonra aralarındaki husumetle, kıskançlıklar ve çekişmelerle tarihe geçecek olan iki İngiliz kaşifi Doğu Afrika’ya Nil’in kaynağını keşfetmeleri için görevlendirdi; Sir Richard Burton ve John Hanning Speke… (Harrison William, 1982) Bu kaşifler, arkalarında yalnızca hüzünlü ve macera dolu anılar bırakmadılar, Arap tüccarları takip ederek Tanganika Gölü’nün kıyısına ulaşan ilk Avrupalı’lar olarak da tarihe geçtiler. (Burton Richard, 1856) Geri dönüş yolunda birbirlerinden ayrılan bu sömürgeci memurlardan Speke, Kraliçesinin adını verdiği Viktorya Gölüne ulaştı. Speke doğru bir tahminle, Nil’in kaynağının bu göl olabileceğini düşünüyordu. (Speke, 1858) Kraliyet Coğrafya Enstitüsü’nün sağladığı fonlarla, 1860’da, James A. Grant adında başka bir kaşifle birlikte tekrar yola düşen Speke, 1862’de Viktorya Gölü’nün etrafında dolaşıp, Karagwe Nehrini bulduktan sonra, Ripon Şelalesine ulaşarak, “hiç şüphe bırakmayacak şekilde Yaşlı Baba Nil’in Viktorya Nyanza’dan doğduğunu gördüm” diye yazacaktı. (Speke, 1996)
 
Speke ondan sonra arkadaşı James A. Grant’la birlikte Kuzey’e doğru, Nil’i takip ederek bugünkü Juba’nın karşısındaki Gondokoro’ya kadar yürümeye devam etti. Bugünkü Juba’nın 2011’de bir referendum sonucu bölünen Sudan’dan ayrılan Güney Sudan’ın başkenti olduğunu ekleyelim. Nil nehrinin kaynağı konusundaki tartışmalar, İngiliz General Charles George Gordon’un askerleriyle birlikte Nil’i Kuzeyden Güneye 1874 - 1877 arasında katedip haritasını çıkartmasıyla kesinleştirildi. Ancak 1960’lara kadar Mavi Nil’in yukarı kısımlarının haritası tamamlanamadı.
 
Bu arada bizi çok ilgilendirmediğini düşündüğümüz Albert Gölü de haritaya yansıtılmıştı. Charles Chaillé-Long isimli bir Amerikalı Kyoga Gölünü haritalara geçiren ilk Avrupalıydı. 1875’de Henry Morton Stanley, Doğu Afrika’dan girip, Viktorya Gölünün etrafından dolaşıp Albert Gölüne ulaşmaya çalıştı. Başarılı olamadı. Tanganika Gölüne doğru yürüyüp Kongo Nehrini takip ederek denize ulaştı. Stanley hayatının geri kalan kısmında da maceradan ve keşiflerden vaz geçmedi. 1889’da yaptığı bir başka seyahatinde, Alman kökenli Osmanlı Paşası, Mehmed Emin Paşa’yı bulmak için Albert Gölünün etrafından, Kongo’dan Kuzeye doğru yürüdü. Burada Emin Paşa’yla buluştu. İngilizlerin, Birinci Büyük Oyun olarak bilinen Asya ve Afrika sömürgeci stratejilerinin bir parçası olarak destekledikleri bir dizi dini oluşumu, Osmanlı Ordusu ezerek Ekvator Bölgesini işgal etmiş, o bölgeyi Mehdi hareketinden kurtarmış ve oraya yerleşmişti. Stanley, Emin Paşayı bölgeyi boşaltması için ikna etti ve birlikte Semliki Vadisi ve Edward Gölü üzerinden Doğu Afrika’ya döndüler. Stanley orada ilk kez Ruwenzori Dağ silsilesi üzerindeki karları gördüğünü yazacaktı.[i] https://www.britannica.com/place/Nile-River/Study-and-exploration
 
Mısır o dönemde, Kavalalı Mehmet Ali Paşa idaresinde tarım alanında bir çok yeniliğe imza atıyordu. Nil nehri üzerine yapılan sulama kanallarıyla Mısır’ın tarımı gelişmişti. (Türkiye Ünlüleri İnternet Ansiklopedisi, 2018) İskenderiye’ye kadar uzanan bu kanallar sayesinde Mısır’ın geliri kısa sürede arttı. Bir yandan da düzenli bir ordunun temellerini atarak, top, tüfek, ve barut fabrikaları kurdu. Avrupa’dan getirttiği hocalarla ordusunu eğitti. Yeni bir donanma için tersaneler kurdu. Yerli halktan ve kölelerden pek çok ailenin çocuğunu Avrupa’ya göndererek eğitim almalarını sağladı. Osmanlı askeri gücüne de isyan edeceği tarihe kadar ödediği vergilerle katkı yapmaktaydı. (Kocaoğlu Mehmet, tarihsiz)
 
İngiltere açısından Nil’in önemi sadece Hindistan’a açılan kapının anahtarını elinde tutuyor olmasında yatmıyordu. Aynı zamanda Amerika’da İngiltere ile Güney eyaletlerinin kölelik düzeni üzerinden kurdukları küresel ekonomik bir ilişkiye de konu oluyordu. Güney eyaletlerindeki kölelerin çalıştıkları plantasyonlar, İngiltere’nin Manchester ve Halifax şehirlerindeki tekstil fabrikalarına pamuk girdisi sağlayan önemli tarım alanlarıydı. Kuzey eyaletleri ise hızla gelişen sanayiye ucuz emek girdisi sağlamak için köleliğe karşı çıkmaya başlamışlardı. Ayrıca ücretsiz köle emeği, kapitalist pazarın gelişmesini, derinleşmesini engelliyordu. Köle ticaretinin kaldırılmasına yönelik gelişmeler ve Güney’deki on üç eyaletin köleliği kaldırmak istememesi üzerine, 1861’de başlayacak olan iç savaş dinamiklerinin tetiklenmiş olması İngiltere’yi, pamuk, tütün ve şeker kamışı üretmek için alternatif coğrafyalar aramaya itmişti. Nil havzası bu türden üretimin arttırılması için son derece elverişliydi. Böylece, Mısır’ın ele geçirilmesi için çok önemli bir ekonomik neden de hasıl oldu.
 
Mısır’ı dünyanın en önemli stratejik yerlerinden biri haline getiren ise 1869’da açılan Süveyş kanalıydı. 161 km uzunluğunda olan bu kanalın açılması fikrinin tarihi II. Ramses’e kadar gidiyor. Süveyş kanalı Avrupa’lılar için Uzak-Doğu’ya gidişin başlangıç noktası olacaktı. Osmanlı Hidivi Sait Paşa, Osmanlı hükümdarı Abdülmecid’den onay aldıktan sonra 1859’da kanalın inşasını başlattı. Süveyş kanalı sömürgeci güçlerin çekişme noktası olarak kanalın çıkış noktalarına hakim olma çabalarına ilham vererek, jeo-stratejik bir öneme sahip oldu. (Çal İsmail, 2011) Bir yandan Kızıldeniz’deki adalar ve limanlar, diğer yandan Afrika Boynuzu’nun artan önemi, İngiltere’nin bölgeye olan ilgisini arttırdı. İngiltere daha kanal inşaatı başlamadan, 1857’de Kızıldeniz’in Hint Okyanusuna açıldığı Bab’ül Mendep boğazı üzerindeki Perim adasını işgal etti. Perim adası ve Aden bölgesindeki tahkimatını arttırarak adayı askeri üs haline getirdi (Bediz Danyal, tarihsiz).
 
1875 küresel iktisadi kriziyle güç duruma düşen Mısır ekonomisinin durumundan yararlanarak Süveyş Kanalı hisselerinin çoğunu satın alarak kanalın yönetimini ele geçirdi. Aynı tarihlerde, 1877 - 1878 Osmanlı - Rus harbinden yenilgiyle çıkan Türkiye’yi Rus tehlikesine karşı desteklemek bahanesiyle 1878 yılında geçici olarak Kıbrıs’a yerleşme iznini Osmanlı’dan aldı. Böylece kanalın Akdeniz’e açılan çıkışını da kontrol altına almış oldu. (Günay Selçuk, tarihsiz) 1882’de Mısır’da yabancıların iç işlerine karışması üzerine çıkan ayaklanmaları bahane ederek Mısır’ı, buradan da Sudan ve Uganda’yı işgal etti. (Wilkinson - Latham Robert, 1976) Artık Süveyş kanalı ve Mısır, İngiltere’nin hakimiyetindeydi. İngiltere’nin Sudan işgali 1880’lerde başlayan huzursuzluklar bahane edilerek İngilizlerin efsanevi generalleri Charles Gordon ve daha sonra karşımıza Çanakkale’de çıkacak olan Kitchener’la 1898’e kadar sürdü. (Koçyiğit Ömer, 2014) Aşağıdaki 1 No’lu harita 1769’dan 1865’e kadar olan dönemde Nil Nehri’ni keşif için çıkan farklı kaşif’lerin gerçekleştirdikleri seyahat güzergahlarını göstermektedir. (Brook Ellen Hall, 2001)
 
Harita 1: Nil Nehri’nin 18nci ve 19ncı Yüzyıllardaki Keşfi.

 
Kaynak: https://www.encyclopedia.com/science/encyclopedias-almanacs-transcripts-and maps/exploration-nile-river-journey-discovery-and-imperialism (28.03.2018)
 
İstanbul’da 1888 Ekiminde toplanan on yedi devlet Süveyş Kanalının askersizleştirilmesini, savaşta ve barışta tüm ulusların gemilerine açık olacağını karara bağladı. İngiltere ve Fransa bu anlaşmaya uymayarak kanal bölgesine asker yerleştirmekle kalmadı, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesini bahane ederek İngiltere Mısır’ı ilhak etti. Süveyş Kanal’ını ve Mısır’ı ele geçirmek için 1915’te Kanal Harekatını düzenleyen Osmanlı’nın bu girişimi başarılı olmadı. Mısır’ın 1922’de bağımsızlığını elde etmesini takip eden yıllarda İngiltere, Mısır ile Kanal bölgesinde, Mısır belli bir güce ulaşıncaya kadar, asker ve savaş pilotu bulundurma ayrıcalığını elde ederek Süveyş’i garantiye aldı ve 1936’da bölgeden çekildi.  İngiltere 1950’lere kadar kanaldaki hakimiyeti elinde tutu. Daha sonra devreye giren İsrail, büyük devletlerin güç projeksiyonunda önemli rol oynamaya başladı.
 
Doğu Akdeniz’de bugün gerçekleşen kıt kaynak kullanımı çekişmelerinin tarihi geçmişi son derece öğretici. Burada kurulmakta olan ittifakların, bozulan dengelerin ve rekabet halindeki iradelerin ne olduğu açısından bilgilendirici ve eğitici. Şimdi biz, İsrail ile yakınlaşan Mısır’ın Doğu Akdeniz’de kendisine rol çıkarma girişimini incelemeye geri dönebiliriz.
 

MISIR - SUDAN ÇATIŞMASININ STRATEJİK ANLAMI

Aslında modern çağda, Mısır ve Sudan arasındaki gerginliğin ilk kez olmadığını, iki ülke arasındaki sınır anlaşmazlıklarının son elli seneye yayılan bir geçmişi olduğunu vurgulayarak başlayabiliriz. Mısır ile Sudan’ın, Eritre’den ayrı olarak iki ayrı bölgede, örneğin Darfur’da sınır anlaşmazlıkları bulunuyor. Savaş nedeniyle üç yüz binin üzerinde insanın öldüğü ve üç milyon insanın yerini yurdunu terkettiği Batı Sudan’daki Darfur bölgesi önemli kaynaklara sahip. Sudan Mısır’ı Darfur’a asker göndermekle, Mısır istihbaratını da Mavi Nil ve Kordofan bölgelerindeki çatışmaları kışkırtmakla suçluyor. Mısır Cumhurbaşkanı Abdel Fattah al -Sisi bu suçlamaları reddederek Kahire’nin Darfur’da bir rolü olmadığını söyledi. Darfur’dan ayrı olarak Kuzey’de Mısır sınırına yakın bölgedeki Halaib Üçgeni de bir başka sınır uyuşmazlığı bölgesi. Bu bölge son yirmi senedir Mısır tarafından işgal edilmiş durumda. Mısır, petrol ve mineral zengini olan bu bölgenin, Sudan’ın 1956 senesinde bağımsızlığını aldıktan sonra kendisinin olduğunu iddia ediyor. Sudan’ın Birleşmiş Milletlere tekrar tekrar şikayet başvuruları yapmasına ve uzlaşmazlığın uyum mahkemesinde çözüme kavuşması çağrısı yapmasına rağmen Mısır 1996 yılından bu yana askeri varlığını o bölgede arttırmış durumda. Ocak 2016’da, son altmış yılda ilk kez Sudan, Mısır’ı kışkırtıcılık yapmakla suçlayarak birliklerini Mısır sınırında teyakkuza geçirdi.
 
(http://aa.com.tr/en/politics/ongoing-tension-between-egypt-sudan/501366)
 
Körfez bölgesinde 2017 senesinde başlayan kriz, Orta - Doğu’daki güç bloklarını ikiye böldü. Bir yanda Katar, Türkiye ve İran, diğer tarafta ise Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve BAE. Sudan, Yemen’de Suudi Arabistan’ın öncülüğündeki ittifakdan ayrılarak, Katar ve Türkiye’nin safına geçti. Bu, ekonomik sorunlarını çözmek için bölgesel kutuplaşmalara çekilen Sudan için bir takım riskler de getiriyor. Sudan’ın Alshorooq gazetesi editörü Emad Hüseyin’e göre “Hartum açısından bu, her hangi bir stratejik hedef takip etmeden, rejimin uluslararası izolasyonunu bitirmek için, bir kamptan ötekine pragmatik ve fırsatçı atlamadan başka bir anlam ifade etmiyor”.
 
(https://www.shorouknews.com/columns/view.aspx?cdate=05012018&id=ce20f8-1ad9-4d09-a450-5774073b94)
 
Mısır’ı endişelendiren bir diğer konu da Etiyopya ve Sudan’ın birlikte hareket ederek kendisi aleyhine bir durum yaratmasına yol açabilecek, Sudan sınırına yakın bir yerde inşa edilen ve Nil’in su akışını kontrol edecek olan Büyük Etiopya Rönesans Barajı. Addis Ababa için bu beş milyar dolarlık proje, büyük bir bölümü yoksulluk içinde yaşayan seksen milyonluk nüfusuna faydalı olmasının yanı sıra bölgeye enerji ihraç edecek ve ekonomik kalkınmaya yaracak. Nüfusun yüzde doksanın kenarında veya yakınında yaşadığı Nil’in sularının bu barajla azaltılmasının sulamayı olumsuz etkileyeceği gerçeği Mısır’ı endişelendiriyor. Baraj etrafındaki sorunların çözümü için üç ülke de Dünya Bankası’nın arabulucuğu altında harekete geçmiş durumda. Aşağıdaki 2 no’lu haritada Suvaki Adası’nın, Darfur Bölgesinin, Halaib Üçgeni ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı’nın yerleri gösteriliyor.


Harita 2: Nil Nehri, Kızıldeniz, Sevakin Adası, Sudan ve Mısır


Sudan’la arasındaki çelişkilerin bir başka boyutu da her iki ülkenin Müslüman Kardeşlere yaklaşımındaki farklılıkta bulunuyor. Bu konu Türkiye ile ilişkileri de etkileyen bir konu. Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Muhammed Mursi’yi Temmuz 2013’de iktidardan düşürdükten sonra başa geçmişti. Halen hazırda Mısır’da siyasi tutuklu olan Mursi, bazı insan hakları örgütlerinin raporlarına göre, Mısır’da yasaklanmış, üyeleri bir takım işkencelere ve haksızlıklara uğramış olan Müslüman Kardeşler örgütünün bir üyesiydi. (https://www.hrw.org/report/2017/09/05/we-do-unreasonable-things-here/torture-and-national-security-al-sisis-egypt) Sudan makamlarının inkar etmesine rağmen Mısır medyası, Sudan’ı Mısır’dan kaçan Müslüman Kardeşler örgütü elemanlarını korumakla suçluyor. Sudan’da Cumhurbaşkanı El-Beşir ise iktidara, Müslüman Kardeşlerin o zamanki lideri Hassan Alturabi’nin desteklediği bir darbeyle 1989’da gelmişti. Müslüman Kardeşler örgütü 1999’da bölündüğünde Alturabi’nin de örgütte bir etkisi kalmamıştı. Aslında, Müslüman Kardeşler üzerinden yaşanan gerilim Hartum’daki hükümetle, Sinai Yarımadasında terör saldırılarıyla uğraşmak zorunda kalan, Mısır’daki liderler arasındaki ideolojik ayrıklıklardan kaynaklanıyor.
 
Al-Watan gazetesi yazarı Emad Adib, “El Beşir ve Siyasi İntihar” başlıklı yazısında iki ülkedeki diktatörün, dikkatleri iç sorunlardan başka yerlere çekmek için bölgede, biri Türkiye, diğeri başka ülkelerle iş birlikleri kurduklarını yazıyor. (https://www.elwatannews.com/news/details/2886182) Buna göre Sudan, Türkiye ile her hangibir başka nedenle bir araya gelmiyor. Sudan Toplumsal ve Beşeri Kalkınma Merkezinden Alhaj Hamad’a göre “Türkiye, Müslüman Kardeşleri destekliyor”. Şubat 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Müslüman Kardeşlerin silahlı değil, ideolojik bir örgüt olarak gördüğü, şayet terör ve şiddet bağlantısı varsa derhal Türkiye’den uzaklaştırılacaklarını” söylediği kayda geçiriliyor. https://www.middleeastmonitor.com/20170217-turkeys-erdogan-muslim-brotherhood-is-ideological-notterrorist-organisation/
 
 
SONUÇ
Mısır müslüman coğrafya’nın en önemli ülkelerinden biri. Stratejik olarak içinde bulunduğu coğrafya Mısır’a ciddi avantajlar sağlıyor. Ancak bugün, Mısır’ın dış politikası rejimin ayakta kalması koşullarına bağlanmış durumda. Bu yüzden bugün Mısır’ın dış politikası olası iç huzursuzlukları bastırıp var olan rejimi güçlendirmeye yardımcı olacak her türden dış desteğe muhtaç. Suudi Arabistan, mali yardım ve yatırımları aracılığıyla, İsrail, güvenlik iş birliği ve Washington’daki lobby gücüyle Sisi’nin pozisyonunu güçlendirmeye çalışıyorlar. Bütün bu gelişmeler, zaten kötü olan Filistin halkının durumunu daha da kötüleştirmekten başka bir şeye yaramıyor. Mısır, Sisi idaresi altında İsrail’le yakınlaşarak, Suudi Arabistan ve ABD ile birlikte hareket ederek herhangi bir barış sürecinde bağımsız bir uluslararası arabulucu olma kabiliyetini sona erdirmesiyle bir yandan da kendini istikrarsızlaştıracak süreçleri de hareket geçirdi. Bu haliyle Doğu Akdeniz enerji dalaşında, çabuk vaz geçilebilecek bir müttefik olma özelliği gösteriyor.
 
Mısır, İsrail’le yakınlaşarak, Doğu Akdeniz’de keşfedilmiş olan doğal gaz rezervlerinin çıkartılması, işlenmesi ve ihracatı konusunda kendisine bir kaldıraç sağlamaya çalışıyor. Özellikle İran ve Rusya ile Batı ittifakının çok sıcak bakmadığı yakınlaşmayı kendi ulusal çıkarları için gerçekleştiren Türkiye’ye alternatif bir müttefik olarak kendisini gösteriyor. İran ve Rusya yakınlaşmasıyla Fırat Kalkanı Operasyonunu yapan, Afrin Zeytin Dalı harekatını gerçekleştiren, İdlib, Menbiç ile Fırat’ın doğusunun doğusuna sarkmayı planlayan Türkiye’nin, bu operasyonları gerçekleştirdiği takdirde İsrail’in güvenliğini tehdit altına atabilecek oluşumlara yol açabileceği ön kabülüyle Mısır kendisine ABD’nin şahinleri ile Suudi Arabistan’ın nezdinde yer elde etmeye çalışıyor. Ancak bölgenin sosyal, siyasal, ekonomik, lojistik ve ticari gerçekleri Mısır’ın bu ittifak arayışının aslında kendi altını oyabileceği potansiyeli taşıdığını da gösteriyor.    
 
Mısır, Türkiye ile rekabetini daha zayıf olan Sudan gibi ülkelere yöneltmek istiyor. Türkiye’nin bölgede zamanlı ve süratli geliştirdiği inisiyatifler, askeri üsler ve iş birlikleri Mısır’ın yetişmesini zorlaştıran bir rekabet ortamı yaratıyor. Türkiye, Sudan’a askeri destek sağlıyor. Bunun caydırıcı bir gücü var. Aslında buna rağmen senelerce ambargo altında yaşayan, Güney Sudan’la çelişkileri olan, Darfur Sorununu çözememiş Sudan için savaşmak rasyonel bir seçim değil. Ama, Mısır da, Sudan’a karşı savaş yapacak askeri yaptırım uygulayabilecek durumda değil. Her iki ülke de, 2011’den bu yana ciddi iktisadi sorunlarla boğuşuyor. Sudan petrol gelirlerinin çok önemli bir kısmını ikiye bölünmekle kaybetti. Mısır’ın ekonomik kazançlarının en önemlisi olan turizm gelirleri üst üste gelen terör saldırılarıyla azaldı. Bu durumda, Mısır ve Sudan’ın daha fazla ileri giderek, aralarındaki sorunları birbirleriyle savaşarak çözme ihtimalleri çok düşük.
 
Öte yandan, Türkiye, aynı zamanda hem Körfez’de hem de Süveyş Kanalından geçen uluslararası ticaret yollarında etkili olmak için girişimlerde bulunuyor. Eylül 2017’de ise Mogadişu’da, elli milyon dolara mal olan ve on bin Somali askerini eğitecek olan yurtdışındaki en büyük askeri üssünü açtı. Türkiye zaten 2009’dan beri Somali kıyılarında korsanlara karşı çokuluslu güce katılarak etkin askeri rol alıyordu.
 
Bu durumda Türkiye hem Sudan ve Afrika Boynuzundaki varlığıyla, Doğu Akdenizdeki enerji çekişmesinde belli bir avantaj elde etmiş, hem de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonlarıyla bölgedeki dengeleri kendi lehine çevirmiş durumda. Menfur 15 Temmuz darbe girişiminin etkisini üstünden atan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin nezdinde, bundan sonraki askeri hamlelerin de, soğukkanlı ve dikkatlice ölçüp biçilerek yapılması sert gücün belli bir rasyonalite etrafında diplomasiyi destekler biçimde kullanılması, ülkenin geleceği açısından hala önemini koruyor. Bu dönemin asker ve sivil kesimlerin, daha yakın ve ko-ordineli çalışmasının geçerli olduğu bir dönem olacağı, başarının bu iş birliğinden geçeceği unutulmamalı.   
 
 
KAYNAKLAR:
Amin Muhammed, (2018), Gulf tension: Are Egypt and Sudan about to go to war?, http://www.middleeasteye.net/news/gulf-tension-are-egypt-and-sudan-about-go-war-turkey-qatar-dam-ethiopia-muslim-brotherhood-903070654#block-disqus-disqus-comments (28.032018)
Bediz Danyal, Süveyş Kanalının Önemi, dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1005/12203.pdf), (26.03.2018)
Brook Ellen Hall, (2001), Exploration Of The Nile River: A Journey Of Discovery And Imperialism, Science and Its Times: Understanding the Social Significance of Scientific Discovery, The Gale Group Inc. https://www.encyclopedia.com/science/encyclopedias-almanacs-transcripts-and-maps/exploration-nile-river-journey-discovery-and-imperialism (24.03.2018).
Çal İsmail (2011), Süveyş Kanalı Mısır’ı Sömürgecilerin Hedefi yaptı, http://www.dunyabulteni.net/m/haber/145110/suveys-kanali-misiri-somurgecilerin-hedefi-yapti, (26.03.2018)
Erdoğan Sudan’a Gitti, http://arsiv.sabah.com.tr/2006/03/27/siy97.html, (26.03.2018)
Erlich, Haggai and Israel Gershoni, eds. (1999), The Nile: Histories, Cultures, Myths. Lynne Reinner Publications.
Günay Selçuk, İngiltere’nin Kızıldeniz’e Yeni Bir Kanal Açma Projeleri Ve Osmanlı Devleti, e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/ad/article/download/847/845), (26.03.2018)
Harrison, William, (1982), Burton and Speke. New York: St. Martin's Press, 1982.
ITA, (2018), Qualifying Industrial Zone, http://web.ita.doc.gov/tacgi/fta.nsf/7a9d3143265673ee85257a0700667a6f/196ed79f4f79ac0085257a070066961d (26.03.2018)
Türkiye Ünlüleri İnternet Ansiklopedisi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa, http://www.biyografya.com/biyografi/5187, (26.03.2018)
Kocaoğlu Mehmet, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı 1831-1841, dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1152/13547.pdf, (26.03.2018)
Mandour Maged (2018), Egypt’s Evolving Alliance with Israel, http://carnegieendowment.org/sada/75840?mkt_tok=eyJpIjoiTldZME5qbGpOamd3T0RnMyIsInQiOiI2a0VyeHF5NTZ3N0FyTFhHMmlHODdsOWNNQU94TnJXd2FKZzlieVZXZlpablZWRnVuVFFLY21IQ2NCV1cyZlVRTzVBendEb1RiRkoxbk9TZWllcmxKSWRkZXpRYWRBUysyS1lKN1VOVGxXQjBSWUVcLzZSMGgrWXJCMXByQVYxdXQifQ%3D%3D (23.03.2018)
MiddleEast Monitor, (2018), UAE Backed Egyptian Forces Arrive in Eritrea,  (https://www.middleeastmonitor.com/20180104-uae-backed-egyptian-forces-arrive-in-eritrea/)
Burton Richard, (1856) First footsteps in East Africa or, An Exploration of Harar, http://burtoniana.org/books/1856-First%20Footsteps%20in%20East%20Africa/1856-FirstFootstepsVer2.htm (24.03.2018)
Speke, John Hanning, (1858), What Led to the Discovery of the Source of the Nile, London: Blackwood’s Magazine, 3 Ağustos 1858.
Speke, John Hanning, (1996), Journey of the Discovery of the Source of the Nile River. New York: Dover, 1996.
BBC, (2011), Sudan Resmen Bölündü, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/02/110207_sudan_referandum_new, (26.03.2018)
Wilkinson - Latham Robert (1976), The Sudan Campaigns 1881 – 1898, London: Osprey Publishing.
 

[i] Bu satırların yazarının da bir uçtan bir uca gezdiği bu coğrafi alan, sadece jeo-stratejik öneme değil ama Afrika’nın en verimli topraklarıyla, kıymetli metaller, mineral ve madenler bakımından son derece zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına da sahip olan bir bölge.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Asya Hit: 1190
Türkiye - İran - Pakistan Konferansı 2018 | SONUÇ RAPORU
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM), İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Politik ve Uluslararası Araştırmalar Kurumu (IPIS) ve Karaçi Dış İlişkiler Kurulu (Karachi Council on Foreign Relations) tarafından “Çok Boyutlu Bölgesel İşbirliği ve Yeni İpek Yolu” ana teması altında, 13 Şubat 2018’de İstanbul’da Wishmore Oteli’nde düzenlenen Türkiye - İran - Pakistan Konferansı’nın Sonuç Raporu aşağıdaki gibidir:
 
Değişen dünyada üç temel parametre hayatın ve teknolojinin doğasını dönüştürmektedir; “yapay zeka”, “artırılmış ve sanal gerçeklik”, “mobilite”. Güncel sorunlara çözüm üretici niteliğini kaybetmiş eski refleksler yerine yeni değerler inşa ederek yol alınması elzemdir.
 
64’ten fazla ülke ile beraber Türkiye, İran ve Pakistan’ı da içeren Yeni İpek Yolu Projesi, bir küresel entegrasyon projesi olarak ciddi potansiyele sahiptir. Ancak Çin’in askerî ve yumuşak gücünün yetersiz kalması, bu projeyi yönetebilecek altyapıyı ve kapasiteyi oluşturamamasına neden olmaktadır. Bu nedenlerin yanı sıra İpek Yolu üzerindeki ülkelerin istikrarsızlığı, Çin’in risklerden mümkün olduğunca uzak kalmak adına süreci ağır ilerletmesini beraberinde getirmektedir. Çin, her ne kadar küresel bir güç gibi görünse de, henüz test edilmemiş bir güçtür. İpek Yolu’nun başarısı için entegre olmuş ilişkiler çok önemlidir ve eğer bu projenin potansiyelinden tam anlamıyla faydalanmak isteniyorsa, ikili ve çok taraflı kurumsal ilişkiler geliştirilerek entegrasyon güçlendirilmelidir. Bununla birlikte, tarihsel olarak İpek Yolu üzerinde yer alan Katar, Umman gibi ülkeler de bu projeye dâhil edilmelidir. İpek Yolu Projesi, Çin’in üzerinde çalıştığı birçok projeden bir tanesidir; bununla birlikte Çin’in, daha bölgesel olan birçok projesi de mevcuttur. Ayrıca Çin dışında, İpek Yolu Projesi’ne alternatif oluşturabilecek en büyük potansiyel rakiplerden biri olarak Hindistan’ın da Rusya, Karadeniz ve Avrupa ülkelerine açılmak için birçok “uzlaşı belgesi” imzaladığı bilinmektedir. Diğer taraftan, ABD’nin öncülük ettiği ve Endonezya, Tayvan, Hindistan ve Körfez ülkeleri hattında ilerleyen başka bir projenin de İpek Yolu’na alternatif olabilmesi söz konusudur.
 
21. yüzyıl, vekalet savaşları yüzyılı olarak gözükmektedir. Bu duruma zemin hazırlayan ve vekilleri “kullanılabilir” hâle getiren dünya görüşü “rasyonel ve mikro-milliyetçi” görüşlerdir. Bunların karşısında ise, her üç ülkede de etkileri bulunan İslam Felsefesi bulunmaktadır. Ancak İslam Felsefesi’nin etkinliği ve reel düzleme hâkimiyeti, Afganistan örneği üzerinden sorgulanabilir. Afganistan gibi bölgelerin, tasavvuf ve sufi geleneği kodlarında barındırmasına rağmen radikal-selefi İslamcı bölgelere dönüşmesi konusu, sorgulanmaya ihtiyaç duyulan meselelerden bir tanesidir. 
 
Türkiye - İran - Pakistan ilişkileri, mezhepsel konuların ötesindedir, ikili ve çok taraflı ilişkilerinde ciddi sorunlar bulunmamaktadır. Bu ilişkilerin - Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) gibi kurumların yeniden organize edilmesiyle - derinleştirilmesi, bölgesel ve küresel istikrar adına ciddi katkılar sağlayacaktır. Türkiye - İran - Pakistan başta olmak üzere, bölgesel ve küresel yeni kuruluşlar aramak yerine, ECO canlandırılmalıdır. Çünkü ECO, daha önceki ikili ve çok taraflı organizasyonlardan da aldığı deneyimlerle oluşmuş ve yol kat edebilmiş bir kuruluştur.
 
ECO’nun işleyişinde yavaşlamanın ardında; kuruluşundan sonra dâhil olan ülkelerin diğer bazı bölgesel oluşumlara yönelmesi ve kadrolarının genişlemeye, dinamizme ihtiyaç duyması gibi nedenler karşımıza çıkmaktadır. ECO’nun yeniden canlandırılması için özellikle bu üç kurucu üye tarafından kısa ve uzun vadeli aktiviteler belirlenmeli, diğer ülkelerin ilgisini çekmek ve ECO’nun cazibesini artırmak için, kurucu üyelerin maddi ve manevi sorumluluklar alarak ciddiyetlerini göstermeleri gerekmektedir.
 
Soğuk Savaş sonrası günümüzde, devletler asimetrik tehditlerle karşı karşıyadırlar. Soğuk Savaş sırasında tehditlerin ne olduğu, savunma ve güvenlik alanında ne tür önlemler alınacağı belli iken, günümüzde bu öngörü - öngörülemezliğin ana trendlerden biri hâline gelmesiyle - mümkün gözükmemektedir.  Bununla birlikte, artık savunma ve güvelik alanındaki aktörler; konvansiyonel güçler, askerî şirketler, sivil örgütler, vekalet grupları vs. gibi çok daha fazla çeşitlilik göstermektedir.
 
Güvenlik, Türkiye, İran ve Pakistan’ı ilgilendiren bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Üç ülke de terörle mücadele hâlindedir. Ancak ekonomik gelişmeler ve sermaye akışı için güvenliğin sağlanması elzem bir durumdur. Bu nedenle terörle mücadele konusunda bu üç ülke işbirliği içine girebilir ve deneyimlerini karşılıklı olarak paylaşabilir. Terör, her üç ülkenin de sorunlarından biri halindedir ve analizinin iyi yapılması gerekmektedir. Terörün motivasyon kaynağı asla din veya mezhepler değildir; bunlar ancak tamamlayıcı neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Terörle mücadele artık aklın akılla mücadelesi hâline gelmiştir ve bu anlamda güvenlik adına stratejik öngörü merkezleri oluşturularak önleyici tedbirler alınabilir. Bununla birlikte, üniversitelerin bünyesinde güvenlik stratejisi üretebilecek merkezler kurularak, sürece akademik katkı sağlanabilir.
 
Türkiye, İran ve Pakistan için daha fazla işbirliğine giden yollar aranmalı ve politik yapının oluşturulmasında düşünce kuruluşları daha etkin olmalıdır. Bunun sağlanabilmesi için, öncelikle bir stratejik vizyona ihtiyaç vardır.
 
TASAM, IPIS ve Karachi Council heyetleri, aşağıdaki konular üzerinde ortak çalışmalar yapılması konusunda mutabakat bildirmişlerdir:
 
1.   Her kurum tarafından, ulusal politikalar rapor hâlinde düzenlenecek; bununla birlikte bir de öneri raporu hazırlanıp diğer kurumlarla paylaşılacaktır.
 
2.   Her kurum, Yeni İpek Yolu hakkındaki görüşleri içeren birer konsept kağıt hazırlayarak diğer kurumlarla paylaşacak. Bu konuda Çin tarafından bir heyetin de dâhil olacağı başka bir toplantı tertip edilecektir.
 
3.   Türkiye - İran - Pakistan taraflarının dâhil olacağı; terörle mücadele, bilgi toplama ve paylaşma çalışmalarını da içeren ortak bir “güvenlik araştırma merkezi” projesi için çalışmalar yapılacaktır.
 
4.   TASAM, IPIS ve Karachi Council öncülüğünde, diğer düşünce kuruluşlarının da dâhil olacağı bir program düzenlenecek ve bu inisiyatif diğer kurumların görüş ve işbirliğine sunulacaktır.
 
5.   Üç kurumun koordinesinde ilgili akademisyen ve araştırmacıların dâhil olacağı, süreklilik arz edecek bir “ortak makale çalışması” planlanacaktır.
 
13 Şubat 2018, İstanbul
Yazar: Yurdagül ATUN Alan: Akdeniz Hit: 743
KKTC’ye Doğum Kontrolü Rum Kesimi’ne Teşvik
Geçtiğimiz günlerde facebookta bir arkadaş, KKTC nüfusunun artırılmasına yönelik talepleri eleştirmiş, zengin ülkelerde yaşayanların az çocuk yaptığını veya az çocuklu ülkelerin zengin olduğunu yazmış.

Hani bize okullarda öğretilen pasta hikâyesi vardı ya: Güya “sayımız ne kadar artarsa pastadan alacağımız pay o kadar azalır”dı.

Biz korktuk, payımız azalmasın diye çok çocuk yapmadık, yapanları kınadık. Aklımıza hiç, “ya çoğaldıkça pay azalıyorsa, niye o kalabalık daha fazla pasta yapmasın, illaki bir pastanın tepesinde verilecek dilimi beklesin?” demek gelmedi.

Lafı dolandırmayalım; 1970’li yılların sonunda Türkiye’ye doğum kontrolcü geldi. Çıkınında her tür yöntem mevcuttu. Bırakın hastaneleri, her mahallede “aile planlaması” merkezleri kuruldu. Bu sayede her kadın, kendine uygun yöntemle hamilelikten korunuyordu. Doğum kontrol hapları, spiraller, prezervatifler, iğneler, tüp bağlatmalar, o an için dünyada hangi teknik varsa hepsi… İnanmayacaksınız ama hepsi bedavaydı. Zengin-fakir herkes bu merkezlere gidip, korunma yöntemini seçiyordu. Televizyonlarda, okullarda aile planlamasının gerekliliğine dair açıklamalar yapılıp, bu yöntemlere ulaşmanın kolaylığı anlatılınca, köylüsü kentlisi doğum kontrolüyle tanıştı, Türkiye’nin güneydoğusu hariç!

Ne hikmetse güneydoğu bu kampanyanın dışında kaldı. Doğum kontrolüne yönelik birkaç cılız bilgilendirme yapıldıysa da, kimse takmadı, doğum kontrolcüler de ısrarcı olmadı!

Dedim ya, çok çocuklu olmak ayıptı! Hiç unutmam, bir komşumuzun kızı annesinin üçüncü çocuk isteğine şiddetle karşı gelerek, “ne o öyle, köylüler gibi… Ben arkadaşlarımın yüzüne bakamam, okulu bırakırım” demiş, anne de çaresiz bu düşünceden vazgeçmişti. Sadece komşunun kızı değil, ben de öyle düşünüyordum. Okulda öğretmen kaç kardeşsiniz diye sorduğunda üç yerine, “iki kardeşiz” demiştim, kınanmaktan korkarak.

Özetle; Bu, nüfusumuzu kontrol altında tutma planı, BM kaynaklı, milyonlarca doları bulan bir kampanyaydı ve kimsenin de aklına “sen bize bu parayı niye veriyorsun? Neden biz bu parayı doğum kontrolünün dışındaki sağlık hizmetlerinde kullanamıyoruz?” diye sormak gelmedi. Kampanya çok başarılı oldu, doğum kontrolü bilinci oturdu ve bugün nüfus azalan oranda artsa da Türkiye hala 2,2 seviyesinde doğurganlık oranına sahip.

**
Bugün Avrupa ülkeleri dünyada doğum oranı en düşük ülkeler arasında.  Avrupa Birliği’nin 501 milyon olan nüfusunun 2050’de 454 milyona düşeceği ve AB’de çalışma çağındaki nüfusun yüzde 18 azalacağı tahmin ediliyor. Avrupa’da şuan ortalama doğurganlık sayısı 1,59 civarında.  Fransa Ulusal Demografi Çalışmaları Enstitüsü'nün 2017 raporuna göre, "çocuksuzluk oranı" Kuzey Avrupa'da yüzde 15, Batı Avrupa'da ise yüzde 18 civarında.

Bu durumda Avrupa ülkeleri çareyi çocuk sayısını arttırmakta buldular. Ki zaten Papa doğum kontrolüne tümden karşı. 1968’de yayımlanan Humanae Vitae başlıklı papalık genelgesinde yasaklanan doğum kontrolü, “ ahlaken kabul edilemez” bir uygulama. Nitekim İsveç basınında geçenlerde yer alan bir yazıda da, “doğum kontrolü dağıtan hemşirelerimiz, rasgele seksin amigoluğundan fazlasını yapıyor. " deniyor.

“Doğum kontrolü insan hakkıdır” derken, kişilerin istedikleri kadar çocuk sahibi olmasının da en temel haklardan olduğunu unutan ve Hristiyan olmayan nüfusu azaltmayı misyon edinen BM ise doğum kontrol yöntemleri sayesinde, her yıl üç milyon çocuğun ölümden kurtarıldığını savunuyor lakin BM’nin ağır topları nüfusu artırmanın peşinde.

Nitekim genç nüfus ve toplam nüfuslarının azalmasından endişe eden birçok ülke farklı teşvik yöntemleriyle, doğum oranını artırmak için çaba harcıyor. Bazen hükümet, bazen de özel şirketler devreye giriyor. Dünyada çiftleri çocuk yapmaya özendirmeyi amaçlayan uygulamalara bir göz atalım;

İsveç 1,5 olan doğurganlık hızını kadın başına 1,7 çocuğa çekmek için 15 ay ücretli doğum izni veriyor.

İngiliz hükümeti ilk çocuk için 84 sterlin ve diğer çocuklar için 55 sterlin veriyor. Ayrıca eğitimine devam eden çocuklar bu yardımdan üniversiteye kadar faydalanabiliyor. Yani 3 çocuk yapan bir İngiliz ailesi yıllık 7 bin lira civarında devletten yardım alabiliyor.

Avrupa Birliği’nin yapı taşlarından Almanya, vatandaşına 25 yaşına kadar bakıyor. İlk iki çocuk için 184 Euro yardım yapan ülke, üçüncü çocukta bu fiyatı 190 Euro’ya çıkarıyor. Üç çocuktan fazlası için ise her bir çocuğa 215 Euro veriyor.

Ailelere eğitim ve konut yardımında bulunan Fransızlar zengin veya fakir ayrımı yapmadan tek çocuk için 320, iki çocuk için 430, 3 çocuk için 540 Euro veriyor.

Ortalama doğurganlık oranı 1,3’ün altına inen İspanya, doğum yapan kadınlara 2 bin 500 Euro destek sağlıyor.

Nüfusu her yıl 700 bin azalan Rusya’nın devlet başkanı Vladimir Putin, vatandaşlarını çocuk yapmaya teşvik etmek için “her doğuma 6 bin dolar” kanununu çıkarmış. Putin’in çocuk kampanyasında, yaz kamplarında özel çadırlar, grup evlilikleri ve "Üç çocuk yapmak istiyorum" yazılı tişörtler de var.

Danimarka, Hollanda ve Finlandiya erkeklere de 2 buçuk ay izin veriyor. Ve hatta 2012 yılında anaokulları, Danimarkalı ailelere bir teklifte bulunmuş: "Biz çocuklarınıza iki saat daha bedava bakarız ama siz de gidin çocuk yapın".

Komşumuz Güney Kıbrıs ikinci çocuktan sonra gelen her çocuk için 20 bin lira civarında yardımda bulunuyor.

Bir dönem çiftlere "iki çocukta durun" çağrısı yapan Singapur hükümeti de, ülkedeki anne-babalara, ilk ve ikinci çocukları için 8 bin dolar, daha fazla çocuk için de 10 bin dolar veriyor. 2012 yılında ise bir rap şarkısı üzerinden kampanya yürütme kararı alınmış.  Şarkının sözlerindeki, "Ben vatansever bir kocayım, ben vatansever bir kadınım, yurttaşlık görevimizi yapıp bir yaşam üretelim" ifadeleri mühim.

Nüfusun yaklaşık beşte birinin 60 yaşında ya da daha büyük olduğu Küba'da, yeni doğan bebeklerin büyükanne ve büyükbabalarına da ücretli izin veriliyor.

Ukrayna nüfusu, 20 yılda 52 milyondan 45 milyona gerileyip, BM tahminlerine göre, 2050 yılında bu sayı 30 milyonun altına ineceği öngörülünce,  Ukrayna yönetimi, birinci çocuk için 4 bin, ikinci çocuk için 7 bin, üçüncü ve daha fazla çocuk için 14 bin dolar yardımda bulunmaya başlamış durumda. Devlet, 5 ya da daha fazla çocuğu olan ailelere ev dahi hediye ediyor.  Ve 5 çocuk doğuran bir anne,  bin 500 dolar hediyenin yanı sıra "Milli Kahraman" unvanı alıyor.
 
 Bu teşvikler meyvesini verdiği taktirde Avrupa’nın nüfusunda belli bir artış yaşanacağı açık. Ekonomiye katkı koyacak insan gücünün azalmasıyla dıştan göç alması kaçınılmaz olan Avrupalıların doğurganlık sayısını artırmaktan başka şansları olmadığı istatistiklerle ortaya konunca Avrupalı ailelerin daha fazla çocuk sahibi olması gerekiyor zira Avrupalının, yaşlı nüfusu ölüme terk etmek zorunda kalacağı günler yakın. Ki, vakti olana, İngiltere’deki yaşlı bakımevlerinin durumunu ve sağlık sistemindeki çöküşün nedenlerini incelemelerini tavsiye ederim.

Şunu da son söz olarak ekleyeyim; Kimin kaç çocuk yaptığı/yapacağı beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs Türklerinin sayısının artmasına dair korkuları ve bu sayının –dünyada örneği yok- 1/4 oranına sabitlenme ısrarı. Bırakın ekonomik kalkınmayı, yok olmamak için nüfusun artmasına ihtiyaç duyulurken, bazı kişilerin nüfus denilince yumruklarını sıkmalarının ne manaya geldiğini yazacak değilim.  Ama diyorum ki, yeter Rumların lehine çalıştığınız. Bir kere de ortaya Kıbrıs Türkleri lehine faydalı bir maslahat koyun! Türkiye’den adaya göç edenlerin sayısı artmasın diyorsanız, dünyada örneğini göreceğiniz politikalarla Kıbrıs Türkünün sayısını artırmaya bakın. İster çocuk sayısını artırarak, ister yurtdışındaki Kıbrıs Türklerini adaya çekerek… Karar sizin.
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Asya Hit: 735
Gözü Kara Trump ve Tarife Korumacılığı
ABD nin GATT(Gümrük ve Ticaret Anlaşması) ve WTO(Dünya Ticaret Örgütü) podyumlarında, Dünya Ticaretini serbestleştirme çabalarını çok iyi hatırlıyorum. Ülkeleri tek tek ikna edemediği dönemlerde, nasıl ürün ve ürün pazarlıklara girdiğini, bir kaç çekince hükmü dışında,eğer dünya ticareti engelleri aşarsa, refahın nasıl dünya çapında yakalanacağını yüksek zirvelerden duyurmayı bir zamanlar adeta bir görev kabul etmişti.
 

Teoriden Uygulamaya Dünya Ticareti

Gerek GAT, gerekse WTO amacına ulaştığında dünya ticareti 1980 li yıllardan günümüze, bir iki ekonomik daralma yılı dışında katmerli katlanarak arttı. Daha fazla ülke ve ürün, hizmet ve üretim faktörü ticarete konu oldu. 10 ay kar-buz altında kalan ülkeler tropikal ürünler yemeye başladı. Artan uluslararası ticaret eşitsizlikleri düzeltmedi, hatta derinleştirdi. Ama zenginlik ve beklentiler arttı. Mal ve hizmet akımları iddia edildiği gibi üretim faktörleri hareketliliğinin yerini de almadı. Ama kağıt üstünde imzalanan belgelerle verilen sözler, 1980 li yıllarda Japonya’ya karşı demir çelik ve otomotiv, Türkiye ve Mısır gibi tekstil üreticilerine karşı tekstil kotaları ve tarifelerle(gümrük vergileri) pahalı hale getirilemeyince,   gönüllü ihracat engelleri, devreye bizzat ABD tarafından sokuldu. ABD nin kendi önderliğinde kurduğu dünya ticaret düzenine karşı başlattığı bir başka huruç hareketi de, Avrupa örgütlenme örneğinden ilham alarak oluşturduğu, tercihli ticaret ağı oldu  ki, bunun en bilindik örneği olan NAFTA ve unutulan modeli FTAA(Free Trade Area of Americas) dı.
 
AB gücü yettiğince ABD ile muz, peynir, şarap üzerinden ticaret savaşlarına girerken, Japonya nasıl deldi bu engelleri biliyor musunuz? Bir taraftan ABD ile imzaladığı Gönüllü İhracat Engeli(ABD ye kendi isteği ile, demir-çelik ve arabayı daha az ihraç etmek) anlaşmalarına uyarken, ABD de de sadre şifa yatırım engelleri olmadığı için, eyalet yasalarının imkan vermesi nedeni ile bu ülkede otomotif fabrikaları açarak, satın alarak veya joint venture’lara katılarak. Şimdi aynı yatırım koşulları eyalet bazında(Federal değil) sürdüğü için, önüne engel konulan ülkelerin de izleyeceği yol, isterlerse Japonya’nın başvurduğu yöntemi izlemek olacaktır.
 
 
NAFTA’dan öte bir Demir-Çelik Ticareti

Trump, daha ilk günlerinden beri, NAFTA’yı yeniden masaya yatıracağını açıklıyor. Kanada ve Meksika, ABD nin Brezilya, Güney Kore, Rusya, Türkiye, Japonya, Almanya, Hindistan , Taiwan ve Çin’den önce üstelik tercihli olarak demir-çelik satın aldığı  ülkelerden. Çin bu listenin sonunda geliyor. Bu açıdan Çin’e karşı koyduğu tavır, diğerlerine gösterdiği sopa niteliğinde. Ama aliminyum’da ABD ye en fazla ihracat yapan 4 ülke hangileri derseniz, bunlar Kanada, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) ve Çin. Şimdi Trump, attığı adımla bir kaç kuş birden vurmak istiyor.

     -  Bir kere, mukabele-i misil’i de göze alarak, Kanada ve Meksika’yı NAFTA görüşmelerine zorluyor.

     -  Sonra Rusya’ya bir ceza, ilave bir yaptırım empoze ettiğini düşünüyor.

     -  Söyleminde en fazla Çin’i hedef alıyor. Ama Güney ve Kuzey Kore’yi yakınlaştırıcı bir adım attığını farkediyor mu, etmiyor mu bilmiyorum.

     -  Almanya, tepkisini AB üzerinden yer fıstığı ve bir kaç ürün ile vereceğe benzer.

     -  Türkiye henüz sessiz, onun da merhemi patriot füzeleri olabilir.

     -  Yaptırım uyguladığı Qatar, herhalde şimdi,  BAE nin uğradığı aliminyum darbesine kıskıs gülüyordur.

     -  Japonya zaten bu işlerle uğraşmaya alışık. Onun kendine has bir Asya Ticaret Alanı var ve şimdi sahip olduğu know-how ile Çin’e ilham verebilir. Tabii ticaret başka, siyaset ve dostluk bambaşka. Bu Pasifik sorunlarının kel başına ne kadar merhem olur? Çin ve Japonya’yı adalar-kayalar üzerinde daha yağpıcı yaklaşımlar geliştirmeye iter mi? emin değilim. Ama bence Trump’ın Çin’den beklediği şey misillemeden öte bir şey.
  
Trump’ın Kararan Gözü Çin Sermayesini ABD’ye Çeker mi?     

Çin’in ABD ye ihraç ettiği demir-çelik, ABD ithalatının sadece %2si. Bunun Dolar karşılığı ise sadece $1milyar(2017 de 30 milyarlık ithalatın %3.25 i). Şimdi sırf bunun için Çin ABD ye yatırım gitmesine izin verir mi? Bilmiyorum, ne alacağına bağlı. Böyle bir olasılık ABD de demir-çelikten çıkmış olan nufusu bu sektöre geri çeker mi? Bilmiyorum, eyaletten eyalete değişebilir. Evet bu sektörde 1990 lardan bu yana çok iş yeri kapandı. Ama bunların yerine yenileri açıldı. Üstelik ABD şimdi işsizliğin en az olduğu dönemlerden birini yaşıyor. Büyüme oranları %2.7, cari açığı, %4 civarı. Açıkçası ABD ekonomisinin üslup farkı olan Çin yatırımına pek ihtiyacı yok. ABD li müteşebbis ise, Çin’den demir-çelik ithalatı azaldı diye o alana hemen girmez. Dolayısı ile Trump’ın yaptığı şu anda pire için yorganı ateşe atmak.  Gözü kara Trump bence ekonomik bir adımın daha çok siyasi sonuçlarına oynuyor. Bu da ateşle oynamaktan beter. 
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Asya Hit: 637
Türkiye - Hindistan Yuvarlak Masa Toplantısı - 2 | SONUÇ RAPORU
Değişen Küresel ve Bölgesel Dinamikler: Hindistan ve Türkiye için Bir Rol” teması ile TASAM ve ICWA işbirliğinde, 6 Mart 2018’de İstanbul’da kapalı oturum şeklinde gerçekleştirilen 2. Türkiye - Hindistan Yuvarlak Masa Toplantısı’nın Sonuç Raporu aşağıdaki gibidir:
 
Bağımlılıklarının üçte ikisi Batı dünyası lehine olan Türkiye, Doğu ve Batı’nın “Güvenlik Regülatörü”dür ve tercihleri, dengeleri etkileyecektir. Hindistan ise, sosyoekonomik, siyasi ve askerî etki alanı ile bölgesel ve küresel belirleyici rolünü daha hızlı pekiştirmektedir. Gelecek için büyük potansiyel vaat eden iki başat ülke olan Türkiye ve Hindistan arasındaki bakir büyük potansiyeli, tüm boyutları ile karşılıklı bağımlılık için geliştirme ihtiyacı tarihî zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.
 
Türkiye - Hindistan ilişkilerinin tarihi; sufi geleneği de kapsayan kültürel bağlarla büyük bir miras bırakmıştır. Bu miras canlandırılmalı, Hindistan ve Türkiye’nin ilişkilerinin temel taşlarını oluşturmalıdır.
 
Türkiye ve Hindistan, değişen dünyada yükselen güçler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak iki ülke ilişkilerinde tam potansiyel hayata geçirilememektedir. Bu tam potansiyeli hayata geçirebilmek için stratejik ve uzun süreli ilişkiler planlanmalı ve bu, yine uzun vadeli kurumsal işbirlikleri üzerinden kurgulanmalıdır.
 
Türkiye ve Hindistan, her zaman iki ayrı kıtada bulunan ülkeler gibi algılanmaktadır, ancak iki ülke de aynı kıtadadır ve düşünüldüğünden çok daha yakınlardır. İki ülke ilişkilerini bölgesel nitelikten kurtarmak ve çok taraflı bir hâle getirmek gerekmektedir. Bunun temeli de kültür, akademi ve bilim alanları üzerine kurulabilir.
 
Türkiye - Hindistan ilişkileri gelişmeli ve böylece Türkiye Bölge’ye daha çok değer katmalıdır. Bununla birlikte, Bölge’deki; özellikle Körfez gibi, tarafların enerji bağımlılıklarının olduğu bölgelerdeki gelişmeler yakinen takip edilmeli ve bu gelişmelere gereken önem gösterilmelidir. Körfez’in istikrarsızlığı tüm dünyayı istikrarsızlığa sürükleyecek bir durumdur ve mevcut gelişmeler ışığında bu durum çok uzak görünmemektedir. Dolayısıyla Türkiye - Hindistan ilişkileri, Bölge’de de etkin olabilecek küresel bir etkinlik seviyesine çıkarılmalıdır.
 
Hindistan için “Doğu Politikaları”, yani Hindistan’ın doğusunda, Japonya ve ötesinde ABD’ye kadar olan bölge politikaları büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda Hindistan - Çin ilişkileri hem bölgesel, hem küresel anlamda çok önemlidir. Diğer taraftan Türkiye de dış politikasında Doğu’ya yönelen bir çeşitlendirme eğilimi göstermektedir. Türkiye de, Hindistan da şu anda çok boyutlu dış politika üretmek üzerine odaklı gözükmektedir. Bu durum, ortak paydada buluşabilecek bir dış politika ortaklığı potansiyelini de göstermektedir.
 
Türkiye ve Hindistan, iki büyük ekonomidir ve bu iki büyük ekonominin ticaret hacmi halihazırda 6 milyar dolar civarında seyretmektedir ancak bu ticaret hacmi kısa vadede en az 10 milyar dolara çıkarılmalıdır. Bu ekonomik ilişkilerin gelişmesi, iki ülkenin uluslararası alandaki etkinliğini de arttıracaktır.
 
Hindistan ile ekonomik işbirliği, özellikle medikal sektöründe ve bununla beraber bilgi teknolojileri, uzay teknolojisi ve turizm alanlarında yapılmalıdır.
 
Türkiye’deki Hindistan ile ekonomik işbirliği yapılabilecek potansiyel sektörler;
 
  • Tekstil
  • Otomobil
  • İnşaat
  • Enerji
  • Tarım ve Tarımsal Süreç
  • Turizm
  • Lojistik
  • Komünikasyon
  • Finans Servisleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Türkiye ve Hindistan’ın ikili ticari ilişkilerinde karşılaşılan sorunlar ise;
 
  • Vizeler
  • Gümrük Tarifeleri
  • Yeterliliklere dair Karşılıklı Bilgi Eksikliği
  • Nakliye
  • Bankacılık ve Finans Sistemleri konularında karşımıza çıkmaktadır.
 
Son olarak TASAM ve ICWA, aşağıdaki maddeler üzerinde yoğunlaşmak ve bunları planlamak/hayata geçirmek üzerinde mutabakat sağlamışlardır:

1.  Türkiye ve Hindistan için etkili işbirliği sağlayabilmek adına her iki kurumun da politika önerecek çalışmalarla potansiyelleri ve imkanları belirleyerek bunu karşılıklı olarak paylaşması

2.  Üniversite ve araştırma merkezlerinde eğitim/değişim/staj programlarının planlanarak karşılıklı hayata geçirilmesi

3.  Ortak kültürel ve turizm projelerinin oluşturulması (ortak bir belgesel çalışması gibi)

4.  Türkiye’den Hindistan’daki üniversitelere, başta bilgi teknolojileri alanında olmak üzere nihai hedef olarak 10.000 öğrenci gönderimi üzerinde çalışılması

5.  İkili ilişkilerde en büyük sorunlardan biri olarak karşımıza çıkan bilgi boşluğunu ortadan kaldırmak için güçlü bir iletişim ağı oluşturulması ve bu alanda ortak çalışmaların hayata geçirilmesi
 
       06 Mart 2018, İstanbul
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Asya Hit: 692
Türkiye - İran Yuvarlak Masa Toplantısı 10 | SONUÇ RAPORU
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Politik ve Uluslararası Araştırmalar Kurumu (IPIS) tarafından “Türkiye - İran Sürdürülebilir Strateji” ana teması altında, 12 Şubat 2018’de İstanbul’da Wishmore Oteli’nde düzenlenen 10. Türkiye - İran Yuvarlak Masa Toplantısı’nın Sonuç Raporu aşağıdaki gibidir:
 
Türkiye ve İran ilişkileri halihazırda, daha büyük resme bakarak ilerlemektedir ve artık tek boyutlu olmaktan çıkıp çok boyutluluğa geçiş yapmaktadır. İki ülke ilişkileri, çatışma metodundan kurtulup ekonomi ağırlıklı bir işbirliği içine girmelidir; ekonomik meselelerin çözümü beraberinde siyasi meselelerin çözümünü de getirecektir. Eski reflekslerle yeni sorunlara çözüm arayışını kenara bırakarak, yüksek rekabet - yüksek işbirliği içeren yeni parametreler üretilmelidir. Türkiye - İran ilişkilerinde, sürdürülebilir, yükseltilebilir, taraflarca benimsenmiş, konjonktürel olmayan yeni politikalara ihtiyaç vardır.  Bununla birlikte Bölge’de merkezi rol dağıtımı eksikliği de vardır ve bu ihtiyaçların giderilebilmesi için Bölge içinden oyuncuların yükselmesi gerekmektedir.
 
İki ülke ilişkileri, tarihin her döneminde çok önemli olmuştur. Şu anda ise küresel ve bölgesel anlamda “oyun değiştirici” bir nitelik kazanmıştır ve önemi üst düzeye çıkmıştır. Bu yakınlaşma, Körfez Krizi ile birlikte Suriye ve Irak’ta da kendisini göstermekte ve etkisini hissettirmektedir. Ancak aynı zamanda beraberinde “karşı planlar” da getirmekte ve bu planlar, ilişkilerin “oyun değiştirici” etkisini hedeflemektedir. Böyle olsa da, bu “karşı planlar”, doğal ve içeriden kaynaklı hareketler olmamaları nedeniyle başarılı olamamaktadır.
 
Günümüzün uluslararası ilişkileri; kişilerin ilişkileri üzerinden oluşan bir yapı içine girmeye eğilim göstermektedir. ABD dış politikası, Suudi Arabistan’ın İsrail’le ilişkileri ve Körfez Krizi’ndeki durum, bu kişisel ilişkilerin getirdiği sonuçlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle Orta Doğu’da yüksek seviyeli ve kurumsal ilişkiler oluşamamaktadır.
 
Türkiye - İran ilişkilerine bakınca dört önemli unsur karşımıza çıkmaktadır:

1.  Tarih (Türkiye - İran ilişkileri, yıpratıcı rekabetten kaçınmalı ve tarihî bağları arkasına alarak, onun ivmesiyle işbirliğine doğru ilerlemelidir.)

2.  Coğrafya (Türkiye ve İran, Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasındaki köprü konumundadır. Her iki ülke de ticaret koridorları üzerindedir. Bu konumları küresel projelerde büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte Türkiye, Kafkaslar’da Rusya ve İran’la işbirliğine girebilir.)

3.  Kimlik (Her iki ülke de, ilişkileri geriye götürebilecek, içeriden ve dışarıdan gelen tehditlerle karşı karşıyadır. Terörist-radikal gruplar ve yeni jenerasyonun “uyum sağlama” sorunları bunlardan bazılarıdır.)

4.  Ekonomi (Ekonomik ilişkiler, Türkiye ve İran’ın karşılaştığı bu toplumsal tehditleri ekarte edebilecek etkiye sahiptir. Çin’in Kuşak ve Yol Projesi, bu sürece ciddi katkı sağlayabilir. Bununla birlikte Türkiye, İpekyolu veya küresel ölçekli projeler bağlamında İran, Afganistan ve Hindistan arasındaki Chabahar Antlaşması sürecine de dâhil olabilir. Ayrıca ECO, Türkiye ve İran öncülüğünde yeniden ihya edilmeli ve bu kuruma, ikili-çoklu ekonomik ilişkilerin kurumsallaşmasında başat rol verilmelidir.)
 
Bölge’de sürdürülebilir barış ve istikrarın sağlanması, Irak ve Suriye gibi devletlerin yeniden yapılanma süreçlerinin başarısı için Türkiye ve İran’ın rolü tartışmasız büyük önem arz etmektedir. Türkiye ve İran, ilişkilerindeki tehditleri ortadan kaldırabilmek için sürekli bir pozitif ilişki içinde olmalıdır. Enerji alanında tamamlayıcı ilişkiler (İran’ın üretici, Türkiye’nin de bu üretimi Batı’ya aktarıcı rolü) bu pozitif ilişkilerin kurulabilmesi yolunda önemli bir adım olabilir. Bu enerji potansiyelinin hayata geçirilmesi karşısında, Bölge’nin “enerji satıcısı” rolündeki küresel güçlerin muhtemel müdahaleleri ekarte edilmelidir.
 
Kuşak ve Yol Projesi süreci iki ülkeyi daha da yakınlaştırabilecek yüksek potansiyele sahip bir projedir ve projenin iyi anlaşılması gerekmektedir. İpekyolu, Türkiye ve İran’ın, Doğu ile Batı arasındaki köprü konumunu daha da pekiştirerek daha geçişken ve entegre bir bölge yaratabilir. Türkiye ve İran, İpekyolu sürecinin bir katılımcısı gibi hareket etmekten çok, sürecin inşacıları gibi hareket ederek kurucu rol üstlenebilir.
 
Türkiye - İran ilişkileri yalnızca ikili olarak değil, Batı dünyasını da hesaba katarak değerlendirilmelidir. Çünkü Batı’da, 2. Dünya Savaşı öncesine benzer bir kamplaşma yaşanmaktadır ve bu durumun bölgesel politikalara da etkisi olacaktır.
 
Bölge’deki çatışmaların ve rekabetlerin temelinde Batı’nın dolaylı ve dolaysız müdahaleleri mevcuttur. Rekabetin ortaya çıkmasındaki en temel unsur “denge”dir. Batı, bu dengeleme stratejisiyle Bölge ülkelerini rekabete ve dolayısıyla çatışmaya itmektedir. Bunun dışında rejim değişiklikleri ve ülkelerin büyümelerini durdurma yoluyla da Bölge’nin istikrarına ve güçlenmesine geçit vermemektedir.
 
Son olarak, düşünce kuruluşlarının üç ana görevi olan; düzenleyici/kolaylaştırıcı, köprü kurucu/entegre edici, kavramsallaştırıcı/düşünce üretici rollerine vurgu yapılarak, bir sonraki toplantının da altyapısını oluşturması adına, TASAM ve IPIS heyetleri, farklı alanlardaki görüşlerini kısa ve öz bir biçimde, konuyla ilgili toplamda 10-20 sayfa arasında birer “görüş raporu” hazırlanması ve daha sonra bu raporların karşılıklı olarak paylaşılması üzerine mutabakata varmışlardır. Bununla birlikte yine her iki kurum, iki ülkenin medya mensuplarını ve temsilcilerini kapsayacak medya yuvarlak masa toplantısı tertip edilmesi konusunda fikir beyan etmişlerdir.
 
12 Şubat 2018, İstanbul

Ödeme Bilgileri

Facebook

Hakkımızda

Hakkımızda Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM insanımızın bekası ve insanlığın yararı için konjonktürü sürekli yakından izleyip her boyutunu derinlemesine değerlendirerek ulaştığı objektif bilgi ve orijinal fikirler ile stratejik vizyon ve hayati projeler geliştiren, uygulayan, paylaşan bir bilimsel araştırma merkezidir. Türkiye’nin engin tarihî birikimi ve deneyiminden de istifade eden TASAM, ‘güç ve adalet temelinde bir medeniyet’ tasavvuru ile ülkemizin sosyal sorumluluk sahibi uzmanları ve bilim insanları tarafından kurulduğu 2003 yılından beri STK tüzel kişiliğinde bağımsız ve dinamik bir düşünce kuruluşu olarak faaliyet göstermektedir. ‘Asya’, ‘Afrika’, ‘Avrupa’, ‘Latin Amerika ve Karayipler’ ve ‘Kuzey Amerika’ ile ‘Türkiye’ ve güvenlik kuşağı olan ‘Balkanlar’, ‘Ortadoğu’, ‘Karadeniz-Kafkas’ ve ‘Akdeniz’ bölgelerine yönelik başlattığı kurumsal süreçleri ‘Türk Dünyası’ ve ‘İslam Dünyası'na yönelik başlattığı kimliksel süreçlerle genişleten TASAM, çok açılımlı bir ‘spektrum’a hitap etmektedir. Ülkesi, bölgesi ve tüm yeryüzünün barış ve huzuru için tasalanan TASAM’ın, kurumsal ilkeleri ile bilimin ekseninde evrensel değerlere ilerlediği bu yolda kararlılıkla sürdürdüğü ilerici çabaları ve yenilikçi sonuçlarını www.tasam.org portalından takip edebilirsiniz.