Yazar: Mehmet KARAGÜL Alan: İslam Dünyası Hit: 147
Değerleriyle Barışık Sorumluluğunun Şuururunda Üreten Bir Gençlik

Özet:

Müslüman gençliğin sorunlarının, İslam toplumunun meselelerinden çok da farklı olmadığı kanaatindeyiz. Büyük ölçüde farklılıkları öne çıkarmanın bir yansıması olan ayrışma ve çatışmaların neticesinde yaşanan kan ve gözyaşı ve devamında gelen parçalanmalar esasen İslam ülkelerinin kendi varlıklarını korumaktan alıkoymaktadır.
 
Milletlerin karşı karşıya kaldıkları iktisadi, içtimai ve askeri hallerin; coğrafi, dini, kültürel ve toplumsal değerler bağlamında çok sayıda faktöre bağlı olduğu muhakkaktır. Bu konunun anlaşılması ve çözümüne katkı sağlanması bağlamında; İbn-i Haldun’un toplumların güçlü bir devlet kurabilmeleri için gerekli gördüğü Asabiyet merkezli düşüncelerinin, öncelikle dikkate alınması gerektiği kanaatindeyiz. Buna ilaveten Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve yüzyıllarca adil ve güçlü bir yönetim sergilemesinde önemli rol alan; disiplinli eğitimi, sosyal sorumluluğu, üretimi ve paylaşımı amaçlayan Ahilik Teşkilatı’nın ilklerinin göz ardı edilmemesi gerektiği muhakkaktır. Ayrıca nihai olarak, iktisadi ve sosyal alandaki başarıyı, ilgili toplumdaki güven düzeyine bağlayan, sosyal sermayenin de sorumluluğunun bilincinde ve üretken bir gençliğin yetiştirilmesi için mutlak surette dikkate alınması gerektiği muhakkaktır. Dolayısıyla Müslüman gençliğin sorunlarının tespiti ve çözümünde, İslam dünyasının kendi kişi ve kuramlarının rehberliğinde; değerlerin farkın da, sorumluluğun, şuurunda, tüketimden ziyade üretimi hedefleyen yeni bir anlayışın gelişimine ihtiyaç bulunmaktadır.
 
Anahtar kelime: Müslüman gençlik, İbn-i Haldun, Ahilik teşkilatı, sosyal sermaye
 

A. Giriş

Özellikle son iki yüzyıldır, İslam toplumlarının değişmez kaderi haline gelen, iç çatışma ve buna bağlı dış istilalar ile akan gözyaşı ve kan, maalesef son yıllarda artarak devam etmektedir. Bu halin zuhur etmesinde mutlak surette çok sayıda etken rol almakla birlikte, ilgili toplumlarda görülen derin fikir ayrılıkları ile düşmanı içeride ve dostu dışarıda arama tavrının çok daha belirleyici olduğu kanaatindeyiz.
 
Bir Çin atasözü; “Bir yıl için buğday, on yıl için meyve ve yüz yıl için ise insan yetiştir” demek suretiyle geleceğini düşünen bir toplumun sağlam bir gençlik yetiştirmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Son derece yerinde olan bu ifade gereğince hâlihazırda İslam Ülkeleri’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kendilerini kurtarabilmelerinin tek çaresi; her yönüyle, özellikle de düşünce sistematiği açısından, kendi değerleriyle barışık, çağın ihtiyaçlarına uygun donanıma sahip, duygusallıktan uzak ve akılcılığı ön planda tutan, kendisine güvenen, üretken bir gençliği yetiştirmek olduğu muhakkaktır.
 
Öte yandan bütün İslam toplumlarının değişmez ortak kaderi haline gelen acı ve kederin sorumluluğunu, sömürgeci/yayılmacı Batılı güçlere yıkmak kadar, çözümü yine Batı toplumunun kendisine ait başarıda aramak anlamsız ve bir o kadar da tehlikeli bir yaklaşımdır.
 
İbn-i Haldun Mukaddimesinde: Güç kaybederek yenilen toplumların önemli bir kesiminin, galip olan tarafa benzeme, ona kendisini kabul ettirme ve ancak onun gibi olunursa tekrar güç kazanılabileceğine inandıklarını ifade etmektedir. Ayrıca İbn-i Haldun, böyle bir tavrın, ilgili toplumun yenilgisinin ağırlaşmasına, hatta kimliğini kaybederek yok olmasına sebep olabileceğini de vurgulamaktadır.
 
Bu çalışmada söz konusu değerlendirmeler ışığında, İslam ülkelerinin içinde bulunduğu trajik hale ait öncelikle sorunun kaynağının tespiti ve ortadan kaldırılması bağlamında; İbn-i Haldun’un değerlendirmelerini, Ahilik kültürü uygulamalarını ve Sosyal sermaye teorisini temel alan çözüm arayışında bulunulacaktır.
 

B. İslam Toplumların Mevcut Halinin Nedenleri

Bilhassa son yüzyılda İslam toplumlarında artarak devam eden; isyanlar, iç çatışmalar ve devamında gelen istilalar, ilgili toplumların çok ağır bedeller ödemesine neden olmaktadır. Bu çerçevede söz konusu halin son bulması bütün kesimlerin ortak düşüncesi olmakla birlikte, bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda müşterek bir tavrın ortaya konamaması var olan sorunun çok daha ağırlaşmasına neden olmaktadır. Doğal olarak çözüm adına doğru ve ortak bir tavır geliştirebilmek için öncelikle meselenin kaynağı adına isabetli bir teşhis yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda tek bir nedenden söz etmek yerine, birden fazla etkenden bahsetmenin çok daha anlamlı olacağı muhakkaktır.
 

a. Yaşanılan Coğrafya ve Sosyal Düzen

Bu anlamda İslam toplumlarının son yüzyıllarda; iktisadi, içtimai ve askeri alanlarda içine düştüğü yeissin nedenlerinden birinin yaşanılan coğrafya temelli olduğu muhakkaktır.
 
Bu bağlamda yaşanılan coğrafyanın sıcak ya da soğuk olması kadar, dağlık ve ovalık olması da insanların karakterleri ile doğa ve çevreyle olan ilişkilerinde belirleyici olabilmektedir. Dolayısıyla sıcak bölge insanlarının, soğuk bölgelerde yaşayanlara nispetle; daha sakin, keyfe düşkün, rahat ve sıcakkanlı karaktere sahip olduğu genel kabul gören bir yaklaşımdır (İbn-i Haldun, 2012: 267). Bu nedenle orta kuşakta yaşayan Müslümanların, Kuzey yarım kürede yaşayan toplumlara göre daha sakin ve rahat tavırlı olmaları, onların, Kuzey bölge insanı karşısında yeterince kendisini savunmaktan aciz kalmasına neden olduğu söylenebilir.
 
Bununla birlikte coğrafyaları, doğal yaşamaya imkân verenler ve vermeyenler şeklinde ikiye ayırdığımızda, Orta kuşak sıcak bölgelerin, insanların doğal ortamda yaşamaları için çok daha uygun olduğu bir gerçektir. Bu hal ilk çağlarda söz konusu bölge insanı için avantaj iken, sanayileşmeyle birlikte dezavantaja dönüşmüş durumdadır. Çünkü sahip olduğu bölgede normal yaşantısını sürdürmekte sıkıntı duymayan Müslüman toplumlar için yenilik peşinde koşmak, daha iyisini aramak ve yeni bölgeleri keşfetmek gereksiz görünürken, tabii yaşama imkânlarının kısıtlı olduğu Kuzey yarım kürede yaşayanlar için aynı şeyi ifade etmek mümkün değildi. Bu nedenle İslam toplumları halinden memnun bir vaziyette rehavete kapılmış bir halde iken, Batılı toplumlar varlıklarını devam ettirebilmeleri için Rönesans, coğrafi keşifler ve devamında gelen sanayileşmeyle üstündeki ataletten kurtulma arayışını sürdürüyorlardı. Netice itibariyle 19.yy ile beraber Batılı toplumlar ilerlerken, İslam toplumlarının rehavetle geriledikleri görülmektedir.
Yazar: Olcay ÖZKAYA DUMAN Alan: Orta Doğu Hit: 236
Orta Doğu Ölçeğinde Tarihi Bir Deneyim Üzerinden Yeni Stratejilere Doğru Bir Adım “Lübnan Örneği”

Özet

Bilindiği gibi Orta Doğu İngiliz-Fransız rekabetinin yabancısı olmamıştı. İngiltere ve Fransa 1815 Viyana Kongresinden itibaren Orta Doğu’da çoğu zaman savaşın eşiğine gelmiş olmalarına karşın bu genellikle bir silahlı çatışmaya dönüşmemiştir. Söz konusu rekabette diplomasi, kültür elçilikleri, konsolosluklar, dini misyonerler, yabancı okullar önemli rekabet noktalarını oluşturmuştur. Lübnan’da zaman içinde yürütülmeye çalışılan bu siyaset bölgede toplumsal dokunun evrilmesine hatta kendi zeminine yabancılaşmasına ortam hazırlamıştır. Sosyal taban üzerinde geliştirilen nüfuz çabaları tüm bu aracılarıyla birbirlerine rağmen bir arada Lübnan’da ciddi bir baskı ve rekabet alanı yaratmıştır.
 
Lübnan coğrafyasında 19. Yüzyılın son çeyreğinde bölge güvenliği ve stratejik alan denkleminde derin izler bırakacak olan 1860-1861 Cebel-i Lübnan olayları olarak değerlendirilen tarihi tecrübenin sadece sosyal ve iktisadi nedenlere dayandırılması yeterli değildir. Zira yerel güç dengelerinin dünya siyasetinin başat güçleri kıskacında harekete geçirilerek derin bir rahatsızlık yarattığı görülmüştür. Bir taraftan büyük bir sömürge imparatorluğu olan İngiltere’nin Dürziler üzerinde, diğer taraftan ise İngiltere’nin rakibi ve bölge çıkarları açısından zorunlu siyasi ortağı olan Fransa’nın Maruniler üzerinden inşa etmeye çalıştığı hamisi politikaları yerel ölçekte mevcut siyasi istikrarı erittiği gibi uzun süren bir iç savaşın da her anlamda tohumlarını atmıştır.
 
Fransa bölgede öncelikle kültürel nüfuz politikasını uygulayarak çeşitli misyonerlik faaliyetlerini desteklemiştir. Ardından orta vadede bölgede başlayan siyasi baskı ve askeri müdahale ile güçler arasında aslında belirsiz bir denge oluşturmayı amaçlamıştır. Çıkar politikaları çerçevesinde değişen dengeler sorunun çözümünü hızlandırmış ve 1861 Nizamnamesi ile bölgenin Osmanlı Devleti tarafından seçilen ve kendisine bağlı bir Hıristiyan mutasarrıf tarafından yönetilmesi kararı ile sonuçlanmıştır.
 
Bu gün o günden bu yana zaman zaman sağlanan geçici barış dönemlerine rağmen, uzun vadede kalıcı barış ve bölge güvenliğinin yanı sıra istikrarın her alanda sağlanabilmesi benzer hareket noktalarından yola çıkarak temin edilebilir. Karşılıklı Kültür elçilikleri, eğitim ve öğretim alanında ortak proje çalışmaları, komşu ülkeler arasında gerekli coğrafi tedbirler ya da kaynakların kullanım ortaklığı ve işbirliği çabalarıyla yeni yollar kat edilebilir. Bu konuda özellikle Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler ve Tarih alanında tüm hassas konuların çözümü çerçevesinde bir Ortak Orta Doğu Fikir Komisyonu şeklinde çalışacak komisyonlar oluşturularak bilimsel ve akademik işbirliği ekseninde çözüm odaklı öneriler geliştirilebilir.
 
Anahtar Kelimeler: Orta Doğu, Lübnan, İstikrar, Barış, Uluslararası İlişkiler.
Yazar: Güney Ferhat BATI Alan: Avrupa Hit: 313
Uluslararası Sistem ile Doğu Avrupa’nın Sorunu: Moldova ve Transdinyester
Soğuk Savaşın sona ermesiyle uluslararası sistemde çift kutuplu (Batı Bloğu ve Doğu Bloğu) statik yapıda son buldu. Özellikle, 1990 sonrası küresel sistem çok kutuplu yeni bir dinamik yapıya doğru evirilmeye başladı. Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemde ortaya çıkan değişim ve dönüşüm Avro-Avrasya’yı derinden etkiledi. 20. yüzyılda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB) dağılmasıyla birlikte devletler silsilesi diyebileceğimiz birçok ulus-devlet ortaya çıkarak bağımsızlığını ilan etti. Karadeniz Havzasında yer alan, aynı şekilde Doğu Avrupa ve Balkan coğrafyasında bulunan Moldova 1991’de bağımsızlığını kazanan ülkelerden biridir. SSCB’nin çöküşü ile çift kutuplu dünya düzeninin ortadan kalkmasının ardından, Avrasya’da yeni sınırlar oluştu. Karadeniz Jeopolitiğindeki yeni ülkelerin konumları yalnız bölgeyi değil, uluslararası sistemde de bölgeyi hassas kılmaktaydı.
 
Bunlardan biri de kozmopolit yapısıyla Moldova’dır. Moldova’da çoğunluk olarak Moldovanlar olmakla birlikte, ayrıca Ukraynalı, Rus, Bulgar ve Gagavuz (Gökoğuz) Türkleri bulunmaktadır. Moldova, 19. yüzyıl başlarına kadar Boğdan Eyaleti statüsünde Osmanlı İmparatorluğu’nun, daha sonra ise Rusların ve Romenlerin egemen olduğu Besarabya bölgesi ile 18. yüzyılın sonlarından itibaren Rus hâkimiyetine giren Transdinyester bölgesinden oluşmaktadır. Romanya’nın nüfuzunda bulunan Besarabya, Karadeniz havzasındaki Prut ve Dinyester nehirleri arasında bulunan bir bölgedir. Rus etkisinin daha belirgin olduğu Transdinyester bölgesi ise Dinyester nehrinin kuzey tarafında Moldova-Ukrayna sınırı boyunca uzanmaktadır.
 
İkinci Dünya Savaşıyla birlikte Moldova tümüyle Sovyetlerin denetimine girerek, 1991 yılına kadar da Moldova Sovyet Cumhuriyeti olarak Rusların egemenliğinde kalmıştır. Bunun neticesinde Sovyet politikası Slav göçünü bilinçli şekilde teşvik etmiş ve Kiril alfabesini kullandırtarak Moldova’yı Ruslaştırmak istemiştir. Bunun altında yatan neden ise, Romanya’nın bu ülke (Moldova) üzerindeki etkisini sona erdirtme hedefidir. Moldova’daki milliyetçiler, 1990'lı yıllara yaklaşırken ülkedeki resmi dilin Rusçadan Moldovca’ya değiştirilmesini ve Kiril alfabesinin kaldırılarak tekrardan Latin alfabesine dönmesini sağlamıştır. Nasıl ki SSCB’nin dağılmasından sonra Moldova bağımsızlığını ilan etmiştir. Moldova’da ayrılıkçı bölge sorunları ile karşı karşıya kalmıştır. Transdinyester ve Gagavuzya sorunları bunlardandır. Aslında Transdinyester sorunu eski Sovyetlerden kalma bir taktik olan ‘’böl ve yönet’’ stratejisinin tezahürü idi. Trandinyester sorunu, Kişinev (Başkent) merkezi yönetimiyle ayrılıkçılar arasında çatışmalara yol açmasının yanında, aynı zamanda 21. yüzyılda hala nihai bir çözüme de kavuşturulamamıştır.
 
Transdinyester jeopolitik bir yapıdır veya jeopolitik yapısal bir tasarıma sahiptir. Rusya, Moldova’nın Avrupa-Atlantik kurumlarına entegrasyonunu (bütünleşme) önlemeye, bu ülkenin Avrasya Birliği’ne katılmasını sağlamaya çalışmaktadır. NATO’nun Barış İçin Ortaklık projesinde yer alan Moldova’nın tarafsızlık statüsünden dolayı teşkilata üyelik hakkı bulunmamaktadır. Keza, Rusya Moldova-NATO arasındaki işbirliğinin gelişmesini kendisi için tehlike olarak görmektedir. Rusya ve ayrılıkçı bölgeler Moldova’nın Romanya ile birleşmesine de karşı çıkmaktadır. Rusya’nın başka bir amacı ise Avrupa Birliğinin (AB) Doğu Ortaklığı politikasını başarısızlığa uğratmaktır. Son yıllarda AB’nin Ukrayna, Gürcistan ve Azerbaycan ile işbirliğini artırması ister istemez Rusları endişelendiriyor. Rusya için politik anlamda hedef Ukrayna gözüküyor olsa bile, coğrafi olarak en önemli konumdaki ülke Moldova’dır. Rusya’nın Kırım işgali sonrasında, Ukrayna’nın doğu ve güneydoğu bölgelerini kontrol altına alarak doğrudan bağlantı kurmak gibi bir stratejiye yönelme ihtimali ortaya çıkmıştır. Rusya’nın mevcut durumda Moldova’ya karşı askeri bir müdahalede bulunması beklenmemekle birlikte, mevcut Rus paramiliter (milis) güçlerin bölgede konuşlu olması tehlikenin geçmediğini göstermektedir.
 
Transdinyester sorunu kapsamında ise, 1990’ların ortalarında başlayan arabuluculuk arayışları bugüne kadar başarısız olmuştur. Rusya, Ukrayna ve AGİT’in ortak yürüttüğü arabuluculuk çalışmaları 2005’den itibaren Ukrayna ve Moldova’nın talebi üzerine 5+2 formatında (Moldova, Transdinyester, Ukrayna, Rusya, AGİT + AB ve ABD) gerçekleşmektedir. Rusya’nın, Moldova’nın federal bir devlete dönüştürülmesi için önerdiği Kozak Memorandumu’nun imzalanmaması iki ülke arasında ilişkilerin yeniden soğumasına neden olmuştur. Kozak Memorandumu’nda Rusya, Transdinyester’deki askerlerini en geç 2020’ye kadar çekmeyi ve Moldova’nın özel bir federal yapıya dönüşmesini önermektedir. Transdinyester bölgesinin Rusya ile sınırı bulunmuyor ancak halkın önemli bir kısmı Rusya ile birleşmeyi talep ediyor. Ekonomik olarak zor durumdaki Transdinyester bölgesinin desteklenmesi için Rusya her yıl bir milyar doların üzerinde yardımda bulunuyor. Birleşmiş Milletler (BM) üyesi hiçbir ülkenin devlet olarak tanımadığı Transdinyester'i dünyada sadece Rusya’nın desteğiyle Gürcistan'dan tek taraflı bağımsızlığını ilan eden ‘’Güney Osetya Cumhuriyeti’’ ve ‘’Abhazya Cumhuriyeti’’ tanıyor. Sadece kendi yöneticileri tarafından anayasası, bayrağı ve ulusal marşı kabul edilen Transdinyester bölgesinin ayrı bir yönetimi, meclisi, ordusu, polisi ve posta sistemi bulunmaktadır. Moldova, Transdinyester'in kendi toprakları olarak kabul edilmesini, Transdinyester ise ayrı bir devlet olarak tanınmak istiyor.
 
Doğu Avrupa’da Moldova ile Transdinyester sorununun tekrardan uluslararası sistemde tartışmalara gebe olacağı aşikârdır. Çünkü Rus askerlerinin Moldova ile BM’nin izni olmadan ülke topraklarında varlığını sürdürmesinden derin endişe duyulduğu belirtilen (yeni) BM kararında Rusya’ya, askerlerini gecikmeksizin Moldova'dan çekmesi çağrısında bulunuldu. Moldova’nın sunduğu ve Kanada, Gürcistan, Romanya ile Estonya’nın destek verdiği karar tasarısı BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada kabul gördü. Karara 64 ülke destek verdi, 14 ülke karşı çıktı, 83 ülke ise çekimser kaldı. Bu kararın ardından Rusya Dışişleri Bakanlığı, BM Genel Kurulu’nun Rusya’ya Moldova’da bulunan askerlerini gecikmeksizin çekmesi çağrısında bulunan kararına tepki göstererek tanımayacağını ifade etti. Ayrıca, Rus Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, BM'nin kararı ‘’hoş olmayan ve tehlikeli’’ bir karar olarak nitelendirildi. Transdinyester’deki Rus askeri birliğin barışın ve istikrarın garantisi olduğu savunulan açıklamada; ‘’Bu girişimi, yaklaşan parlamento seçimlerinin arifesinde puan kazanmak için, Rusya karşıtı duyguları kışkırtmak temelinde Moldova’daki bazı politikacıların reklam ve propaganda kurgusu olarak görüyoruz’’ ifadeleri kullanıldı.
 
Moldova etnik, siyasi, kültürel ve daha birçok açıdan Rusya’dan çok Romanya’ya yakındır. Mart 2018’de Romanya Parlamentosunun Moldova ‘’Besarabya’’ topraklarının 100. Yıldönümü kapsamında gerçekleştirilen ortak anma toplantısında bütünleşme (entegrasyon) niyet deklarasyonu yayımladı. Bu bildirge Romanya halkının Moldova ile birleşme arzusunu ve olası bir birleşmenin Moldova halkının kararıyla gerçekleşebileceğini, Romanya halkının buna hazır olduğunu vurgulamak açısından önemliydi. Aynı şekilde bildirgede Besarabya bölgesinin ‘’Anavatan ile bütünleşmesinin 100. Yıldönümünde, bu bölgenin bugünkü adı olan Moldova’nın ve Romanya’nın yeniden birleşmesi çabalarının hukuka dayalı ve haklı bir çaba olduğunun da altını çiziyor. Anma toplantısında Romanya’nın iktidardaki Sosyal Demokrat Parti (PSD) lideri Liviu Dragnea’nın şu sözleri; ‘’Ben Moldova ile bütünleşmek ve tek bir ulus olarak Avrupa sahnesinde yer almaktan yanayım’’ demesi, Romanya’nın da bu topraklardan vazgeçme niyetlerinin olmadığını göstermektedir. Ayrıca, ‘’Rumen halkının ve Rumencenin bütünleşmesi’’ başlıklı düzenlenen bu toplantıya Moldova Parlamentosu ve Hükümet temsilcileri de katıldılar. Moldova Parlamentosu Başkanı Adrian Candu; Moldova’nın Romanya’nın desteğine ihtiyacı olduğunu dile getirerek. Avrupa ile bütünleşmeye giden yolda yolların ve köprülerin inşaatının ve işbirliğinin ancak Romanya’nın yardımlarıyla mümkün olduğunu ifade etmiştir.  
 
Sonuç olarak; uluslararası sistemde jeopolitik ve ekopolitik dengeler değişmekte ve hızlanmaktadır. 20. yüzyıldan kalma Moldova ile Transdinyester sorunu dünyamızdaki küresel ve bölgesel güçlerin odağında yerini almaktadır. Rusya’nın klasik genlerinde bulunan ‘’Çevreleme Politikası’’ hem AB’yi hem Baltık ülkelerini hem Ukrayna’yı hem de Moldova’yı da endişelendirmektedir. Rusların Gürcistan’da ‘’Güney Osetya’’ ile ‘’Abhazya’’yı işgal etmesi, Ukrayna’nın doğusunda ayrılıkçı girişimleri ve Kırım ilhakını sıraladığımızda tehlikenin boyutları gözler önüne sermektedir.
 
Doğu Avrupa’nın çözülemeyen sorunu Moldova ile Transdinyester Rusya’nın siyasi amaçlarının ve stratejisinin odak noktasındadır. Çünkü son yıllarda AB ve NATO üyesi Romanya’nın kendi topraklarında giderek artan bir şekilde NATO ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) askeri varlığına izin vermesi bunlardan biridir. Keza Baltık ülkelerinin (Estonya, Litvanya, Letonya) Rusların tehditkâr askeri varlığından rahatsızlığı göz önüne alındığında, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya genişleme amacını güttüğünü göstermektedir. Rusya, AB ve Balkanlar üzerindeki enerji politikası ile jeopolitik ağırlığını muhakkak ki sürdürmek isteyecektir. Transdinyester önemlidir, neticede Moldova’nın ekonomik, enerji ve topraksal entegrasyonu da dâhil olmak üzere ulusal güvenliğinin temel öğesi konumundadır. Bu da Rusya’nın Moldova ile Transdinyester üzerindeki siyasi, ekonomi ve askeri amaçlarından kolay kolay vazgeçmeyeceğini göstermektedir. Aynı şekilde AB, NATO ve Romanya’da bu jeostratejik bölgenin Kırım ilhakında ki gibi Rusya’nın bir oldubittiye getirmesine göz yummayacaktır. Moldova ile Transdinyester sadece Doğu Avrupa’nın bir sorunu değil, aynı zamanda uluslararası sistemin bir sorunu haline dönüşmüştür.
 
Güney Ferhat BATI, Kıbrıs Amerikan Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi,
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Görevlisi
Yazar: Galip ÇAĞ Alan: Avrupa Hit: 386
Kuzey Makedonya Neresidir? “İsim Krizi” Gerçekten Çözüldü Mü?
İki devlet arasında çeyrek asrı aşkın süredir devam eden uluslararası ve dahi tarihi bir bunalım yakın bir zamanda kâğıt üzerinde nihayete ermiş görülüyor. Zira daha bu yılın başında Matthew Nimetz’in arabuculuğunda yeniden bir araya gelen Yunan ve Makedon yetkililer bahsi geçen kadim sorun “İsim Krizi”ne çözümün oldukça yakın olduğunu ifade etmişlerdi. Ve çok geçmeden de Haziran ayının on yedisinde Zoran Zaev ile Aleksis Çipras’ın karşılıklı olarak “tarihi bir adım” şeklinde niteledikleri anlaşma imzalandı. Her ne kadar henüz parlamentolar tarafından onaylanmasa da Yugoslavya’nın dağılmasından beri süregelen bunalım, diplomatik düzeyde çözüme kavuşmuş görünmekte. Ancak burada mühim bir soru akla gelmekte; bu kadar derin tarihi bağlantı ve irredentist iddialara konu olan bir sorun bir anda nasıl çözülür ya da ne olmuştur da şimdi bir anda iki taraf da bu denli uzlaşmacı bir hale gelir?
 
Bu önemli soruyu ve bahse konu sorunu anlamak ve cevaplamak için meseleyi kısaca bir özetlemek faydalı olacaktır.
 
Hegemon bir gücün kurguladığı coğrafyalarda var olan tarihin dışında yeniden inşa edilen tarih o coğrafyalarda yeni kimlikler, devletler meydana getirirken, bunun gelecekte olası ortaya çıkaracağı kaosu hesaplamaz. Zira değişen şartlar ve çıkarlar er ya da geç bahsi geçen olası anlaşmazlıkları gün ışığına çıkardığında bu kaosu da bitirici olacak olan hegemonun kendisi olacaktır. Bu manada aynı Ortadoğu’da olduğu gibi Balkanlar’da da bugün yaşanan krizler ve bu krizlerin çözücüleri çok değil bundan 100 yıl önce coğrafyaya yeni adlar ve kimlikler biçen aktörlerin varisleridir.
 
 
Bu noktadan bakıldığında sorunu doğru anlamak adına sınırlarının iyi çizilmesi zaruridir. Zira konu Balkanlar ise hemen her nokta muğlaktır. Örneğin Makedonya bir bölge adıdır aslında. Vardar, Pirin ve Ege Makedonya’sı olmak üzere 3 bölüm ve 67.000 km2’lik bir alanı kapsar. Bu, Balkan Yarımadası’nın %15’ine tekabül eder. Bugün 5 balkan ülkesi arasında pay edilmiştir. Buna göre; bugünkü Makedonya Cumhuriyeti büyük oranda Vardar Makedonya’sı üzerinde iken, Pirin Makedonya’sında Bulgaristan, Ege Makedonya’sında ise Yunanistan hâkimdir. Ayrıca Arnavutluk ve Sırbistan topraklarında da kalan ufak bir bölümü bulunmaktadır. Bu küçük giriş bile konunun bir isim sorunu olmaktan çok öte derinlikte olduğunu göstermeye yetecektir belki de.
 
Yugoslavya’nın dağılması sonrasında Makedonya’nın ismi ile 1992’de bağımsızlığını ilan eden Üsküp merkezli devlet, Yunanistan tarafından kendi kuzeyindeki aynı isimli bölgeye karşı yayılmacı bir iddiaya sahip olmakla itham edildi ve bugüne dek iki ülke defalarca bu konuda karşı karşıya geldi. Zaman zaman en büyüğü 1992’de gerçekleşen “Makedonya Yunandır”  sloganlı milyonların katıldığı eylemler düzenlendi. Özellikle iki ülke milliyetçilerinin körüklediği sorun, bugüne dek geldi.
 
Bu süreçte önce 1994’te Selanik Limanı’nın Makedonya’ya kapanması ile başlayan ekonomik yaptırımlar, 2001’deki Arnavut ayrılıkçılar ile Makedon ordusu arasındaki iç çatışmalarda Yunanistan’ın Makedon hükümetine destek vermesi ile yumuşamaya başlar. Bu sırada Yunanistan’ın en somut talepleri Makedonya bayrağındaki Yunan mitolojisinden güneş sembolünün çıkarılması ile Makedon anayasasındaki bazı maddelerin iptalidir.
Yunanistan isim meselesindeki kararlı tavrını Makedonya’nın 2005’teki AB giriş müzakerelerinin başlamasını engelleyerek akabinde de 2008’deki NATO başvurusunu sırf bu yüzden veto ederek sürdürür.
 
2011’de Üsküp’te meydan ve civarına dikilen Büyük İskender ve ailesine dair heykeller tartışmayı tam manası ile tarihi bir evrene taşıtarak “Büyük İskender aslında kimindir?” sorusuyla derinleştirir. Şimdi artık konu diplomatik bir paradigmadan çözümü neredeyse imkânsız bir tarihsel sahiplenme düzlemine taşınmıştır ki tartışmalar bu noktada oldukça kararsızlaşır.
 
Suriye’de yaşanan iç savaş sonrasında Avrupa’nın tarihin en büyük göçmen bunalımıyla karşı karşıya kalması ve en büyük dalganın Makedonya’dan geçme çabasının Üsküp hükümeti tarafından oldukça sert bir şekilde püskürtülmesi, Yunanistan ile Makedonya’yı bir kez daha karşı karşıya getirir. Ancak ilişkilerin gerildiği bu noktada Makedonya’da 2017 seçimleri gerçekleşir ve Zoran Zaev bu seçimlerden zaferle çıkar.
 
Zaev başa geçer geçmez AB ve NATO üyeliği karşılığında isim krizinin çözülmesi noktasında tavizler verebileceği işaretini belirginleştirince bu, başsız bir Makedonya’nın Rusya etkisine girmesi ihtimalini de göz önüne alan AB ve NATO için fırsat haline gelir. Bir başka şekilde ifade edilmek istenirse; aslında Makedonya ve Yunanistan arasındaki sorun, şimdi Rusya’nın Balkanlarda öyle ya da böyle güçlenmesini istemeyen AB ve NATO için ilk kez bu kadar önemsediği bir sorun haline gelmiştir.
 
Şimdi bu kısa izah sonrasında yazının başındaki soruya bir soru daha ekleyelim; isim krizi dünya kamuoyuna sunulduğu gibi gerçekten de sonunda ve nihai olarak çözüme kavuştu mu?
 
Şüphesiz ki hayır!
Dışişleri ve akabinde iki ülke başbakanı nezdinde ortaya konan çözüm! zaferine ilk tepki Makedonya’dan gelir. Zira Makedonya Cumhurbaşkanı İvanov, ulusa sesleniş konuşmasında "Bu zararlı metni ne desteklerim ne de imzalarım" derken, anlaşmayı şeffaf ve mutabakata dayalı olmamakla eleştirir. Hemen akabinde Başbakan ve dışişleri bakanı ile yaptığı toplantıyı 3 dakika içinde öfkeyle terk eder. Ve bunlar kısa bir süre içerisinde gerçekleşir.
 
Buna benzer tepkiler Yunan tarafında da ortaya çıkar elbette. Hükümetin küçük ortağı milliyetçi Bağımsız Helenler Partisi'nin lideri ve aynı zamanda Savunma Bakanı Panos Kammenos "İçinde Makedonya adının geçeceği hiçbir isim anlaşmasını kabul etmeyeceğini" açıklar. Ayrıca ana muhalefetteki Yeni Demokrasi Partisi'nin (YDP) lideri Kiryakos Miçotakis de mutabakatın ulusal çıkarlara aykırı olduğunu savunur, "Makedon dili" ve "Makedon milliyeti" gibi kavramların kabul edilemez olduğuna dikkat çeker.
 
Garip şeyler oluyor değil mi? İki ülke tarihinin en mühim ve köklü sorunu yine iki ülkenin en üst düzey idari mekanizmasına rağmen bir çözüme kavuşturuluyor ya da öyle bir hava estiriliyor.
 
Şimdi de bundan sonrası…
Öncelikle anlaşmanın Makedon Meclisi tarafından onaylanması akabinde de referanduma sunulması gerekiyor. Bu durumda en iyi ihtimalle eylül ya da ekim ayında Makedonya’da bir referandum sandığı kurulacak. Halk da bu anlaşmaya evet der ise bu kez de anayasanın Yunanistan’ın taleplerine uygun şekilde revize edilmesi süreci başlayacak. Ki bu değişiklikler içerişinde dil ve azınlık kavramlarına kadar muhafazakâr sağ kanadın asla kabullenemeyeceği maddeler var.
 
Konuyu biraz irdelediğimizde aslolanın Yunanistan’ın isim hakkı üzerinden Makedonya halkının Balkanlardaki varlığını Yunan, Helen ya da İskender’in kurduğu kadim medeniyetten ayrı tutma çabası olduğu görülür. Kendinde Makedonya’yı bu medeniyet havuzunun dışında tutma hakkını bulması ve bir açıdan bakıldığında onu Slav dili konuşması sebebi ile antik Makedonya ile irtibatsız hale getirmesi şüphesiz ki Makedonya için kabul edilebilir değildir.
 
Kaldı ki devletlerin sınırlarının kadime yapılan atıflarla çizilmeye çalışılması çabası, modern devlet anlayışları ve sınırları açısından oldukça muğlak ve geçersizdir. Zira bu durumda bugün Yunanistan’ın kullandığı Greece adı hatta Helen medeniyetine atfen kullandığı Hellas tabirinin dahi kökleri araştırıldığında ortaya çıkan tablo evvela kendilerini belirsiz bir sınır çıkmazına sürükler.
 
Zaman gösterecek bir kez daha…
 
Yazar: Cenk ÖZGEN Alan: Akdeniz Hit: 395
Doğu Akdeniz’de Deniz ve Enerji Güvenliği
Bu sunumda Doğu Akdeniz’de deniz ve enerji güvenliğinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Sunum beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde deniz ve enerji güvenliği arasındaki ilişki irdelenecektir. İkinci bölümde Doğu Akdeniz’in coğrafi yapısı ve önemi üzerinde durulacaktır. Üçüncü bölümde Doğu Akdeniz’in Türkiye’nin enerji nakil pratiğindeki yeri tespit edilecektir. Dördüncü bölümde Doğu Akdeniz’de deniz güvenlik ortamı değerlendirilecektir. Beşinci ve son bölümde ise Doğu Akdeniz’de deniz ve enerji güvenliğinin sağlanmasına yönelik olarak Türkiye’nin ulusal ve uluslararası düzeydeki faaliyetleri ele alınacaktır.
 

Deniz ve Enerji Güvenliği Arasındaki İlişki

Dünya ticaretinin yaklaşık %90’ı denizyoluyla gerçekleştirilmektedir. Denizyolu taşımacılığı ticari yüklerin nakledilmesinde açık ara en maliyet etkin seçenektir.1 Deniz ulaştırma hatlarının, ticaret filolarının ve limanların güvenliğinin sağlanamadığı bir ortamda dünya ekonomisinin “can damarı” olan ticaretten bahsetmek mümkün değildir.2
 
Denizyoluyla gerçekleştirilen ticarette petrol ve doğalgazın önemli payı vardır. 2013 yılında uluslararası ticarete konu olan petrolün yaklaşık %63’ü denizyoluyla taşınmıştır. Tonaj bazında bu denizyoluyla taşınan toplam yükün %30’unu oluşturmaktadır.3 Doğalgazın naklinde ise boru hatları ön plandadır. 2013 yılında uluslararası ticarete konu olan doğalgazın %31,4’ü sıvılaştırılmış doğalgaz (Liquefied Natural Gas/LNG) formunda denizyoluyla taşınmıştır.4 Ancak LNG’nin toplamdaki payı artmaktadır. Yapılan projeksiyonlar 2035 yılına gelindiğinde doğalgaz ticaretinde ağırlığın LNG’de olacağını göstermektedir.5
 
Bugünün dünyasında ticaret için denizlere, üretim için enerjiye ihtiyaç vardır. Deniz güvenliği, ticaret ve enerji güvenliğini sağlarken; enerji güvenliği, üretim ve ticareti sağlamaktadır.
 
Deniz ortamında enerji güvenliği, kritik enerji altyapı bileşenlerine odaklanmaktadır. Denizde kritik enerji altyapı bileşenleri; tankerler, dolum-boşaltım terminalleri, deniz geçişli boru hatları, açık deniz platformları, kıyıdaki rafineriler, LNG tesisleri ve depolama tesisleridir. Günümüzde söz konusu bileşenlere yönelik risk ve tehditler savaş(lar), deniz terörizmi ve deniz haydutluğudur. 6 Basra Körfezi’nde 359 tankerin hedef alındığı İran-Irak Savaşı (Tanker Savaşı evresi) birinciye;7 Yemen açıklarında patlayıcı yüklü bir tekneyle gerçekleştirilen intihar saldırısına maruz kalan Limburg tankeri ikinciye8 ve Kenya’nın güneydoğusunda fidye amacıyla kaçırılan MV Sirius Star tankeri üçüncüye9 örnek olarak verilebilir.
 
Deniz ortamında kritik enerji altyapı bileşenlerinin güvenlik ihtiyacını karşılamada öne çıkan görevler, denizde durumsallığın sağlanması ve deniz güvenlik harekâtları icra edilmesidir. Denizde durumsal farkındalığı; deniz trafiğinin kesintisiz ve gerçek zamanlı olarak takip edilmesi, bu kapsamda toplanan
bilgilerin -özellikle olağandışı hareketliliğin tespiti maksadıyla- kıymetlendirilmesi ve deniz ortamına ilişkin derlenmiş bilgilerin gerektiğinde deniz güvenlik harekâtı icra eden unsurlara aktarılması süreci olarak tanımlamak mümkündür. Deniz güvenlik harekâtı ise deniz ortamındaki tehditleri ortadan kaldırmak, riskleri minimize etmek ve yasadışı girişimleri önlemek üzere sivil ya da askeri makam ile çok uluslu kuruluşlar tarafından icra edilen faaliyet olarak tanımlanabilir. Bu noktada deniz güvenlik harekâtlarının başarısının denizde durumsallığın sağlanabilmesine bağlı olduğunun altını çizmek gerekir.10 Öte yandan barış döneminde olduğu gibi savaş döneminde de enerji akışının kesintisiz devam etmesi önem taşımaktadır. Savaş döneminde kritik enerji altyapı bileşenlerinin güvenliği kapsamında deniz ulaştırma hatlarının korunması görevi öne çıkmaktadır.
 

Doğu Akdeniz: Coğrafi Yapı ve Önem

Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında yer alan Akdeniz, Batı Akdeniz ve Doğu Akdeniz olmak üzere iki bölgeden oluşmaktadır. Doğu Akdeniz, Tunus’un kuzeydoğu ucundaki Bon Burnu’ndan İtalya’nın Sicilya Adası’nın batı ucunda yer alan Lilibeo Burnu’na doğru çizilen hattın doğusunda kalan bölgedir.11 Adriyatik Denizi, Libya Denizi, İyon Denizi ve Adalar Denizi Doğu Akdeniz’de yer alan alt denizlerdir. Doğu Akdeniz, Sicilya ve Messina Boğazları ile Batı Akdeniz’e, Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz’e ve Türk Boğazları ile Karadeniz’e bağlanmaktadır.
 
Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletler; Arnavutluk, Bosna Hersek, Filistin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Hırvatistan, İsrail, İtalya, Karadağ, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Libya, Lübnan, Malta, Mısır, Slovenya, Suriye, Tunus, Türkiye ve Yunanistan’dır. Kıbrıs’taki üslerinin egemen toprak
statüsünde olmasından ötürü Birleşik Krallık’ı da Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletler arasında saymak gerekir.12 Öte yandan sunumda Doğu Akdeniz başlığı altında daha sınırlı bir bölge, merkezinde Kıbrıs’ın yer aldığı deniz alanı incelenmektedir. Coğrafya yazınında Levant Denizi olarak da adlandırılan bölgede yer alan sahildar devletler; Birleşik Krallık, Filistin, GKRY, İsrail, KKTC, Libya, Lübnan, Mısır, Suriye, Türkiye ve Yunanistan’dır.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Afrika Hit: 484
Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu | BİLDİRİ ÇAĞRISI
BİLDİRİ ÇAĞRISI
TÜRKİYE - AFRİKA SAVUNMA GÜVENLİK VE UZAY FORUMU
“Afrika’da Güvenliğin Geleceği ve Türkiye”
( 07-09 Kasım 2018, İstanbul )
 
İstikrar ve kalkınmanın ön koşulu olan güvenliğe yönelik gerek doğal gerekse yapay tehditler, ülkeleri savunma kapasitelerini geliştirmeye yöneltmektedir. Savunma sanayiinin lokomotifi niteliğindeki bilişim sektörü ve özel olarak uzay endüstrisi, teknolojik kalkınma politikalarının odağında yer almaktadır. Güvenlik kavramının, ülkelerin “jeopolitik hedefleri” çerçevesinde farklı anlamlar kazandığı bu süreçte savunma sanayiinin; siyasi, iktisadi ve toplumsal kalkınma perspektiflerinin “aşırı rekabetçi” bir görünüm kazanmasında önemli bir etkiye sahip olduğu açıktır. Bu etkiyi, hem gelişim düzeyleri farklı Afrika ülkeleri arasında hem de Kıta ile ilişkilerini geliştirmekte olan ülkeler arasındaki ilişkilerde gözlemlemek mümkündür. Afrika ile bir biçimde diplomatik ilişkiler geliştirmiş ülkeler bu ilişkilerden daha etkili sonuçlar almak üzere stratejik ilişkilerini savunma, güvenlik ve hatta uzay teknolojisi parametrelerini içerecek şekilde derinleştirmeye çalışmaktadır.
 
Afrika ülkelerinin benzerlikleri yanında farklılıklarının oluşturduğu jeopolitik panorama, bu ülkelerinin hem entegrasyonu hem de çatışma potansiyelleri açısından son derece önemli veriler barındırmaktadır. Gerek Kıta-içi gerekse uluslararası savunma ve güvenlik stratejilerinin; Afrika’nın bu niteliklerini istismar etmeyecek şekilde ve öncelikle Kıta lehine kazanım olarak değerlendiren bir yaklaşımla belirlenmesine ihtiyaç vardır.
 
Afrika ülkelerinin hemen hepsi ile diplomatik ilişkiler kurmuş ve özellikle son on beş yıllık süreçte siyasi, iktisadi ve kültürel alanda Kıta’da önemli yatırımlar gerçekleştiren Çin; Çin - Afrika Savunma ve İşbirliği Forumu (FOCAC) ve önümüzdeki süreçte ilki gerçekleştirilmesi planlanan Çin - Afrika Savunma ve Güvenlik Forumu gibi platformlar aracılığıyla Kıta ile stratejik ilişkilerini daha ileri düzeylere taşımayı hedeflemektedir.
 
Afrika’daki “angajmanını derinleştirme” çabası içerisinde olduğu anlaşılan Çin’in bu girişimlerinin orta ve uzun vadede hem Kıta açısından hem de Kıta’nın geleneksel ortakları AB ve ABD açısından diğer rekabet bölge ve alanlarından bağımsız düşünülmesi mümkün olmayan son derece önemli sonuçları olacaktır. Belirtilen nihai hedefi “Afrika ve dünya genelinde kalkınma, işbirliği, barış ve istikrarı teşvik” olan bu forum, 2013 itibarıyla yaklaşık 32 trilyon dolarlık bütçe öngörülen “Kuşak ve Yol” projesi başta olmak üzere, Çin’in uluslararası çıkarlarını korumaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilebilir. Bu perspektife göre Çin, Afrika ile diplomatik bağlarını ve altyapı yatırımlarını güçlendirmekle kalmayıp “Afrika elitlerinin yeni neslinin eğitiminde” söz sahibi olma eğilimine girmiştir. 
 
Afrika’da “değişen güvenlik ortamına ve gerek savunma gerek güvenlik işbirliğinin gerektirdiği koşullara daha iyi adaptasyon”, “ortak vizyonlu gelecek inşası” ve “Afrika’nın yeni güvenlik ortamına yönelik ihtiyacının karşılanması” gibi hedefleri olan forum; Çin’in Afrika kıtası ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini savunma ve güvenlik parametreleriyle güçlendirme ve derinleştirme çabalarının yeni bir adımı olarak değerlendirilebilir. Ortak faaliyet ve yardım sunumunda etkili zamanlamanın yanı sıra bölgesel güvenlik sorunları ve Afrika’nın “bağımsız güvenlik kapasitesi” gibi konuların ele alınacağı forumun Çin - Afrika stratejik ilişkileri için önemli bir platform işlevi göreceği düşünülmektedir. 
 
Kıta’ya yönelik kalkınma yardımı niteliğindeki politikaları dolayısıyla olumlu ve fakat Kıta’yı giderek domine eden siyasi angajmanları nedeniyle olumsuz eleştirilere konu olan Çin’in bu yeni girişimi özel olarak Afrika ve genel olarak Pasifik kapsamlı Çin - ABD ilişkileri açısından ayrı bir önem arz etmektedir. Asya - Pasifik bölgesine ilişkin çok taraflı savunma ve güvenlik platformu niteliğindeki Asya Güvenlik Zirvesi (Shangri-La Diyaloğu) öncesinde ve Şangay İşbirliği Örgütü zemininde Çin - Rusya görüşme trafiğinin sıklaştığı bir dönemde duyurulan Çin - Afrika Savunma ve Güvenlik Forumu; Güney Çin Denizi gibi siyasi gerilimi yüksek jeopolitik sorunların ne yöne evrileceğine ilişkin de önemli ipuçları barındırmaktadır.
 
Diğer taraftan, Afrika kapsamlı uluslararası askerî stratejilerin Kıta’daki bölgesel güvenlik krizlerini beslediği yönündeki kaygıların dikkate alınması gerekmektedir. Afrika‘nın gerek genel olarak endüstrideki gerekse dar kapsamda savunma sanayiindeki mevcut sorunlar nedeniyle askerî kapasitesini gereği gibi güçlendirememesinin; aşırı “müdahaleci” ve yeni “sömürgeci” eğilimlere zemin hazırladığı yönünde görüşler mevcuttur. Kıta kaynaklarını kontrol altında tutmak üzere ABD’nin AFRICOM aracılığıyla “doğrudan” ve AB’nin ise G5 aracılığıyla “dolaylı olarak” bu zemini kullanma eğiliminde olduğu düşünülmektedir. Bu durumun, Kıta ile ilişkilerini “yumuşak güç” perspektifiyle derinleştirmeye çalışan Çin ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin dış politika tarzlarını nasıl etkilediğini incelemek gerekmektedir. Hatta Çin’in Kıta’ya ilişkin askerî angajmanları göz önünde bulundurularak ülkelerin; egemenlikleri konusunda “müdahaleci”, kaynakları konusunda “sömürgeci” olmama politikasının dönüşüm geçirmeye başladığı ve “yumuşak güç” perspektifinden giderek uzaklaşacağı yönündeki düşünceler dikkatle değerlendirilmelidir.
 
“Terör” motifinin (özellikle Sahra Kuşağı’nda); ABD ve Fransa başta olmak üzere Batı bloğu ülkerinin, Çin başta olmak üzere Rusya, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin karşısında ve kaynaklar üzerinde “rekabet hâlindeki devletlerin sistematik manipülasyonlarının baskı aracı” olarak uzun bir süre daha kullanılmaya devam edeceği anlaşılmaktadır. Göç sorununun da başlıca nedenlerinden olan kalkınma ve güvenlik sorunlarına yönelik ve fakat “yapısal uyumu” önceleyen politikaların ise ters etki yaparak siyasi ve iktisadi krizleri beslediği düşünülebilir. Hatta bazı araştırmacılar tarafından Afrika’da “Afganistan” gibi kronik bir sorunun baş gösterme eğilimi bile söz konusu edilebilmiştir.
 
Sosyoekonomik dönüşüm güvenlikten bağımsız olmadığı gibi; bilim, teknoloji ve inovasyondan da bağımsız değildir. Böyle bir dönüşümün eşiğindeki Afrika’nın bu üç alandaki teknik gelişmelerin bir sonucu olan uzay endüstrisine yönelik bir yol haritası mevcuttur. Afrika’nın gelecek vizyonunun çerçevesini belirleyen Gündem 2063; uzay politikası ve stratejisi başlığı altında yer-gözlem, uydu iletişimi ve navigasyon teknolojilerinin yanı sıra uzay bilimleri ve astronomi alanlarında yerel kapasitenin geliştirilmesini öngörmektedir. Bu kapsamda, özellikle Doğu Afrika’da savunma ve güvenlik alanında çeşitli anlaşmalara imza atan Türkiye’nin; bilişim ve uzay araştırmaları alanında da Kıta’nın gelecek vizyonuyla uyumlu ve karşılıklı kapasite gelişimine katkı sağlayacak stratejik nitelikli yeni projeler geliştirmesi zaruridir.
 
2015-2019 Afrika - Türkiye Ortaklığı Ortak Eylem Planı’nda da vurgulandığı gibi tarafların açılım politikalarına dayanan ilişkileri karşılıklı olarak güçlendirici “stratejik ortaklık” aşamasına gelen Türkiye - Afrika ilişkileri kapsamında Türkiye’nin; başta Çin olmak üzere ABD ve AB gibi aktörlerin Kıta’daki faaliyetlerini hassasiyetle gözlemlemesi ve stratejik politikalarını çok taraflı müzakerelere açık bir refleksle geliştirmesi önem arz etmektedir.
 
Savunma, Güvenlik ve Uzay sektörlerinden ve kurumlardan temsilcilerin Türkiye - Afrika ilişkileri çerçevesinde bir araya geleceği Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu’nun, Türkiye - Afrika çok boyutlu stratejik ilişkilerine ve karşılıklı kapasite inşasına katkı sağlaması hedeflenmektedir.

 
Ana Tema
Afrika’da Güvenliğin Geleceği ve Türkiye
 
Alt Temalar
Afrika Kaynakları ve Güvenliğinde Çok Boyutlu Rekabet
Küresel “Militarizasyon” ve Afrika’nın Savunma Politikaları
Türkiye - Afrika İlişkilerinin Yeni Aşaması: Savunma ve Güvenlik Ortaklığı
Türkiye - Afrika Savunma, Savunma Sanayi, Güvenlik ve Uzay İşbirliği; Ülke Perspektifleri
 
 
BİLDİRİ ÖZET GÖNDERİM 
 
İstanbul Güvenlik Konferansı 2018 oturumlarında konuşmacı olmak için taf2018@istanbulguvenlikkonferansi.org adresine aşağıdaki gibi düzenlenmiş MS Word dosyasını iletmeniz gerekmektedir:
 
•   Tebliğ başlığı
•   300 kelimelik özet, 5 anahtar kelime
•   Kurumsal bağınız ve kısa özgeçmiş (detaylı CV değil)

 

Önemli Tarihler:    
     Özet son gönderim tarihi : 31.08.2018
     Kabul edilen bildirilerin ilanı tarihi : 14.09.2018
     Konferans tarihi : 07 - 09.11.2018
     Gözden geçirilmiş tam metin gönderimi : 30.11.2018
 
Gerekli Bilgiler:
     Özet Kitapçığı konferanstan önce hazırlanacak ve online olarak yayınlanacaktır.
     Özet ile uyumlu ve bilimsel yeterliliği kabul edilen tüm tam metinler bir derleme kitap şeklinde yayınlanacaktır.
     Özet gönderim ve kabul edilen bildirilerin sunumu için ücret talep edilmemektedir.
     Ulaşım, konaklama ve yerel masraflar katılımcılara aittir.

 
Yazar: Hasan KEKLİK Alan: Türkiye Hit: 238
Üniversiteli Gençlere Şahsiyet ve Kariyer Rehberliği (Ebsad Kariyer Modeli)
Üniversite öğrencilerinin iş dünyasına geçişlerini kolaylaştırmaları için eğitimleri esnasında kişisel gelişim, mesleki ve kariyer rehberliği hizmetleri almaları oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, EBSAD (Eğitim Bilimleri ve Sosyal Araştırmalar Derneği) tarafından üniversiteli gençler için hazırlanan EBSAD-KARİYER (Kariyer Planlama ve Geliştirme Programı) programı hakkında detaylı bilgiler sunmaktır. Katılımın ücretsiz ve gönüllülük esasına dayandığı bu program, İlim Yayma Cemiyeti’ne (İYC) ait yurtlarda kalan, lisans öğrencilerine yönelik uygulanmaktadır. Programdan hâlihazırda 10 farklı şehirde eğitim gören 600 öğrenci yararlanmaktadır. Program; kamu, akademi ve özel sektör gruplarını bünyesinde barındırmakta ve her grup için ayrı müfredatlar uygulamaktadır. Öğrenciler tercihleri doğrultusunda, uzman danışmanlarca uygun görülen gruba yerleştirilmektedir. Lisans öğrenim süresine eş değer olarak 4 yıllık bir program olarak tasarlanan kariyer programı 1. ve 2. sınıf öğrencilerine ağırlıklı olarak kişilik-karakter ve dini-milli kimlik gelişimleri alanlarında çalışmalar yapılmaktadır. 3. ve 4. sınıf öğrencilerine ise ağırlıklı olarak mesleki gelişim ve kariyer planlama rehberliği hizmeti sunmaktadır. Program kapsamında; genel seminerler, sektörel seminerler, genel kitap tahlilleri, sektörel kitap tahlilleri, tarihi ve kültürel geziler, sektörel gezi ve incelemeler, film gösterimleri ve tahlilleri, STK’larda gönüllü çalışmalar, staj danışmanlığı, burs ve eğitim desteği gibi etkinlikler yer almaktadır. Türkiye’de bu kapsamda bir ilk olan programın ülkenin nitelikli insan kıymetleri ihtiyacına ve kalkınmasına da katkı sağlayacağına inanmaktayız.

Anahtar Kelimeler: Üniversite, Gençlik, Kariyer Gelişimi, Kariyer Planlama, Medeniyet
 
PERSONALITY AND CAREER GUIDANCE FOR UNIVERSITY YOUTH (EBSAD CAREER MODEL)
It is very important for university students to take personal development, vocational and career guidance services during their training in order to facilitate their transition to the business world. The aim of this study is to provide detailed information about EBSAD-CAREER (Career Planning and Development Program) program prepared for university students by EBSAD (Educational Sciences and Social Research Association). This program, which is free and voluntary, is being implemented for undergraduate students residing in the dormitories belonging to the İlim-Yayma Cemiyeti (IYC). Separate curricula are applied for each group (namely, Public, academia and private sector). In the direction of the students’ preferences, students are placed in the appropriate group by the local consultants. Career program are designed as a four year undergraduate program equivalent. First and second year students are mainly engaged in the fields of personality-character and religious-national identity development while third and fourth year students mainly provide Professional development and career planning guidance services. Within the scope of the program; Activities such as general seminars, sectoral seminars, general book reviews, sectoral book reviews, historical and cultural trips, sector trips and examinations, film screenings and surveys, volunteer work in NGOs, internship counseling, scholarships and educational support take places. We believe that this program, which is a first in this context in Turkey, will also contribute to the needs and development of qualified human assets of the country.
 
Key words: University, Youth, Career Development, Career Planning, Civilization
 
 
1.1. Kariyerin Tanımı

Genel anlamıyla kişinin yapmakta olduğu işi daha iyi yapabilmesi için mevcut yeterliliklerinin geliştirilmesi ve zamanla üstleneceği yeni pozisyonlar için gerekli yeterlilik ve donanımı kazanması olarak ifade edilebilir.
 
Kariyer kavramının kökeni “carriere” kelimesine dayanmaktadır “Carriere” sözcüğü ise Fransa ‘nın güneyinde konuşulan Roman kökenli Provencal dilinde “carriera” (araba yolu) kelimesinden türemiştir. Türkçe’ye de bu sözcükten geçmiştir. Fransızca ’da; meslek, diplomatik kariyer, aşılması gereken mesleki bir pozisyon, yaşamda izlenen bir yol gibi anlamlarda kullanılmış. (Bingöl, 2003, 45).
 
Günümüzde iş hayatında çokça kullanılan kariyer kavramı, kişinin bir iş kolunda ilerlemesi, deneyim ve yetkinlik kazanmasıdır. Günlük yaşamda ise kariyer kavramının ilerlemek, meslek, iş yaşamı, başarı, bireyin iş hayatı süresince üstlendiği roller ve bu roller ile ilgili deneyimler anlamlarında kullanıldığı görülmektedir (Erdoğmuş, 2003: 11).
 
Kariyer, bireyin önüne çıkan seçenekleri reddetmesi veya kabul etmesi ile biçimlenmektedir. Bu süreç tüm yaşam boyu devam eden dinamik bir süreçtir. Bunun nedeni mesleğe hazırlanma, mesleki görevleri yerine getirme, hizmet-içi eğitim, boş zaman faaliyetleri, toplumda yerine getirilen diğer roller ile bütün bunların gelişimini içeren bir kavram olmasıdır (Kuzgun, 2003: 3)
 

1.2. Kariyer Planlama

Kariyer planlama, bireylerin; beceri, ilgi ve değerlerini dikkate alarak bunlara uygun amaçlar belirlediği ve bu amaçlara ulaşmak için planlama yaptıkları süreçtir. Başka bir tanıma göre kariyer planlama, bireyin, kendisi, sahip olduğu fırsatlar ve sınırlılıklar, yaptığı seçimler ve bunların sonuçlarının farkında olarak kariyer hedefleri belirlemek ve belli kariyer hedeflerine ulaştıracak iş, eğitim ve ilgili gelişim programlarını planlamaktan oluşan bir süreçtir (Erdoğmuş, 2003: 15).
 
Kariyer planlama; bireyin kendi yetkinliklerini ve çevre potansiyelini göz önünde bulundurarak, iş hayatı ile ilgili hedefler belirlemesi ve bu hedeflere ulaştıracak faaliyetleri önceden düzenlemesidir. Kişinin başarılı bir iş hayatı sürdürebilmesi için kariyer planlaması yapması şarttır. Bunun için kişi, öncelikle sahip olduğu bilgi, beceri ve taşıdığı değerleri göz önünde bulundurarak kendisine en uygun ilgi alanını seçmelidir. Sonra seçtiği bu alanda geçmek istediği kariyer basamaklarını ve nihai hedefini belirlemeli ve son olarak da, bu hedef ve basamaklara ulaşabilmek için mevcut süreç içerisinde yapması gerekenleri belirlemelidir. (Uğur, 2003: 246-247)
 
Kariyer planlaması bireyin önüne çıkan fırsat, seçenek ve sonuçların farkına varmaları, kariyer hedeflerini belirlemeleri ve bu hedeflere ulaşabilmek için yön ve zaman belirlemeleri süreçlerini içermektedir (Aytaç, 2005: 165)
 

1.3. Kariyer Geliştirme

Kariyer geliştirme, kişinin bir bütünlük içinde kendilerini geliştirme faaliyetleridir. Kariyer geliştirme bir başka tanımlamaya göre ise, çalışanların kendine özgü yeteneklerini geliştirme, değerlendirme ve genişletme gücü vererek kariyer amaçlarını ve hedeflerini gerçekleştirmelerine olanak sağlayan süreçtir (Kozak, 2001: 19).
 
Kariyer geliştirmeyle bireyler ve örgütler mevcut pozisyonları göz önünde bulundurarak ve eğitim fırsatlarını değerlendirerek iş hayatında daha çok gelişmek ve bu şekilde performanslarını arttırmak isterler. Bireyin performansını arttırmak için belli bir plan izleyerek harekete geçirme süreci, kariyer geliştirme olarak tanımlanabilir (Sabuncuoğlu, 2000: 147-148)
 

2. EBSAD KARİYER MODELİ

2.1. Programın Amacı

EBSAD kariyer programının amacı genel özel olmak üzere iki başlıkta özetlenebilir. Programın genel amacı; öğrencilerin üniversite eğitim süresince Müslüman bir şahsiyet olarak bilgi, duygu, karakter, kimlik ve kültürel değerlerine temas ederek çalışma hayatına hazırlamak ve ait olduğu medeniyetin değerlerini içselleştirmesini desteklemektir. Özel amacı ise; öğrencilerin kişisel zenginliklerini keşfetmelerine rehberlik etmek ve bu süreç içerisinde kişisel kariyer gelişim planlarını oluşturmalarına katkı sağlamaktır.
 

2.2. Programın İçeriği

Lisans öğrenim süresine eş değer olarak 4 yıllık bir program olarak tasarlanan kariyer programı iki kademeden oluşmaktadır. Birinci kademe Keşif ve İnşa Dönemi olarak tanımlanmakta ve 1. ve 2. sınıf öğrencilerini kapsamaktadır. İkinci Kademe ise Meslek ve Kariyer Dönemi olarak tanımlanıp 3. ve 4. sınıf öğrencilerine yönelik uygulanmaktadır.
 
Yazar: Altan ÇETİN Alan: Asya Hit: 157
Pompeo Bağlamında ABD İran Stratejisi

İçeriden İran’a Bakış

İbn Haldun ve birçok düşünürün söylediği üzere devlet insanların doğalarının icabı olarak düzen düşüncesiyle kurdukları bir organizasyondur. Bu organizasyonu yöneten zihniyet ve kadro insanın doğasına uygun bu amaca dair misyonunu sürdürdükçe kendi bekası meşru ve söz konusu olur. Bugün ABD gibi küresel güçlerin hedefi haline gelen İran’da yaşanan kriz bir bakıma devletin toplumu bir hâkim kadronun doğruları noktasında yönlendirmesi ve hatta zorlaması ile sosyal ve ekonomik zeminde aynı güçte gelişimin dengelenemediği noktada krizin kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Buna yozlaşma ve yolsuzluk gibi bir ortamın yasaklarla örtülmeye çalışılması eklendiğinde işin içinden çıkılmaz bir hal alacağı aşikârdır. İran’da ve dünyanın benzer bölgelerinde yaşanan budur. Mutsuz halk kitleleri bir yandan kendi devletine yabancılaşırken öte yandan dış tesirlere açık hale gelmektedir.
 
Edilgenleşen bir halk İran devriminin kutsalları karşısında çaresizleştikçe içine kapanma, yozlaşma ve dış etkilere açık hale gelmenin yoksunluğunu yaşamaktadır. Dünyanın yozlaşmış modern düzenine ve Batıya bir reddiye olarak halkı yanına alan devrim kendi içine kapanıp halkı tarif edilmiş kategoriler içinde yaşamak durumunda bırakırken sosyal ve ekonomik beklentilere cevap verememesiyle sorgulanır hale gelmiştir. İran-Irak savaşıyla ilk küresel darbeyi yiyen rejim bu savaşı devrimin hemen sonrası yaşayıp atlatırken pek çok projesinin uzağına düşerken bu süreçte aydınlarının çoğunu da suikastlar vs ile kaybederek açılmak istediği fezadan yere düşüverdi. Arap Baharı sürecinde Şii Hilali olarak değerlendirilen hareketiyle bölgesinde yeni bir stratejik açılım hamlesi yaptıysa da gelinen noktada ekonomik sıkıntılar ve Trump yönetiminin hedefi haline gelerek İsrail’in stratejik amaçlarının nesnesi olmak durumuna düştü. Vaki halk hareketleri ve huzursuzluklar da bu süreci derinleşen bir olumsuzluklar mecmuası olarak sürdürüyor. Sınırlarımızın hemen ötesinde bir travma kanamaya devam ediyor. Bunun ötesinde hain olmadıkça en edna insanının bile hayatı ve değerlerini anlamayan, önemsemeyen bir yapının insansızlaşarak kırılganlaşması muhtemeldir.
 
Devlet insanların düzen arayışı adına kendilerini sınırlamasıysa anayasa da devletin sınırlarını belirleyen bir metin ise İran’da dini iktidarın dini kaynaklar bağlamında bile olsa sınırlandırılmayan, anayasal bir denge ve düzen kurulurken İran’da kontrol edilmeyen yetkilerin ve yetkililerin olduğuna dair eleştiriler, bunun dini gerekçelerle meşrulaştırıldığının iddia edilmesi İran’da halk kitleleri arasındaki gerilimin ve manüplasyon zemininin ciddi etkenlerinden biri oluyor. Bu açıdan rejim ve ona bağlı kurumlar tartışılır hale geliyor ya da getiriliyor. Bu cümleden Trump stratejisinde devrim muhafızlarına yapılan atıf bu noktada bir zaafın kanatılması çabası olarak görülebilir.
 
Kronikleşmiş ekonomik sıkıntılar ve rejimin siyasi/askeri dış politika harcamalarıyla çelişki halini aldığı yerde içeride yaşanan gerginlik harekete dönüşerek dış etkenlerin de tesir edeceği bir hal alarak İran’ı sarsabiliyor. Trump stratejisinde de bu nokta deşilerek kanatılmak suretiyle İran’a yönelik tavır meşrulaştırılırken içeride de yankı oluşturarak taktiksel açıdan stratejiye hizmet ediyor. ABD’nin yapacağını duyurduğu ağır mali yaptırım tehditleri ve nükleer konusundaki baskıları bu ekonomik kırılganlığa bir dış politika darbesi vurarak kendisinin haklı gösteren bir tavırla çalışıyor. Dövizin yaşadığı kriz ve petrol satımı konusunda İran’a mesafe konulması talepleri hep bu çıkmaza taktiksel saldırılardır.
 
İran sosyal ve ekonomik alandaki sıkıntılarını besiçleri, savcıları vs ile çözmeye kaldıkça gerginlik artmakta ve ülke kendisini hedef alan dış stratejilerin daha rahat uygulanabileceği bir alana dönüşüyor. Yapısal reformlar ile halka devletin varlık manasına ve rejimin gerçekleriyle uzlaşma sağlayacak tedbirler yerine komplo teorileri üzerinden cevap vermekse yaraya tuz basmaktan öte mana taşımayacaktır. Gulamrıza Celali “İsrail ve komşu ülkelerden biri, İran’a yaklaşan yağmur bulutlarının yağmur indirmemesi için kısırlaştırıyor. Bunun yanı sıra bulut ve kar hırsızlığıyla karşı karşıyayız” gibisinden bir açıklama ile söylemek istediğimize dair somut bir örneği de sundu. Yaşanan büyük kuraklık bu şekilde geçiştirilmeye çalışılsa da musluklardan akmayan sular ve kurak tarlalar gerçeğini yok edemiyor. Bir devletin kendisi dış komplolara karşı koruması meşru ve gereklidir. Ancak dış güçler söylemini bir mitolojik metafizik gerçekliğe çevirip her şeyi açıklayan bir araç haline getirirseniz bir süre sonra halkın bakışı biraz yalancı çoban hikâyesindeki hale döner.
 
İran’a dair sunulan bu manzara şüphesiz en çok dış müdahaleler açısından bölge ve İran özelinde bir hassasiyet ve müdahale zeminin var kılıyor. 2012 senesinde Tasam sitesinde yayınlanan yazıdaki
(http://www.tasam.org/Files/Icerik/File/iranin_batiyi_ortadoguda_mesrulastiran_yadsinamaz_gercegi_1bab35ff-5ef2-46e3-8e6f-46602e3019a4.pdf ) “İran’ın son dönemde aktüel olarak Batı ile olan karşılaşmasındaki en güçlü argümanları İsrail ve nükleer programı konularıdır. İran, bir yanda Batı’nın oryantalist aklıyla kurgulanmış değerlendirmelerine uygun olarak tam da bir Ortaçağlı Ortadoğulu görüntüsü ile Batılı ön yargıları desteklemekte diğer yandan ise İran kendi güvenlik endişeleri bağlamındaki siyasetleriyle Batı’nın mevcut tehdit algılarını beslemektedir. Bölgenin bu tehdit unsuru en son olarak nükleer bir güç olunca onun tehdit özelliği cilalanmış oldu.” tespitleri bugün aktüel gerçekliği ve bunun zeminini anlatır olması üzücü bir isabeti gösteriyor.
 

ABD Stratejisi Bağlamında Pompeo Şartları

21 Mayıs’ta Pompeo’nun açıkladığı 12 maddelik yaptırımlarda nükleer program ve Irak, Suriye, Lübnan, Yemen gibi alanlardaki faaliyetleri ve desteklerini durdurması, İsrail’in üzerinde tehdit olmasından vazgeçmesi gibi maddelerle Trump’ın açıkladığı stratejiye alt açılımlar getiren şartlarıyla İran’daki vaki durumun nasıl bir dış baskıyla kullanıldığını gösterdi. İran’ın bahsettiğimiz iç körlüğü pek çok sair sebeple bahsedilen bu dış dinamiklerin harekete geçmesine yol açıyor. Emperyalist bir aklın en büyük imkânlarından birisi hayal kırıklığı yalayan bir halktır.
 
Pompeo’nun ortaya attığı şartlarını gözden geçirdiğimizde Trump stratejisi bağlamında ABD’nin meseleyi derinleşerek çalışmaya devam ettiği görülecektir. 1- İran, nükleer programının önceki askeri boyutlarının tam bir dökümünü Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na bildirmeli ve bu tür bir çalışmayı daimi olarak sonlandıracağını kanıtlamalı. 2- İran, uranyum zenginleştirmeye son vermeli ve plutonyumu yeniden işlemeye çalışmaktan vazgeçmeli. Bu, ağır su reaktörünün kapatılmasını da kapsıyor.3- İran, ülkedeki bütün tesislere Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın koşulsuz girmesine izin vermeli.4- İran, balistik füze çoğaltmaktan vazgeçmeli, nükleer kabiliyeti olan füzelerin geliştirilmesine ve piyasaya sürülmesine son vermeli. 5- İran’da sahte iddialarla tutuklu ya da kayıp olan bütün ABD vatandaşlarının yanı sıra, müttefik ve ortaklarımızın vatandaşları da serbest bırakılmalı. 6- İran, Hizbullah, Hamas ve Filistin İslami Cihadı başta olmak üzere Ortadoğu’daki terör örgütlerine desteğini kesmeli. 7- İran, Irak hükümetinin egemenliğine saygı göstermeli, bu ülkedeki Şii milislerin silahsızlandırılması ve yeniden entegrasyonuna izin vermeli. 8- İran, Yemen’deki Husi milislerine desteğini kesmeli ve barışçıl bir siyasi çözüm için çalışmaya başlamalı. 9- İran, Suriye’de kendi komutası altındaki bütün güçleri çekmeli. 10- İran, Afganistan ve bölgede Taliban’a ve diğer teröristlere desteğini kesmeli, El Kaide’ye sığınak olmaktan vazgeçmeli. 11- İran, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü’nün terörist ve militan ortaklarına desteği kesmeli. 12- İran, çoğu ABD’nin müttefiki olan komşularına yönelik tehditkâr davranışına son vermeli. Bu, İsrail’in yok edilmesine yönelik tehditler ile Suudi Arabistan ve müttefiklerine atılan füzeler buna dâhildir. Pompeo, Trump sonrası yaptığı bu açılımla yeni ayrıntılarla yollarına devam ettiklerini gösterdi.

Eşi benzeri olmayan yaptırımlar uygulayacağını açıklayan Pompeo’ya İran halkının itibar etmediği tarzı açıklamalar rejimin mahut Batı karşıtlığı ve gerilimi üzerinden çalışmadığı derslerini örtmesi olduğu ifade edilmelidir. Dost acı söyler. Pompeo ‘1989’dan beri görevde olan Hamaney sonsuza kadar yaşamayacak. İran halkı sonsuza kadar tiranlığın sert kanunuyla yöneltilmeyecek. İran’ın dini liderinin ve rejimin bu gururlu halk için tarihi önemde bir şey yaparak mert bir biçimde çekilmesinin zamanı gelmiştir’  sözleriyle daha önce Trump stratejisinde geçen ABD’nin ortaklarını bu örgüte karşı birlikte çalışmaya zorlayacağı ve böylece uluslararası barış ve güvenliğe katkı sağlanacak, bölgesel istikrar ve İran halkının faydasına davranılmış olacaktır yaklaşımını vurguyla yenilemiş oldu. Şartlarda görüleceği üzere İlk üç madde iran’ın nükleer programına odaklanmış durumda. Balistik füzelere konusu bu bağlamda şartlara dâhil edilmiş. İran dış politikası üzerinden etkin olduğu yerlerde terör unsuru olarak değerlendiren gruplarla birlikte zikredilerek teröre desteklen yan yana konuluyor. ABD İsrail dışında Suudi yönetimini de zikrederek bölgedeki diğer önemli müttefikini de zikrediyor. Bu şartları Turmp’ın daha önce açıkladığı strateji bağlamında düşündüğümüzde ABD yönetim aklının İran’a bakışının ve bu bağlamda yapması muhtemellerin tahmini mümkün olabilecektir. Nükleer bir güç İran’ın bölgedeki olası kurumlaşmış gücünü kendisi ve bölgedeki paydaşları için tehdit gören ABD ve müttefikleri bir kez daha bölgede etkinlileri açısından İran’ı araçsallaştırıyorlar. İran’ın önceleri Taliban’a ve el-kaideye karşı aldığı muhalif tutumu Daeş sebebiyle değiştirip işbirliğine girmesi belli ki ABD çıkarlarına dokunmuş ve bu konuda İran’a şartlar arasında bu husus da uyarı olarak sunulmuş görünüyor. İran’ın Afganistan’ın kendisine karşı bir üs olmasına, ABD ve Suud etkinliğine karşı Afgan hükümetini de baskılama esasında Taliban ile bir vesayet ilişkisine girdiğini düşünürsek bu yeni gerginliklerin habercisi olarak da düşünülebilir. Her halükarda İran, ABD, Suudi Arabistan ve Daeş’e karşı ilişkiye girdiği el kaide ile ilerleyen süreçte ilişkilerini sürdürecek gibi görünüyor. Bunun yeni istikrarsızlık ve gerilim başlıklarından olacağında ise şüphe yoktur. İran’ın dış politikası üzerinden hem iç dinamiklerini hem de bölgedeki etkinliğini ekonomik baskılarla çökertmeyi isteyen ABD’nin rejimi sonlandırmak isteyip istemediği ise meçhul bir muamma! Ermenistan’da yaşanan değişimin ise ABD stratejisinde bir yere oturup oturmayacağı ise diğer bir merak konusu.  
 
Bölgede tüm bunlar olurken İran’ın Babek kalesi tutuklamalarının İran içindeki fay hatları ve etnik huzursuzlukları rejim muhalifi çizgiye kaydıracak nitelikte olabileceği de ifade ediliyor. İran’da insana dokunma sıkıntısı çeken devlet sıkıntılarına bir de kimliklere uzak düşerek ve sert tedbirlerle yaklaşmak çelişkisi söz konusu olduğunda Pompeo gibilerin şartlarının besleneceği daha pek çok zaafın söz konusu olacağını düşünmek yanlış olmayacaktır. İran’ın ülke şartları yanında ülke dokusunu oluşturan yapılardaki hassasiyetlerin de bu süreçte kaşınmak isteyeceği şüphesizdir. Bu yolda en büyük tahrik edilmek istenecek gruplardan birisi ise Türklerdir. Umarız ki bu gerginlik içinde İran Türklüğü bu olayların aracı olmaktan uzak kalsın.
 
İran bugün kendi iç meselelerini aşma doğrultusunda bir takım tedbirler almaya çalışırken öte yandan ABD tarafından yöneltilen bir uluslararası dalgayı da göğüslemeye gayret ediyor. Pompeo gibi şahin bir ismin önemli makama gelmesi sonrası ne olacağına dair merakların cevabı bu yazıda ele alınan şartlar bağlamında gidişatın yönü hakkında fikir veriyor. Sınırlarımızın dibindeki bir komşu devletin içine düşeceği olası bir kaosun Irak ve Suriye tecrübelerinin gösterdiği üzere ülkemize hayır getirmeyeceği ortadadır. İran’ı kendi halkını zorla ve haksızca yönetmekle itham ve bunu iddia edenler İran’ı zorla ve haksız bir şekilde yola getirmek istiyorlar.
 
Obama döneminde ABD-İran ilişkileri tarihi olarak nitelenen bir barış halinden Trump devrinde eşi görülmemiş bir mali yaptırım tehdidine evirilen gerilim içinde gelişmeye devam ediyor. Ateşe petrol döküldükçe alev harlanıyor. Dünyanın P5 düzeni içinde İran ve mevcut rejiminden vazgeçmeyeceğini de naçiz bir öngörü olarak ifade etmek isteriz. İran düzen için alternatif değil karşıttır tespitiyle yetiniyoruz.
 
Yazar: Süleyman ŞENSOY Alan: Asya Hit: 572
Devletin ve Hayatın Değişen Doğası; Yeni Ekosistem
Dünyadaki temel trendlere bakıldığında “toprak ve makineyi” takiben “bilgi ve bilgiye dayalı ürünler” temelli yeni ekonomi çağında küresel rekabet “mikro-milliyetçilik”, “entegrasyon” ve “öngörülemezlik” üzerinden gelişmekte, hayatın ve devletin yeni doğasını belirleyen meydan okumaların; “kaynak ve paylaşım krizi”, “üretim-tüketim-büyüme” formülünün sürdürülemezliği, Çin kaldıracı ile “orta sınıfın tasfiyesi”, “enerji, su ve gıda güvensizliği”, hayatın her alanında “4. boyuta geçiş”, “işgücünde insan kaynağının tasfiyesi”, değişen devlet doğası ve beklenti yönetimi temelinde “sert güçten yumuşak güce geçiş” olduğu temel referanslar olarak şekillenmektedir.
 
Tüm bu temel parametreler içerisinde, teknolojideki dönüşümler; yapay zeka, sanal/artırılmış gerçeklik ve mobilite merkezli gelişerek tüm insan hayatını ve doğasını değiştirmeye adaydır. “Endüstri 4,0” ve “Toplum 5,0” kavramlarının dünyanın dönüşümünü yönetmek açısından önemli başlıklar olduğu aşikârdır.
 
Bir diğer etken de Çin’in dünya sahnesinde her geçen gün etkinleşmeye başlamasıyla oluşturduğu türbülanstır. Yeni İpek Yolu projesi “Kuşak ve Yol”; hem karadan hem denizden 64 ülkeyi ilgilendiren bir küresel entegrasyon projesi olarak şekillenmekte, iktisadi pastanın dağılımını kalıcı olarak değiştirmektedir.
 
Tüm bu gelişmelerle beraber, “Güvenliğin Ekosistemi” hukukuyla birlikte değişmektedir. Güvenlik - Demokrasi ikilemi bundan sonra çok daha fazla yaşanacaktır. Çünkü orta sınıfı eriyen ve güvenlik ekseni sofistike bir zemine kayan ülkelerde demokrasinin yaşatılması çok zordur. “Güvenlik bize otoriter rejimler mi getirecek” sorusunun daha fazla tartışılması gerekmektedir. Orta sınıfı olmayan ülkelerde, otoriter rejimler ya da kaosun iki seçenek olarak önümüzde durduğunun da görülmesi gerekiyor.
 
Bölgesel ve küresel güvenlik anlamındaki iş bölümünün nasıl yapılacağı ve bedellerinin nasıl paylaşılacağı da önümüzdeki dönemin tartışmaları olmaya adaydır. Güvenlik üzerinden yeni ittifakların gelişmesi ise Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerin aldıkları risklerden ve inisiyatiflerden okunabilmektedir.
 
Mülkiyet ve güç kavramlarının niteliği tarihsel olarak değişmektedir. “Başarıda Başarısızlık” sendromu yaşayan AB’nin geleceğini ise, Brexit sonrası Batı’da yeniden canlanan 2. Dünya Savaşı öncesine benzer kamplaşmanın sonuçları belirleyecektir.
 
Yeni küresel güç adaylarından Rusya’nın yeni silahlar deklarasyonu ve Çin’in altın garantili yuan’la petrol ticareti güvenlik ekosistemi ve rezerv paralar için milat olmuş, Brexit’in anlamı ve dengelere etkisi biraz daha geride kalmıştır.
 
Yazar: Elif Hatun ÖNAL-KILIÇBEYLİ Alan: Karadeniz Kafkas Hit: 291
Türkıye’nin Karadeniz-Kafkasya Vizyonu ve Perspektifler

Özet

Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin siyasal, ekonomik değişimi yüzyıllar boyu yüksek gerilimlerle sürse de; toplumsal değişim, kültürel etkileşim de bu coğrafyada yüzyıllardır aynı yoğunlukla süregelmekte ve beklentiler ötesinde kurumsal düzenlemeye doğrudan etki etmektedir. Bu çalışmanın amacı, değişen dünya sisteminde ‘değişim dinamiklerini’ de yeniden,yeni egemenliklerle dönüşen Karadeniz ve Kafkasya devletlerindeki içsel ve dışsal etkenlerin gelişimini bu ortak coğrafyada ‘risk toplumu’ anlayışını en düşük oranda gerçekleştirebilme sürecini açıklayabilmektir. Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kendine özgün durumlarını 21.yüzyılda Türkiye açısından değerlendirecek olan bu çalışma, başta ekonomik ve siyasal barışın ve olası risklerin de güvenlik yaklaşımları çerçevesinde inceleyecektir. Bu makalede, tarihsel kronolojik esasa göre düzenlenmiş bölümleriyle Karadeniz ve Kafkasya’nın ekonomik, siyasal ve toplumsal durumu hem bölge hem de Türkiye için önemi tartışılacaktır.
Anahtar Kelimeler : Karadeniz, Kafkasya, Rusya, Türkiye, Ekonomi politik
 

Giriş

21.yüzyıl ve ötesi üzerine perspektifler ortaya koyma çabası olmasına rağmen, Karadeniz kendi yüzyıllar boyu yaşadığı siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmeleriyle her daim dünya tarihinde önemli konu olmaya devam edecektir. 18 Ağustos 1991 tarihinde, başkent Moskova’da Rusya Federasyonu’nun yöneticileri ve Komünist Parti Merkez Komite üyelerinin eşsiz tekno-siyasi eksiklikleri nedeniyle Sovyetler Birliği’nin sonunu getirdiler. Sovyetler artık tarihi olmuş ve dünya kapitalizmi yeni bir bakir alana sahip oluyor; Francis Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ gerçek oluyordu.
 
Soğuk Savaş’ın sona ermiş ve geniş bir Avrasya coğrafyası önlenemez hızlı değişim girdabına girmiştir. Değişim, neoliberallerin beklediği fırsattı. Öncelikle bu beklenmedik bitirme, Doğu Avrupa, Orta Asya, Kafkasya’da siyasi anlamda şok yarattı; sonra da tüm dünya ülkelerinin üzerinde daha fazla ya da daha az etki ve şaşkınlıkla yaşandı. Bu olaylar, küreselleşmenin engelsizliğinin, tüm yeni egemen ülkeler için dönüşüm sürecinin kaçınılmazlığı yaşanmaya başlandı. Ve neoliberal yaklaşımla siyasi, ekonomik ve sosyal yapısına göre tek tipte yerleşmeye başladı. Ve başta ABD ve Fransa merkezli düşünce kuruluşları tarafından jeopolitik teorilere yeniden dönüşüm oldu.
 
Karadeniz ve bölgesi, reelpolitik olarak bir kez daha ön plana çıktı. Türkiye’nin 1952 yılından beri bir NATO üyesi olmasına rağmen, NATO kurumsal düşüncesinde Karadeniz’e yeni liman veya askeri üs amacı yeniden oluşmaya başladı. Karadeniz henüz kapitalizm tarafından neoliberal ve neorelaist politkalar yarıdmıyla işlenmemiş ‘ham bir bölge’ olarak öne çıktı.. Yeni siyasi manevralar, yeni teorik görüşler ile ‘Risk Toplumu’ kavramı baskın hissediliyordu. Karadeniz bölgesinde jeopolitik düşüncelerini değişimi yaşanırken bir yanda; diğer yanda bölge-içi aktörler olarak Türkiye, Rusya, Ukrayna görünmektedir. Ancak kafkasya’dan Atlantik ötesini sesini duyurmak isteyen Gürcistan da aktif görülüyordu. Kafkasya’nın mağrur devleti Azerbaycan, Hazar havzasında en verimli üretim ve anında dünya piyasasına arz ettiği hidrokarbon ürünleri ve türevleri ile önemli bir ülke statüsünde iken, bunu gururlu ve olgun bir tutumla ortaya koyuyor; bölgesiyle ve dünya ile barışık bir diplomatik yolu izliyor; sadece huzursuz komşusu Ermenistan dışında, tüm dünya tarafından takdir, sempati ve beğeni topluyordu. Geleneksel jeopolitiğin ana fikirler bağlamında ‘güç ile denge’ olabileceği düşüncesinde Uluslararası İlişkiler, sadece realist düşüncenin bir mirası olabilir. Bu çalışmanın temel argümanı Karadeniz bölgesinde Türkiye’nin uluslar arası hukuka saygılı, bölgesel düzeyde tarih sel kültürel değerlerini koruyan ve önemseyen barışçıl bir ülke olduğudur. Bu değer-temelli anlayışla ve tüm Karadeniz kıyı devletler için yasal haklarını ve kültürel değerlerini güçlendirerek kendisi için işlevselliği artırılmış, ulusal çıkarlarında dengeli ve saygılı tutumuyla karşılıklı güveni geliştiren bir devlet değişikliğini yaratabilir.
 

1. Karadeniz’de Tarihsel Arkaplan

Karadeniz tarihsel yanı sıra birçok jeopolitik oluşumların bir kavşak olmuştur. Karadeniz Atlantik Okyanusu’nun bir parçası olan Güneydoğu Avrupa ve Küçük Asya’nın arasında bir iç denizdir. Bu Türk Boğazları (İstanbul ve Çanakkale) ve Marmara Denizi ile, Kerç Boğazı ve Azak Denizi’ni Akdeniz’e bağlar. 1990’larda başlayan, Karadeniz bölgesi Güney Doğu Kuzey’den bölgesel işbirliğini geliştirme, çeşitli çevrelerinden biri olarak daha geniş bir Avrupa bütünlüğü olarak hazırlanmıştır. 15. ve 17. yüzyıllarda, Karadeniz komşu hükümetler ve halklar arasında ticareti destekleyen şirketler, en önemli ulaşım hatlarının kesiştiği bir yer olarak Boğazlar-Karadeniz-Kerç bağlantısını kabul etmiştir. Karadeniz bölgesel güçler tarafından yüzyıllar boyu hükümranlık ve yüksek-denetlenir-bölge durumunda kaldı; İlk Osmanlı İmparatorluğu, daha sonra Rus İmparatorluğu altında kalan kontrollü adalar, kıyı şeridi ve ayrıca Hanlıklar, Beylikler egemenliklerini de yaşamıştır. 1917 sonrasında, Ekim Devrimi’nin, Rus İmparatorluğuna son vererek, Çarlığın tüm malvarlığı ve topraklarının yeni sahibi Sovyet Rus devleti olmuştur.
 
Karadeniz bölgesinde jeopolitik kontroller ve 18. yüzyılda başlayan yayılmacı politikasının güçlüğünü, Barbara Jelavich üç ciltlik kitaplarında ayrıntılı açıklamıştır.
 
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Rus yayılmacı politikası 1736 yılında yeni bir kampanya başlatılmış, ve tolumun yeterli tepkisini alan daek devam edilmiştir.
 
21 Temmuz 1774 tarihinde imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşmasına kadar, Türkiye ile Çarlık Rusyası arasındaki savaş iki yıl daha devam etmiştir. Rusya topraklarında bir artışa neden olan bu anlaşma, Karadeniz ve Azov bağlantı noktası oldu; Kırım Hanlığını da bağımsız bir devlet olarak tanıdı. Moldavya ve Eflak Prensliği, Rus birlikleri tarafından işgal edilmişti, din özgürlüğü ve iyi hükümet muhafaza edilmesi koşuluyla Porte kontrolüne iade edildi.
 
Küçük Kaynarca Antlaşması dolayısıyla kayda değer bir yenilgi kalesi Osmanlı İmparatorluğu idi. Karadeniz üzerinde kontrol sağlamak için ilgi ve girişimciliğini kaybetti; Rus tarafı Beyliklere müdahale hakkını resmen tanınmasını sağladı. Ve Karadeniz bölgesinde, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi, ekonomik eylemleri hammadde çıkarımını olumsuz etkilemiştir. Ama imparatorluklar çağında, Birinci dünya savaşı sonrası değil, iki yeni egemen devlet arasında herhangi bir uyuşmazlık günümüze kadar Karadeniz havzasında veya kıyılarında yaşanmamıştır. Tabii ki, Montrö Sözleşmesi bu huzurlu iklimi son derece olumlu etkileyen unsurdur.
 

2. Türk Boğazları

”Türk Boğazları” terimi, bu boğazlarla ilgili uluslararası düzenlemelerde, Çanakkale Boğazı’nı, Marmara Denizi’ni ve İstanbul Boğazı’nı kapsayan bir terim olarak kullanılır 40. Karadeniz ile Ege Denizi’ni birbirine bağlayan İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı geçiş açısından her zaman bir bütün sayılmıştır Karadenizin Karadeniz bölgesinde bulunan devletler çerçevesinde kalabilmesi, güvenlik ve istikrar bağlamında temel unsuru niteliğindeki Montrö Sözleşmesidir. Bu durumda, 1936 yılından bu yana Montrö Sözleşmesi’nin başarılı bir şekilde uygulanması dikkatle Sözleşmede öngörülen bir denge kanıtıdır. İlk etapta Montrö Sözleşmesine ilişkin düşünceler, uzun vade olarak düşünülse dahi, bunun seksen yıl boyunca değil, yirmi yıl boyunca yürürlükte kalması bekleniyordu (Doğru S., 2013, s.128-167).
 
Öncelikle ”Türk Boğazları” terimi, bu boğazlarla ilgili uluslararası düzenlemelerde, Çanakkale Boğazı’nı, Marmara Denizi’ni ve İstanbul Boğazı’nı kapsayan bir terim olarak kullanılır. Karadeniz ile Ege Denizi’ni birbirine bağlayan İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı geçiş açısından her zaman bir bütün sayılmıştır
 
Tarihen sabittir ki, Boğazları kontrol altında tutan her devlet sonunda Karadeniz üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmıştır. Gerçekten de Boğazlar’ın iki tarafındaki ana topraklara hükmeden devletler, Bizans ve Osmanlı örneklerinde görüldüğü gibi, bunu başarmıştır (Doğru S., 2013, s.128). İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’ndan oluşan Türk Boğazları, toplam 164 mil 38 uzunluğunda olup, coğrafi konumu, fiziki yapısı ve sui generis özellikleriyle, deniz ulaştırması için kullanılan Takımada devletlerinin sahip olduğu takımada sularında oluşan boğazlardan geçiş hakkıdır. Türk Boğazları
 
1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi uyarınca böyle bir ad hoc geçiş rejimine bağlı bulunmaktadır. Bu kapsamda, Türk Boğazları özellikle iki bakımdan uluslararası öneme sahiptir:
 
a) Stratejik ve askeri,
b) Ekonomik ve ticari.
 
Boğazlar’ın stratejik ve askeri bakımdan önemi, bir yandan, Asya ile Avrupa arasındaki bağlantıyı ve öte yandan Karadeniz ile Akdeniz ve oradan da okyanuslar arasındaki bağlantıyı sağlamasından kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle, bir yandan, Asya ile Avrupa arasındaki karadan bağlantı sağlanması yoluna gidildiğinde, diğer yandan Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin Akdeniz’e ve öteki açık denizlere çıkışında ya da Karadenize girmelerinde Boğazlar’ın askeri amaçlı doğal bir engel olarak kullanılma olanağı vardır. Dolayısıyla, boğazları elinde tutan bir askeri kuvvet kara ve deniz harekâtları bakımından coğrafyanın sağladığı üstünlüğü kendi lehine kullanma imkanına sahip olacaktır (Doğru S., 2013, s.128).
 
Boğazlar’ın ekonomik ve ticari önemi ise, sözünü ettiğimiz gerek Asya Avrupa karayolu bağlantısının ve gerekse Karadeniz-Akdeniz deniz yolu bağlantısının ticari amaçlarla kullanılmasından ileri gelmektedir. Nitekim, meşhur ipek yolu için olduğu gibi, Türk Boğazları günümüzde hem karayolu taşımacılığı hem de İstanbul Boğazında “Marmaray”ın hizmete girmesiyle demiryolu taşımacılığı ve dünyada ticarete konu olan malların %90’nın taşındığı deniz yolunun önemli bir hattını oluşturmaktadır. Antik çağlardan bu yana tarihin her döneminde böyle bir öneme sahip olan Boğazları elinde tutan devletler bu durumun hem çeşitli yararlarını görmüşler hem de bazı zararlarına katlanmak zorunda kalmışlardır. Bu kapsamda, geçmişte, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere Boğazları elinde bulunduran devletler zaman zaman bu bölgeyi ele geçirmek isteyen devletlere karşı güvenliklerini ve ülke bütünlüklerini sağlamakta birtakım zorluklarla karşılaşmışlardır (Doğru S., 2013, s.166).
 
Marmaray, İstanbul’un Avrupa ve Asya yakalarındaki demiryolu hatlarını İstanbul Boğazı altından geçen bir tüp tünelle birleştiren 76 km’lik bir demiryolu iyileştirme ve geliştirme projesidir. Böylelikle, Asya ile Avrupa kıtası demiryoluyla da birbirine bağlanmıştır. Sami Doğru, askeri alanda dostluklarının arandığı ve dolayısıyla belirli bir siyasi itibar ve etkinliğe sahip oldukları da gözlenmektedir. Boğazlar’a tarihsel süreçte atfedilen önem, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Karadeniz’de yeni devletlerin ortaya çıkması; Bulgaristan’ın ve Romanya’nın Avrupa Birliği’ne üye olması; Tuna nehri aracılığıyla Kuzey Denizi’ne kadar nehir yoluyla ulaşılabilmesi; gelişen ekonomiler nedeniyle ithalat ve ihracatın bölgede artması ve bunun deniz trafiğine yansımaları ve hepsinden en önemlisi belki de “Yeni Basra Körfezi” diye de adlandırılan “Hazar Denizi ve Orta Asya Petrolleri”nin dünya pazarlarına ulaştırılmasının en ekonomik yolunun Türk Boğazları olması nedeniyle, günümüzde de giderek artmaktadır. Nitekim, Türk Boğazları’ndan geçen gemi sayısı her geçen gün artmaktadır. 1938 yılında İstanbul Boğazı’ndan geçen gemi sayısı 48 yaklaşık 4.500 iken 201 yılında geçiş yapan gemi sayısı yaklaşık 47.442’e ulaşmıştır. Bu sayının 9.007’sini tehlikeli yük taşıyan gemiler oluşturmuştur (Doğru S., 2013, s.123-169).
 

3. Sonuç

Karadeniz bölgesi stratejik öneme sahip, sadece büyümeye bağlı olmayan, aynı zamanda 21. yüzyılın ikinci onbeş yılında ilgi odağı olarak kalmaya devam edecektir. Rusya bu süreçte, Karadeniz’de siyasal etkisini farklı araçlar kullanarak yeni stratejiler oluşturmayı da geliştirdi. Karadeniz bölgesinde Rus dış politikası, 2000 yılından itibaren neo-realist ilkelerine dayanan ve uzman I.Kolbinskaya raporunun üzerine belirtildiği gibi açıkça jeoekonomik açıdan ve jeo-stratejik olarak motive etti. Rus dış politikasının Karadeniz ve Kafkasya için çok açık politikalarını söylemek pek de mümkün olmamakla beraber; bölgesinde kendisinden başka bir ‘Ayı’ istemeyen ve SSCB dönemindeki bölgesel etkiyi doğrudan yerine getirme isteği oldukça açıktır. Bu noktada, Rus dış politikaları dahilinde yer alan BDT, BRICs, BMGK, ASEAN, SCO içinde CSTO (Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü), AGİT, EurAsEC, Troyka gibi bölgesel ve uluslararası örgütler içinde de aktif ve karar verici olma/ana aktör olma özelliğini korumaktadır. Ve şimdi, Rusya ‘kazan-kaybet’ oyunu tekrar çalışıyor; ama sadece galibiyet amaçlayarak. Oyun teorisinin bütün olasılıkları dahilinde, Rusya, Karadeniz bölgesinde ana aktör olarak güçlü bir rol oynar. Bölge-dışı siyasi güçler dışında ‘Başat güç’, Rusya ve Türkiye’dir. Rusya ulusal çıkarları konusunda tavizsizdir. Avrupa-Atlantik güçleri çok fonksiyonlu ortaklıklar oluşturabilir, ancak bunu Karadeniz’de uygulamak Rusya’ya karşı olacağından mümkün görülmemektedir. Çoklu vektör dengeli ve ayırt edici özelliği vardır. Öyle görünüyor ki dış etkenlerin Karadeniz’i etkilemek amacı, dış aktörler ve koşullar Rusya’nın Karadeniz politikası davranış ve (böylece Hazar enerji politikasına, Batı ile Kafkas devletleri, ilişkilerde durum, bölgesel sorunlar ve dahil) stratejik yönelimi kesin ve vazgeçilmezdir.
 
Karadeniz’de Türkiye ve Rusya güçlü iki aktör devlettir. Ve her ikisinin de bölgedeki etkinliğinin devam etmesi için bölge-dışı gelişmiş devletleri Karadeniz’e almaması bir tercih olabilir. Rusya eski SSCB coğrafyasında yine güçlü ve yine ulusal çıkar - ulusal stratejileri doğrultusunda Karadeniz ve Kafkasya’da etkinliğini tavizsiz sürdürmektedir. Türkiye‘nin de Karadeniz ve Kafkasya ile verimli işbirliği için net, somut hedefleri amaçlayan stratejilerle donanmış bir Karadeniz-Kafkasya politikasına gereksinimi vardır. Türkiye, dış politik araçlarını diplomasi yoluyla başarıyla uygulayan bir ülkedir. Hem Karadeniz hem de Kafkasya’da Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda orta ve uzun vadeli olmak üzere yeni bir stratejik plan hazırlama gereksinimdedir. Barış ve güven inşasının başta Türkiye ile Rusya olmak üzere yapılanması şarttır. Kasım.2015 de Türkiye-Suriye sınır ihlalinde bulunan Rus Hava Kuvvetlerine bağlı SU-24 jetinin düşürülmesi krizi, her iki ülkenin ilgi ve karşılıklı anlayışı çerçevesinde çözümlenmek durumundadır; geçen her zaman her iki ülkenin kendi bölgesel gelişimi, işbirliği ve etkinliğinin düzeysel olarak azalmasına ve dolaylı olarak her iki ülkenin çok yönlü kayıplarına neden olacaktır. Barış, olumlu tüm gelişmelerin gerçekleşmesi için zorunlu olan tek ve vazgeçilmez unsurdur.
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Avrupa Hit: 341
Biraz Daha Yakından Brexit
Avrupa, Büyük Britanya adaları için, hep varlıklarına karşı saldırıların kaynağı olmuş. Bazen Kuzey’den Viking ve Norman, bazen Güney’den Roma, Gal ve Fransız saldırıları, ayak izleri ve kalıntıları ile korumacı kültürün hala belleğinde. Napoleon ve Hitler’i ise hiç ama hiç unutmamışlar. Ana kıta tehdidinin ekonomik zorunluluklar yüzünden rafa kaldırıldığı 1970 li yıllarda kerhen girdikleri ortaklıkta, Avrupa’yı hep bir “Pazar” olarak görmüşler. Bıyık altından hep ana kıta insanları ile alay etmişler. Ama bu arada AB fonlarından olduğu kadar, Almanya’nın Hitler döneminde adalara verdiği hasara karşılık ödediği tazminatlardan da bir hayli yararlanmışlar. Birmingham gibi bazı şehirleri bu fonlarla abad olmuş, İskoçya’nın dağları, adaları bu fonlarla kalkınmış.
 
Daha sonra Kuzey petrolü bulununca “bitleri yeniden kanlanmaya başlamış”. Elbette bu özellikle İskoçya halkının farkını bir kez daha ortaya çıkarmış ve tam da Kuzey İrlanda sorunu çözüldü derken, İskoç ayrılıkçı hareketi ana kıtadan farklı bu ada ülkesini, ana kıta’nın bir çok yerinde yaşanan sorunlara gark etmeye başlamış. “Senin etnik özelliklerin, benim ulusal kimliğim”  ayrışması, bir taraftan paylaşılmak istenmeyen imkanların su üzerinde görünen yüzü olurken, diğer taraftan özellikle ana karadan, İngiliz Ülkeler Topluluğundan ve başka başka yerlerden gelen göçmenler gözlere çöp gibi batmaya başlamış. 
 

Hep Temkinli bir AB Üyesi olan BK de Referandum’un Bağlayıcılığı

Gümrük Birliği ve Ortak Pazar(Ortak Tarım Politikası dahil) dahil tüm AB adımlarını kabul eden  Birleşik Krallık’ın(BK), Avro alanı ve Schengen anlaşmasına  uzak durmayı tercih etmiştir. Buna rağmen bıçak kemiğe dayanınca, İskoç milliyetçiliğinin parçalayıcı fırtınasından ufak bir referandum farkıyla kurtulan BK halkı, 2016 yılında yapılan bir referandumda, oy kullananların  %51.7 sinin tercihi ile  AB den kopma kararı aldı.   Bu anayasal bir zorunluk olmayan bir referandumdu. Aslında hükümetler tarafından tavsiye olarak nitelenip, bağlayıcılığı sallantıda bırakılabilirdi. Ama muhafazakar partinin başbakanı bayan May, kendisi arzu etmese bile ayrılık sürecini başlatıp sürdürmek zorunda kaldı.
 

Brexit Referandumu’nun Yıldönümünde

İşte şimdi bu noktada, yani referandum’un yıldönümünde, AB den ayrılma kararı sonrasındaki gelişmelere dikkat edecek olursak, BK halkı açısından verdikleri oyun anlamı pek değişmemiş görünüyor. Bugün yine referandum yapılsa, aynı sonucun çıkacağı genel kanaat. Demek ki, genç- yaşlı, 7. veya 2.  kuşak adalı için, AB ye karşı, ulusal egemenliğin daha fazla kaybına karşı, yıllarca birikmiş tepki bir patlamaya dönüşmüş durumda.
 
Öte yandan müzakereciler ve elitler açısından durum biraz farklı. Onlar biraz şaşkın, biraz kaygılı. Söylemleri ile eylemleri uyuşmuyor. Üstelik Brexit, hiç te o kadar kolay görünmüyor. Bir kere, hem AB, hem de BK karşısındaki muhatabı zora koşuyor. AB bu işin emsal teşkil etmemesini istiyor. Yoksa sıva çatlağı, temel çatlağına dönüşebilir. Brüksel, tazminat taleplerinden tutun, Trump’ın dünyaya ticaret şavaşları açtığı bir dönemde, BK a, dünyayı kendi standardları açısından dar edeceğinden dem vuruyor. BK ı AB Güvenlik İşbirliği Sistemi dışında tutacağı haberleri ise, bugünlerde Başbakan May’in korkulu rüyası. 
 

Bu arada Tası Tarağı Toplayan İnsanlar Var

Aslında, Brexit kararı sonrasında, AB ülkelerinden adaya gelip de yasal koşullarda yaşayan insanlar açısısından sorun olmadığı ifade edilse bile, hala bir kafa karışıklığıdır gidiyor. Ama tası tarağı toplayıp ayrılanlar da var; Tehdid algıladıklarını iddia edenler de. Öte yandan Türkiye’den ve KKTC den, “fırsat bu karışıklıkta” diye kapağı oraya atanlar da var; Kapının önüne hemen  konulan da.   Ancak şurası bir gerçek ki, BK, imparatorluk geçmişinin mirası ve İngiliz Ülkeler Topluluğunun etkisi ile, İngiliz, Gal ve İskoç’dan daha fazla, başkalarının ülkesi. Üstelik bu insanlar Avrupa’lı da değil. Bunu her yerde solumak mümkün. Sokakta, otelde, üniversitede, kamu kurumlarında, yerel yönetimlerde.
 

Dinamik Dinamite Dönerse

BK nın demokratik gelenekleri, bazen inanılmaz derecede farklı kültürel, hatta dini adetlerin pençesinde yoğrulmakta. Bahama’lardan gelen zengin, Etiopya ve Eritre’den gelen fakir Rastaferian insan toplulukları, aralarında din ortaklığı var zannedilse bile, kültür ve yaşam standardı farkı da bulunduğu için, uzlaşma noktalarının çok ötesine düşebiliyorlar. Yerel kararların uzlaşma ile alınması gerektiği yerlerde, benzerlik zannedilen özelliklerin yarattığı uçurumlar, yönetim erkini oradan oraya savuruyor, demokratik gelenekler, etkinsizliğe kapı aralıyor.  AB fonları ile zenginleşip güzelleşen, savaş gazisi Birmingham’ın buna bir örnek olduğunu söylüyor bir meslekdaş. Bu nedenle, Brexit kararı, ülke içinde kendi başına bazı dinamikleri dinamit haline getirme istidadında.
 

Ada ile Kıta Arasında bi-namaz bir Başbakan

Bir taraftan iç, diğer taraftan dış baskılar arasında bi- namaz kalan başbakan May, 2019 da sona ermesi gereken Brexit görüşmelerinde, hala ayak diremeye ve süreci uzatmaya çalışıyor. Brüksel ile oynadıkları halat oyununda, bakalım halat hangi noktada kopacak ve kim daha sert düşecek? May mi? Barnier mi? Bu sıkıntı Londra’dan bakıldığında daha yoğun.   
 
 
Yazar: A. Beril TUĞRUL Alan: Akdeniz Hit: 345
Doğu Akdeniz'in Enerji Politik Açıdan Önemi

Özet

Orta doğunun Avrupa’ya açılımı, önemli ölçüde Doğu Akdeniz üzerinden olmaktadır. Bu durum, bölgeyi, tarihte olduğu gibi vazgeçilmez güzergahı yapmakta ve stratejik önemini arttırmaktadır. Doğu Akdeniz özellikle, Orta Doğu petrol ve doğal gaz kaynaklarının Avrupa’ya taşınması için önemli bir çıkış bölgesi olmaktadı. Aynı zamanda, Avrasya’nın petrol ve doğal gaz rezervlerinin de Avrupa’ya taşınması için bir alternatif çıkış bölgesi olmaktadır. Doğu Akdeniz’deki yeni petrol ve doğal gaz yataklarının paylaşımı, dünyanın halihazırdaki en önemli enerji-politik sorunları durumundadır. Söz konusu bu yeni rezervlerin Doğu Akdeniz’den taşınması da rezervlerle ilgili sorunlardan daha az önemli değildir. Tüm bu şartlar, Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Dünyanın, belki de başka hiç bir bölgesinde karşılaştırılamayacak ölçüde etkin ve dünyanın diğer bölgelerini de ilgilendirecek cesamette önemli gelişmeler Doğu Akdeniz bölgesinde yaşanmaktadır. Olaylar, hızla gelişmekte, ve güvenliği etkileyen boyutlara ulaşmak eğilimi göstermektedir.
 
Anahtar Kelimeler: Doğu Akdeniz, Enerji Politikaları, Türkiye
 

Giriş

Doğu Akdeniz, tarih boyunca önemli bir bölge olmuş olup, halen de dünyanın önde gelen bölgelerinden biri olma özelliğini korumaktadır. Bu bölgenin, insanlık tarihi açısından ayrı bir önemi bulunmaktadır. Bölge kadim uygarlıklarının vücut bulduğu bir yer olmasının yanı sıra canlı ticaret yolları üzerinde bulunan bir yöre olması nedeniyle de öne çıkmaktadır. Doğu Akdeniz siyasi olarak olduğu kadar dini yönden de ayrı bir öneme sahiptir. Doğu Akdeniz bölgesi olarak farklı tanımlamalar olmakla beraber, çoğunlukla, Tunus’daki Bon Burnu ile İtalya’ya bağlı Sicilya Adası’nın batıya uzanan ucundaki Lilibeo Burnu arasında çizilen hattın doğusunda yer alan bölge olarak kabul edilmektedir [1]. Ancak, burada daha çok Mora yarımadasından çizilen dikmenin doğusunda kalan bölge üzerinde durulacaktır. Bu bölge antik çağlarda eski karalar topluluğunun güzide bölgesi durumundaydı. Bugün de, tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir bölge durumunda olma niteliğini taşımaktadır. Bu bölge sadece, burada yaşayan topluluklar, milletler ve devletler için önemli olmamıştır. Aynı zamanda, bölgenin doğusundaki ve batısındaki ülkeler arasında bağlantıyı sağlayan önemli bir bölge olmuş ve ticaret yollarının geçiş güzergâhında yer almıştır. Bu bağlamda, tarihte önemli yeri olan ipek yolu ve baharat yolunun Avrupa’ya ulaşımında yadsınamaz öneme haizdir. Günümüzde de enerji yolları üzerinde yine yadsınamaz öneme sahip bir bölge durumundadır.
 

Doğu Akdeniz

Doğu Akdeniz bölgesi, tarih boyunca belki de en çok devlet kurulan yer olarak nitelenebilir. Gerçekten de birlikte veya birbiri peşi sıra tarih sahnesinde yer alan onlarca devlet ve medeniyetten bahsedilebilir. Bunlar arasında Hititler, Fenikeliler, Mısır uygarlığı, İyonya medeniyeti, Miken İmparatorluğu, Anadolu medeniyetleri, İskender İmparatorluğu, Persler, Roma İmparatorluğu, Selçuklu ve Anadolu Selçuklu İmparatorlukları ve Osmanlı İmparatorluğu bunlardan ilk akla gelen ve sayılanları olmaktadır.
 
Bunlardan 4 tanesinin yeri ayrıdır diyebiliriz. Nitekim, Doğu Akdeniz’in hemen tamamına sahip olabilmiş imparatorluklardır. Bunlar; İskender İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Pers imparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’dur. Bir başka deyişle, söz konusu dört imparatorluk Doğu Akdeniz’deki etkinlikleri ayrı bir öneme sahiptir. Zira bu dört imparatorluk tarih sahnesinden çekilmiş olmalarına karşın etkinlikleri büyük olmuştur. Bıraktıkları izlerle anılır olmuşlardır ve halen de bu imparatorlukların mirasçısı olarak haraket eden güçler Doğu Akdeniz’de kendilerini göstermektedirler. Doğu Akdeniz, Batı Akdeniz’i ve dolayısı ile eski karalar topluluğunu etkilemiş ve Mezopotamya, Anadolu, Mısır ve Balkan bölgeleriyle tarım döneminde verimli topraklar anlamına gelmiştir (Şekil 1). Sanayi devriminden itibaren tarım alanı zenginliklerinin yanı sıra yer altı zenginlikleri öne çıkmış ve nihayet enerji kaynakları açısından zenginlik bölgesi olarak yerini almıştır.
 
Yazar: Altan ÇETİN Alan: Orta Doğu Hit: 632
Arap Dünyasında STK'lar: Tarihi Bir Bakış

Nasıl Ortaya Çıktılar?

STK (NGO) isminin popüler kullanımın tarihi 1970’ler olarak belirtilmektedir. Bu cümleden mevzumuz olan Arap dünyasında da Sivil Toplum Kuruluşları ortaya çıkmıştır. Bu STK’ların muhtevası genelde dini bağlarla güçlendirilmiş bir sosyal ilişki ve hayır anlayışı içinde söz konusu olmuştur. Güç ve kaynak yetersizliği ve idarelerin sosyal çevreye tatmin edici desteği vermeyişi toplumun sivil toplum kuruluşlarına veya yardım kurumlarına yönelmesinin sebebi olarak sayılabilir. Hülasa yetersiz kaynaklar, hükümetlerin mali destek eksiği, idari yetersizlikler, denetim eksikliği toplumları bu kuruluşlara yönlendirmektedir.
 
Sivil toplumun tarihi Avrupa’da olduğu gibi Arap dünyasında da 19. asrın sonu ve 20. asrın başlarındadır. Tunus, Mısır, Cezayir, Libya, Suriye’ye Lübnan 19. asrın sonlarında STK’ların ilk oluştuğu ülkeler oldular. Bazı Arap ülkelerinde yirminci yüzyılın başlarından itibaren sivil toplum kurma hakkı yasalarla da halka verilmeye başlandı. 19 yüzyılın sonlarında 1888’de Tunus’ta görüldüğü üzere bu konuda bazı yasal uygulamalar da görülmüştür. Mısır, Tunus ve Fas bu konuda çalışmaya başlayan en eski Arap devletleri olarak kabul edilmektedir. Bu cümleden mesela Mısır’da 1923 ve Lübnan anayasasında 1926’da bu hak verilmiştir. Arap dünyasında STKların oluşumu olağanın aksine ne değişik iç eğilimlerin çatışması ne de hükümete karşı oluşan muhalif bir tavır nedeniyle değildir. Bilakis bu yapılar sömürüye uğrayan toplumlar ile sömüren güç arasındaki ayrışma ve çatışmadan ortaya çıkmıştır. Bu ilk kurumların birer okulları da vardır ve burada hem modern anlamda bir eğitim yanında, Arapça ve din öğretilen bir anlayış ile çalışma programları görülmektedir. Reform düşüncesi bu dönem hareketlerinde temel kavram gibidir. Bölgede uzun bir tarihi geçmişi olan vakıf kurumu ile ilk STK’ların mantığı arasındaki yakınlık da ifade edilmektedir. Sömürü ve sonrası dönemdeki siyasal gelişmeler sivil toplumun şekillenmesinde de etkili olmuştur. Daha sonraki dönemlerde milliyetçilik, liberalizm, sosyalizm ve selefilik gibi yaklaşımların STKlarda temel yaklaşım tarzları olarak ortaya çıktığı görülmektedir. İkinci nesil derneklerin esin kaynağı ise daha çok “milliyetçilik” tabanında idi. İşgale karşı hareket mantığı taşıyan bu derneklerden bir kısmı daha sonra siyasi partilere de dönüşmüşlerdir.
 

Hangi konularda çalışırlar?

STK‟lar; faaliyetleri ve kapsamları açısından faaliyet merkezli, toplum merkezli ve refah merkezli STK‟lar olarak üç başlığa indirgenebilmektedir. Bunlardan, faaliyet merkezli kuruluşlar; sportif, kültürel ve sosyal alanlarda faaliyet gösteren kuruluşlardır. Toplum merkezli kuruluşlar; siyasi partiler, sendikalar, çevre örgütleri, yerel toplum örgütleri gibi kuruluşlardır. Son olarak refah merkezli kuruluşlar da yardımlaşma, dayanışma, sosyal hizmet, sağlık, eğitim hizmetler açısından faaliyet göstermektedirler.[1] Sivil Toplum kuruluşları Arap dünyasında genel olarak beş alanda sınıflandırılabilmektedir. 1-Sosyal aktiviteler düzenleyen boş zamanlara yönelik faaliyet yürüten kurumlar: gençlik ve spor kulüpleri gibi yapılar bu cümledendir. 2- Sosyal yardım amaçlı olanlar, 3- Bilimsel Faaliyet amaçlı olanlar: kültürel ve araştırma faaliyetlerine odaklanan kuruluşlar, 4- Toplumsal eğilim ve kurum odaklı kuruluşlar: iş adamları dernekleri, birlikler, gençlik dernekleri gibi daha mesleki ve eğilim odaklı kurulan dernekler, 5- Kamu yararı gözeten dernekler: insan hakları, kadın hakları, demokrasi, yurttaşlık ve seçmen eğitimi, şeffaflık ve çevre gibi konular da faaliyet gösteren STKlar olarak tasnif edilebilir.[2]
 

Neden Başarısızlar?

Tüm bu tarihi geçmişlerine rağmen Sivil Toplum kuruluşları Doğu Avrupa ve Latin Amerika’da demokrasiye geçiş gibi pek çok konuda önemli roller oynamışken Arap dünyasında kendinden bekleneni henüz verebilmiş değildir. 11 Eylül olaylarından sonra bölgedeki STKlara yardımın giderek arttırıldığı da görülmektedir. Örneğin ABD 2009 mali yılında bu kurumlara yapılan yardım 1991-2001 yılları arasında sağlanan fonların toplamdan daha fazladır. Bu yolla bölgedeki dönüşüm desteklenmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda bölgedeki STK’lara dair değişik değerlendirmeler yapılmakta, gelişmenin yavaşlığı ve değişime katkısının az olmasının nedenleri anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bunlardan en önemlisi ilk olarak bölgedeki STKların hükümetler tarafında kurulmuş ve destekleniyor olmalarıdır. Bunlara GONGOs - (government organized non-governmental organizations) adı verilmektedir. Bunlar STKlardan beklenenden çok kontrol ve idareyi sürdürme içerikli kuruluşlar olmak özelliği göstermektedirler. Bu kuruluşlar konusunda ikinci konu ise çevrelerini saran hukuki sınırlardır. Bu konu yapısal genetik kadar bunların çalışma pratiğini etkilemektedir. Mesela kanuna göre Ürdün’de STK mensubu olmak için iç güvenlik onayı alınması şarttır. Yine kanuna göre gerek görüldüğünde Sosyal Gelişmeler bakanlığı bir STK’nın idaresini askıya alarak onun yerine geçici olarak kendi uygun gördüğü bir heyeti atayabilmektedir. Henüz yasalar ve mevzuat konusunda Arap dünyasında alınması gereken uzun bir yol olduğu açıktır. Ancak Arap Baharını takip eden zamanda Mısır ve Cezayir gibi ülkelerde STK yasalarında ciddi düzenlemeler yapıldığı da görülmektedir. Yapısal ve yasal sınırlarla otantik manasına yabancılaşan bu kurumlardan kollektif gücün ve kamunun etkinliğinin idareye yansıma aracı olması beklenirken, bu yapılar devlet hegemonyasının bir aracı haline gelebilmektedirler. Üçüncü olarak STKların pek azı eyleme dönük iş yapabilmekte ve şiddet içermeyen demokratik faaliyetlere katkı sağlayacak bir içerik göstermektedirler. Bunun yanında bu sorunlu yapıları nedeniyle STKların pek çoğu dış yardıma kapalı ve devletin genel tutumu dolayısıyla şüphe ile bakılan kurumlardır. Amerikan yardımları konusunda özel bir dikkati olan bu STKlardan bazılarının Obama idareye geldikten sonra yardım kabulünde yumuşadıkları görülmüştür.[3] Ancak kendi ifade etme ve toplanabilme konusundaki sıkıntılar devam ederken STKların kendi kurallarını koyabilen, üyelerinin karar alma süreçlerini daha çok katılabildiği, seçimlerin uygun, açık ve ideal şartlarda yapıldığı, şeffaf ve denetlenebilir yapılar olması gerekmektedir. Bu yolla daha demokratik bir görünüme ve işleve sahip olabileceklerdir.
 
Arap dünyasında modern zamanlarda kurulan katı ve müstebit siyasi yapı sivil toplumun gelişimini olumsuz etkilemiştir. Buna rağmen sivil toplum kendine göre değişen oranlarda gelişme göstermiştir. Mesela bir kayda göre Mısır’da Ahram gazetesinden alınan bir bilgiye bakılırsa 2003 yılı kayıtlarına göre 16.000 kayıtlı sivil toplum örgütü[4] varken Suudi Arabistan’da ise bu sayı yok mesabesindedir. Arapça’da “Müessesat el-Muctema’ el-Medeni” veya “Munazzamat Gayrı Hukumiyye” adını alan bu STKlar son dönem gelişmeleri ile siyasi ve hukuki bakımdan gelişme noktasında yeni zeminlere kavuşmaktadırlar. Bu çalışma içerisinde Mısır, Cezayir, Sudan ve Lübnan STKları ele alınarak bu örnekler üzerinden konu ortaya koyulmaya çalışılacaktır.
 

MISIR

Mısır’da STKların geçmişi oldukça eskidir. Tatavuiyye denilen gönüllülük anlayışı bu kurumların gelişmesinde etkili olmuştur. 19. asırda Mısır’da Müslüman veya Hıristiyan menşeli olsun tüm STKlar din odaklı kavramlarla hareket etmekte idiler. II. Dünya savaşının bitimi ve Nasır dönemlerinde STK’lar da kendi gelişim ve değişimlerini yaşamışlardır. Mısır’da STK’ların Kahire ve İskenderiye’ye vaki iç göçlerle alakalı bir gelişme olduğu da ifade edilmektedir. Bu bakımdan taşralılık Mısır derneklerinde birlikteliği belirleyen önemli bir husus olarak görülmektedir. 1970’lerde ve 80’lerde bu kurumlar muhtelif yerlerden toplanan insanların buluştuğu bir sosyal denge kurumu olma özelliği göstermekteydiler. 1990’lara geldiğinde Mısır ekonomisi tam bir çöküş yaşayınca Mübarek idaresi ülkeye para çekme yöntemlerinden birisi olarak sosyal yardım için değişik fonlarını kullanmak olarak görmüşlerdir. Böylece sosyal fonlar vasıtasıyla 1milyar dolar para Mısır’a çekilebilmişti. Mısır’da STK’ların idaresinde muhtelif kanuni düzenlemeler yapıldığı bilinmektedir. 1964 tarihli 32 sayılı kanun ve 1999 tarihli kanun sonrasında Mısır’da 2002 senesinde hazırlanan 84 sayılı Dernekler kanunu (قانون الجمعيات والمنظمات غير الحكومية رقم 84 لعام 2002 )büyük tartışmalara yol açtı. Sivil toplumda büyük tepki gören bu kanun aleyhinde pek çok sempozyum ve panel düzenlendi. Bu kanun sivil toplum kuruluşlarının hükümete bağlamaktaydı. Kuruluşu ve sonrasında atılacak tüm adımlar resmi izne bağlanmış olduğundan sivil toplum bu kanuna büyük tepki göstermiştir. 2004 senesindeki Arap dünyasındaki sivil toplum ve demokratik dönüşüm raporu mısırdaki sivil toplumun hala olağanüstü hal yasası ve diğer istisnai yaslara bağlı olduğunu göstermektedir. 1964’te çıkan 32 sayılı kanun 2002 senesindeki 84 sayılı kanunla tadil edilmiş olsa da sivil toplum üzerindeki sıkı denetim konusunda değişiklik olmamış bilakis bazı maddeler daha da sertleşmiştir. Bu kanun sivil toplumun herhangi bir siyasi faaliyete girmesini de yasaklamaktadır. Buna bağlı olarak bu kuruluşlar üzerinden sıkı bir mali denetim de bulunmaktadır.
 

Tarihi Süreçte Mısır STKları

Mısır’ta sivil toplum 1800’lere kadar gerilere gider. İşlevleri genelde devletin görevlerini tamamlayıcı olmuştur.[5] Ancak son yüzyılın ikinci yarısında demokrasi ve sivil toplumdan ciddi bir geri dönüş yaşanmıştır. Cemal Abdünnasır’ın getirdiği baskıcı yönetim sosyalist bir toplum ve siyaset modeli benimseyerek sivil toplumu bir taraftan bastırmış bir taraftan da devlete bağlayarak etkisini sınırlandırmıştır. Mısır’daki sivil toplum klasik otoriter rejimlerdeki sivil toplum özelliliğini gösterir. Bastırılan sivil toplum ya gereğinden fazla siyasileşmiş ve birinci amacından belli ölçüde uzaklaşmakta veya nerdeyse tamamen apolitik bir tutum benimseyerek marjinalleşmektedir.
 
Mısır’da Sedat rejimin 1970’lerde uyguladığı kısmi açılım politikaları ile sivil toplum canlanmaya başlamış ama ciddi bir denetim devam ettiği için faaliyetleri sınırlandırılmış ve yönlendirilmiştir. 1990’larda Mubarek yönetimine IMF’nin önerdiği kalkınma programında sivil toplumun aktif hale getirilmesi öngörülüyordu. Artan sivil toplum etkinliğinden tedirgin olan Mubarek Yönetimi 2000’lerin başında sıkı bir yasal denetim getirmiştir. Eskiden beri devlet alanından özerk olması gereken sivil toplum kuruluşlarını Mısır devleti yasal çerçeveye oturtarak denetimde tutmuştur.  2011 yılında ortaya çıkan Mısır devrimden sonra bu denetim henüz sona ermemiştir.
 
1980’ler ve 1990’lardan beri meslek birliklerinde Müslüman Kardeşler Cemaati’nin büyük bir ağırlığı vardı. Bu durumu tehdit olarak gören rejim 2000’li yıllarda meslek örgütleri, odalar ve sendikalarını kamuya bağlayarak hükmetme yoluna gitmiştir. Mısır’da devlet sivil toplum kuruluşlarına şüphe ile baktığı için özerklik vermek yerine devletin uzantısı bir yapı haline getirmiştir. Mubarek rejimi, mesleki uygulamalar, kalkınma ve sosyal yardım gibi konularla uğraşan örgütlere çok karışmazken özellikle insan hakları ve demokratikleşme isteyen örgütlere bir tehdit olarak bakmıştır. Özellikle demokratikleşmeyi savunan örgütleri dışardan finanse edilen ve Mısır’ın aleyhinde çalışan yabancı piyon kuruluşlar olarak göstermiştir. 2000li yıllarda hak hareketlerine sistematik baskılar ve sindirme hareketleri görülmüştür.[6]
 
2011 başında görülen geniş halk ayaklanması Kifaye, Değişim İçin Gençlik ve 6 Nisan Hareketleri gibi sivil toplum örgütlerinin ciddi payı olmuştur. Bu ayaklanmalar sonucunda 30 yıllık Mubarek Yönetimi devrilmiş ve demokrasiye geçiş sürecini Yüksek Askeri Konsey yönetmiştir. Ancak bu süreçte Konsey devrime ve devrimcilere şüpheci baktığı için bu süreçte özgürlüklerin genişlemesini istememiştir. Mübarek’in düşmesinden yalnız iki hafta sonra güvenlik güçleri insan hakları örgütlerine baskın düzenlemiş ve devlete tehdit oluşturdukları gerekçesiyle çalışanlarını tutuklamıştır. Yargılamaları halen devam etmektedir. Devrimle birlikte demokrasi yönünde bazı yasal düzenleme yapılsa da sivil toplum kanunu henüz değişmemiştir. Özellikle dışardan maddi yardım aldıkları yönündeki söylentiler bu kuruluşların kamuoyundaki meşruiyeti zedelemekte ve dış güçlerin piyonu gibi algı oluşmaktadır. Statüko güçleri (asker ve sivil bürokrasi) değişim istemediği için değişim aracı olarak gördükleri sivil toplum kuruluşlarına olumsuz bakmakta, Mısır toplumunda büyük ağırlığı olan İslamcılar (İhvan ve Selefiler) da bu kuruluşları Batı’nın desteklediği yabancı ve zararlı yapılar olarak gördükleri için ciddi yasal, toplumsal ve imaj sorunları yaşamaktadırlar.
 
Sivil toplum kanuna dayanarak devrimden yaklaşık bir yıl sonra (Aralık 2011) güvenlik güçleri beş sivil toplum kuruluşunu basmıştır. Bu eylemin devrim gençliğini yıldırmak ve sindirerek statükonun gücünü korumayı amaçladığı açıktı. O zaman devleti yöneten Yüksek Askeri Konsey ve onun atadığı hükümete göre bu örgütler toplum güvenliğini tehdit etmekteydiler. Mısır gibi sömürge ve dış müdahale yaşamış bir ülkede yabancı finansmanı hainlik gibi görüldüğü için yerli veya yabancı olsun sivil toplum kuruluşlarının imajı oldukça sarsılmıştır.
 
Kısaca, Mısır’da sivil toplumun önündeki engellerin kaldırılmaması demokratikleşmeyi de engellemektedir. Devrim sonrasında belirli düzeyde bir özgürleşme olduysa devlet aygıtı bu kuruluşları kendisine tabi tutarak toplumu kontrol etme anlayışını sürdürmektir. Yabancı kuruluşlardan maddi destek kabul etme Sosyal Dayanışma Bakanlığı’nın iznine bağlıdır. Ayrıca, kabul edilen proje ve faaliyetlerde bürokrasi ve izin süreci fazla ve yorucudur. Ancak, her şeye rağmen Arap Baharı’nın getirdiği özgürlük ve aktivizme paralel olarak Mısır Hükümeti ile Türkiye arasında iyi niyet ve ilişkilerin olması, işbirliği ve ortak faaliyetlere yeterli hareket alanı açmaktadır. Mısır entelektüel ve siyasi olarak bölgenin çok önemli bir ülkesi olduğundan buradaki gelişmeler diğer ülke uygulamalarına örnek olmaktadır. Şu anda dinamik bir siyasi süreç yaşandığı için yeni anayasa ve yasalar sivil toplumu şekillendirecektir ve eskisinden daha açık olması beklenmektedir.
 

CEZAYİR

1962’de bağımsızlığı elde etmesinden sonra 1990larda yaşanan iç çatışmalar Cezayir’deki durumu karmaşıklaştırmıştır. Cezayir kanlı iç savaşlar, askeri diktatörlükler ve sömürüden yakın zamanda kurtulmuş ancak hala tam bir istikrara kavuşamamış bir ülkedir. 2004 yılındaki seçimlerin şimdiye kadar yapılmış gerçek ve demokratik ilk seçim olduğu düşünülürse bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Cezayir anayasası topluma sivil toplum kuruluşları kurma hakkını vermektedir. Ancak olağanüstü hal kanunu şu anda sivil toplum kuruluşları üzerinden büyük bir baskı oluşturmaktadır. Tüm bu duruma rağmen Cezayir’de önemli bir STk yapılanması olmuştur ki bunların öncelikli odağı insan hakları ve kalkınmadır. Siyasete girişleri engellendiği için bu kuruluşlar insan hakları, kadın, gençlik ve iş çevreleri ile alakalı halinde çalışmaktadırlar. 1990 yılında çıkan (90-32) sayılı kanun (قانون تشكيل الجمعيات الصادر 90، الذي يحتوي على قيود مشددة جدا جرى تبنيه قبل وقت قصير من حدوث الانقلاب - عام 1990 القانون) sivil toplumun tüm siyasi faaliyetini yasaklamaktadır. Ancak son dönemde yapılan kanun değişikliğinin sivil toplumun daha rahat hareket etmesine ve dış dünya ile ilişki kurmaya imkân verdiği görülmektedir. Bu manada Cezayir Sivil toplum bakımından son derece canlı bir yapı göstermektedir. Siyasi bazı ülke gerçekleri göz ardı edilmeden çok aktif ve dış dünyaya ve özellikle ülkemize tarihi, kültürel ve güncel sebeplerle açık bir ortam bulunduğu da ifade edilmelidir.
 

SUDAN

Sudan’ın STK’lara bakışını belirleyen ana mesele iç ve dış güvenlik konularıdır. 50’lerde bağımsızlık sonrası devlet hizmet alanları genişletmek hususunda daha önceki bakışını geliştirerek sosyal ve siyasi konularda kendisine yardımcı olacak kurumlara ihtiyaç duymuştur. Buna rağmen Sivil toplum bu ülkede çoğunlukla idarecilerinin bazı ön yargılı yaklaşımlarının gölgesinde kalmıştır. Sosyal ve siyasi önemlerinin anlaşılamaması ve rolleri konusundaki şüpheler bu bakışı bulandırmışsa da son zamanlarda gelişmeler, bölgesel ve küresel çağrılar sonucunda bu alana ilgi artmıştır.  Bu kurumların tarihi Sudan’da Ahmet Hayır’ın faaliyetleriyle başlamış olup 1936’lara kadar gitmektedir. 1950’lerde bağımsızlık hareketlerinde rol alan bu sivil toplum kuruluşları siyasi partiler, işçi, çiftçi, öğrenci, gençlik, kadın, mesleki, akademik birlikler ortaya çıkmış siyasi, sosyal ve kültürel içerikli pek çok STK kurulmuştur. Bunun yanında dini ve tasavvufi sivil toplum hareketleri de Sudan’da büyük bir öneme sahiptirler.
 
21 Ekim 1964 tarihi sivil toplumun Sudan hayatında daha önemli bir rol almaya başladığı tarihtir. Yaşanan devrim sonrasında oluşan siyasi yapılar daha etkili bir sivil toplumu da temsil etmiştir. Son dönemlerde ise siyasi ve kazanç amaçlı sivil toplum kuruluşları yanında hayır amaçlı yapılanmalar artmaktadır. Buna rağmen siyasi amaçlara yönelme, etnik ve kabileci yaklaşımlar taşımak ve kar güdüsü ile hareket etmek gibi yaklaşımlar olumsuzluklar olarak değerlendirilmektedir. Sudan’daki stkları çeşitleri bakımından genel olarak belli grupları temsil edenler, belli meslek gruplarını temsil edenler, sosyal gönüllülük esasına dayananlar (kadın. gençlik, spor, kalkınma, eğitim, fakirlikle mücadele, barış gibi konularda), dini odaklı olanlar, sivil idareler, çevreci örgütler, afet önleme, insani yardım, zararlı alışkanlıklar, engelliler, yaşlıları ve çocukları korumayı amaçlayan hayır kurumları, insan hakları, mesleki dayanışma, kültürel ilişkiler, tüketiciyi koruma, uyuşmazlıkları çözme olarak tasnif edilmektedir.  Sudan’da STK’lar (قانون العمل العام  ) genel iş kanunu çerçevesinde yürütülmektedir ki bu kanun STKlar yoluyla şahsi kar elde etmeyi kesin ve katı kurallarla yasaklamaktadır. Bütün gelirler kuruluşta hedeflenen amaçlar doğrultusunda harcanmak zorundadır. Müstakil bir tüzel kişiliği temsil eden dernekler devlet güvenliği ve umumun yararını ihlal etmediği sürece siyasi, iktisadi, kültürel ve eğitim alanlarında çalışmalar yapabilirler. Bu kuruluşlar bir kişi, devlet veya kişiler tarafından kurularak kanunlardaki hükümlere uymak kaydıyla bahsedilen sahalarda çalışmalar yapabilirler. Bu alanlardan en önemlilerinden birisi kadın konusudur. Kadınların sosyal hayat daha çok katılımı, siyasette temsilleri ve parlamentoda daha fazla yer almaları konuları STK’ların sosyal işlev alanlarından biridir. Gençlik ve çocuklar konuları da bu bağlamda önem verilen diğer hususlardandır. Sağlık, kültür ve eğitim temelli pek çok husus bu iki toplum grubuna yönelik olarak çalışmaktadır. Sudan uzun dönemler boyunca iç anlaşmazlıklar yaşayan bir devlet olduğunda toplumsal diyalogun geliştirilip uzlaşma alanlarının açılması buradaki sivil toplumun diğer bir faaliyet alanını oluşturmuştur. Bu manada iç savaşın izlerinin silinmesi, toplumsal barışın sağlanması yolunda dış yardımı da kabul ederek bazı çalışmalar yapılmaktadır.
 
Sudan’da sivil toplumun açık bir mali stratejiye sahip olmaması ve sorunlara yol açabilen dış yardımlar alınması bu sahadaki önemli bir sorun olarak değerlendirilmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının bir üstü kurumu olarak 1979’da kurulmuş olan Sudan Gönüllü Dernekler Meclisi (المجلس السوداني للجمعيات التطوعية ( إسكوفا) (Scova)) de zikredilmelidir. Bu meclisin amacı dernekler arası koordinasyonu sağlamak, eğitim yoluyla burada görev alanları daha etkin kılmak, hükümet ile iletişim kanalları kurmak, iletişim vasıtaları ile sivil toplumun faaliyetleri yaygınlaştırmak olarak sayılabilir. Sudan stklarının Paisifikler, Karayipler, Afrika ve Avrupa Birliği çapında uluslar arası antlaşmaları da bulunmaktadır. Cotonou antlaşması bu bağlamda bir işbirliği adına imzalanmıştır.  Bunun temel amacı kalkınma odaklı yardımların sağlanmasıdır.
 

LÜBNAN

Tarihsel olarak Lübnan’da sivil toplumun gelişmesi uzun tarihi geçmişe dayanır. Osmanlı döneminden başlayarak Fransız mandası ve 1958’deki bağımsızlığa kadar olan süreçte sivil toplum örgütleri genelde dini özellik taşıyordu.[7] Lübnan’da 1909 Osmanlı Sivil Toplum Kanunu yürürlükte kaldıktan sonra 2006 yılında yenilenmiştir. 1958 ile 1975 arasında mezhep ve din temelli olmayan birçok örgütün faaliyetleri görülmektedir. 1975-90 arasındaki iç savaş döneminde ise devlet sistemi felce uğradığı için sivil toplum daha aktif olmuştur ama daha çok mezhepsel özellik taşımıştır. İç savaştan sonra devletin rolü geri dönerken küreselleşme de sivil toplumu dünya ile daha bağlantılı hale getirmiş ve katılım, kalkınma, iyi yönetim, şeffaflık ve hesap verme gibi faktörleri önplana çıkarmıştır. Bugün Lübnan’ın iki özelliği sivil toplumun öne çıkmasını ve belirli biçim kazanması etkiler: Mezhepcilik ve devletin zayıf olması. Siyasi partilerin de çok etkili olamamaları da sivil alanı daha aktif kılmaktadır.
 
Eski Osmanlı Sivil Toplum Kanunu oldukça liberal olmakla beraber kurulan her örgüt veya cemiyetin kuruluşundan hemen sonra yasal statü kazanabilmesi hükümetin bilgilendirilmesini istiyordu. Bazen Hükümet bildirimleri kasıtlı olarak aylarca ve bazen yıllarca geciktirebiliyordu. 2006’da devlete 1 ay içinde cevap verme şartı getirildi. Lübnan toplumunda sivil toplum olarak iki kavram kullanılır müctema’ el-ehli ve müctema2 elmedeni. Birincisi daha çok yerel derneklere ikicisi ise toplumsal hareketlere işaret eder. Birinci oluşum devletin zayıf olması dolayısıyla insanları daha çok geleneksel mezhepsel ve inanç gruplarına doğru yönlendirmiştir. İkincisi ise devletin sosyal ve ekonomik başarı gösterememesinden dolayı ortaya çıkmıştır ama ülkedeki mezhepsel yapı da gerçek bir sivil toplum hareketinin başarı şansını azaltmaktadır.[8] İç savaş döneminde ise üçüncü bir yapı ortaya çıkmıştır: Müctema el-Taifî (Mezhepsel toplum). Bugün Lübnan’da en etkili sektördür. Bugün mezhepsel bölünmeyi dikkate almayan proje ve faaliyetler Lübnan’da etkili olamazlar. Cemiyetlerin kamuya yararlı örgüt statüsü kazanması ancak parlamento kararıyla verilmektedir ve bu durum çok yaygın değildir.      
 
Lübnan’da sivil toplum genel olarak siyasi konulardan ziyade sosyal ve ekonomik gelişmeye odaklanmıştır. Ancak bunlar İsrail işgali ve Suriye müdahaleleri nedeniyle oluşan havada sık sık kendilerini politik tartışmaların içinde de bulmuşlardır. İç savaşın oluşturduğu güvensiz ortam, işgal edilen yerlerde güvenlik hareket edilememesi, İdeolojik, coğrafi, dini hatlarla kesilen bir ortamda dayanışma ruhunun gelişememiş olması gibi sebepler Lübnan’da bu kurumların karşılaştığı sorunlar olmuştur. Lübnan Arap dünyasında STk kanunu en eski olan ülkedir. Lübnan’da STk yasası olarak 3 Ağustos 1909 tarihi Osmanlı Dernekler kanunu yüzyılı aşkın bir süredir yürürlükte bulunmaktadır. 1911, 1977, 1939, 1972 kanunlarda STKLara dair bazı maddeler ve düzenlemeler de bulunmaktadır. Bunu 2006’da düzenleyen bir genelge İç İşleri bakanlığı tarafından düzenlenmiştir. 1991 yılında STKar ortak forumu (The Lebanese Non-Governmental Organization Forum (LNF)) kurulmuştur. Lübnan’da tskların bir özelliği olarak önde gelen ailelerin bu işe toplumsal yardım amaçlı olarak öncülük ediyor olmalarıdır. STKların gelişimi ülkede aktif bir durumdadır. Ülkedeki tüm olumsuz durumlara rağmen sivil toplumun buna ters olarak gelişmektedir. Örneğin 1999 verilerine göre ülkede 1100 yeni STK kurulmuştur. Lebanese NGO Forum, Collective of Lebanese Voluntary NGOs, The Arab NGO Network for Development Lübnan’daki sivil toplumla alakalı yerel ve bölgesel kuruluşlar olarak zikredilmelidir. Arap NGO Network (ANND)  12 arap ülkesinin katılımıyla 1996’da kurulmuş olan bir birliktir. Burada 12 Arap ülkesinden 23 STK üye bulunmaktadır. Merkezi Beyrut’tadır. Kalkınma, demokrasi, globalizm, ticaret gibi konulara odaklanan bu STKlar birliği Arap dünyasındaki ekonomik kalkınma, siyasi, iktisadi ve sosyal konularda Arap dünyasındaki STKLar arasında işbirliği kurulması, bölgedeki barış ve hukuk konularının ele alınması birliğin üç temel hedefi olarak resmi sitelerinde zikredilmiştir.[9]

Arap Dünyasıyla ilişkiler noktasında STKlar fırsatların oluşturan bir alandır demek yanlış olmayacaktır. Mısır ve Cezayir kendi özel şartları içinde biri Maşrik Arap dünyasının diğeri Mağrip Arap dünyasının en büyük devletleri olarak ciddi imkânlar taşımaktadırlar. Gerek literatürün incelenmesi gerekse de sahada müşahede edilen durum STKlara dair geniş bir yelpazede proje bağlamında belirlenen alanların hemen tümünde temas kurulabilecek yapıların bulunduğunu gösterir. Dış desteğe şüphe ile bakılan bu ülkelerde Türk ve Türkiye imajının olumlu yansımaları tarihi ve kültürün geçmişin sağladığı imkânlar muvacehesinde ciddi bir ilişki ağı kurulabileceği ortadır. Son dönem gelişmeleri sivil toplumun devletin yan kuruluşu görüntüsünün daha ciddi manada kurumların oluşmasını sağlayacak gibi görünmektedir. Mısır’da dış desteğe özellikle batı odaklı yardımlara ciddi bir teftiş ve takip olduğu burada ifade edilmelidir. Sisi dönemi sonrası ise bu tür ilişkileri kurmanın iyice zorlaştığını söylemeye ise gerek yoktur. Cezayir için de aynı devlet dikkatinden söz edilirse yanlış olmayacaktır. Bu bakımdan siyasi manadaki hassasiyetlerin dikkate alarak ilişkilerin kurulması doğru olacaktır. Devrim sonrası Mısır’da son derece canlı ama bir o kadar da dağınık bir sivil toplum yapısı olduğu aşikârdır. Bu bakımdan değişik manaları temsil eden yapılarla kurulacak dengeli ilişkilerin verimli gelişmelere yol açacağı kesindir. Mısır’daki bu canlılık ve renklilik yanında Cezayir daha tek düze bir siyasi ortamda ancak aynı oranda canlı bir sivil toplum yapısı taşımaktadır.
 
Konuya giriş mahiyetindeki bu yazının sahadaki tematik ya da umumi işbirliği çalışmalarıyla teferruatlandırılması, işbirlikleri ise soomutlaştırılması ve literatür olarak da konunun derinlemesine çalışarak ülke profilleri üzerinden dış politikamız ve karşılıklı öncelikler bağlamında malumatın geliştirilmesiyle konu daha verimli alana taşınabilecektir.
 

[4] http://weekly.ahram.org.eg/2003/642/eg12.htm
[5] Nadine Sika. “Civil Society and Democratization in Egypt: The Road Not Yet Traveled.” Democracy & Society (The Arab Spring: Looking Forward) Vol. 9 Iss. 2, Summer 2012, s.29.
 
[6] Nadine Sika. “Civil Society and Democratization in Egypt: The Road Not Yet Traveled.” Democracy & Society (The Arab Spring: Looking Forward) Vol. 9 Iss. 2, Summer 2012, s.30.
[7] http://www.medea.be/2011/12/the-development-of-the-civil-society-in-lebanon-from-the-ottoman-empire-to-the-xxist-century-a-driver-of-political-changes/
[8] http://eprints.luiss.it/1095/2/20120528-haddad-summary-eng.pdf
[9] http://www.annd.org/arabic/aboutus.php

Yazar: Elnur KAZIMLI Alan: Asya Hit: 585
Azerbaycanın Jeopolitik Konumu ve Karabağ Sorunu
1. Güney Kafkasya’nın Öncelikli Jeopolitik Özellikleri

Güney Kafkasya stratejik konumu itibariyle, tarih boyunca bölgenin güçlü devletleri arasında nüfus dairesine sokulması için mücadele alanı olmuştur. SSCB döneminde bölge tamamen SSCB’nin kontrolünde bulunduğu için, dünyaya kapalı hale getirilmiştir. 20. yüzyılın sonlarına doğru, SSCB’nin dağılmasından sonra bu bölge dünya için yeniden cazibe haline gelmiştir.
 
Güney Kafkasya’nın jeopolitik önemi hem onun doğal kaynakları, hem de coğrafi konumu ile bağlıdır. Şöyle ki, Güney Kafkasya Avrupa ve Asya gibi iki farklı kıtayı birleştirdiği gibi, iki farklı medeniyetin de kavuştuğu bölgedir. SSCB’nin dağılmasından sonra, siyasi, ekonomik, askeri ve ideolojik önemi nedeniyle, bölge tekrar uluslararası ilgi odağına dönüşmüştür.
 
Güney Kafkasya İslam ve Hristiyan medeni değerlerini taşıyan bölgedir. Bilgenin uzun yıllar Rusya denetiminde olması, ona kendine has özellikler kazandırmıştır. Şöyle ki, hem Çar Rusya’sı döneminde, hem de SSCB döneminde bu bölgede yaşayan halkların modern eğitim sürecine tabi tutulması,
bölgenin sanayileşmesi toplumsal değerlerin de modernleşmesine neden olmuştur. Günümüzde toplumunun önemli kesiminin Müslüman olmasına rağmen, dini fanatik akımların ciddi destek bulmamasının başlıca sebebi budur. Bunun yansıra, eğitim oranının yüksek olması farlı kültürel ve dini değerlere sahip insanların bir arada, barışçıl ortamda yaşayabilmesine yol açmıştır. Dini toleranslığın, kültürel uyumun sağlanması ve başarılı olması bölgede kalıcı barışın sağlanması için çok önemlidir.
 
Güney Kafkasya’nın coğrafi konumu ona Avro-Atlantik mekân için stratejik önem kazandırmaktadır. Şöyle ki, bölgenin Orta Doğu bölgesi ile komşu olması; Rusya’nın uzun yıllar boyu yayılmacı politika izlemesi; Avrupa’nın kendi ekonomik ve askeri güvenliğini sağlama ihtiyacı duyması; ABD’nin küresel çıkarları Avro-Atlantik mekânı bölge ülkeleri ile farklı yönlerde işbirliği yapmaya itmiştir. Batıda bu konuda çeşitli jeopolitik teoriler de üretilmiştir.
 
Güney Kafkasya Avro-Atlantik devletler için Aralık denizi - Karadeniz - Hazar denizi ve buradan da Çin’e kadar uzanabilecek güvenlik ve işbirliği koridorunun önemli bir kısmıdır. Bu açıdan bakılınca, batılı devletler Güney Kafkasya’nın ekonomik, toplumsal ve siyasal değerler bakımından Avrupa ailesinin içinde yer almasında istekli görünmektedir. Bu yönde işbirliğini öngören “Avrupa Komşuluk Politikası”, “Doğu Ortaklığı Politikası” ve birçok ekonomik nitelikli programlar uygulanmaktadır.
 

2. Azerbaycan’ın Öncelikli Jeopolitik Özellikleri

Azerbaycan coğrafi açıdan Güney Kafkasya’nın parçası olarak Orta Doğu, Avrupa ve Asya’nın kesişmesinde yerleşmektedir. Böyle bir coğrafi konumda yerleşmiş olması Azerbaycan’ın jeopolitik önemini artırmakta, onu bölgede ekonomik ve siyasal güce dönüştürmektedir. Buna olanak tanıyan bazı jeopolitik değerler enerji kaynakları, güvenli enerji ve transit taşıma olanakları, askeri stratejik konum, bölgesel entegrasyona olanak veren toplumsal ve kültürel değerler, politik ve ekonomik yapı ve demografik nitelik önemli jeopolitik elementlerdir. Bunların bir kısmı daha çok uluslararası ve bölgesel, diğer kısmı ise ulusal boyutta belirleyici niteliğe sahiptir.
 
Günümüzde Azerbaycan jeopolitik imkânlarına dayanarak Avro Atlantik, Uzak ve Orta Doğu ülkeleri ve Rusya ile çeşitli alanlarda kapsamlı işbirliği yapmaktadır. Bu işbirliği bölgesel ve uluslararası nitelikli önemli projeleri içermektedir.
 

2.1 Enerji Kaynakları

Hazar havzası zengin petrol ve doğal gaz yataklarına sahiptir. Bölgenin 200 milyar varil düzeyinde petrol rezervine sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu miktar, dünya potansiyel petrol rezervinin %10’una denk gelmektedir. Kaynakların önemli kısmı Hazar’ın Azerbaycan’a ait kısmında bulunmaktadır. Hazar Denizi’nin Azerbaycan’a ait olan 78.800 km2’lik alanında 60 ila 200 metre derinliklerde toplam 8 milyar varil petrol ve 4-8 milyar tonluk hidrokarbon rezervi bulunmaktadır.
 
Tarihte de enerji amili jeopolitik değer olarak büyük ekonomik ve politik öneme sahip olmuştur. Bakü Çar Rusya’sı döneminden itibaren petrol sanayisi ile ün kazanmıştır. Birinci Dünya savaşından sonra özellikle Büyük Britanya Bakü petrollerine özel ilgi duymuş ve bir takım ekonomik ve politik girişimlerde bulunmuştur. 1918-1920 yıllarında var olmuş bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti petrolün jeopolitik değeri nedeniyle, batıdan ciddi destek görmüştür. Fakat SSCB kurulduktan sonra bütün petrol kaynakları Moskova merkezli yönetilmeye başlanmıştır.
 
SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını tekrar elde etmiş Azerbaycan Cumhuriyeti halen jeopolitik önemini koruyan petrol ve doğal gaz rezervuarını hem ekonomik, hem de bağımsızlığının güvencesi gibi kullanmak istemiştir. Bu amaçla 20 Eylül 1994 yılında Hazarın Azerbaycan kısmında yerleşen «Azeri», «Çırak», «Güneşli» yataklarının ortak işletilmesini içeren antlaş ma imzalanmıştır. Bu antlaşma Azerbaycan için taşımış olduğu öneme binaen “Yüzyılın Antlaşması” adlandırılmıştır. Antlaşmaya 8 devletinin (Azerbaycan, ABD, Büyük Britanya, Rusya, Türkiye, Norveç, Japonya ve Suudi Arabistan) 13 en büyük şirketi (Amoko, BP, MakDermott, Yunokal, ARDNŞ, LUKoyl, Statoyl, Ekson, Türkiye Petrolleri, Penzoyl, İtoçu, Remko, Delta) katılmıştır. Böylece Azerbaycan yeni bağımsızlık döneminde ekonomik kalkınmasına ve bağımsızlığının pekişmesine katkı sağlayacak başarılı petrol stratejisi izlemeye başlamıştır. Bütünlükte dünyanın 14 ülkesinden 30 büyük petrol şirketi ile 19 petrol anlaşması imzalamıştır. Bu çerçevede yapılacak toplam yatırım tutarı yaklaşık 60,9 milyar ABD doları, toplam rezerv ise 1,6 milyar ton petrol, 1,3 trilyon m3 doğal gazdır. Her yıl ortalama 50-60 milyon ton petrol, 14-15 milyar m3 doğal gaz üretilmektedir.
 

2.2 Ulaştırma Koridorları ve Projeleri

Azerbaycan iki önemli uluslararası ulaşım koridorunun kesişme noktasında yerleşir. Bunlar “Doğu-Batı” ve “Kuzey-Güney” ulaştırma koridorlarıdır. Bu koridorlar yüklerin ve yolcuların İskandinav ülkelerinden Basra Körfezine ve Hint okyanusuna kadar; Avrupa’dan Orta Asya’ya ve Çin’e kadar taşıma imkânları vermektedir. Bu olanaklar Avrupa ve Asya kıtaları arasında ulaştırma ağının daha güvenilir hale getirilmesine stratejik katkı sağlamakla birlikte, Azerbaycan için hem de büyük ekonomik öneme sahiptir.
 
Avrupa ve Orta Asya arasında taşımacılık alanında alternatiflik, rekabete dayanıklılık ve güvenliğin sağlanması amacıyla kurulan TRASEKA programı için girişimci Azerbaycan tarafı olmuş ve 1998 yılında kurucu antlaşma Bakü’de imzalanmıştır. Avrupa Birliği’nin ve 13 bölge ülkesinin desteğini kazanan TRASEKA programı, Avrupa ve Asya arasında büyük ölçüde Rusya üzerinden yapılan taşımacılığa alternatif olabilecek tarihi İpek Yolunun tekrar onarılması öngörmektedir. Bu program Azerbaycan’a ekonomik katkılarla birlikte, önemli politik kazanımlar da sağlamaktadır. Azerbaycan tarafı komşu ülkelerle birlikte bu koridorun geliştirilmesine yönelik büyük projeler gerçekleştirmektedir.
 
Yazar: Ülkü HALATÇI ULUSOY Alan: Orta Doğu Hit: 450
Ortadoğu’da Terörizmle Mücadele Kapsamında Birleşmiş Milletler’in Rolü
Özet
1934 yılından bu yana uluslararası topluluğun gündeminde olan terörizm konusunda atılan ilk önemli adım, Milletler Cemiyeti döneminde terörizmin önlenmesi ve cezalandırılması amacıyla hazırlanan bir sözleşme taslağıdır. Sözleşme, 1937 yılında kabul edilmesine rağmen hiçbir zaman yürürlüğe girememiştir.
 
Birlemiş Milletler’in kuruluşundan sonra özellikle 1963 yılından bu yana uluslararası topluluk, terörist eylemeleri önlemek amacıyla evrensel düzeyde 14 sözleşme ve bu sözleşmelere ilişkin dört değişikliği kabul etmiştir. Anılan sözleşmeler, Birleşmiş Milletler’in bu konuda yetkili organı olan Genel Kurul ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu bünyesinde hazırlanarak bütün üye devletlerin katılımına açılmıştır.
 
Birleşmiş Milletler bünyesinde uluslararası terörizm konusunda Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu kararlar önemli bir yere sahiptir. 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında 28 Eylül 2001’de kabul edilen 1373 (2001) sayılı Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan Terörizmle Mücadele Komitesi, 1373 (2001) ve
1624 (2005) sayılı Güvenlik Konseyi kararları gereğince üye devletlerin kendi sınırları içinde ve dışında terörizmin önlenmesi konusunda alması gereken tedbirleri ve düzenlemeleri gözetme konusunda görevlendirilmiştir. Terörizmle Mücadele Komitesi’ne yardımcı olması amacıyla kurulan Terörizmle Mücadele Komitesi İcra Direktörlüğü, üye devletlere terörizmle mücadele konusunda yapmaları gereken idari ve yasal düzenlemeler konusunda teknik yardım olanağı sağlamaktadır.
 
1373 (2001) sayılı Güvenlik Konseyi kararı, üye devletlere terörizmle mücadele konusunda iç hukukta yapmaları gereken düzenlemelerin yanı sıra Birleşmiş Milletler bünyesinde terörizmle mücadele konusunda kabul edilen antlaşmalara taraf olma yükümlülüğü de getirmektedir. Buna koşut olarak da
üye devletler iç hukuklarında gerekli düzenlemeleri yapma konusunda yükümlülük altındadır.
 
2011 yılından bu yana devam eden Suriye iç savaşı ve sürecin kötü yönetilmesi nedeniyle ortaya çıkan boşluk, aşırı uç gruplar tarafından hızla doldurulmuştur. Bölgesel güçler arasındaki rekabetin artması ve mezhep ayrılıkları, terörist gruplar için uygun bir zemin hazırlamıştır. IŞİD ve benzeri terörist gruplar, uluslararası barış ve güvenlik için 11 Eylül dehşetini yaşatan El Kaide terör örgütünden bile daha tehlikeli bir hale gelmiştir. Günümüzde IŞİD, uluslararası barış ve güvenlik için en büyük tehdit olarak kabul edilmektedir.
 
Suriye ve Irak’ta etkinliğini devam ettiren IŞİD, Güvenlik Konseyi tarafından da uluslararası barış ve güvenlik için beklenmeyen önemli bir tehdit olarak nitelendirilmiş ve Konsey, oybirliği ile alınan 2249 (2015) sayılı Kararı aracılığıyla bu örgüt ile mücadele edebilmek için üye devletlerin her türlü tedbiri
almaları gerektiği yönünde çağrıda bulunmuştur. Ayrıca yine oybirliği ile Güvenlik Konseyi, 26 Haziran’da Tunus’un Sousse kasabasında, 10 Ekim’de Ankara’da, 31 Ekim’de Peninsula’da, 12 Kasım’da Beyrut ve 13 Kasım’da Paris’te IŞİD tarafından gerçekleştirilen vahşi terör saldırıları kınamıştır.
 
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi, IŞİD tarafından gerçekleştirilen ağır, yaygın ve sistematik insan hakları ihlalleri ve kültürel mirasın yok edilmesinden sorumlu kişilerin cezalandırılabilmeleri için üye devletlerin her türlü işbirliğini yapmaları çağrısında bulunmuş ve gerek terörizmin gerek terörizmin finansmanının önlenmesi amacıyla her türlü tedbirin alınması konusunda devletlerin yükümlülükleri hatırlatılmıştır. Öte yandan Birlemiş Milletler ve NATO’nun müdahaleye yönelik isteksiz bir tavrı bulunmaktadır.
 
15 Aralık 2015’te Suudi Arabistan Ortadoğu’daki terörizm sorunu ile mücadele edebilmek amacıyla 34 devletten oluşan evrensel bir İslami İttifak kurduklarını ve merkezinin Riyad olduğunu açıklamıştır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu İttifak, IŞİD’in yanı sıra bölgedeki diğer terör örgütleri ile de mücadele etmeyi hedeflemektedir. Suudi Arabistan’ın bölgesel rakipleri olan İran, Irak Şii Yönetimi ve Suriye Esad rejimi ise, İttifak’ta yer almamıştır. Sadece Sünniler’den oluşan bir İttifak olması nedeniyle de eleştirilmiştir.
 
İttifak’ın kuruluşuna ilişkin açıklamada ise, sadece IŞİD değil diğer terör örgütlerinin de hedef alındığı, amacının Birleşmiş Milletler gibi uluslararası barış ve güvenliğin temin edilmesine yönelik olduğu belirtilmiştir. Bölgedeki önemli Arap ülkelerinin yanı sıra NATO üyesi Türkiye ve çok sayıda Afrika ve Asya ülkesinin de İttifak’ı desteklemesinin öneminin büyük olduğu vurgulanmıştır. Kuşkusuz alınacak tedbirler ve gerçekleştirilecek askeri operasyonların Birleşmiş Milletler Antlaşması ve özellikle Birleşmiş Milletler’in terörizm ile mücadele amacıyla almış olduğu kararlar ile uyumlu olması gerekmektedir.
 
Bu çalışma ile Birleşmiş Milletler’in uluslararası terörizm ile mücadele yöntemlerinin Güvenlik Konseyi kararları ışığında Ortadoğu’da nasıl uygulandığı güncel gelişmeler özellikle de IŞİD sorunu ve Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan İslami İttifak kapsamında değerlendirilecektir.
 
Anahtar Sözcükler: Uluslararası Terörizm, Ortadoğu, Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi, terörizmin finansmanı, akıllı yaptırımlar, IŞİD, İslami İttifak.
Yazar: Mehmet KARAGÜL Alan: Türk Dünyası Hit: 594
Türk İslam Medeniyetinde Ahiliğin İktisadi Hayat ve Devletin Oluşumundaki Rolü

Ahi akıncı derviş ve gazilerin ülküsü:
Türk için gökyüzünü vatanın çadırına, yeryüzünü de secde için seccadeye dönüştürmek ve zamana ezan sesiyle hükmetmek idi.
 

1 Giriş:

Bilhassa son iki yüz yıldır Türk İslam medeniyetinin en önemli devletlerinden olan Cihanşümul Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküşüyle birlikte ortaya çıkan İslam coğrafyasındaki hezimet, bugüne dek artarak devam etmiş, hali hazırda yaşanan katliam ve sürgünlerle tam bir insanlık trajedisine dönüşmüş durumdadır.
 
Bu vaziyetin yaşanmasında tek bir etkenden bahsetmek mümkün olmamakla birlikte, görünürdeki asıl sebebin, Türk ve İslam dünyası ile Hristiyan/ Yahudi dünyası arasındaki gelişmişlik farkının çok büyük boyutlara ulaşmasıdır. Bu aşırı dengesizlik, Hristiyan/Yahudi Batı dünyasına İslam ülkeleri üzerinde ameliyat yapmalarına cesaret vermektedir. Bu cesaret sayesinde Batı ülkeleri, I. Dünya Savaşı sonrasında 24 parçaya ayırdıkları Osmanlı topraklarını, kendileri açısından şartların yeniden oluştuğu yüz yıl sonra, mevcut her bir parçayı tekrar en az iki ya da üçe bölmek suretiyle, İslam ülkelerini tamamen etkisiz hale getirmeye çalıştıklarına şahit olmaktayız.
 
İslam ülkelerinin, Hristiyan/Yahudi Batı karşısındaki bu acziyetinin sebeplerini anlayabilmek için evvela bu ülkelerdeki mevcut sosyal ve siyasal yapılanmalara göz atmak gerekmektedir. Böyle bir irdeleme sonucunda, bu ülkelerde sosyal yapıların ortak değerler etrafında güç birliği oluşturmaktan
ziyade, sosyal ve siyasal farklılıklar ekseninde çatışmacı bir yapıya oturduğu açıkça görülmektedir.
 
Konunun bir diğer boyutunu ise toplumların din ile olan ilişkilerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda, özellikle Arap toplumlarının ve kısmen de son yüz yıllarda Türk milletinin dine yaklaşımının akıl ekseninden ayrılarak, kaderci/mistik bir zemine kayması, son derece önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Bu değerlendirmeler, mevcut sorunların çözümünün büyük ölçüde Türkiye’nin kendi sorunlarını kendisinin çözmesine bağlılığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle Ülkemizdeki sosyal, siyasal ve iktisadi sorunların halli konusunda, son iki yüzyıldır olduğu gibi Batı menşeili arayışlar yerine, kendine has değerlere dönmekle mümkün olduğu dikkatlerden kaçmalıdır. Bu anlamda Ahilik düşüncesi ve teşkilatı gibi tarihi değer ve oluşumlardan faydalanmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz. İlk bakışta bir sivil toplum kuruluşu özelliği taşıyan Ahilik teşkilatının, fonksiyonları ele alındığında, eğitim, iktisat ve siyaset dâhil hayatın her alanında, özellikle devletin ulaşmadığı yerlerde onun vazifelerini üstlenmesi bakımından son derece manidar bir yapılanma olduğu görülmektedir.
 
Günümüzde ise Neo liberal ekonomi politikalarıyla, bir taraftan devletin gereksizliği üzerinde durulurken, öte yandan küresel çok uluslu şirketlere yol verilmek suretiyle, asıl hedef olan küresel Batı merkezli tek tip devlet giden yolun taşları döşenmeye çalışılmaktadır. Böylesi büyük bir plana karşı Türkiye öncüllüğünde İslam ülkelerinin etkili bir tepki ortaya koyabilmesi için evvela her ülkenin kendi içindeki, daha sonra ise ülkeler arasındaki yapay ve basit meselelerden sıyrılıp, güçlü bir devlet yapılanması için Ahilik kültüründe olduğu şekliyle İktisadi yönü kuvvetli olan etkin bir devlet oluşumuna ihtiyaç bulunmaktadır.
 
Günümüzde Neo liberal politikalarla, iktisadi ve sosyal hayattan olabildiğince dışlanan devlet, Türk İslam medeniyetinde “devlet baba” ifadesiyle tanımlanan; tebaasını koruma ve kollama, zora düştüğü her an ve her yerde ona destek olma vasfı olan fonksiyonlarını ifa edemez hale gelmektedir. Bu haliyle çağdaş anlamda “sosyal devlet” olarak tanımlanan devlet yapılanması da erozyona uğratılmak suretiyle, vatandaş ile devletin arasındaki güvene dayalı ilişki büyük ölçüde kaybolmaktadır (Özerkmen, 2004: 59).
 
Böylelikle, toplumdaki devlet bilinci ve şuuru zayıflarken, bu hal devletin de güç kaybına neden olmaktadır. Bu anlamda, dış tehdide karşı tekrar güçlü bir devlet tesisi edebilmek için öncelikle toplumdaki devlet şuurunun tekrar güçlü bir şekilde tesisine ihtiyaç vardır. Bunun gerçekleşmesinde de Ahilik kültürünün değerlerinden ve tecrübelerinden faydalanılması süreci kolaylaştıracağı muhakkaktır.
 
Söz konusu değerlendirmeler ışığında bu çalışmada öncelikle Ahilik teşkilatı hakkında kısa bilgiler verilmek suretiyle, ardından Ahilik teşkilatı ve kültürünün, iktisadi hayat ve devletin oluşumu ve yaşatılmasındaki rolü üzerinde durulmaya çalışılacaktır.
 

2. Ahilik Kültürü ve Örgütlenmesi

Ahlak ile sanatın, üretimin ve ticaretin bir araya geldiği bir sistem olarak tarif edilebilecek olan Ahilik sistemi, 13. yy’dan itibaren Selçuklu Devleti’nin yıkılışının ardından kültürel değerleriyle Anadolu topraklarında kök salmaya başlamıştır. Zenginle fakir, üretici ile tüketici, emek ile sermaye ve vatandaş ile devlet arasında sağlam ve güvenilir ilişkiler kurmayı amaçlayan Ahilik Teşkilatı, bütün faaliyetlerini güzel ahlak ve sosyal adalet sistemi üzerinde kurmaya çalışmıştır (Ekinci, 1990: 22). Ahilik, böyle bir sistemi kurarken, Dünya’da ilk defa ahlaki değerleri kurumsallaştırmayı da başarmıştır.
 

2.1. Ahiliğin Doğuşu ve Gelişimi

Halife Ömer döneminde İslam orduları tarafından fethedilen Mısır, Ezoterik-Bâtıni ekollerin en önemli merkezlerindendi. O dönemde Mısır’da yaşayan az sayıdaki Yahudi ve Hıristiyan’la birlikte, çok tanrılı dinlere inananlar da İslamiyet’i kabul etmişler, lakin bu kabulün, sorunsuz gerçekleştiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Çünkü fetih sırasında Mısır’da var olan ve ezoterik özelliği bulunan İskenderiye Okulu yıkılmış ve Okuldaki bilginler İslamiyet’in siyasi ve eleştirel kanadı olan Ali taraftarlığını seçmişlerdir. Ezoterik gelenekten gelen bu bilginler, böyle bir tercihle hem İslam’ı seçmiş olmanın güvencesine sahip olmuşlar, hem de kendi geleneksel düşüncelerini daha kolay bir şekilde yeni inanç sistemlerine adapte edebilme imkânına kavuşmuşlardır (Özerkmen, 2004: 63-64).
 
Fatımi Devleti’nin kuruluşunda da rol alan bu ekol, Sünni inanca mensup orduların saldırılarına karşı kendilerini koruyabilmek için Mısır’daki eski sanatkâr loncalarını yeniden ihya etmişler ve yarı askeri bir yapılanma ile loncaları tekrar ayağa kaldırmışlardır. Ayrıca, ‘’İzciler’’ anlamına gelen ‘’Fütüvvet’’ adı altında, genç İsmaili sanatkârlardan oluşan büyük bir askeri teşkilat oluşturulmuş ve öteki Bâtıni örgütlenmelerde görüldüğü şekliyle, Fütüvvette de derecelere dayalı bir sistem esas alınmıştır.
 
Fütüvvet 9 derece üzerine örgütlenmiştir. Fütüvvet teşkilatının dereceleri sırasıyla; Nazil, Tim Tarik, Meyan Beste, Naip Vekili, Nakip ve 6. Derece Baş Nakip dereceleriydi ki bu derecede olanların en önemli görevleri askeri örgütlenmeyi düzenlemek ile her türlü töreni yürütmek iken 7. derece saliklerine kardeş anlamına gelen ‘’Ahi’’ adı verilmiştir. Fütüvvet içinde Ahi’lerin görevleri şeyh yardımcılığı mertebesidir. İlerleyen yıllarda Türkler arasında hızla yaygınlaşan Fütüvvetin yan kuruluşu Ahiliğin, adını bu kaynaktan aldığı tahmin edilmektedir. Öte yandan, 8. derece, her biri kendi teşkilatının başında olan şeyhlerin derecesi iken, 9. derece, sadece bir tek kişiye, şeyhlerin şeyhine
verilmiştir (Çağatay, 1997:122).
 
Ahiliğin kökenini yukarıda bahsedilen şekliyle Araplara bağlayanlar olduğu gibi Türklere ait bir oluşum olduğu yönde de önemli iddialar bulunmaktadır. Hatta Bizanslara ait bir yapılanma olduğu şeklinde de bazı iddialara rastlamak mümkündür. Ancak bunlar içinde en kuvvetli sav, yukarıda bahsedilen Mısır ve İslam menşeli Fütüvvet yapılanmasıdır. Bu iddiaya göre Ahilik teşkilatı, sanatkâr ve zanaatkârları bir araya getiren Fütüvvet yapılanmasının, Türkler tarafından Anadolu’da millileştirilerek geliştirilen yeni bir hali olduğu en makul tezlerdendir (Ülgener, 1981; 89).
 

2.2. Anadolu’da Ahiliğin Türkleşmesi

Asıl adı Şeyh Nasıruddin Ebul-Hakayık Mahmut Bin Ahmet el Hoyri (1171-1261) olan ve Ahiliğin kurucusu olarak bilinen, Ahi Evran-ı Veli, Orta Asya’dan göç eden bir göçmen ailenin çocuğudur. Ahi Evran, uzun yıllar değişik medreselerden, fıkıh ve tasavvuf dersleri almış, 1206 yılında Anadolu’ya gelerek Kayseri’ye yerleşmiş ve Ahiliğin temellerini burada atmıştır. Siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel ve askeri olmak üzere çok yönlü bir yapılanma olan Ahiliğin, siyasi etkisinin en bariz olduğu aşamayı, şüphesiz Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasındaki rolünde görmek mümkündür. Bu çerçevede Osmanlı’nın kurucusu olan Osman Bey’in kayın pederi ve hocası olan Şeyh Edebali’nin etrafındaki Ahilerin yoğunluğu ve etkisi manidardır (Özerkmen, 2004: 63).
 
Ahi Evran, ilerleyen yıllarda önce Konya’da Mevlana Celalettin Rumi ile ve daha sonra Kırşehir’de Hacı Bektaş-ı Veli ile dostluklar kurmuştur. Görüldüğü üzere Ahi Evran; Anadolu’daki Kayseri, Konya ve Kırşehir gibi farklı şehirlerde ve oralardaki Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi zamanın kanaat önderleri ile gönül birliği kurarak, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında oldukça önemli bir rol üstlenmiştir. Bu kişiler, devletin ulaşamadığı yerlere ulaşarak, iktisadi, siyasi, sosyal, kültürel ve askeri konularda topluma destek olmuşlar ve devlet-millet kaynaşması için çok büyük çaba sarf etmişlerdir
(Erdem, 2008: 7-8).
 
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu Türklerinde sanat, ticaret ve iktisadi alanlar başta olmak üzere, toplum yaşamının her aşamasında yaklaşık 630 yıl etkisi görülen Ahilik teşkilatı, örgüt olarak kendi kural ve kurumlarıyla, 3. Sultan Ahmet dönemine kadar ayakta kalmıştır. 1727 yılında ise “gedik” denen yeni bir düzenleme uygulanmaya konmuştur. Ahilik teşkilatı üyelerine, tezgâh başında sanat, zaviyelerde edep öğretiminin sürüp gelmesi, 17. yüzyıla kadar devam etmiştir. Fakat Osmanlı Devletinde yaşayan gayri Müslim tebaanın artması, çeşitli dinlerdeki kişilerle ortak çalışma zorunluluğunu doğurmuştur. Bunun neticesi olarak, din ayırımı gözetilmeden kurulan, tekel niteliğindeki “Gedik” sistemi, Ahilik Teşkilatının devamı niteliğini taşıyordu. Türkçe olan “gedik” sözcüğü, tekel ve imtiyaz anlamına gelmektedir. Gedik sahibi kişiler, işleyeceği işi başkalarının işleyememesi güvencesine ve devlet tarafından verilen beratın içinde yazılı olan hakları kullanabilme imtiyazına sahiptiler. Bu tarz esnaflık ve sanatkârlık ise 1860’a kadar devam etmiştir (Özerkmen, 2004; 66-67).
 
Osmanlı Devleti’nin Ruslarla yaptığı Kırım Savaşı’nın ardından, Osmanlı Devleti’nin 1856 da yayınladığı “Islahat Fermanı” ile Osmanlı’nın bütün vatandaşlarının her türlü sanat, ticaret ve meslekleri serbestçe yapabilmelerine izin verilmesiyle, 1860 yılında bütün gedik beratları hükmünü kaybetmiş oldu.
 
21 Haz / 2018

Futbol Ruhu ve İran

Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Asya Hit: 619
Futbol Ruhu ve İran
Futbolu sevdiğimi söyleyemem. Kurallarını bir maç seyrederken sanki anlıyorum. Ama sonra hemen unutuyorum. Kendine göre bir politikası var. Taraftarları, haklı-haksız hakem kararları ve hileleri var. Ülke ve dünya politikası ile ilişkisi de var.  Küreselleşme ruhu ile bütünleşmesi ise aynen müzik gibi güçlü.
 
Genel olarak spor, özel olarak futbol, siyasetin olmadığı kadar küresel. Öyleki bir ülke milli takımındaki oyuncu ve çalıştırıcılar, bambaşka ülkelerden olsalar bile, o ülkenin bayrağı altında gocunmadan oynuyor, oynatıyor ve uluslararası turnuvalarda,  galibiyette, o ülkenin ulusal marşını saygı ile dinleyip mırıldanacak, mağlubiyette ise birbirine sarılıp üzülecek kadar milli oluyorlar. Bence her ülke gencine zorunlu askerlikten çok, zorunlu futbol oynatmalı ki, gençler o küresel kardeşlik ve eşitlik ruhunu yakalayıp bırakmasın.  
 

2018 Dünya Kupası ve İran - İspanya Maçı

Dün akşam İran-İspanya maçını, işte  kafamın ardındaki bu düşüncelerle ilgi ile izledim. Dünyaya 1979’dan beri kapalı olan İran’ın küre ile bütünleşmek için yakaladığı fırsatlardan birinin dünya kupasında boy gösteren İran milli takımı diye düşündüm.
 
Eşleştirmelerde, İspanya’nın güçlü takımına düşmüş. Yöneticisi  Mozambik doğumlu, Portekiz asıllı  Carlos Queiroz olan takım, maç boyunca yapılan değişikliklerle, 14 oyuncu ile sahada top koşturdu. Galiba ilgi ile izlememde “bir bilenin” (muhterem eşim), “İran takımı, defansif oynuyor. Berbat bir oyun” demesi etkili oldu.
 
Ama zaten küresel politik arenada da hep savunmada olan İran’ın güçlü İspanyol takımı karşısında yapması gereken de buydu. Kapanıp savunmak ve kalesi ile kalecisini kollayarak, karşı takımın sinir uçlarını sızlatmak.
 
Bir gol yiyene kadar bu tutumunu sürdüren İran milli takımı, golü yiyince açılıp daha saldırgan oynamaya başladı. İkinci yarıda attığı bir gol ise kabul görmedi. Haklı mıydı hakem haksız mıydı bilemiyorum.
 

Savunmada ve Saldırıda Yek Vücut

İran’ın futbol takımını dikkatle izledim. Benim için Amiri, İbrahimi, Hüseyini, Muhammedi, Hacı Safi, Ansarifad, Azmoun, Ezatullahi, Tarami, Ghoddos, Pourali Ganji, Rezaian, Beiranvand ve Jehanbakhsh’ın, İspanyol takımındaki oyunculardan hiç bir farkı yoktu. Ama onlar, İran’ın dünyaya; Rusya’dan bakan gözü- kulağı, küreselleşmeye uzanan kolları ve bacakları, ülkelerinin geleceğine ümit vaad eden başarı odaklarıydı.
 
 Bugün 1-0 yenilgi nedeni ile ekipteki bir üyenin kalp sıkıntısı çektiğini ama şimdi düzeldiğini öğrendim. Bu bana, onca Atom Enerjisi Kurumu(IAEA) önlemini, P5+1 anlaşması uyarınca aldığı halde, ABD tarafından bir kez daha köşeye itilmeye çalışılan İran yöneticilerinin yürek yükünü düşündürdü. Tam da dünya ekonomisi ile bütünleşmeye, reformlarla modernleşmeye  hazırlanırken, Trump’ın keyfi tutumuna muhatap olmak, Hasan Ruhani ve Muhammed Cevat Zarif için hiç kolay olmamalı. Ama onlar da savunmada hep yek vücut, ama saldırıda müstenkif ve müdebbir. Bir de ellerini Yemen’den ve Suriye’den çekseler,dünyaya iki gol atarlar diye düşünürüm.
 

Velayet-i Fakih  Maç İzler mi Dersiniz?

Dört yıl önceki İran ziyaretimde fevkalade bilgili birkaç Molla gördüm. Dünya’ya kırk yıldır kapalı o ülkedeki entellektüel birikimi takdir etttim. Ama ben dün akşamki maçı izlerken, Kum şehrinde mukim “Velayet-i Fakih”, acaba benim gibi, sizler gibi,  genel olarak dünya kupası, özel olarak da  “İran takımının maçlarını izler mi?” diye  düşünmekten kendimi alamadım.
 
Siyaseti yakinen izleyen İran Ruhban sınıfı, herhalde futbol maçlarını da izliyor, milli takımlarının başarısına dua edip, takım savunmadayken nefeslerini tutuyor, saldırıdayken “Haydi, haydi!” diye ekran ötesi desteği veriyordur değil mi? Herkesin içinde biraz çocukluk kırıntısı veya gençlik heyecanı vardır. Eğer, tahmin etttiğim gibiyse, yani mollalar bile, ulusal bir bilinçle, dünya kupasını, Kum’daki köşelerinde izliyorlarsa, İran dünyadan daha fazla soyutlanamaz. Bu nedenle, İran’ı dünyaya kapamaya yeminli Trump’a bir kez daha lanet olsun.     
 

Dünya’nın İhtiyacı

Kucaklaşma ve  barış ise bunun önünde hiç kimse durmamalı. Siyasetin beyhude hırsı ve yıpratıcı süreci değil, sporun canlandırıcı ve yüreklendirici rekabeti dünyaya yön vermeli. Varsın İran - İspanya maçı İran’ın 1 - 0 mağlubiyeti ile bitsin. Benim gibi futbol bilmeyen ve düzenli izlemeyen biri bile bu maçı izlediyse, o oyunculara da helâl olsun.  
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Asya Hit: 460
Orta Asya Ülkelerinde Güvenlik - Refah Çelişkisi
Prof. Dr. Alaeddin YALÇINKAYA
Marmara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü
 
Arş. Gör. Hakan MEHMETÇİK
Marmara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Özet
Güvenlik-Refah çelişkisi siyaset biliminin klasik konularındandır. Ülkenin güvenlik harcamaları arttıkça, refahının azalacağı kabul edilir. Bu bağlamda sürekli tarafsız ülke statüsündeki İsviçre’nin savunma (iç güvenlik) harcamaları oldukça sınırlı olduğundan kaynaklarını daha fazla eğitim, sağlık, üretim alanlarına yönlendirebilmektedir. Bu yüzden de doğal kaynak bakımından pek zengin olmayan bu ülke dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri haline gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Türkmenistan’ın bağımsızlığı sonrasında sürekli tarafsızlık statüsündeki ısrarı ve Asya’nın İsviçre’si olma yönündeki arzusunun kaynağında bu gerçek bulunmaktadır.
 
Güvenlik-refah çelişkisi, aynı zamanda azgelişmişlik kısır döngüsünün önemli ayaklarındandır. Milli gelirin düşük olduğu ülkelerde doğal olarak sosyal güvenlik harcamaları da yetersiz kalmaktadır. Toplum katmanlarının eğitim, sağlık, istihdam imkânlarından yararlanan kesimi daraldıkça yasa dışı faaliyet alanları genişlemektedir. Bu durum güvenliğe daha fazla kaynak ayrılmasını zorunlu kılarken refah ve sosyal güvenlik kalemleri daralmaktadır. Böylece bu kısır döngü sürüp gitmektedir.
 
Asya ülkelerinde son yıllarda görülen hızlı büyüme ve gelişmeye katkı sunan etmenlerin Orta Asya cumhuriyetleri için de söz konusu olduğu halde bu ülkelerde ucuz iş gücünden aynaklanan büyüme veya genç ve eğitimli nüfusun tetiklediği bir ar-ge patlaması yaşanmamaktadır. Sovyet sonrası bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleri açısından Sovyet döneminden kalma ilköğretimden üniversiteye belirli bir eğitim altyapısı bulunduğu halde bu mirasın çağın gerektirdiği ar-ge veya işgücü sektörüne aktarılması mümkün olmamıştır. Bunun yerine Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan örneklerinde olduğu gibi
iç ve dış güvenlik sorunlarının gerektirdiği önlemler, önemli ölçüde devletlerin yatırım-üretim-eğitim-araştırma-geliştirme zincirini baskı altına almıştır. Türkmenistan ve Kazakistan için de bu durum bir dereceye kadar geçerlidir.
 
Afganistan ve Pakistan örneklerinde olduğu gibi 1980lerden günümüze Rusya ve ABD müdahalelerinin keskinleştirdiği terör-güvenlik sorunu diğer bölge ülkeleri açısından farklı boyutlarda karşımıza çıkmaktadır. Eski Sovyet cumhuriyetleri, kısmen bölgesel terörden etkilenmekte olup bunun yanında Sosyalist dönemden kalan devletçi-güvenlikçi politikalardan özgürlükçü-üretici formata geçememenin sıkıntıları yaşanmaktadır. Bu bağlamda söz konusu ülkelerde faaliyet gösteren terör örgütlerinin farklı şekillerde batılı ülkelerle bağlantıları, bu ülkeleri güvenlik temelli politikalardan refah yönelimli uygulamalara
geçmesini engellemektedir. Bu bölümde, belirtilen kavramlar çerçevesinde konu genel hatlarıyla ekonomik, eğitim, sağlık gibi alanlardaki istatistikler kullanılarak tahlil edilmektedir.
 
Anahtar Kelimeler: Güvenlik-Refah Çelişkisi, Terör, Orta Asya Cumhuriyetleri, Afganistan, Çin, Büyüyen Ekonomiler
 
Security-Welfare Dilemma in the Central Asian Countries
Abstract
Security and Welfare Dilemma is one of the classical topics in political sciences. As the expenditure on security has risen in any given country, the welfare of the society hypothetically would be undermined. In this sense, Switzerland, a permanently natural power under the UN conventions, has limited expenditure on defense and therefore, it is able to spend more on welfare oriented sectors such as health, education, and production. Thus, a country, which is not rich in terms of resources, is one of the wealthiest country on
earth. After the demise of Soviet Union, Turkmenistan’s persistent claim to be a natural power depends on its wish to be “Asian Switzerland.” Security and Welfare Dilemma is one of the important parts of the underdevelopment vicious cycle. As wealth on national level is low, welfare spending stays low. As the numbers of people, who benefit from spending on health, education, employment, are limited, crime and illegal activities are ex panded. This is the nature of the social life and force governments spend more on security by giving away welfare. And in that way it goes on and on.
 
Even though, those factors that supports rapid growth and development in many Asian countries are present for Central Asian countries, growth stemming from cheap labor force and Know-How boost stemming from young and educated population have not created a similar path in these countries. In the post-Soviet era, although there are basic infrastructures in the areas of health and education, Turkic Republics has not managed to transfer these assets into productive, jobs creating and know-how enabling sectors. Instead, as it is the case in Uzbekistan, Tajikistan, Kirgizstan, security related issues has dominated spending decisions leaving spending on investments, production, education and R&D spending secondary. This is a case for Turkmenistan and Kazakhstan as well.
 
As it happens in Afghanistan and Pakistan, we face with terror-security issues, which is sharpened further by the Russian and American interventions since 1980s. Post-Soviet Republics have been partly effected by these security issues meanwhile they have failed to transform their socialist-statist-securitized model of development into free, productive and efficient model. In this sense, terrorist organizations and their connections in the Western World prevent these countries make the transition from security dominated politics into welfare oriented policies. In this paper, underlined concepts and trends are analyzed through numbers of data and figures on education, healthcare, economic statistics etc.
 
Key-Words: Security and Welfare Dilemma, Terror, Central Asian Republics, Afghanistan, China, Developing Economies.
 
Giriş
Genel olarak azgelişmiş ülkeler, özel olarak Orta Asya cumhuriyetleri için söz konusu olan güvenlik-refah çelişkisi günümüzde farklı boyutlarıyla etkinliğini sürdürmektedir. Benzer durum önemli ölçüde bazı Orta Doğu ve Afrika ülkeleri için de geçerlidir. Bir kısmı Sovyet sonrası bağımsızlığını kazanmış olan Türk cumhuriyetleri ile mesela Afganistan gibi eski Sovyet cumhuriyeti olmayan Asya devletlerindeki bu kısır döngünün önemli bir ayağı ise gelişmiş ülkelerin bu döngüden edindikleri çıkar ilişkileridir. İç ve dış güvenlik sorunlarıyla boğuşan ülkelerin aynı zamanda iyi birer silah alıcısı olmaları, sömürgecilik döneminden kalma hammadde kaynağı ve pazar ülke durumunun korunması gibi hedefler, sonuç itibariyle eski sömürgeci-gelişmiş-global güçlerin çıkarları kapsamındadır.
 
21. yüzyıl başından itibaren sanayi üretiminin artan bir hızla Güney Doğu ve Güney Asya ile diğer benzer statüdeki ülkelerde yoğunlaşması, batıda finansal krize yol açmıştır. 2015 yılı itibariyle Çin’deki büyümenin yavaşlaması ile beklentiler revize edilme yoluna gidilmiş, bununla beraber sanayi üretimindeki doğu-batı dengesinin batı aleyhine değişme trendi değişmemiştir. Şüphesiz bu süreçte birçok faktör yanında batının yaşlanan nüfusu, sosyal güvenlik harcamalarının artması ile doğudaki genç ve ucuz işgücü önemli rol oynamaktadır.
 
Ekonomik kalkınma yanında sosyal ve siyasal istikrar ile gelişme arasında ciddi bir bağ vardır. Orta Asya halkları içerisinde yaygın olan umutsuzluk, siyasal istikrarsızlık, atalet, nepotizm, yolsuzluk, organize suç ve terör örgütleri hep birbirini besleyen süreç ve aktörlerdir. Bu bağlamda ekonomik istikrar ve gelişme ve dolayısıyla refah artışı, kendisi bizatihi uzun erimli bir “güvenlik sorunudur” ve güvenlik/refah gibi ayrımlar özellikle Orta Asya ülkeleri söz konusu olduğunda bir anlam ifade etmemektedir. Ayrıca bu ülkeler arası kültürel, kimliksel ve coğrafi yakınlık dikkate alındığında herhangi bir ülkedeki güvenlik sorunu, diğer komşu ülkeleri etkilemektedir.1 Yani her hangi bir Orta Asya ülkesinin tek başına, diğer komşularından izole bir şekilde gelişmeye, refaha ve güvenliğe ulaşma şansı yoktur. Nasıl ki bugün Suriye’de ve Irak’ta yaşanan iç savaş ve terörün olumsuz etkilerinden Türkiye kurtulamıyorsa, Özbekistan’da yaşananların Kırgızistan’dakilere göz ardı edileme ya da Türkmenistan’ın gelişmesinin, Tacikistan’ın gelişmesine katkıda bulunacağı unutulmamalıdır.
 
Bu alanda çalışan hemen hemen her uzmanın üzerinde uzlaştığı üzere güvenlik son derece sorunlu ve tartışmalı bir sosyal bilimler kavramıdır.2 Güvenliği en geniş anlamıyla tanımlayıp ekonomik kalkınma ve insani gelişmeyi bunun vazgeçilemez bir unsuru olarak ele almamız gerekmektedir. Oysa mevcut ekonomik kalkınma ve demokratikleşme teorileri 3 bu iki kavramı genel olarak birinin gelişmesi için diğerinden fedakârlık edilmesi gereken unsurlar olarak ele almış ve bu teorik kavramsallaştırma politika yapıcılar açısından uygulanan hatalı politikaların “bilimsel meşruiyet” zeminini oluşturmuştur.4
 
Güvenlik-Refah çelişkisi - bir ülkenin güvenlik harcamaları arttıkça, refahının azalacağı gerçeği- de güvenlik ve refah arasında kurulan bu türden tartışmalı tanım ve kavramsallaştırmaya ve bunun üzerine yürütülen politikalara dayanmaktadır. Güvenlik-refah çelişkisi, aynı zamanda azgelişmişlik kısır döngüsünün önemli bir nedenidir. Güvenlik sorunlarıyla boğuşan ülkeler, güvenlik temelli politikalardan refah yönelimli uygulamalara geçememektedir. Zira güvenlik ve refah bu ülkelerde birbiriyle bağlantılı iki konu olmaktan ziyade biri için diğerinin feda edildiği iki ayrık konu olarak değerlendirilmektedir.
Yazar: Ramazan BİÇER Alan: Türkiye Hit: 600
Terör, Eğitim ve Teoloji
Özet
Terörizm, bir insanlık suçudur. Bu nedenle insani değerlere sahip bütün insanlar tarafından reddedilir. Terörün bir şiddet eylemi olup, herkese zarar vermektedir. Bu da insanları, çözüm yollarını bulmaya sevk etmiştir. Bunlar arasındaki en etkili metodun öncelikle eğitim,  rdından da gelir düzeyinin iyileştirilmesi olduğu kabul edilmektedir. Eğitimin amacı, bireysel ve toplumsal alanda insani değerlerle bezenmiş fertler yetiştirmektir. Eğitimin en öncül hedefleri de, bireysel girişimlere açık olan bir özgüvene sahip, ahlaki değerleri benimsemiş kaliteli insan tipi yaratmaktır. Bu ise aynı zamanda terörün en başat engeldir. Bu nitelikler aynı zamanda dini değerler olmasına rağmen, dini motifli terör de bir vakıadır. Ancak, dini temalı terör eylemlerinin gerçekleştirenlerin ezici çoğunluğunun, dini eğitim ve öğretime sahip olmadıkları, dini ve ahlaki değerlerden uzak oldukları anlaşılmaktadır.
 
Eğitim, terörizmin en etkin ve acı ilacıdır. Buna rağmen terör olaylarına katılanlar arasında üniversite öğrencilerinin de bulunması, özellikle yüksek öğrenimin sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.
 

Anahtar Kelimeler: Terörizm, Dini Temalı Terör, Eğitim, Ekonomi, Aile.

 
Giriş

Terör olaylarında belirli (bir) amaç/amaçlar bulunmaktadır. Bu nedenle onu tetikleyen etkenler de göz ardı edilmemelidir. Her ne kadar masumiyet kazandırmasa da, terör eylemlerinin gerekçeleri dikkate alınmalıdır. Ancak bu tür mazeretler, her yerde ve her zaman eşit derecede geçerli değildir. Hatta aynı ortamda bulunun herkes için de söz konusu olamaz. Mesela, Güneydoğu Anadolu’da PKK’ya katılan kimselerle, aynı yörede aynı şartlarda yetişen, büyüyen ve aynı kültüre sahip olan başka bireyler de bulunmasına rağmen onlar, terörist eylemlerden kaçınmaktadırlar. Hatta terör gerekçeleri olarak ileri sürülebilen sosyo-ekonomik şartlar, Karadeniz gibi, o bölgenin dışındaki yerlerde de bulunmasına rağmen, ikinci alandan pek terörist çıkmamaktadır. O nedenle aşağıda sıralanan şartlar, her zaman ve herkesim için geçerli olmayabilir.
  1. Ekonomik nedenler: Fakirlik, zengin kimselerle aynı ortamda yaşama gibi.
  2. Sosyo-kültürel gerekçeler: Kimlik, asimilasyon, toplumsal gelişme, medya, şehirleşme gibi.
  3. Baskı ve insanî nitelikli özgürlüklerin ciddi anlamda kısıtlanması.
  4. Eğitimle bağlantılı şartlar.
 
Bu sıralama statik değil, dinamiktir. Bu doğrultuda zaman ve mekâna göre değişebilir, önem sırası farklılaşabilir.
 
1. Eğitim
Türkiye’de gerçekleşen terör olaylarının çoğu dış kaynaklı olmakla birlikte, terör örgütlerine katılan elemanların bir kısmı, Türkiye’de doğmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin idari sistemi laik olmakla birlikte, halkın yüzde doksanından fazlasının Müslüman olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda bu kimselerin belli bir kısmının Türkiye okullarında okudukları, mezun oldukları veya olamadıkları anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda terör örgütlerine katılan kimselerin eğitim düzeyleri ile aldıkları eğitim seviyesi arasındaki ilişkiyi anlama bakımından eğitim kavramı üzerinde durmak gerekmektedir.
 
Eğitimin temel nitelikleri arasında onun sürecinin, kapsamlı, çok boyutlu, sürekli, dinamik, bilimsel araştırma ve bulgulara dayalı, ulusal olan ama uluslararası araştırma ve incelemelerden yararlanan, deneye dayalı, insana özgü, amaca ve olumluya yönelik, bütünleyici, zaman yönünden sınırlı, mekân açısından geniş, ulusal kalkınma ile doğrudan ilişkili, kültürü oluşturan ve kültürden etkilenen bir uyum sürecine sahip olması gereklidir. (Varış 1991, 28-29)
 
Daha da önemlisi, eğitimin küreselleşmeye paralel olarak, liberal bir dinamikle bireylerin ve yerel grupların bireysel veya bölgesel girişimlerine yol açabilecek bir şekilde, özel girişimlere imkân sağlayabilmelidir. (Ziguras 2002)
 
Eğitimin amaçları genelde hedef kitle ve yer aldığı ortam doğrultusunda değişkenlik kazanabilmekle birlikte, ana hatlarıyla şu şekilde tespit edilebilir:
 
Eğitimin, kişiliklerin biçimlendirilmesi, zekânın geliştirilmesi, kültürün aktarılması, korunması, geliştirilmesi ve yenilenmesine yönelik amaçları olabilmelidir. (Bilhan 1991, 97)
 
Yine eğitim, toplum koşullarına ve gereksinimlerine yanıt vermek, bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılayacak yönde olmak, demokratik ideallere, düşüncelere uyarlanabilecek bir yapıda bulunmak, kendi içinde tutarlı olmak, istenen davranış değişikliğini açıklayacak şekilde formüle edilebilecek, bireyin öğrenme kapasitesi toplumsal ve ekonomik koşullar göz önünden bulundurularak onlarla uyumu gerçekleşebilecek nitelikte olmalıdır. (Tezcan, 1985, 50-51)
 
Bu veriler doğrultusunda eğitim, “geniş anlamda bireyin toplumun standartlarını, inançlarını ve yaşama yollarını kazanmasında etkili olan tüm sosyal süreçlerdir” veya “kişinin yaşadığı toplumun değeri olan yetenek, tutum ve diğer davranış biçimlerini geliştirdiği süreçlerin tümüdür” (Fidan 1998, 8) şeklinde tanımlanmaktadır.
 
Eğitim, öncelikle ailede başlar, sosyal çevre ve okullarda devam eder. Bu nedenle her birey örgün ve yaygın eğitim kurumlarında yetişmektedir. Siyasi partiler, sivil örgüt, kurum ve kuruluşlar, medya ve vakıf, dernek gibi kurumlar, eğitimin bir boyutu olarak değerlendirilmektedir. Eğitim, sonuç itibarıyla insanın yetişmesini hedeflemektedir. O nedenle eğitim zorunlu olarak kabul edilmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde bu zorunluluk, resmi okullar aracılığıyla yürütülmektedir. Türkiye şartlarında sivil dernek, vakıf ve organizasyonlar, Batı ülkelerinin konumuna ulaşamamakla birlikte, önemli bir mesafe almıştır. Günümüzde bu tür oluşumlar, resmi kurumlar ile birlikte hareket ederek, kitlelerin eğitim ve öğretimiyle meşgul olmaktadırlar. (Yavuz 2008) Bu tür örgütlerin hepsi, resmi söylemde eğitimle uğraşı halinde olmakla birlikte, insanlık aleyhine zararlı faaliyetler de yürütebilmektedir.
 
Herbert Spencer’e göre eğitim, kişileri daha makul bir düzeye ulaştırmakta, olaylara yorum ve yaklaşımında daha isabetli kılmaktadır. Eğitim seviyesinin yükselmesi oranında bireylerin sağlıklarına daha özen gösterdikleri ortaya çıkmıştır. Nitekim eğitim düzeyi yüksek ailelerin çocuklarının sağlıklı ve dengeli beslenmelerinde daha özenli hareket ettikleri ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda çocuklarına daha fazla zaman ve maddi imkân ayıran ailelerin çocuklarının da eğitim hayatlarında başarılı olduğu görülmektedir. (Çalışkan-Meçik 2010, 46)
 
Yine Gustave La Bon’a göre eğitim, her şeyin sebep ve sonucu arasındaki ilişkiyi görmesini sağlamaktadır. Söz konusu ilişki Türkiye’de hedeflenen boyutu yansıtmamaktadır. Türkiye’de öğrenim düzeyi yüksek olan kimseler, eylem ve üretimden daha çok, eylemsizlik ve tüketime yönelmektedir. Bunun en bariz göstergesi, resmi kurumlarda görev yapan üst kademelerdeki yöneticilerdir. (Yalçın 1969, 246-248)
 
Eğitim, birey ve toplumu ilgilendiren bir yapıdadır. Örgün ve yaygın eğitim, bütün insanlar için bir gereksinimdir. Bu doğrultuda terör eylemlerini gerçekleştirenler de, birey veya bireylerden oluşan gruplardır. Eğitimin yukarıda kaydedilen boyutu, teröristler için de geçerlidir. Buna göre teröristlerin bireysel ve grupsal oluşumunda, eğitimin varlığı veya yokluğu açısından doğrudan bir ilişki söz konusudur.
 

1.1. Eğitim ve Terör

İnsanoğlunun sınır tanımayan düşünme ve yaratma potansiyelinin bireysel temelde erdem kavramıyla da eşgüdüm içinde olması önemlidir. Gelişmeler ve yenilikler, olumlu yönde ortaya çıkar ve insanlık yararına kullanılırsa, ciddi bir öneme sahip olur. Ancak söz konusu gelişme ve yenilikler, insanlık aleyhine olumsuz yönde kullanıldığında, insanlık zararına hizmet edebilir. Hatta bu, insan ve insanlığın sonuna kadar ulaşabilecek bir yapıdadır. Bu potansiyelin olumlu yönde insanın kendisine ve topluma hizmet şeklinde kullanılması, insan ile eğitim ve erdem ilişkisini gündeme getirmiştir. Burada en belirgin yansıma, ben bilinci yerine, biz bilincine ulaşma vardır. Bu erdem ancak eğitim ile şekillenebilir. Zira eğitim, erdemsiz olmayacağı gibi, erdem de eğitimsiz gerçekleşemez. (Aydın 2004, 77, 79)
 
Erdem-eğitim ilişkisi doğrudan ahlak eğitimiyle bağlantılıdır. Sonradan elde edilebilen kazanımlar şeklinde ahlakı değerlendirirsek, eğitimin doğrudan ahlak ile bezenmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Zira ahlak, bireyin kendisini eğitmesi yanında, toplum ahlakına da uygun hareket etmesini önermektedir.
 
Kendisi dışındakilere karşı duyarlı olma şeklinde özetlenebilecek ahlak eğitimi, bireyin şahsının erdemlere bezenmesi yanında, eğitim yoluyla toplumda da bu niteliklerin yaygınlaştırılması temel hedef olmaktadır. (Hesapçıoğlu-Akdağ 2008)
 
Yazar: Ayman DOSIMBAYEVA Alan: Türk Dünyası Hit: 633
İpek Yolun’daki Türk Diplomasisi ve Turizm
Türk diplomasisinin gelişimi çok asırlık tarihe sahiptir. Türkler dış dünya ile ekonomik ve kültür ilişkilerini tesis etmek amacıyla farklı yöntem ve yolları kulanmışlardır. Diplomasinin araçlarından biri olarak farklı devletlerarasında çok güvenli ilişki teşkil eden nikâh anlaşması şeklindeki sözleşme karşımıza çıkar.
 
Karşılıklı ilişkilerin bu tür modeli devletlerin geleneksel diplomasisi için karakteristik özelliği oluşturmaktadır. Ancak Türkler tarafından kullanılan nikâh anlaşması modeli ideolojik kriterlere temellendirilmiştir. Ve bu kriterler farklı devletlerarasında diplomatik ilişkilerin nasıl tesis edildiğini ve Avrasya topraklarında bulunan yeni Türk devletlerinin nasıl oluşarak gelişmesini etkilediğini göstermektedir.
 
Teorinin inandırıcılığı için Türklerin orta dönemdeki tarihinden örnekler göstermek mümkündür. İlk Türk Kağanlığı kurulana kadar Türkler Juan Juanların emirlerinde bulunmuş ve demirci (demir eriticisi) olmuşlardır. İlk Türk Kağanı Bumın Juan Juanların Kağanı Anahuan ile yakınlaşmak istediğini belirterek kızını istediğinde aşağılayıcı bir cevap alır: “Demircim olarak kızımı nasıl istemeye cüret ettin?”
 
Bu cevaptan sonra Türkler ile Juan Juanlar arasında Türk Kağanlığının oluşmasına sebep teşkil eden savaş yaşanır. Bumın Kağan zafere ulaşmak için Çin prensesini eş olarak alarak Çin’in desteğine alır. Çin ve Türk Kağanlığı arasındaki ilişkiler her zaman basit değildi. Yazılı kaynaklarda yer alan tarihî olgular iki devlet arasındaki karmaşık diplomatik ilişkiler hakkında bilgi bulundurmaktadır. Diplomatik ilişkilerin tesisi için en etkili yöntemlerden biri olarak nikâh anlaşması kullanılmıştır.
 
Batı Türk Kağanlığı kağanı İstemi kızı Fakim’i İran Şahı Anuşirvan’la nikâhlamıştır. İran ve Batı Türk Kağanlığı arasında ilişkiler bozulmaya başladığında İstemi Kağan Bizans’la diplomatik ilişkileri tesis etmişti. 576 yılında Bizans İmparatorluğu’nun 4.Elçilik heyetinin Taraz’a İstemi Kağan’a gittikleri tarihî bir gerçektir. Bu elçiliği İstemi Kağan’ın oğlu Türksanf Kuzey Karadeniz’e yakın bir yerlerde karşılar. Karşılaştıklarında Elçiliğin başında bulunan Valentin’e: “Romalı olan Sizlerde 10 dil ve tek yalan var.” diyerek inandırıcı olmak istercesine ağzına 10 parmağını sokar. “Şimdi sizleri babamız İstemi Kağan’ı yad töreni düzenleyen kardeşim Tardu’ya yollayacağım. Sizin geri dönüşünüzde Bospor’u alacağım.” der. Bizans kaynakları Romalılar elçiliğinin bir yıl sonra geri dönüşünde Bospor Türksanf Kağan tarafından alındığını rastlar.
 
Тürkler ve onların idarecileri asırlar boyunca Slavlarla farklı anlaşmalara varmışlar, Rus Knezleri de Peçenek, Oğuz ve Kıpçaklarla nikâh anlaşmalarını yapmışlardır. Türkler bu tür anlaşmaları Macarlarla da yapmışlardır. Macar Kralı 4.Bela Kıpçak prensesi ile evlenmiş, oğlu ve varisinin ismi Macarca Lazlo, soyadı ise Kıpçakça Koman’dı (Macaristan’da Kıpçaklara Koman demişler).
 
Orta Asya ve Kazakistan topraklarında muhafaza edilen Türklerin ideolojisi ile ilgili yapılan araştırma sonuçları Orta Dönem Türk toplumunun geleneksel dünya görüşünün yeniden canlandırılmasına imkân sağlamıştır. Türklerin geleneksel ideolojisinin temelinde toplumun büyük şahsiyetleri onuruna kutsal abideler yapma geleneğinin olduğu bilinir.
 
Tarafımızca büyük şahsiyetler anısına yapılan çok sayıda abidelerden oluşan Merke, Jaysan (Jambıl Vilayeti) ile Kumay (Akmola Vilayeti) isimli üç büyük kutsal kompleks tespit edilerek araştırıldı ve yeniden yapılandırıldı. Ка-ğan ve batırların taş heykelleri Kumay ve Jaysan mabedlerinin dik köşeli duvarlarının doğu tarafında dikili olduğu tespit edildi. Merke mabedinde bulunan abidelerin bir başka tipi olarak höyük bulunmakta. Höyüklerin üzerinde büyük sayıda kadın heykellerin bulunduğu birçok heykel dikilmiş. Kadın heykelleri erkek heykellerle birlikte aynı höyükte bulunmaktadır.
 
Jaysan ve Kumay mabedlerinde bulunan heykeller arasındaki ortak özellikler taş heykellerin uslübünda da görülür. Höyüklerdeki erkek heykellerin çoğunluğu sağ elinde bir kap ve sol elinde bir silahla resmedilmektedir. Merke mabedindeki heykellerin neredeyse tümü hem erkek, hem kadın heykeller ise silahsız, ancak karın bölgesine doğru tuttukları bir kapla resmedilmiştir.
 
Taş heykellerdeki resimlerin analizi onların Türk toplumunun geleneksel ideolojisi ile bağını ortaya çıkardı. İdeolojik olarak ellerde tutulan kaplar vatanın kutsal suyu için kullanılmış ve Türk Tengriler panteonundaki önemli Tengrilerden biri Yer-Su’yun sembolü olmuştur. Türk halkları topraklarına çok düşkün olmuş ve and içerken bunun sembolü olan kutsal suyu içmişlerdir. Bu and Türklerin her zaman topraklarını sevecek ve vatanını hep koruyacaklarına dairdir. Topraklarına olan sadakat geleneği çok ağır bir anddı ve ihlali durumunda ölüme sebebiyet oluşturabiliyordu.
 
Suyla and içme sembolü Türkistan’daki Hoca Ahmet Yesevi Türbesinde de bulunmakta. Büyük Kazan olan Taykazan’ın dışında Arapça harflerle Su Kabı yazılmış ve türbenin içinde de kutsal suyu olan kuyu bulunmaktadır. Türbede su için kullanılan Taykazan Türklerin geleneksel ideolojisinin temelini oluturmaktadır. Suyun sahibi ve Türk topraklarını muhafaza eden ejderha resmi Türk sanatında çoğunlukla bulunur.
 
Türk Tengriler panteonunun diğer önemli sembollerinden biri Tengri’dir. Tengri yüksek gökyüzüdür. Gök Tengri ve Yer-Su Türk halklarının ideolojisine uygun olarak milletin refahını sağlayan iki Tengridir. İnsanın çevresindeki doğa canlıydı, çünkü Tengri ve Yer-Su bunu istiyordu. Bozkır ve dağlarda bulunan birçok ideolojik semboller: kaya resimleri, boy damgaları, Vatanına hizmet eden büyük insan heykelleri Türklerin geleneksel ideolojisinin temelini kavramaya yardım etmektedir.
 
Sosyal bağlamda, insan toplumunda Tengrinin bağışladığı gök enerjisini elinde Kağan tutar, Yer-Su Tengrisinin temsilcisi ise prens büyüterek tahta oturtma görevi bulunan Katın idi. Türklerin geleneksel ideolojisine göre Kağan ve Katın Türk devletini birlikte idare etmiş ve Türk toplumundaki refah ile istikrarı birlikte sağlamışlardır. Türk diplomasisinin mutlak enstitüsünden biri olan nikâh anlaşmaları devletlerarası anlaşmanın en sadık yöntemini oluşturmuş ve ihlali olumsuz sonuçlara götürmüştür.
 
Benden sonraki bildiriyi sunacak Alan Bondarev’in konuşmasında Türkistan (Kazakistan) sınırlarında bulunan ve araştırılan muhteşem Türk abideleri serisi hakkında bilgi alacaksınız. Bu bildirinin ilginizi çekeceğini umarım.
 
Büyük İpek Yolunu canlandırma arzusunun halklar arasındaki ortak entelektüel bağlara götürecek yol olacağına inanıyorum. Türklerin geleneksel değerleri göz önünde bulundurulan ve diplomasi ile uluslararası turizm alanında kullanılacak bu tür diyaloğun meyve vereceği kesindir.

Ödeme Bilgileri

Facebook

Hakkımızda

Hakkımızda Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM insanımızın bekası ve insanlığın yararı için konjonktürü sürekli yakından izleyip her boyutunu derinlemesine değerlendirerek ulaştığı objektif bilgi ve orijinal fikirler ile stratejik vizyon ve hayati projeler geliştiren, uygulayan, paylaşan bir bilimsel araştırma merkezidir. Türkiye’nin engin tarihî birikimi ve deneyiminden de istifade eden TASAM, ‘güç ve adalet temelinde bir medeniyet’ tasavvuru ile ülkemizin sosyal sorumluluk sahibi uzmanları ve bilim insanları tarafından kurulduğu 2003 yılından beri STK tüzel kişiliğinde bağımsız ve dinamik bir düşünce kuruluşu olarak faaliyet göstermektedir. ‘Asya’, ‘Afrika’, ‘Avrupa’, ‘Latin Amerika ve Karayipler’ ve ‘Kuzey Amerika’ ile ‘Türkiye’ ve güvenlik kuşağı olan ‘Balkanlar’, ‘Ortadoğu’, ‘Karadeniz-Kafkas’ ve ‘Akdeniz’ bölgelerine yönelik başlattığı kurumsal süreçleri ‘Türk Dünyası’ ve ‘İslam Dünyası'na yönelik başlattığı kimliksel süreçlerle genişleten TASAM, çok açılımlı bir ‘spektrum’a hitap etmektedir. Ülkesi, bölgesi ve tüm yeryüzünün barış ve huzuru için tasalanan TASAM’ın, kurumsal ilkeleri ile bilimin ekseninde evrensel değerlere ilerlediği bu yolda kararlılıkla sürdürdüğü ilerici çabaları ve yenilikçi sonuçlarını www.tasam.org portalından takip edebilirsiniz.