Bilinmeyen Hata Oluştu...

- 16.11.2018 21:45:14 Kaynak: TasamYayinlar Hedef: Void Application_AcquireRequestState(System.Object, System.EventArgs) Tip: Exception Mesaj: Hata : Dile Uygun Site Adı Tanımlı Değil Stack: at TasamYayinlar.MvcApplication.Application_AcquireRequestState(Object sender, EventArgs e) in D:\Depo\MG\trunk\TasamYayinlar\Global.asax.cs:line 136 at System.Web.HttpApplication.SyncEventExecutionStep.System.Web.HttpApplication.IExecutionStep.Execute() at System.Web.HttpApplication.ExecuteStepImpl(IExecutionStep step) at System.Web.HttpApplication.ExecuteStep(IExecutionStep step, Boolean& completedSynchronously)
Devam
Haberler ve Etkinlikler | TASAM Yayınları - İnternet Mağazası
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 18
 E. Büyükelçi Selim KARAOSMANOĞLU
Büyükelçi (E) Selim Karaosmanoğlu, TASAM’a Başkan Danışmanı olarak birikim ve tecrübesi ile değer katacak.
 
17 yıl önce STK tüzel kişiliğinde bir “düşünce kuruluşu” olarak çalışmalarına başlayan Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, bugün uluslararası bir “Türkiye Markası” hâline gelmiştir. Çalışmalarına; ana yönetim, enstitüler, program ve projelerin bilim, akil kişiler ve diğer çalışma kurullarında yüzlerce saygın isim ciddi katkılar sunmaktadır.
 
Duayen Büyükelçi (E) Selim Karaosmanoğlu Başkan Danışmanı olarak birikimini TASAM’ın şahsında Ülkemizin yararına sunmak üzere vazife almıştır. Büyükelçi Karaosmanoğlu 1970 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olarak Dışişleri Bakanlığı'na girdikten sonra çeşitli görevlerde bulunmuş, Bağdat, Abu Dabi ve Tahran Büyükelçisi, ardından kısa bir süre Dışişleri Bakanlığı Müşaviri olmuştur. Önemli Siyasi Dairelerde Genel Müdürlük ve farklı kademelerde görev yapan Karaosmanoğlu, kritik gelişmelerin olduğu dönemlerde vazife yapmıştır.
 
Yeni Başkan Danışmanımıza aramıza hoş geldiniz diyor, kamu yararına yapacakları stratejik katkılar için TASAM Ailesi olarak, başarılar diliyoruz.
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Avrupa Hit: 63
Donetz ve Luhansk Halk Cumhuriyeti Seçimlerinin Gelecek Vaadi
Donetz ve Luhansk Halk Cumhuriyeti (PRDL veya DLHC), Doğu Ukrayna’da kerameti kendinden menkul bir siyasi oluşum. Ama niyet açık. Ukrayna’dan ayrılmak istiyorlar. Böyle bir şansları var mı? Biraz daha yakından bakmak gerek.
 

Dünya 1. Dünya Savaşının Bitişini Anarken

Donetz ve Luhanks’da seçimler vardı. Ukrayna ve Batı dünyasının gayri meşru ilan ettiği ayrılıkçı iki aday, oyların %61 ve %68 ini alarak, seçim zaferi kazandı. Ama Denis Pushilin ve Leonid Pasechnic’in DLHC nin kaderinde ne rol oynayacağı henüz belli değil. Onlar 2014 yılından beri Ukrayna’ya karşı savaşan ve neredeyse 10.000 insanın ölümü ile sonuçlanan bir başka bölgesel mücadelenin iki simgesi. Öyle anlaşılıyor ki, 2015 de Batı’nın da desteği ile başlatılan Minsk süreçleri, pek işe yaramamış ve Ukrayna nufusunun %15 ini oluşturan Donetz ve Luhansk halkları, kendilerine verilen özerklik sözlerinin tutulmadığı gerekçesi ile artık palamarı tamamen çözmek istiyor.  
 
Ukrayna başkanı Petro Poroshenko’nun bu konuyu Merkel ve Macron ile Paris’teki anma töreninde konuştuğu bilinen bir gerçek. Hem de Putin’in bulunduğu bir ortamda. Evet Merkel ve Macron uyumlu bir ses ile seçimlerin ayrılıkçılar lehine ortaya çıkacak sonuçlarının, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü için bir tehdid olacağını ifade ettiler. Ama bu, sonucu değiştirecek kadar güçlü bir ses değildi. Muhtemel gelişmeleri engelleyecek bir güvence hiç olmayacak. Hele Rusya’nın, Ukrayna’nın bölgeye uyguladığı abluka ile ilgili ithamlarına karşı, ne Merkel, ne de Macron’un hamasi çıkışlardan öte yapacakları bir şey pek yok.
 

Ne Yer, Ne İçer bu Halk?

Üstelik Pushilin(Donetz) ve Pasechnik(Luhanks) da Doğu Ukrayna halklarının ölüm kalım savaşı vermekte olduklarını tekrarlayarak seçimlerin meşru bir irade ifadesi olduğuna dikkat çekerken, aslında önce bölgenin yaşam koşullarına bakmak iyi olur. Tabii bir de ithamları doğrulayacak(veya yalanlayacak) tek kaynak olan OSCE’e danışmak gerekir.
 
Donetz ve Luhanks bölgesinde toplam 6.5 milyon insan yaşamakta. Bu iki yer, yani bilindik adı ile Donbas, Ukrayna’nın toplam GSYİH hasılasının %16 sını yaratıyor. Çatışmalar başlamazdan önce Donbas, Ukrayna sınai üretiminin %25 ini temin ediyordu. Ancak bu yüzde şimdilerde hem insan, hem de sermaye kaybı nedeni ile bir hayli düşmüş durumda. Temel uğraşı alanlarının metalurji, kömür ve ulaştırma araçları üretimi olması, emeğe ve bilgiye dayanan üretimin anatomisini görmek açısından önemli.
 

Gerçek ve Gerçek Olmayan Farkı Pek Kalmamış

Aslında bölge ücretleri Ukrayna’nın geri kalan bölgeleri ile uyumlu. Bu açıdan bir sömürüden söz etmek sanırım mümkün değil. İhracattaki payı da ortalama %16 civarında olan Donbas’ın ve özellikle Donetz’in dış ekonomik ilişkilerinin büyük ölçüde Rusya ile olması, belki coğrafi bir uygunluğun, belki de tarihi ilişkilerin bir sonucu. Ama bu, bölgeyi, Ukrayna’nın AB ilişkilerinden farklı kılan bir gerçek.
 
Ama bu gerçek önce Ukrayna’dan kopmayı, sonra da, Kırım gibi Rusya ile birleşmeyi meşru hale koyar mı? Bölgenin kaderi ile ilgili bir şey söylemeden önce, bazı başka göstergelere ve tercihlere bakmak gerektiği apaçık ortada. Ama OSCE’nin son raporları bence gidişatı göstermesi açısından önemli.  
 

Bu Halk Nasıl Yaşar sorusunun Cevabı OSCE de mi?

Biraz öyle. OSCE en son raporlarında Ağustos ayından bu yana, bölgedeki patlamaların arttığını ve özellikle 29 Ekim’e kadar geçen zaman aralığında 18.000 ateşkes ihlalinin vuku bulduğunu bildirmiş. Çatışmaların etkisinin daha geniş bir alana yayıldığı da raporlardan elde edilebilecek bir çıkarım.
 
Raporlarda, özellikle hükumet güçleri dışı güçlerin faaliyetlerinin arttığı geniş alanda, geri çekilme hattı(withdrawal line)  ihlallerinin de sorun yarattığına ve çatışmaları kaçınılmaz hale getirdiğine dikkat çekiliyor.
 
Durum raporu, onarılan ve çalışır hale getirilen Güney Donbas su borularının, çatışmalarla yeniden hasar gördüğünü ve temiz su temininde zorluk çekildiğini de duyuruyor. Ama bu arada, çatışmalar dolayısı ile yerlerinden yurtlarından olan insanların, Zaporizhzhia şehri yardım merkezinden hak ettikleri tazminatları alamadıklarının tesbit edildiğini ve durumun Kherson, Lviv, Kharkiv, Chernivtsi and Kyiv gibi yerleşim yerlerinde de durumun hiç iç açıcı olmadığı bildiriliyor.
 
 
Bir Başka İnsanlık Dram’ında Duymadıklarımız, Duyacaklarımızın Teminatı mı?

Açıkçası, Donbas bir insanlık dramı yaşamaya devam ediyor. 11 Kasım seçim sonuçlarının, bölge halkına bir geçim değil, bir ayrılma vaadi taşıdığını düşünmek için her gösterge mevcut.  Yanlız, Donbas halkının kendi başına kalma ve yaşayabilme şansı var mı? Hayır. İlerleyen zaman Donbas’ı Ukrayna-Rusya sınırı ötesine taşıma istidadında. Bu ise Batı’nın gözucu ile uzaktan bakacağı ve göstermelik yaptırımları seferber edeceği bir başka gelişme.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 97
“Yeni Güvenlik Ekosistemi ve Çok Taraflı Bedeli” Kitabı Çıktı
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM ile MİLLİ SAVUNMA VE GÜVENLİK ENSTİTÜSÜ tarafından İstanbul’da gerçekleştirilen İstanbul Güvenlik Konferansı 2017’de sunulan tebliğler “Yeni Güvenlik Ekosistemi ve Çok Taraflı Bedeli” adıyla kitaplaştırıldı.
 
TASAM Yayınları tarafından yayınlanan ve İngilizce - Türkçe tebliğlerin yer aldığı “Yeni Güvenlik Ekosistemi ve Çok Taraflı Bedeli - New Security Ecosystem and Multilateral Cost” isimli kitabın editörleri Tolga SAKMAN, Ayşenur YILMAZ ve Ufuk ÇİÇEK.
 
Kitap TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY ve Prof. Dr. Esra HATİPOĞLU’nun önsözü ve Milli Savunma Eski Bakanı, TÜRKSAT Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Vecdi GÖNÜL’ün “Güvenliğin Yeni Denklemleri ve Kalıcı Barış İçin Girişimler” başlıklı makalesi ile başlıyor.
 
Kitap şu bölümlerden oluşuyor;
 
Çatışma Çocukları: Dünya Mülteci Çocukları Ve Bir Neslin Telakki Dönüşümü - Children of Conflıcts: Refugee Children and Transformation of Understanding of a Generation.

Yumuşak Güç Ve Bileşenleri: Algı Ve Diplomatik Güvenlik - Soft Power and Components: Perception and Diplomatic Security.

Değişen Jeopolitika ve Güvenlik Paradigmaları - Changing Geopolitics and Security Paradigm.

NATO: İttifakın Geleceği ve Bedelin Paylaşımı - NATO: Future of Allıance and Sharıng the Cost.

Çok Boyutlu Güvenlik Yönetişimi: Siyasi, Stratejik ve Ekonomik Bedeller - Multi-Dimensional Security Governance: Political, Strategic and Economic Costs.

Küresel Terörizm Ve Barışın Tesisi Aşamaları - Global Terrorism and Phases of Peace Building.
 
Türkiye’de ilk kez 2015 yılında yapılan İstanbul Güvenlik Konferansı’nda sunulan tebliğler “Küresel Yönetişim, Güvenlik ve Aktörler: 70. Yılında BM” ismiyle, 2016 yılının tebliğleri ise “Devlet Doğasının Değişimi. Güvenliğin Sınırları” ismiyle kitaplaştırılmıştı.
 
486 Sayfa ve altı bölümden oluşan “Yeni Güvenlik Ekosistemi ve Çok Taraflı Bedeli” kitabında 29 makale yer alıyor. Bunlar: ÇATIŞMA ÇOCUKLARI: AFGANİSTAN’IN KAYIP NESİLLERİ, Dr. Kubilayhan ERMAN. ARAP BAHARININ SAVAŞ ÇOCUKLARI: TÜRKİYE’DEKİ SURIYELİ ÇOCUKLARIN SOSYAL UYUMLARININ İNCELENMESİ, Doç. Dr. Ayşe Dilek ÖĞRETİR, Gökhan ŞENGÜN, Doç. Dr. Sezai ÖZÇELİK. ESENLER ÖRNEĞİ’NDE OKUL YÖNETİCİLERİ, OKUL AİLE BİRLİKLERİ VE BELEDİYE GÖZÜNDEN SURİYELİ ÖĞRENCİLERİN EĞİTİME KATILIMI VE TOPLUMSAL UYUMU, Dr. Yasemin ÇAKIRER ÖZSERVET, Hülya KÜÇÜK. SINIR KENTLERİNDEKİ SURİYELİLERİN VE YERLEŞİK HALKIN GÜVENLİK ALGILARI: GAZİANTEP, İZMİR VE SZEGED ÖRNEKLERİ, Bezen Balamir COŞKUN, Tuğçe KILIÇ. DÜNYA MÜLTECİ ÇOCUKLARI: HAKLAR VE İHLALLER, Ayşenur YILMAZ. IMPACT OF MEDIA ON SECURITY, Dr. Sarwat RAUF. ÇAĞINDA GÜVENLİĞİ SAĞLAMANIN ARACI OLARAK “KAMU DİPLOMASİSİ VE YUMUŞAK GÜVENLİK”, Dr. Muharrem EKŞİ. YUMUŞAK GÜÇ BAĞLAMINDA ÖRTÜLÜ FAALİYETLER VE ALGI OPERASYONLARI, Hulusi GÖLPINAR. DEĞİŞEN GÜVENLİK ANLAYIŞINDA KRİZ YÖNETİMİ VE YUMUŞAK GÜÇ ALGISININ ÖRNEKLEMİ, Dr. Vahit GÜNTAY. SAVAŞ İLE BARIŞ ARASINDA BİR KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ OLARAK ZORLAYICI DİPLOMASİ VE TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAKİ ÖRNEKLERİ, Dr. Bülent ŞENER. BANDWAGONING KAVRAMI IŞIĞINDA GÜNEY KORE’NİN GÜVENLİK POLİTİKALARI, Prof. Dr. Ragıp Kutay KARACA, Caner KUR. TRUMP İKTİDARI, KUŞAK-YOL PROJESİ VE ŞİÖ GENİŞLEMESİ SONRASI ASYA-PASİFİK’TE DEĞİŞEN GÜVENLİK İKLİMİ, Dr. Sami YILDIRIM. THE SAUDI IMPACT ON AFRICA, Assoc. Prof. Dr. Esra PAKIN ALBAYRAKOĞLU. KÜRESELLEŞMENİN GÜVENLİĞE ETKİLERİ: RUSYA’NIN GÜVENLİK STRATEJİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME, İrem Ece AKPINAR, Dr. Emre BAYSOY. KÜRESEL DENKLEMDE AVRUPA’NIN İÇ VE DIŞ “BİRLİK” GÜVENLİĞİ: AVRUPA GÜVENLİK VE SAVUNMA POLİTİKASI, Prof. Dr. C. Uğur ÖZGÖKER, Güney Ferhat BATI. ÇİN’İN COĞRAFYA TELAKKİSİNDEKİ DEĞİŞİM: LATİN AMERİKA VE KARAYİPLER BÖLGESİNDE ÇİN’İN ARTAN VARLIĞI, Dr. Tarık DEMİR. NATO’NUN GÜVENLİK ALGILAMASI: TRUMP’LA BİRLİKTE GELECEĞİ, Dr. Levent YİĞİTTEPE. WARSAW SUMMIT 2016 AND THE EVOLUTION OF NATO’S ROLE IN EURO-ATLANTIC COUNTERTERRORISM COOPERATION, Assoc. Prof. Dr. Giray SADIK, Eda BEKCİ ARI. POSSIBILITY OF NATO AND THE EU/ CFSP COOPERATION IN THE NEW SECURITY ECOSYSTEM, Dr. Gökhan AK. NATO’NUN GELECEĞİ VE ABD’NİN ETKİSİ, Dr. Doğan Şafak POLAT. YENİ BİR GÜVENLİK PARADİGMASI OLARAK “KÜRESEL ANADOLU HEGEMONYASI” İNŞASI, Prof. Dr. Betül KARAGÖZ YERDELEN. KİNETİK İSTİHBARAT, MÜCADELE DEĞİL MÜDAHALE KONSEPTİ, Hasan ATEŞ. RETHINKING RESEARCH AND DEVELOPMENT (R&D) AND INNOVATION IN DEFENCE/SECURITY INDUSTRY: INTEROPERABILITY OF SOLDIER-ENGINEER/SCIENTIST, Assoc. Prof. Dr. Oktay BİNGÖL. OPSEC MODEL AND APPLICATIONS, Assoc. Prof. Dr. M. Kubilay AKMAN. TOWARDS AN APPRAISAL OF UNITED STATES SOFT POWER DIPLOMACY IN THE FIGHT AGAINST GLOBAL TERRORISM, Dr. Daniel Olisa IWEZE, Bola YAYA. CONFLICT RESILIENCE IN IRAQ’S PEACEBUILDING, Shun-Wen WANG. NON-STATE ARMED ACTORS IN THE PROCESS OF CIVIL WAR EXPANSION: SYRIAN CIVIL WAR, ISIS AND YPG AND THEIR EFFECTS ON TURKEY, Assoc. Prof. Emel PARLAR DAL. IRAN AND VIOLENT NON-STATE ACTORS: THE ISIS CASE, Prof. Dr. Özden Zeynep OKTAV.
 
 
Not: TASAM Yayınlarının kitapları http://yayinlar.tasam.org/ sitesinden çevrimiçi olarak alınabilir.

KİTABIN KÜNYESİ
Kitap Adı          : Yeni Güvenlik Ekosistemi ve Çok Taraflı Bedeli
Editör                   : Tolga SAKMAN, Ayşenur YILMAZ, Ufuk ÇİÇEK
Sayfa Sayısı      : 486 s.
Yayınevi               : TASAM Yayınları
Dizisi                    : Uluslararası İlişkiler Dizisi
ISBN                      : 978-605-4881-30-7
Yayın Tarihi        : 2018 Kasım
Fiyatı                     : 25,00 TL (KDV Dâhil)
 

ARKA KAPAK

“Ekosistem” kavramı canlıların var olmasını sağlayan unsurlarla canlılar arasındaki sistematik etkileşimi anlatmak üzere kullanılmaktadır. Ekosistemdeki bozulmalar, dünya coğrafyasının değişmesinden canlı sayısının azalmasına kadar varan bir dizi değişikliğe neden olmaktadır. “Güvenlik Ekosistemi” ise güvenlik politikalarını geliştiren veya bu politikalardan etkilenen aktörler ile küresel siyasi sistemde meydana gelen yapısal değişiklikler arasındaki sistematik etkileşimi anlatmak üzere kullanılan bir kavramdır.

Günümüzün güvenlik zorluklarını gidermek için savunma, istihbarat, yasa uygulama / polis, ceza hukuku, sınır / göç kontrolü, kritik altyapı koruması, acil müdahale, halk sağlığı yönetimi, ekonomik sürdürülebilirlik, kaynakların çeşitlendirilmesi ve adil dağıtılması, teknolojik kabiliyet yeterliliği, şehirleşme / nüfus hareketliliği kontrolü gibi unsurlardan oluşan ortak güvenlik ekosistemi; önce ülkelerin öznel (güvenliği) ardından küresel güvenliğinin kontrolü için öncelikli hareket alanını oluşturmaktadır.


SUNUŞ YAZISINDAN

“Yeni Güvenlik Ekosistemi ve Çok Taraflı Bedeli” yeni bir kavram ve bedel konusu, daha çok Başkan Trump’ın iktidara gelmesiyle çok fazla konuşulmaya başlanmış bir süreç. Çünkü Batı’daki ekonomik daralmaya bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin artık güvenlik otoritesinden kaynaklanan, dolaylı gelirlerle yetinmeyip direk gelirlere odaklanmak istediği noktasında bazı sonuçlar ortaya çıkmaya başladı. Başkan Trump Almanya’ya NATO kapsamında, geriye dönük 375 milyar dolarlık bir fatura çıkardı ve Almanya bunu ödemeyeceğini söyledi. Ödenip ödenmeyeceğini zaman gösterecek. Yeni bir güvenlik ekosistemi geliyor ve daha da önemlisi bu ekosistem kendi hukukuyla birlikte geliyor.


Süleyman ŞENSOY
TASAM Başkanı

GİRİŞ YAZISINDAN

Bugün dünya gündemin yer alan birçok somut ve teorik konunun tartışılacağı ortamlar için alan genişlemekte ama katılım sağlayacak aktörler azalmaktadır. Bu aktörlerin sayısının artırılması ve hareket alanlarının genişletilmesi, var ve etkin olan aktörlerin insafına bırakılamayacak kadar önemlidir. Etkin aktörlerin varlık nedenlerinin kaybolmasını beklemekte uluslararası sistem için sınırları zorlayacak bir tahammülsüzlük yaratacaktır. Bu süreci yönetmek küresel bir farkındalık ve yine tekraren belirtilen işbirliğinden geçmektedir.


Prof. Dr. Esra HATİPOĞLU
Nişantaşı Üniversitesi
  
Çağdaş dünyanın en temel hedeflerinden birinin toplumların yönetilenlerce tespit edilmiş kurallarla yönetilmesidir. Burada yönetenler değişse de kuralların değişmemesi esastır. Bu kurallara bir genelleme yapacak olursak insanlık tarihinin asırlara dayanan bir mücadelesinin muhassalası olan insan hakları, hürriyetleri, demokrasi, hukuk devleti gibi ortak değerlerin somutlaşmış, yazıya dökülmüş yansıması olarak bakmak doğru olur. Bu değerleri korumak için pek çok prensip teklif edilmekle beraber kanaatimce yönetimde şu dört ilke öne çıkmaktadır: Şeffaflık – Transparency, Hesap verebilirlik - Accountability, Katılımcılık - Participation ve Ön görülebilirlik - Predictability.


Dr. M. Vecdi GÖNÜL
Millî Savunma Eski Bakanı, Türksat Yönetim Kurulu Başkanı
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 252
Geleceğin Güvenliği  İstanbul’da Konuşulacak
Bu yıl dördüncüsü düzenlenecek İstanbul Güvenlik Konferansı, TASAM Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü (MSGE) tarafından Deep Learning Türkiye stratejik paydaşlığında 07-09 Kasım 2018 tarihinde İstanbul’da Elite World Europe Oteli’nde gerçekleştirilecek. İletişim Sponsoru TÜRKSAT Tanıtım kanalında konferansı canlı olarak yayımlayacak.
 
2018 Konferansı ile birlikte; geçen yıl olduğu gibi Katar Stratejik Araştırmalar Merkezi (QSSC) işbirliğinde Körfez’de Güvenliğin Geleceğibaşlıklı Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu 2018 ile “Afrika’da Güvenliğin Geleceği ve Türkiye” başlıklı Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu 2018 de alt etkinlikler olarak eş zamanlı icra edilecek.
 
‘Endüstri 4,0’ ve ‘Yapay Zekâ’ olgularının ışığında, “Geleceğin Güvenliği” ana teması ile gerçekleştirilecek Konferans; güvenlik mimarisinde Türkiye merkezli rekabetçi yeni perspektifler sağlamak iddiasında.
 
08 Kasım Perşembe günü saat 09.00’daki açılış oturumu ile başlayacak olan Konferans iki gün sürecek.
 
ABD’den Çin’e, Rusya’dan İran’a 40’a yakın ülkeden katılımcıları buluşturan İstanbul Güvenlik Konferansı; Geleceğin Güvenliğinde Endüstri 4,0, Geleceğin Güvenliğinde Yapay Zekâ, Robotik ve İnsansı Robotlar, Geleceğin Balistik, Konvansiyonel Savunma ve Uzay Sanayii, Geleceğin Güvenlik Örgütlenmesi ve NATO, Geleceğin Güvenlik Örgütlenmesi ve ŞİÖ, Geleceğin Güvenlik Örgütlenmesi ve Yeni Ordular, Geleceğin İstihbarat Yönetimi Veri Ekolojisi, Ağ Güvenliği ve Siber Tehditler, Siber Ordu Yarışları, Dijital Ekonomi ve Geleceğin Güvenliği, Gelecekte Sınır Problemleri Yönetimi, Güvenlikte Gelecek İkilemi, İnsansız Araçların Meydan Muharebesi: İHA, İKA, İDA, Güvenlikleştirilen Gelecek, Yeni Medya, Veri Ekosistemi ve Güvenlik, Geleceğin Akıllı Şehirleri ve Güvenlik Yönetişimi ve Geleceğin Yumuşak Güç Bileşenleri gibi tüm dünyanın gündeminde yer tutan yirmiden fazla konu başlığı ilgili uzmanlarca ele alınacak.
 
İstanbul Güvenlik Konferansı’na; Augustin TINE (Senegal Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetler Bakanı), Lolwah-Rashed AL-KHATE (Katar Devleti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü), Dalibor JEVTIC (Kosova Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı), Vecdi GÖNÜL (T.C. [E] Millî Savunma Bakanı), Aydın Nezih DOĞAN (Vali), Vahit ERDEM (Savunma Sanayii Müsteşarlığı Kurucu Müsteşarı, Kale Holding Yönetim Kurulu Üyesi, T.C.), Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKE (Rektör, Kıbrıs Amerikan Üniversitesi, KKTC), Prof. Dr. Melih BULU (Rektör, İstinye Üniversitesi), Prof. Dr. Lütfihak ALPKA (Rektör Yardımcısı, İTÜ), Prof. Dr. Bayasakh JAMSRAN (Moğolistan Bilimler Akademisi Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Müdürü), Enkhbaigal BYAMBASUREN (Stratejik Çalışmalar Enstitüsü Direktörü, Moğolistan Ulusal Güvenlik Konseyi), Jose Manuel SILVA (Şili Cumhuriyeti Büyükelçisi), Lahssan BOUFARES (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti Büyükelçisi), Dr. Yousif Ahmed Eltayeb ELKORDOFANI (Sudan Cumhuriyeti Büyükelçisi), Zekria BARAKZAI (Afganistan İslam Cumhuriyeti Başkonsolosu), Dimiter TONEV (Bulgaristan Cumhuriyeti Başkonsolosu), Ivana ZEREC (Hırvatistan Cumhuriyeti Başkonsolosu), Petar ARABADZHIEV (Bulgaristan Cumhuriyeti Konsolosu), Vesna FABRIS (Hırvatistan Cumhuriyeti Konsolosu), Corneliu POSTU (Tuğ-Gen., Romanya Savunma Personel Direktörü), Amadou Anta GUEYE (Tuğ-Gen., Başbakan Savunma Danışmanı, Senegal Cumhuriyeti), Gabriel RILLA (Albay), Babacar SECK (Albay , Senegal Büyükelçiliği Askerî Ataşesi), Masamba NDIAY (Bakan Emir Subayı, Senegal Cumhuriyeti), Regina ARMAH - Sayuti BABA - Asare Akoto ADARKWA (Gana Ulusal Güvenlik Bakanlığı Delegasyonu), Mohammed Najib PRINCE LAWSON - Tawakalitu Damilola LAWAL - Kehinde GIWA - Mariam ALI - Raymond Taiwo BALOGUN - Ibrahim Oluwayesi SALAMI - Samson Oladipupo ABIMBADE - Habeeb GANIU - Abiodun Semiu ADEYEMO (Nijerya Savunma Bakanlığı Delegasyonu), Dr. Johann SCHMID (Strateji ve Savunma Direktörü, Hibrit Tehditlere Karşı Koyma için Avrupa Mükemmeliyet Merkezi, Finlandiya Cumhuriyeti), Abdiaziz GOBDOON (Danışman, Somali Federal Cumhuriyeti Hükümeti), Çağatay DEMİREL - Erdem YABAN (EGM Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Temsilcileri), Özgür OTLU (3. Sınıf Emniyet Müdürü, Yozgat TEM Şube Müdürlüğü), Halil İbrahim ÖZTÜRK (Anayurt Güvenliği Grup Başkanı, Savunma Sanayii Başkanlığı), Emel ZORLU - Kerem Koray GÖKDEMİR (Güvenlik Stratejileri Dairesi, T.C. İçişleri Bakanlığı), Albay Ivan VEINGARTNER (Savunma Ataşesi, Hırvatistan Cumhuriyeti), Ivan PICUKARIC (Maslahatgüzar, Hırvatistan Cumhuriyeti), İdris KADYRKULOV (Kırgız Cumhuriyeti Millî Güvenliği Devlet Kurumu Başkanı), Mohamed EL NOKALY (Mısır Arap Cumhuriyeti Büyükelçisi), Uluç ÖZÜLKER (Büyükelçi [E], OECD Türkiye Daimi Temsilcisi), Murat BİLHAN - Aydın NURHAN (Büyükelçi [E], TASAM Başkan Yardımcıları), Fahri ERENEL (Tuğ-Gen. [E] Doç. Dr., İstinye Üniversitesi), İhsan TOY (TASAM Yönetim Kurulu Üyesi), Csaba VEZEKÉNYI (Savunma Politikası Müsteşar Yardımcısı, Macaristan Cumhuriyeti), Mustafa KAYA (Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı), Hüseyin ORUÇ (GİK Üyesi, Saadet Partisi), Iwan Wijaya MULYATNO - Wira Hadikusuma MASKARDI (Sosyal ve Kültürel İşler Departmanı, Endonezya Cumhuriyeti Genel Konsolosluğu), Umer SIDDIQUE (Müsteşar, Pakistan Büyükelçiliği) ve Mustafa ÖMER (Müsteşar, Sudan Cumhuriyeti Başkonsolosluğu) gibi isimlerin yanı sıra birçok uzman, akademisyen ve araştırmacı iştirak edecek.
 
Üç Panel; “Siber Güvenlik”, “Derin Öğrenme” ve “Yapay Zekâ”
 
İstanbul Güvenlik Konferansı’nda oturum başkanlıklarını sırasıyla Em. Yüksek Mühendis Albay Kani HACIPAŞAOĞLU, TASAM Eğitim, Sanayi ve Teknoloji Enstitüsü Direktörü Dr. Sevinç TUNALI ve Deep Learning Türkiye’den Yasemin YAŞAROĞLU tarafından üstlenilen “Siber Güvenlik”, “Derin Öğrenme” ve “Geleceğin Güvenliğinde Yapay Zekâ” panelleri de düzenlenecek.
 
TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri 11. kez sahiplerini bulacak
 
İstanbul Güvenlik Konferansı, ilk gününün akşamında önemli bir etkinliğe de ev sahipliği yapacak. TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri, Stratejik Vizyon Sahibi Devlet Adamı, Siyasetçi, Bürokrat, Bilim İnsanı, Kurum, İş Adamı, Sanatçı ve Gazeteci-Yazar olmak üzere sekiz kategoride veriliyor. Bu sene on birincisi düzenlenen Stratejik Vizyon Ödülleri, 08 Kasım 2018 Perşembe akşamı Elite World Europe Oteli’nde gerçekleştirilecek gala yemeğinin ardından düzenlenecek törende sahiplerine tevdi edilecek.
 
Başkan ŞENSOY: “Konvansiyonel güvenlik son yıllarını yaşıyor”
 
Konuyla ilgili yaptığı açıklamada “güvenlik” kavramının Birinci Dünya Savaşı’nda şekillenen ilk formu ile uluslararası çalışmaların temelinde yer almaya başladığını, İkinci Dünya Savaşı’nda güncellenerek en son Soğuk Savaş ile nihai hâlini alıp uluslararası sistemin, üzerine kurulduğu ve yönetildiği güvenlik şablonunun kurumsallaştığına değinen TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY, geleneksel güvenlik anlayışının son hâlinin ise 11 Eylül Saldırıları sonrası ABD’nin küresel terörizm ile mücadele stratejisini duyurması ve sistem içerisinde var olan tüm paydaşların bu stratejinin parçası ve uygulayıcısı olması ile anlamlandırıldığını belirtti.
 
1990’lardan sonra uluslararası sistemde yaşanan köklü değişimler ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği teknolojik gelişmelerin; modern dönemde yeni tehditlerin ortaya çıkmasına, mevcut tehditlerin ise şeklen değişime uğramasına sebep olduğunu söyleyen Başkan ŞENSOY: “Günümüzde ilk örneklerini gördüğümüz insansızlaştırılmış güvenlik alanı ise gelecekte en çok karşımıza çıkacak olgudur. Önce araçların insansızlaşması, arkasından muharebelerin ve en sonunda tüm güvenlik ve savunma çerçevesinde değerlendirilecek alanların bu şekilde değişmesi ile olgular, hedefler, yollar ve hatta sonuçların farklı şekillerde değerlendirilmesi gerekmektedir” dedi.
 
Konvansiyonel güvenliğin son yıllarını yaşadığını ve geleceğin güvenliğinin, değişen devlet ve hayat doğası çerçevesinde şekilleneceğinin altını çizen ŞENSOY sözlerini şöyle sürdürdü: “Günümüzde günü kurtarma, günceli konuşmanın güvenlik kavramında yeri olmadığı açıktır. Bu sebeple 2015 yılından beri düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz İstanbul Güvenlik Konferansı’nda, değişen güç ve mülkiyet kavramlarını analiz edebilmek için 2018’in ana teması ‘Geleceğin Güvenliği’ olarak belirlenmiştir.” dedi.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 241
11. TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri Açıklandı
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM tarafından 2006 yılından beri her yıl düzenli olarak verilen Stratejik Vizyon Ödülleri’nin on birinci yıl ödülleri (2018) açıklandı. Ödüller Stratejik Vizyon Sahibi Devlet Adamı, Siyasetçi, Bürokrat, Bilim İnsanı, Kurum, İş Adamı/Kadını, Sanatçı ve Gazeteci-Yazar olmak üzere sekiz kategoride veriliyor.
 
Türkiye ile olan dostluk ve işbirliği temelinde Türk milletinin sevgisini kazanan dünyadan başarılı isimlere, devlet adamlarına ve kurumlara da ödül tevdi ediliyor. Bu yıl “Stratejik Vizyon Sahibi Bürokrat Ödülü”nü Türkiye dışından Katar Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Korgeneral Ghanem bin Shaheen AL-GHANEM alacak. Aynı kategoride Türkiye’den Emniyet Genel Müdürü Celal UZUNKAYA ödül alacak.
 
Türkiye’nin, bölgesinde ve dünyadaki saygın konumunun sürekli yükselmesi için farklı fikirleri, uygulamaları ve bilimsel yaklaşımları ile ülkemizin stratejik vizyonunu paylaşan ve Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine taşımak için ciddi çabalar sarf eden devlet adamları, siyasetçiler, bürokratlar, iş adamları/kadnları, kamu kurumları, sanatçılar, gazeteci-yazar ve bilim insanlarının onurlandırılması amacıyla TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri 2006 yılından beri verilmektedir.
 

Başkan ŞENSOY: “Bilgelik ile stratejik vizyon marifettir ve taltif edilmelidir”
 
TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY konuyla ilgili yaptığı açıklamada; “stratejik vizyon” sahibi kurum ve yöneticilere tarihin kırılma anlarından birini yaşadığımız bu dönemde her zamankinden çok ihtiyacımız olduğunu söyledi. Bilge derinliğine sahip kişi ve yöneticilerimizin, bölgesel dengeler ile küresel parametrelerin yeniden tanımlandığı bu zorlu süreçte hayati öneme sahip olduğunu ifade eden ŞENSOY; “Bilgelik ile stratejik vizyon nitelikleri marifettir ve ödüllendirilmeyi hak ediyor. 2006’dan beri tevdi ettiğimiz ve artık kurumsallaşmış TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin ana fikri ise insan kaynağına dayalı kalkınma modelimizi teşvik etmektir” dedi.
 
Ödül töreni, ana teması “Geleceğin Güvenliği” olarak belirlenen, Türkiye’den ve dünyanın farklı coğrafyalarındaki 40’a yakın ülkeden resmî, sivil, özel ve her düzeyde katılımcıların yer alacağı seçkin ve öncü bir topluluğun katılımıyla icra edilecek İstanbul Güvenlik Konferansı 2018’in ilk günü akşamında, konukların da katılımıyla gerçekleştirilecek.
 
11. TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri, 08 Kasım 2018 Perşembe akşamı İstanbul’da Elite World Europe Oteli’nde saat 20.00’de gerçekleştirilecek gala yemeğinin ardından törenle sahiplerine tevdi edilecek.

 
11. TASAM STRATEJİK VİZYON ÖDÜLLERİ
ÖDÜL KATEGORİLERİ VE İSİM LİSTESİ ( takdim sırasına göre )
 
Stratejik Vizyon Sahibi Bilim İnsanı Ödülü
Prof. Dr. Nermin Abadan UNAT | Türk Yazar, Çevirmen, Hukukçu, Sosyolog, Siyaset ve İletişim Bilimci
Prof. Dr. Esra HATİPOĞLU | Nişantaşı Üniversitesi Rektörü
 
Stratejik Vizyon Sahibi İş Adamı/Kadını Ödülü
Akif ve Suzan EKİN | Ekin Teknoloji  
 
Stratejik Vizyon Sahibi Sanatçı Ödülü
Yılmaz ERDOĞAN
 
Stratejik Vizyon Sahibi Bürokrat Ödülü
Korgeneral Ghanem bin Shaheen AL-GHANEM | Genelkurmay Başkanı, Katar Silahlı Kuvvetleri, QATAR Devleti
Celal UZUNKAYA | EGM
 
Stratejik Vizyon Sahibi Siyasetçi Ödülü
Uğur İbrahim ALTAY | Konya Büyükşehir Belediye Başkanı 
 
Stratejik Vizyon Sahibi Gazeteci-Yazar Ödülü
Meliha OKUR
Merhum Cafer İSKENDEROĞLU
 
Stratejik Vizyon Sahibi Kurum Ödülü
ALJAZEERA
ODTÜ TEKNOKENT
 
Stratejik Vizyon Sahibi Devlet Adamı Ödülü
İdris GÜLLÜCE
 
 
_________________________________________________________________________________________________________________________________
Detaylı bilgi için lütfen şu linki kullanınız: http://svo.tasam.org
 
Yazar: Altan ÇETİN Alan: Balkanlar Hit: 431
Suriye Kaosuna Bosna Tecrübesiyle Bakmak
2012’de TASAM internet sitesinde yayınlanan bir yazıda “Meselenin diğer bir yönü ise, Bosna Savaşı’nda ki benzer bir uluslararası parçalanmanın Suriye olayında da ortaya çıkmış olmasıdır. Bosna Savaşı’nın tarafları olan Sırplar, Hırvatlar bir takım “büyük” devletler tarafından desteklenirken Bosnalı Müslümanlar ise girişte verilen bilgiden de görüleceği üzere Türkiye, ABD gibi ülkelerce desteklenmeye çalışılmıştır. Özellikle Sırpları destekleyen Rusların konumu Suriye’deki konumuyla kıyaslandığına ibretlik bir durum söz konusudur. Sırpların bu vahşet siyasetinin dünyada duyulması, düşünülenin aksine Bosnalı Boşnakların kurtulma ümitlerini arttırmadı. Aksine, BM ve NATO desteğinde özellikle Sırplar hedef alınarak bir ambargo başlatıldı. Fakat hem Sırpların eski müttefikleri olan Rusların yardımı, hem de coğrafi olarak daha iç kesimlerde bulunan Bosnalı Müslümanlara göre daha avantajlı olmaları sebebiyle, bu ambargodan Bosnalı Sırplar neredeyse hiç etkilenmediler. Olan zaten silah ve lojistik olarak çok zayıf olan Müslümanlara oldu. Dünyanın en büyük ordularından birine sahip Yugoslavya'nın, bu gücünü Sırplar neredeyse sonuna kadar kullanmışlardır. Bugün de Suriye ambargo muhalifleri vurmaktadır. İlaç ve yiyecek sıkıntısına dair haberler ortalıkta dolaşmaya başlamıştır. Rusya ve daha ironik ve fakat stratejik duruşuyla İran bugün Suriye’de çıkarlarına odaklanmış bir statükoyu korumak peşinde yaşanan insani ve ahlaki drama göz yummaktadırlar. Bu tutum Suriye’nin Bosnalaştırılması sürecine katkı sağlaması endişesi doğuran bir duruma yol açmaktadır.” tespitleriyle gidişatın uluslararası toplum eliyle nasıl çıkmaza sürüklendiğine işaret etmeye çalışmıştık.
 
Bu yazıda ise Bosna tecrübesini biraz daha derinlemesine inceleyerek gelinen son durumda yaşadıklarımızı Aliya İzzetbegoviç’in bize aktardığı malumat bağlamında değerlendirerek değişmeyen tuhaflığa bir kere daha işaret etmek istiyoruz. Tarihten ders almadıkça tekerrürü yaşamaya devam edecek gibiyiz.
 
Bosna Savaşı ardında bıraktığı pek çok ders cümlesinden olarak BM ve Uluslararası sistemin mükerrer mantığını bize gösterdi. Bu dersi bu savaşın doğrudan muhatabı olan Aliya’nın sözlerinden takip etmek durumu gerçekçi ve otantik bir şahitlikle tespit bakımından fevkalade önemlidir. Bu dersi bugün Suriye’de yeniden alıyoruz. Aliya için Bosna’da yaşananlar ne idi, ondan öğrenelim: “Bu, entelektüeller tarafından tasarlanan bir planla önceden tasarlanmış, sistematik ve vahşi bir soykırımdır. Bu savaşın, ünlü Sırp entelektüelleri tarafından düşünülüp sahneye konulduğu gerçeğinin altını çizmek istiyorum. İnanması güç gibi geliyor ama hakikat bu. İşte bu yüzden planları son derece tehlikeliydi ve yine aynı sebepten ötürü belki sonuçlarının onarılması da mümkün olmayacak”. Bkz. Aliyya İzzetbegoviç, Geleceği Yenilemek, Der. Asım Öz, İst. 2017, s. 86.
 
Aliya bu konuda meseleyi şu sözlerle fikrimize sunar, eleştirilecek bir BM ve uluslararası düzen yapısını açıkça gösterir. Bu yazı vasıtasıyla bugün ve gelecekte benzer derslere muhatap olacaklara bu tecrübe üzerinden bir uyarı bırakmak maksadıyla mevzu bahis edilmesinin faydasına binaen ortaya koyulması düşünülerek bu yazı hazırlandı.
 
“-1992’de- artık bağımsız bir devlet olduğu açıklanan Bosna-Hersek, uluslararası camia tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınmış ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda bir sandalye elde etmişti. Tüm üye devletleri şahsi ve kolektif savunma prensibi, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın temel niteliklerinden biridir ki bu husus 51. maddede belirtilmiştir. Buna göre biz artık Bosna-Hersek’in kurtulduğunu ve her türlü saldırıya karşı korunacağını düşünmüştük. Bildiğiniz gibi bu böyle olmadı. Bize düşen tek şey kendimizi savunmak oldu”. Bkz. Geleceği Yenilemek, s. 80. İşte Bosna savaşı Aliya’nın gösterdiği düzene bu güvenle başlayıp her defasında olduğu gibi hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştı. BM, bir düzen değil bir menfaat yapılanması olduğunu Bosna’da Aliya’nın bu şahitliğinde de görüleceği üzere göstermişti.
 
Peki, Avrupa ve BM düzeni bu süreçte ne yaptı? Aliya’dan dinleyelim; “Amerika’nın belli bir tarihte gerçek bir müdahale ve Sırp mevzilerini bombalama niyeti var mıydı? Ben şahsen bu konuda menfi düşünüyorum ki, gelişen olaylar da Amerika ve Avrupa’nın acil olarak böyle bir müdahale niyetlerinin olmadığı tezini doğrulamıştır. Buna tezat oluşturan diğer bir teze göre Amerika bu niyete sahipti ve Mitterand’ın gelişi -1992 Haziranındaki Bosna ziyareti kast ediliyor- onun müdahalesini önledi. Geldiği günlerde tansiyon çok yüksekti, vaziyet patlayacak bir balonun halini andırıyordu. O, balona iğne soktu ve havasını aldı. İşler artık hukuk, adalet ve uluslararası yasalara bağlı olarak işlememeye başladı. Her şey merhamet meselesine indirgendi. Bosna-Hersek’in haklarını savunmak yerine, uluslararası topluluk bize merhamet etmeye ve sadaka yollamaya girişti. Rüzgâr bu yönde esmeye başlayınca tarihimizin bir sayfası daha çevrildi. Bundan sonra artık bize, sözlü olarak bile olsa, ne bir destek verildi ne de bir müdahale talebinde bulunuldu. Sadece insani yardım hakkında konuşabileceğimiz muhataplarımız vardı, yardım istiyor muyduk istemiyor muyduk? Mitterand’ın gelişi uluslararası topluluk yeni bir politika başlattı”. Bkz. Geleceği Yenilemek, s. 80.
 
Hukukun yerine merhamet ve insani yardımı koyarak topun taca atılışı bugünlerde de çok yabancısı olmadığımız durumlardan. Bosna tecrübesinin bu tavrın ışığından unutmamak gelecekte tekerrürlere karşı uyanık kalmamızı sağlayabilecektir. Umutların boşa çıkışını ve uluslararası toplum denen şeyin bir milleti nasıl iğfal ettiğini Aliya çok açık söyler: Saraybosna sakinlerinin Başkan Mitterand’dan yana umudu-en az sonrasından hiçbir şey yapmadığını görmemizin ardından yaşadıkları hayal kırıklığı kadar- büyüktü… Yıkılmış şehrin vaziyetini gördükten, öldürülen şehir sakinlerinin sayısını öğrendikten ve genel olarak kıtlık çeken şehrin haline tanık olduktan sonra bütün bunların ona derinden tesir edeceğini ve onu artık bir şeyler yapması hususunda uluslararası toplumu harekete geçirmeye sevk edeceğini düşünmüşlerdi. Saraybosna halkının umutlarını itiraf edeyim ki ben de paylaşıyordum. Fakat umutlar boşa çıktı”. Bkz. Geleceği Yenilemek, s. 93.
 
Düşünün ülkenizde şiddete dayalı bir zorbalık ateşi yanmış ve kapınıza dayanıp canınıza ve daha kötüsü karınızın, kızınızın ırzına tasallut etmesi vaki ve işten bile değil ve siz Mitterand’a umut bağlamışsınız. Ahh Arakanım, Bosnam, Yemenim, Uluğ Türkistanım, Doğu Türkistanım ahh Filistinim ve daha pek çok mazlum yer işte umudun buna, bu vicdan fukaralığına bağlı!
Peki, Batı Bosna’da ne yaptı bakın Aliya ne diyor: “Bosna-Hersek’e en âlâ müdahalede bulunuldu ve dünya bunu bilmek zorundadır! Batı buraya geldi, bizim elimizi kolumuzu bağladı ve çekip gitti. Birçok defa şunu dile getirmeye çalıştım: Gelin, sahada ellerimizi çözün, çözün, sonra da ayrılın”. Bkz. Geleceği Yenilemek, s. 96.
 
Umutlar bu iken yapılan neydi? Aliya bunu da veciz bir şekilde anlatır: “Tam olarak gün belirtemeyeceğim ama bu senenin sonbaharında, -1993 kast ediliyor- Ekim ayında böyle bir ihtimale –askeri müdahaleye- olan inancımı kesin olarak kaybettim. Londra Konferansı kararları ölü cümlelerden ibaretti. Konferansın tüm kararlarının da gerçekleştirilmiş olmayacağı görülmekteydi ve uluslararası topluluk bir şeyler olsun diye çalışmayacaktı. Bu andan itibaren onlara inanmamaya başladım; yavaş yavaş kendime döndüm ve halkımı da bize kendimizden başkasının faydası olmayacağı, kendi kendimize bel bağlamamız gerektiği noktasında uyardım”. Bkz. Geleceği Yenilemek, s. 95.
 
Ölü cümlelerden ibaret konferansları ne kadar çok gördük ve görüyoruz değil mi? Aliya bu ölü cümlelerin bedelini de anlatır: “Bu her zaman böyle oldu. Batılı siyaset adamları tarafından yapılan her açıklama, her konferans isteyerek veya istemeyerek Sırplara, işlerine devam etmeleri mesajını vermiştir. Bunun her zaman bile istene verilen bir cevap olduğunu söylemek istemiyorum ama “Biz bir şey yapmayacağız” minvalindeki her açıklama Sırpların Bosna-Hersek’i yıkmaya ve toplumumuzu kendi topraklarından sürmeye devam etmelerine adeta davetiye çıkarmaktaydı. Bkz. Geleceği Yenilemek, s. 96. Mahut konferanslarda taca atılan toplar zorba ve zalime verilen mühlet ve teminat oluyor ve olmaya devam ediyor. Aslında verilen bu mesaj sorunun kim lehine çözülmesi istendiğinin de örtük mesajı oluyor.
 
Sonuçta ne oldu olan insanlığın istismarı ve zorbalıkla sona zorlamaktı. Aliya konuşsun son kez: “Bütün görüşmeler çok sıkıntılı bir atmosfer içinde geçmiştir. Kurbanların temsilcileri ile katliamların müsebbibi olan kişiler oradaydı. Owen, Wance, Stoltenberg ve diğerleri önünde, medeni bir devlet oluşturma çabasının müzakerecileri olarak tartışmak zorunda bırakıldık. Hava kırılmış gibiydi ve atmosfer hiçbir şekilde normal değildi. Bu müzakereleri çok basitçe kabul etmek zorunda kaldık, zira her defasında “Müzakerelerin olmamasının suçlusu kimdir?” türündeki aynı mantıksız soru ortaya atılıyordu. Bosna-Hersek böyle bir suçlamayı üzerine alamazdı. Bu müzakerelere gelmeyen taraf durumuna düşemezdik. Böyle bir riske giremezdik. Bu müzakerelere gidişimizi ne kendimi toplumumuz ne de hiçbir normal insan anlayabilir. Biz kandırıldık. Ben buna “insani aldatma” ya da “insancıllık istismarı” ismini veriyorum, zira bu insancıl politikanın başka bir yüzü vardır. İşte insancıl aldatma: eğer Cenevre’ye gelmezseniz, biz de insani yardımı durdururuz, UNPROFOR’dan askerleri geri çekmeyi düşünürüz vs.”. Bkz. Geleceği Yenilemek, s. 100.
 
Tüm bu karamsarlık içinde Aliya bir zafer ilan eder. Bu bir haysiyet zaferidir. Bir medeniyet tavrının başarısıdır: “Kültür ve insanlık onların yanında değil, bizim yanımızda yerini aldı. Neredeyse bütün savaş teamülleri onlar tarafından ihlal edildi, bizim tarafımızdan değil. Bu, Avrupa için bir başka sürprizdi. Eğer birileri kutsal şeyleri, köprüleri, kültürel anıtları tahrip ediyor, kadınları ve çocukları öldürüyorsa, Avrupa bunu yapanların ancak Bosnalılar olabileceğini düşünürdü. Neden? Çünkü kitaplarda böyle yazıyor, hayalî tasvirler yüzyıllardır yapılageliyordu. Onların gözünde biz Doğulu atalarımızla birlikte Asyalı bir tür olarak, yarı-vahşi insanlarız. Pekâlâ, öyle olsak bile ne değişir? Avrupa’nın medeni bir biçimde davranmalarını beklediği Avrupa kökenli halklar savunmasız insanları öldürdüler, camileri ve köprüleri tahrip ettiler. Biz bunu yapmadık. Bu nedenle, yurtdışına gittiğimde büyük bir gurur duyuyorum. Öncelikle olağanüstü bir cesaret ve direniş örneği gösteren, ikinci olarak da sıkıntılarımızın dehşetiyle yüzleştiğinde bile onuruna gölge düşürmeyen bir halka mensup olduğum için gururlanıyorum”. İşte bir şahsiyet adamı olan Aliya tüm bu yaşananlar içerisinden zaferini böyle dile getirir.
 
Aliya’nın ölüm yıldönümü günlerinden Onu rahmetle anarken bize bıraktığı ders ve tecrübeyi hatırlayıp geleceğimizi bununla aydınlatmanın faydalı olacağı ve müstakbel tecrübelerde BM düzeni ve uluslararası toplumun neyi nasıl ve niçin yaptığını düşünmek için geleceğe Bosna ve Aliya’dan dersler okumaya çalıştık. Dileriz tekerrür etmez.
 
Bugün Suriye’de bitmeyen mütekerrir kaos aynı aktörler tarafından çıkmaza benzer oyunlarla sokuldu. BM düzeni benzer bir mantıkla Suriye’de de uluslararası toplumun makûs çıkmazlarıyla kendini defalarca ortaya koydu. Bosna tecrübesini okuyarak Suriye’ye bakınca aynı filmin başka bir versiyonu gibi geliyor. Belki de Suriye’nin en büyük şansızlığı hâlâ bir Aliya’sının olmaması.
Yazar: Galip ÇAĞ Alan: Avrupa Hit: 787
“Öteki” Avrupa’da Kazan Kaynıyor!
Aslında bu yazının odağında, yakın bir vakte kadar Almanya’nın Kosova’daki birliklerini çekişi sonrasında Kosova’ya gösterdiği alicenaplık (!) ve hibe ettiği 44 askeri araç vardı. “Bayram değil seyran değil nedir bu cömertliğin kaynağı?” diye düşünürken Makedonya’da referandum süreci tamamlandı ve ABD’nin Rusya odaklı kaygıları haklı çıktı. Bu durumda iki gelişmenin birbiri ile bağını göz önüne bulundurup bu minval üzerine bir analizin yapılması da kaçınılmaz oldu.
 
Konunun ilgilileri hatırlayacaktır muhakkak ama yine de hatırlatmakta fayda var; 1998 yılında Miloseviç’in Sırp birlikleri ile Kosova polisi arasındaki çatışmaların büyümesi sonucu NATO’nun Kosova’ya gerçekleşen ve 78 gün süren müdahalesiyle Kosova, UNMİK’in (Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetimi) idaresine geçmişti. Ve böylece Sırbistan Kosova’dan çekilmek zorunda kalmış, lakin Kosova’ya yerleşen NATO birlikleri bugüne dek buradan ayrılmayarak görevlerine devam etmişlerdi. Ta ki 2017 yılı mayısına dek. Zira bahsi geçen tarihte Almanya; Kosova ve Sırbistan arasındaki barış ve istikrarın büyük oranda sağlandığı fikrine bağlı olarak burada bulunan birliklerini küçültme kararı alır. Ve 1350 Alman askerinin sayısını da 800’e çekme planını uygulamaya koyar.
 
Tarihler Eylül 2018’i yani geçtiğimiz günleri gösterirken, Alman KFOR’u Prizren’deki birlikleri boşaltarak sadece 70 askerle 2019 yılında Priştine’de konuşlanma kararı alınca burada kullanılan 44 askeri araç Kosova Güvenlik Gücü’ne hibe edildi. Ancak zannedildiğinin aksine Almanya’nın Kosova’ya ilgisi bu gelişme ile sınırlı değil. Çünkü bu yılın, şubat ayında, Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel bir Kosova ziyareti gerçekleştirmişti. Bu ziyaret sırasında Kosova-Karadağ sınırı sorunu başta olmak üzere birçok konuda Almanya’nın Kosova’ya büyük destek verdiğini ve özellikle Sırbistan’a karşı Kosova’nın neredeyse bir ortak olarak görüldüğünü öğrendik. Bunun yanında Almanya’nın Kosova’yı tanımayan beş AB ülkesini ikna için de çaba sarf edeceği ifade edilmişti. Ancak bu toplantı sonunda bölge ülkelerinin AB'ye doğru ilerlemesini memnuniyetle karşıladıklarını kaydeden Başbakan Ramush Haradinaj, "AB'nin Batı Balkanlar stratejisi Kosova için de Avrupa perspektifi öngörüyor. Biz Kosova ile Sırbistan arasında nihai bir çözümün gerekli olduğuna karar verdik ve ne zaman olacağından bahsetmeden böyle bir çözümü memnuniyetle karşılıyoruz. Kosova olarak Avrupa perspektifinde kararlıyız" diye konuşunca bu “Avrupa perspektifi” söylemi kulağa Avrupalılaşma gibi bir iz bıraktı. Elbette bu durum NATO açısından ve dolayısıyla da ABD ve Rusya için çok da kabul edilebilir bir durum değil. Ayrıca bunun ABD-Rusya ve AB arasında kalmış bir Kosova manasına geleceğini düşünmek de fazla spekülatif ve paranoyakça bir düşünce olmayacaktır. Tabii böyle bir düşünceye kapılanlar için kısa bir tarih yolculuğu da faydalı olacaktır. Haziran 1999’da Amerikan güçleri, eski Yugoslavya’ya girer girmez ilk iş olarak Bondsteel Üssü’ün bugün kurulu olduğu geniş araziye resmen el koymuşlardı. Bondsteel Üssü 460 bin metrekarelik bir alan. Dahası Amerikan güçleri üssün etrafındaki 320 kilometrelik yolların ve irili ufaklı 17 köprünün de kontrolünü alırken kimse de itiraz etmemişti. Peki, neredeyse bir şehir büyüklüğündeki, bu üsse neden ihtiyaç olmuştu? Kosova’da insan haklarını korumak ve barış için mi? NATO’nun Yugoslavya’yı 1999’da bombalamaya başlamadan çok önce Washington Post’ta, çeşitli yorumlarda “Ortadoğu’nun giderek kırılgan bir hal almasından sonra, Hazar petrollerini korumamızı sağlayabilecek Balkan üslerine ihtiyacımız olacaktır.” şeklindeki cümleleri hatırlama vaktidir belki de… Ya da Almanya’nın ABD’nin Balkanlarda boşalttığı alanları doldurmak için çalışmalar yaptığı iddialarını, kim bilir…
 
Bu arada Rusya’nın yumuşak gücü olarak da kabul edilen Makedonya’da, Yunanistan ile gerçekleşen isim krizini çözen (!) anlaşmanın AB’ye girişle birleştirilen danışma referandumu sonunda gerçekleşti. Sonuç; Hüsran! Ya da başka bir deyişle Rusya’nın dediği oldu belki de. AB 1-0 yenik kapattı ilk yarıyı.  Bu aslında şu demek; aynı Kosova’da olduğu gibi ABD-NATO-AB ve Rusya arasındaki bir başka müsabaka alanında da henüz bir kazanan yok ama bir kaybeden var: her iki ülkenin halkı, bilhassa da Türk ve Müslüman nüfus. Zira onların durumu tüm bu karmaşanın dışında zaten zordu. Şimdi çok daha muğlak ve sisli bir gelecek tasavvurunun eşiğinde bekliyorlar. Referanduma katılım resmi olmayan rakamlara göre %36 civarı. Bu oranın neredeyse tamamı evet oyu attı ise de iki suale çoğunluğun sağlanamaması referandumu geçersiz kıldı. Şimdi Makedonya için yeni bir sınav vakti. Zira Başbakan Zaev güvenoyu da alamazsa -ki bu 120 milletvekilinin 81’i demek- Makedonya’da bir erken seçim kaçınılmaz. Yani yeni bir istikrarsızlık süreci. Bu arada yaklaşık 2.000.000 seçmenin oy kullanması beklenilen referandumu 11 bin 907 yerli ve 493 yabancı  olmak üzere 12.000’i aşkın gözlemci izledi. Bu ilginin sebebini de araştırmak gerekli sanırım. Unutmadan ABD, geçersiz sayılan bu düşük katılımlı referandumu geniş katılımlı bir NATO desteği olarak okurken durumdan duydukları memnuniyeti de yazılı bir açıklama ile belirtti.
 
Almanya, Kosova’da barışı (!) sağlarken, Makedonya’da AB ve Rusya istikrar (!) için at başı yarışıyor. Ve tüm bunlar oluyorken Haşim Thaçi’nin 29 Eylül’de Sırp nüfusun yoğun olduğu Gazivode ziyareti sırasında yaşananlar sebebiyle Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic’in Sırbistan Genelkurmay Başkanı Milan Mojsilovic'e, güvenlik önlemlerinin en üst düzeye çıkarılması ve tüm emniyet güçlerinin hazır olması talimatını verdiğini kim biliyor?
 
Bekleyelim ve umalım ki Balkanlar bugününü aramasın…
Yazar: Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist Alan: Kuzey Amerika Hit: 745
ABD - Rusya Tatbikat Savaşları
Giriş

ABD 25 Ekim’de Baltık bölgesinde yapacağı NATO tatbikatı ile Rusya’nın Eylül 2018 başında doğu Sibirya’da yaptığı geniş çaplı tatbikata misilleme yapmaya hazırlanıyor. NATO genel sekreteri Stolberg, Trident[1] Juncture 2018 adlı tatbikata 31 ( 29 NATO üyesi + İsveç ve Finlandiya) ülkeden yaklaşık 45 bin asker, 150 uçak, 60 gemi ve 10 binden fazla askerin katılacağını açıkladı. Rusya’nın yaptığı Rostov 2018 adlı tatbikata ise 300 bin asker, 36 bin askeri araç, bin uçak ve 80 gemi katılmıştı. Rusya tatbikata ev sahipliği yapan Norveç’i dost olmayan bir davranış içinde olmakla suçladı.  
 

Blokları Belirsiz Yeni Soğuk Savaş

Rusya, coğrafi büyüklük ve kaynak yönüyle bir dünya devidir. Yüzölçümü ABD’nin yaklaşık iki katıdır. Doğal kaynak rezervi dünya kaynaklarının % 21’ni oluşturmaktadır. Keşfedilen mineral kaynaklarının parasal değeri 29 trilyon dolardır. Dünya gaz üretiminin % 30’unu, petrol üretiminin % 10’nu karşılamaktadır. Sovyet askeri potansiyelinin % 60’ı muhafaza edilmektedir. % 55 ile nükleer silah kapasitesinde dünyada birinci sıradadır. ABD % 40 ile ikincidir. Özetle Rusya Batı karşıtı dünyanın lideri konumundadır.
 
25 Ekim’de başlayacak bu tatbikat, iki binli yılların başında Kırım bölgesinde yapılan ve Kırım’daki Rus nüfusun büyük tepki gösterdiği NATO tatbikatlarından sonraki en kapsamlı tatbikattır. Ukrayna krizi sonrasında 29 Aralık 2014’de kabul edilen yeni askeri doktrine göre[2] NATO, Rusya için ana tehdit olarak belirlenmiştir. Buna göre sınırları boyunca klasik silahlar ve uyarı sistemleri ile NATO’ya karşı caydırıcılık sağlanacaktır.

Rusya, sınırları boyunca konuşlanan NATO birliklerinin uluslararası hukuka aykırı olarak konuşlandığını ve Rusya üzerinde siyasi ve askeri baskı yaratmayı amaçladığı sürekli vurgulamaktadır. NATO ise Ukrayna krizinden sonra Rusya’ya bakış açısını değiştirmiş ve ABD savunma konsept dokümanında belirtildiği gibi Rusya, bir numaralı tehdit olarak kabul edilmiştir.

2008 yılından itibaren ABD ve NATO, Rusya’nın Gürcistan’a arkasından 2011’de Suriye’ye ve Suriye krizi devam ederken 2014 başında Kırım’a müdahalesine sonrasında tam bir şaşkınlığa uğradılar. ABD ve NATO, Rusya gibi bir numaralı nükleer bir güce karşı hiçbir şey yapamadılar. Çünkü ne bir askeri hazırlıkları vardı, ne de siyasi bir bütünlük içindeydiler. Aynı zamanda NATO üyeliği için sürekli cesaretlendirdikleri Gürcistan ve Ukrayna’ya karşı da mahcup oldular. Güven kaybettiler. Şimdi artık bir Akdeniz ülkesi haline de gelen Rusya’yı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi kendi anavatanında sıkıştırmaya çalışıyorlar. Tampon bölge durumundaki eski Sovyet peyk ülkeleri artık NATO üyesi ve Rusya’ya karşı saldırı üssü konumunda.

NATO’nun savunma odaklı açıklamalarına rağmen, tatbikat senaryosu taarruza uygun bir strateji izlemeye yatkın görünüyor. Artık gelinen noktada yeni bir Soğuk Savaş yaşıyoruz. Tek farkı, ana aktörleri aynı fakat müttefikleri karışmış durumda. NATO üyesi Türkiye Rusya’ya yakınlaşırken, birçok Arap ülkesi İsrail’in yanında yer alabiliyor. Bloklar henüz tam oturmuş değil. ABD Rusya rekabeti Rusya’nın Suriye krizi ile birlikte Akdeniz’e inmesi ve akabindeki 2013 Ukrayna (Kırım) krizi ile ciddi bir tırmanmaya girdi. Her iki ülke stratejik güvenlik dokümanlarında birbirlerini bir numaralı düşman olarak resmen kabul etmiş durumda. 2008’de Güney Osetya ve 2014’de Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı sonrasında bugün NATO üyesi olmalarına rağmen benzer bir korkuyu Baltık ülkelerinin de duyduğunu söyleyebiliriz.

Tatbikatın neden Norveç’te yapıldığını sorgularsak, Norveç İkinci Dünya Harbinde Rusya’ya tek yardım ulaştırılabilen kuzey ekseninde yer alıyordu. O nedenle savaşın başında Almanya tarafından işgal edilmişti. Şimdi aynı Norveç bugün Rusya’yı tehdit olarak algılamakta ve NATO’ya ev sahipliği yapmaktadır.  O dönemde Türkiye tarafsız olduğu için Boğazlar yolu kullanılamamıştı.
 

Tatbikatın Siyasi, Ekonomik ve Psikolojik Hedefleri

ABD açısından NATO’nun Rusya sınırında kapsamlı bir tatbikat yapması çok yönlü hedef ve amaçları içermektedir. Bunları sıralarsak;

     - Öncelikle hala ciddi bir tedirginlik içinde bulunan Baltık ülkeleri (Litvanya, Letonya, Estonya) ile Romanya, Bulgaristan ve Polonya’ya kararlılığını göstermek

     - Rusya tehdidi ile NATO üyelerine daha fazla silah satmak

    - Rusya’yı Sovyetlerin çöküşünde kullandığı taktikle askeri harcamalarını artırmaya zorlamak ve böylece ekonomik açıdan zayıflatmak. Benzer strateji Sovyetlere karşı şöyle uygulanmıştı. 1980’de ABD savunma bütçesi 134 milyar dolardı, 1989’da 253 milyar dolara çıkarıldı. Bu miktar ABD milli gelirinin % 7’si kadardı. Sovyetler ise ABD ile dengeyi sağlayabilmek için 1980’de milli gelirinin % 22’sini ayırdığı savunma bütçesini % 27’ye çıkarmak zorunda kalmıştı. Bunu halkın ihtiyaçlarını dondurarak yapabilmişti. Böylece çöküşe giden yol açılmıştı. 
 
Bugün Rusya daha akılcı savunma harcamaları yapıyor. Yüksek teknoloji ve özellikle hava savunma sistemleri ABD ile yarışır durumda. Ve savunma harcamaları makul seviyelerde. 2017 itibariyle ABD askeri harcamaları 597 milyar dolar, ( 19 trilyon dolarlık milli gelirinin % 3’ü)  Rusya’nın ki ise 69 milyar dolar ( 1,3 trilyon dolarlık milli gelirinin % 4’ü) , yani ABD askeri harcamaları yaklaşık Rusya’nın 10 katı. ABD’nin NATO’yu kullanarak Rusya’nın askeri harcamalarını artırmak maksadıyla tehdidi Rusya’nın sınırları boyunca yaydığı söylenebilir.

NATO’nun 3 Ekim 2018’de yaptığı toplantıda Gürcistan’ın üyeliğinin tekrar gündeme alınması ABD ile Rusya arasında yeni bir kriz yaratma niyetini göstermektedir. Bu girişimin Rusya’yı Kırım’la birlikte iki ayrı bölgeye angaje etmeyi amaçladığı değerlendirilebilir. ABD ise, NATO üyelerinin askeri bütçelerini artırmalarını talep ederken NATO’yu kendi silah endüstrisinin bir pazarı olarak kullandığı açıkça ortadadır. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma füzesi alımına hala devam eden ciddi tepkiyi bu bağlamda irdelemek gerekir.

Rusya bugün daha ayakları yere basan bir strateji izlemektedir. ABD ile ekonomisini tehlikeye atacak seviyede bir silahlanma yarışına girmek yerine askeri gücünü kısa zamanda sonuç alıcı olarak kullanmaktadır. Bunu siyasi açıdan dağılmış bir görüntü veren NATO karşısında kararlı ve fırsatçı bir strateji ile gerçekleştirmektedir. 2008 Güney Osetya ve 2013 Ukrayna müdahaleleri ile kalıcı jeostratejik kazanımlar sağlamıştır.
 

Sonuç

Özetle şunu görmek gerekir ki, bu gibi tatbikatların ve krizlerin silah satıcılarına yaradığı bir gerçektir. Gerçek bir savaş olasılığı olduğu takdirde NATO, Rusya’ya karşı bir savaş kararı alabilir mi? Başta Almanya olmak üzere birçok ülke buna yanaşmayacaktır. Rusya ise sınırlarını çok iyi bilen bir politika izlemektedir. Hiçbir NATO ülkesine saldırmayacaktır. Ama Baltık’taki Kaliningrad ve Petersburg Rusya’nın yumuşak karnıdır. Petersburg, Karadeniz’in dışında doğrudan Atlantik’e açılan ve kışın donmayan tek limanıdır. Rusya’ya gelen ve giden tüm kargoların % 20’si bu şehirden yapılmaktadır. Özetle Petersburg taşıma ve lojistik yönden Rusya’yı tüm dünyaya bağlayan ideal bir üs konumundadır. [3] Baltık’ta bir abluka veya saldırı doğrudan savaş nedeni olacaktır. Ama Rusya, Kafkaslarda hiçbir ülkenin NATO üyesi olmasına da izin vermeyecektir. Bunu ekonomik ve askeri baskılar veya kriz ve yerel çatışmalarla mutlaka engelleyecektir. Ukrayna’nın NATO üyeliği ise çatışma olasılığı çok yüksek yeni bir kriz demektir.
 

[1] Üç dişli mızrak anlamına gelen Trident Yunan mitolojisindeki deniz tanrısı Poseidon’un Roma mitolojisindeki Neptün’ün mızrağıdır.
[2] http://www.neurope.eu/article/new-russian-military-doctrine-says-nato-major-threat
 
[3] Why St. Petersburg is your next transport & logistics market Published on 26.08.2016
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Orta Doğu Hit: 391
Mısır - İsrail İlişkilerinin Bugünü, Gelecek için Umut Olabilir mi?
Mısır- İsrail ilişkilerinin binlerce yıllık tarihi, menkıbeleri ile bir dinin ortaya çıkışına ışık tutmuştur. İki ülke arasındaki kadim ilişkiler,  20.yüzyılda, uzun zaman Eski Ahit’i hiç aratmamış, iki ülke 1979 yılına kadar birbirleri ile hep mücadele içinde olmuştur. Ancak 21. yüz yılda,  ikili ilişkilerin geldiği kavşak, Orta Doğu’da ve Doğu Akdeniz’de, bölge barışı için belki bir dönüm noktası olabilir.
 

Camp David bir Barışın Başlangıcıydı

Ama normalleşen ilişkilerin değil.  Yine de bu anlaşma ile Mısır’ın zımnen İsrail devletini tanımış olması ve Ürdün gibi İsrail ile ilişkileri somut anlaşmalara bağlaması, 1979 yılı sonrasının çalkantılarında, gözden kaçmış olsa bile, Mısır-İsrail ikili ilişkileri için bir atlama taşı oldu.

 
Savaşın Maliyetine karşılık Barışın Nimeti 

Mısır- İsrail ekonomik ilişkileri 1980 sonrasında resmi bir format kazandı. Ancak iki ülke arasındaki ilk ticaret anlaşması olan Mayıs 1980 anlaşmasının, hemen bir etki yarattığını söylemek mümkün değil. İlişkilerin ivme kazanmasında, 1990 lı yıllarda, Avrupa Birliği Akdeniz Ortaklığı (Barcelona Süreci) ile kat edilen yol kadar, Mısır ve İsrail’in ortak güvenlik sorunlarına ortak çözümler arama girişimlerinin katkıda bulunduğunu kabul etmek gerekir.
 
1990 lı yıllarda, Mısır, Ürdün gibi İsrail ile ortak ekonomik projelere imza attı. Özellikle Ortak Nitelikli Sanayi Bölgelerin(QIZ) üretim ve ikili ticaret ilişkilerinde oynadığı rol önemli hale geldi. 
 

Yapıcı İlişkiler için Gaz Pedalına Basmak

Freni tutmayan Orta Doğu’da, gazı, ateşin üzerine dökmek yerine, paylaşımın emrine vermek,   2000 li yılların başında Mısır-İsrail ilişkilerine damga vurdu. 2005 yılında TPAO ile tüm lisans anlaşmalarını iptal eden Mısır, El Ariş’ten Ashdod limanına doğal gaz sevkiyatı yapmaya ve enerji güvenliği sıkıntısı çeken komşusu ile ticareti geliştirmeye başladı.
 
Doğal gaz, iki komşu arasında kurulan bir çıkar köprüsü olmuş çıktı. Sonra El Ariş tesislerini, akıllarına estiğince kundaklayan Sina  teröristlerini birlikte etkisiz halegetirmek, bir başka ortak hedef haline geldi. Kurulan köprülerden ise, turistler yürürdü, yürüdü. İsrail Mısır’a, Mısır İsrail’e aktı. Yahudiler, kovuldukları kadim topraklara dönmenin heyecanını yaşadı, Koptki mahallesinde bulunan dünyanın en eski sinagog’unu ziyaret(Beit Ezra), adeta bir hac vecibesi oldu. Ama Sharm el Sheik ile Hurgada da deniz ve güneşi ile onlar için cazipti. Mısır halkı ise, İsrail’in ünlü  tıp merkezlerine tedavi maksatlı ziyaretlere ve Ölü Deniz’in gizemini keşfe başladı. Lüks düşkünü Mısır’lı kadınlar için  pırlanta atölye ve fabrikaları ilgi odağı oldu.
 

2011 de ki Ani Fren’in Etkisi

Arap Baharı ve ideolojik yansımasının ilişkilerdeki gölgesini hemen gördü iki ülke. Gaz aktarımı aksadı ve durdu. Turizm ise tamamen kesildi. Taaki 2013 yılındaki değişime kadar. 2013 de, 1979 anlaşmasına bağlılık yemini eden El Sisi’nin siyasi manevrası yanısıra, Mısır ekonomisinin acil çözüm bekleyen ihtiyaçları, iki ülkeyi 3 yönden gelen ivme ile yine ortak zeminde buluşturdu.
 
a.   Sina’da teröristler ile mücadele yetkisi, yarımadanın sahipliliğini resmen üstlenen Mısır’a verildi.
 
b.   Kendisi için, genel olarak Filistin, özel olarak Gazze’yi hem ekonomik, hem de siyasi-toplumsal istikrarsızlık menşei ilan eden Mısır, İsrail için de sorun olan sınır kapılarını İsrail ile birlikte denetlemeye, hatta açılmış gizli tünelleri lağım suyu ile doldurmaya başladı.
 
c.   Mısır artan nufusu ve iddialı kalkınma projeleri için net enerji ithalatçısı haline gelmişti artık. Bunun için iki temel adım attı. Bunlardan en önemlisi, doğal gaz aramaları için deniz komşuları olan Güney Kıbrıs, Filistin ve Lübnan ile açık, İsrail ile kağıt üzerinde görünmeyen Münhasır Ekonomik Alan Anlaşmaları(EEZ) imzalayarak, hemen gaz arama faaliyetlerine başladı. Zohr’da çok zengin bir yatak buldu da. Bu arada acil ihtiyacını gidermek için, 2011 sonrasında duraksayan İsrail-Mısır gaz ticaretini, bu defa ithalatçı olarak başlattı. Ama en önemlisi, dikat çekici bir adım daha attı.  
  

Mısır - İsrail Gaz Ortaklığı

Geçtiğimiz Eylül ayında, İsrail deki Tamar ve  Leviathan gaz kuyularını işleten Delek ve Noble Enerji şirketleri ile Mısır Doğu Gaz Şirketi(EEGC: Egyptian East Gas Corporation), Mısır’a uzanan boru hattının işletme yetkisini alarak, Mısır’a 15 milyar dolarlık gaz ihracatının önünü açtı.EEGC ortak şirketin %39 hisse sahibi.  Önümüzdeki 10 yıl içerisinde şirket, İsrail’in iki kuyusundan, Mısır’a  64 milyon metre küp gaz sevkiyatını taahhüt etmekte. Gazı 2019 dan itibaren salıverecekler.
 
Bu arada, Mısır-İsrail-Kıbrıs -Yunanistan ve İtalya Doğu Akdeniz ittifakı, Avrupa’ya Yunanistan v İtalya üzerinden ortak gaz sevkederek, Avrupa’nın Rusya gazı bağımlılığını azaltma çabasında. Onun için de Mısır, hem Delek, hem de Noble Enerji’den, Zohr’dan gaz çıkarmak için destek alıyor.
 

Orta Doğu’da Değişen bir Eğilim için Umut Olur mu?

En kalabalık Arap ülkesi olan Mısır ile kadim düşmanlığı, kadim dostluğa çevirmede, Akdeniz Gaz projesi ve Mısır-İsrail yeni ekonomik ilişkileri etkili olur mu? Bana olabilir gibi geliyor. İş ki ortalığı karıştıran bölge dışı müdahaleler ve ideolojik yaklaşımlar işe ellerini sokmasın. Ortaklık ve yakınlaşma, Mısır ile önemli ilişkileri olan Rusya’nın da merceğinde. Ama Rusya, Doğu Akdeniz Gaz faaliyetlerine Gazprom ile paydaş olmanın yollarını arıyor. Sanırım ve umarım böyle yapıcı yaklaşımlar gelecek için umut olur ve barışa geçit verir.  
 
11 Eki / 2018

Türkiye ve IMF

Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Türkiye Hit: 587
Türkiye ve IMF
Türkiye 1947 yılında IMF’ye kurucu üye olarak katılan, ülkelerden biri olarak 189 üyesi olan fon için ayrıcalıklı bir statüye sahiptir. Bu statünün tarihi önemi ise, 2. Dünya savaşı sonrasında galip ülkeler blokunda yer alan Türkiye’nin, savaşın enkazını kaldırmak için kurulan Dünya Bankası ve IMF’ye aynı yıl üye olmasından ve kendini, hem yenidünya düzenine, hem de o zaman için yeni para sistemi olan Bretton Woods sistemine paydaş olarak kaydettirmesinden kaynaklanır.

 
 Bretton Wood Sermayeyi 30 yılda Tüketti.  Ya IMF?

1960’lı yılların ikinci yarısında dünya mali sisteminin içine düştüğü açmaz, Bretton Woods kurumlarının kapısını,  güven, likidite ve ödemeler dengesi uyum sorunları ile çaldığında, bugün yapılan pek çok tartışma yapılmış, henüz bu kadar entegre olmayan bir dünyada, yaygın şikâyetler, tüm mali çevrelerde yüksek sesle yankılanmıştı. Özellikle kendi ayakları üzerinde yavaş yavaş durmaya başlayan Avrupa’da,  ABD dolarından ayrılma, hatta altın ile ödeme sistemine geri dönme konusunda parlak fikirler beyan edilmeye başlamıştı. Bu nedenle dünyanın en büyük iki altın ürecisi Sovyetler Birliği ve Güney Afrika’ya güç kazandırmamak için kolları sıvayan IMF, 1970’li yılların başında Özel Çekiş Hakları (Special Drawing Rights - SDR) gibi bir ödeme aracı yaratarak, likidite sıkıntısı çeken üyelerine, dünya ticaretinin daralmaması için ufuk açmıştır. O yıllarda, ABD tek taraflı olarak parasını altın referansından koparmış ve sabit kur sisteminden de çıkarak, doları serbest dalgalanmaya bırakmıştır. Diğer ülkeler de doları takip etmeyi bir poitika seçeneği olarak benimseyince artık sistemin bel kemiği olan sabit kur sistemi, onarılmaz bir biçimde kırılmıştı. Tabii Bretton Woods sistemi de içine çöktü gitti. Ama IMF, aynen ikiz kardeşi Dünya Bankası gibi, kendi işlevini yenileyerek, yeni dünya düzenine çözüm üretmeye devam eden bir kurum olarak kaldı.
 
 
Köprülerin Altından Nice Azgın Su Geçti

Savaşlar, çatışmalar ve birbirini izleyen petrol krizleri, taşkınlar yaratırken, köprü ayaklarının sağlam kalması önemliydi. IMF çok sıkıntıya düşen üyelerine bazı kota dışı genişletilmiş kolaylıklar bile sağladı. Türkiye de siyasi yaptırımlar yaşadığı yıllar dışında (Kıbrıs ve darbe konjonktürleri), bunlardan olabildiğince yararlandı. Yararlanırken artık “yapısal denetim” işlevi de görerek, yakın denetim yapan IMF’nin verdiği acı reçeteleri, stand-by anlaşmaları çerçevesinde uygulamak zorunda kaldı. Sistemi siyasi nedenlerle esnetmediği zaman başarılı da oldu. Kurucu anlaşmanın 4. maddesi, diğer üyelerine olduğu gibi, hem IMF’ye, hem de Türkiye’ye karşılıklı danışma, inceleme ve birlikte çalışma yetkisi veriyordu. Ama 1980’li yıllarda, Türkiye bir de IMF anlaşmasının 8. maddesi uyarınca, önce ticari serbestleşmeye, sonra da mali serbestleşmeye giderek küresel ekonomiye eklemlendi. 
 
Biz her zaman yükümlülüklerimizi bihakkın yerine getiremedik. IMF de Türkiye’ye  her zaman doğru ve etkin politika önermedi. Ama öyle veya böyle savaş yıllarından sonra karşılaştığımız en büyük kriz olan 2001 krizinde, hem IMF, hem de AB uyum süreçleri ile Türkiye mali disiplin, kurumsal özerklik, bütçe tahsis etkinliği gibi konularda, deyme ülkenin erişemeyeceği bir yetkinlik kazandı. Bunu da hangi kadrolar başardı biliyor musunuz? Reçetelere kurucu üye gururu ve başarı azmi ile harfiyen uyan, hiçbir populist yaklaşıma mali disiplini feda etmeyen AK Parti hükümetleri ve kadroları.
 

IMF Borcu Alınmayan Yıllar, IMF’siz Yıllar Değil

Türkiye, üyeliğinin başından itibaren 19 kez IMF ile düzenleme yapmıştır. Bunların 2000’li yılların başına isabet edenlerinden de alnının akı ile çıkmayı başarmıştır. Ama her yapılan anlaşmayla birlikte, IMF karşıtı bir siyasi söylem de benimsenmiştir. Ancak bu konuda Türkiye yalnız değildir. Malezya, hem IMF karşıtı söylem geliştiren, hem de bu kurumla  borç bağını koparan ilk ülkedir. 2004 yılında Brezilya da IMF borçlarını kapamayı başarmıştır. Zaten Bolivya’dan, Meksika’ya ve Venezuela’ya kadar Latin Amerika ülkeleri, Sırbistan gibi  ekonomik olarak biraz palazlanan bir çok ülke, IMF borçlarını silme becerisi göstermiştir.
 
2007 yılı aynı özgüven ve gururun Türkiye’ye de IMF borçlarını temizleme kararı aldırdığı yıldır. 2008 ve 2009 yıllarında ise tüm bozulan küresel dengelere rağmen Türkiye, kendi kendine yeterli olacağı iddiasını sürdürmüştür. Bu iddia ile tutarlı bir şekilde, 2009’dan sonra, yeni stand-by anlaşmaları için, IMF’nin kapısına gidilmemiştir. Ancak, 2013 yılında Türkiye’nin IMF’ye olan son borç dilimini ödemiş bulunması, önemli bir gerçeği değiştirmemektedir.
 

Türkiye Dünya Para Sisteminden Çıkmadı

Çıkmamalı da. Hiç bir kapıyı, bir daha açılmayacak biçimde kendi yüzüne kapamamalı. Dünyanın bin bir hâli var.  Nitekim Fon ile en son 4. madde istişaresi 11 Ocak 2017’de yapılmış gözükse bile, Türkiye’nin halen IMF’de, 4660 milyon SDR kotası bulunuyor. Yani kota adı altında, her üye ülkenin yaptığı gibi Türkiye, fona bir üyelik aidatı ödüyor. Hani ihtiyacı olunca borç alabilsin diye. Türkiye’nin şu çalkantılı dünyada, akılcı duyarlılığı, popülist duygusallığa kurban etmemesi ve  kurucu konumda bulunduğu uluslararası kurumlardan palamarı çözmemesi iyi olur.  Akl-ı selim bunu gerektirir.
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 793
Yapay Zekâ Konferansı Ankara’da Yapıldı
Yapay zekâ alanında uzmanların ve akademisyenlerin katıldığı Yapay Zekâ Konferansı (DeepCon’18) 05-06 Ekim 2018 tarihinde Ankara’da gerçekleştirildi.
 
Ülkemizin en büyük yapay zekâ topluluğu Deep Learning Türkiye, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile HAVELSAN tarafından TASAM Eğitim, Sanayi ve Teknoloji Enstitüsü ana paydaşlığında “Yapay Zekâ Üreten Türkiye” ana temalı Yapay Zekâ Türkiye Konferansı, 1.600 kişilik katılımla bu yıl ilk kez gerçekleştirildi.
 
İki gün süren etkinliğin ilk gününde uzman konuşmacıların sunumlarına, ikinci gün ise uygulamalı atölye çalışmalarına yer verildi. “Yapay Görsel Zekâya Doğru”, “Microsoft'un Yapay Zekâ ile Türkiye'ye Etkisi”, “Yapay Zekânın Hukuk Alanındaki Yansımaları”, “Otomotivde Yapay Zekâ”, “Türkiye’nin Yapay Zekâ Stratejisi Ne Olmalı?”, “Siber Güvenlik ve Derin Öğrenme Uygulamaları”, “Türkiye'de Endüstri 4,0 Evrimi” başlıklı sunumların yapıldığı konferansta “Türkiye’de Yapay Zekâ Çalışmaları” başlıklı panel de düzenlendi.
 
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nda gerçekleştirilen Yapay Zekâ Konferansı’nın açılış konuşmalarını Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Dr. Ömer Fatih Sayan, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Yardımcısı Mehmet Fatih Kacır, Millî Eğitim Bakanı Danışmanı Doç. Dr. Hilmi Çolakoğlu, HAVELSAN Genel Müdürü Ahmet Hamdi Atalay ve Deep Learning Türkiye’den Merve Ayyüce Kızrak (Haliç Üniversitesi ) yaptı.
 
DeepCon’18 Konferansı’nın konuşmacıları ve oturum başlıkları ise şunlardı: Doç. Dr. Aykut Erdem (Hacettepe Üniversitesi) “Yapay Görsel Zekâya Doğru”, Onur Koç (Microsoft Türkiye, CTO) “Microsoft'un Yapay Zekâ ile Türkiye'ye Etkisi”, Av. Sertel Şıracı (İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu Başkanı) “Yapay Zekânın Hukuk Alanındaki Yansımaları”, Ali Osman Örs (NXP, Otomotivde Yapay Zeka Stratejisi Yöneticisi), “Otonom Araç Tasarımında Yapay Zekâ”, Dr. E. Serdar Gökpınar (Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı TTGV) “Türkiye’nin Yapay Zeka Stratejisi Ne Olmalı?”, Prof. Dr. Berk Sunar (Worcester Polytechnic Institute) “Siber Güvenlik ve Derin Öğrenme Uygulamaları”, Alper Gerçek (ASELSAN) “Türkiye'de Endüstri 4,0 Evrimi”. Moderatörlüğünü Sabah Gazetesi’nden Şule Güner’in yaptığı Türkiye’de Yapay Zekâ Çalışmaları Paneli’ne panelist olarak; Doç. Dr. Alper Baştürk (Erciyes Üniversitesi), Deep Learning Türkiye’den Doç. Dr. Deniz Kılınç (Celal Bayar Üniversitesi) ve Dr. Şebnem Özdemir (Beykent Üniversitesi) ve HAVELSAN, Büyük Veri ve Yapay Zeka Teknolojisi Müdürü Orçun Dayıbaş ile Zingat.com, CTO’dan Mehmet Erkek katıldılar.
 

ESTEN Direktörü Dr. Sevinç Tunalı’dan “Eğitimde Yapay Zekâ” atölye çalışması
 
Üreten güçlü Türkiye için yapay zekâ alanında çalışan akademi, özel sektör ve kamu aktörlerinin bir araya getirilmesinin hedeflendiği iki günlük etkinliğin ilk gününde akademisyenlerin ve uzman konuşmacıların sunumlarına, ikinci gününde ise 23 uygulamalı atölye çalışmasına yer verildi. TASAM Eğitim, Sanayi ve Teknoloji Enstitüsü (ESTEN) direktörü Dr. Sevinç Tunalı’nın yönettiği “Eğitimde Yapay Zekâ” atölye çalışması da gerçekleştirildi.
 
Çağımız “büyük veri”, “endüstri 4,0” gibi kavramlarla hızla şekillenirken devletlerin ulusal stratejilerinde yer bulan “yapay zekâ” alanında ulusal stratejimizin geliştirilmesine, yeniliklerin sunulup tartışılmasına katkı sağlamayı amaçlayan Konferans her disiplinden yüksek katılımcı profilinin iştiraki ile gerçekleştirildi.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 881
İstanbul İktisat Konuşmaları 2. Toplantısı Yapıldı
İktisat teorisindeki gelişmelerin tartışılması, dünya ve Türkiye İktisadı analizinin farklı bakış açılarıyla değerlendirilmesi maksadıyla TASAM tarafından başlatılan “İstanbul İktisat Konuşmaları” serisinin ikincisi gerçekleştirildi.
 
02 Ekim 2018 Salı günü saat 18.30’da Hilton Boğaziçi Oteli’nde düzenlenen sınırlı katılımlı İstanbul İktisat Konuşmaları yemekli toplantısına; TASAM Başkan Danışmanı Prof. Dr. Sedat AYBAR (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Güneri AKALIN (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Sinan ALÇIN (İstanbul Kültür Üniversitesi), Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU, Prof. Dr. Aysu İNSEL (İstanbul Aydın Üniversitesi), Danışman Abdullah BOZGEYİK başta olmak üzere Türk iktisatçıları iştirak ettiler.
 
İktisat yazınına katkıda bulunmuş, yaratıcı düşünceyi uygulamaya taşıyabilmiş, ulusalda ve küreselde sorunlara cevap vermek amacıyla yenilikçi araştırmalar yapan, alanında seçkin düşünürleri bir araya getirmeyi amaçlayan “İstanbul İktisat Konuşmaları” Platformu; TASAM’ın inisiyatifi ile belli bir ihtiyaç sonucu oluşturuldu.
 
Son dönemde, mevcut ulusal ekonominin karşılaştığı zorluklara neo-klasik iktisat akımın verdiği cevapların yetersizliği, yeni arayışların gerekliliğini göstermektedir. Bu çıkmazın, toplum bilimlerinin diğer alanlarını iktisat teorisine katkı yapar hâle getirdiği günümüz koşulları dikkate alınarak yapılan toplantıda; mevcut ulusal zorlukların yerel ve küresel şartlar ile iktisat disiplini merkezinde, inter-disipliner bir yöntemle ulusal iktisadi çıkmazlara ve yerel iktisadi yazınına çözüm önerileri konuşuldu.
 
Üretim ve para sermayesinde yaşanan kırılmanın, alenen krizlerin iktisadi ve toplumsal etkilerini derinleştirdiği; küresel siyasi gerilimler ve ekonomik açmazların, ülkelerin özgün şartları çerçevesinde özgün politikalar oluşturmasını zorunlu kıldığı; şartların özgünlüğünün, Merkez Bankası gibi kurumların nasıl çalışıp nerede müdahale etmesi gerektiğine dair tartışmaları yapılmasını gerektirdiği de toplantıda öne çıkan değerlendirmeler arasında yer aldı.
 
Küreselleşme ve finansallaşmanın getirdiği faktör fiyatlarındaki oynamaların, ülkeleri tek tek farklı hız ve kapsamda etkilediği tespitinin yapıldığı toplantıda; bunun doğal sonucu olarak ülkelerin özgün deneyimlerinin öneminin, iktisat teorisine yaptıkları katkı açısından çoğaldığı dile getirildi. Özellikle miktar genişlemesinin sona erip vergi savaşlarının başladığı bir konjonktürde ülke deneyimleri ve süreçlerin nasıl yönlendirilmesi gerektiği konularının önem arz ettiği vurgulandı.
 
Belirli periyotlarla toplanmayı hedefleyen Platform, kendi toprağından doğan bir iktisat anlayışının mümkün olup olmadığını araştırmayı amaçlıyor.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 833
İstanbul İktisat Konuşmaları Devam Ediyor
TASAM tarafından başlatılan ve iktisat teorisindeki gelişmelerin tartışıldığı, dünya ile Türkiye iktisadı analizinin farklı bakış açılarıyla değerlendirildiği  “İstanbul İktisat Konuşmaları” serisinin ikincisi İstanbul’da yapılacak.
 
02 Ekim 2018 Salı günü saat 18.30’dan itibaren İstanbul’da Boğaziçi Hilton Oteli’nde düzenlenecek sınırlı katılımlı İstanbul İktisat Konuşmaları yemekli toplantısına TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY, TASAM Başkan Danışmanı Prof. Dr. Sedat AYBAR (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Erhan ASLANOĞLU (Piri Reis Üniversitesi), Prof. Dr. Güneri AKALIN (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Sinan ALÇIN (İstanbul Kültür Üniversitesi), Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU, Prof. Dr. Ege YAZGAN (İstanbul Bilgi Üniversitesi) ve Prof. Dr. Aysu İNSEL (İstanbul Aydın Üniversitesi) başta olmak üzere Türk iktisatçıları katılacaklar.
 
“İstanbul İktisat Konuşmaları” Platformu; iktisat yazınına katkıda bulunmuş, yaratıcı düşünceyi uygulamaya taşıyabilmiş, Ülke’ye dair ve küresel sorunlara cevap vermek üzere yenilikçi araştırmalar yapan, alanında seçkin düşünürleri bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM’ın inisiyatifi ile belli bir ihtiyaç sonucu oluşturulan ve sürdürülebilir periyotlarla toplanmayı hedefleyen Platform, kendi toprağından doğan bir iktisat anlayışının mümkün olup olmadığını araştırıyor.
 
İstanbul İktisat Konuşmaları serisinin ilki 26 Nisan 2018’de TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY, TASAM Başkan Danışmanı Prof. Dr. Sedat AYBAR (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Aysu İNSEL (İstanbul Aydın Üniversitesi), Prof. Dr. Erhan ASLANOĞLU (Piri Reis Üniversitesi), Prof. Dr. Seyfettin GÜRSEL (Bahçeşehir Üniversitesi), Prof. Dr. Asaf Savaş AKAT (Bilgi Üniversitesi) gibi önde gelen Türk iktisatçılarının katılımı ile gerçekleştirilmişti. İlk toplantının ardından Sonuç Raporu hazırlanmış ve TASAM internet sitesinde yayınlanmıştı.
 
Yazar: Galip ÇAĞ Alan: Avrupa Hit: 853
İsim Krizinde Rusya’nın Rolü?
Bundan iki ay evvel yine bu sütun için kaleme alınan “İsim Krizi”ne dair yazıda krizin çözümünün zannedildiği gibi gerçekleşmediği; henüz atılması gereken birçok adımın, aşılması gereken çok fazla engelin olduğu ifade edilmişti. O vakitler karşılıklı imzalanan anlaşma henüz Makedonya Parlamentosu tarafından onaylanmadığından, referandum tarihi belli değildi ama şimdi 30 Eylül’de Makedonya halkının sandık başına gideceği kesin. Her iki tarafta yaşanan iç muhalefet ve eylemlerle kısıtlı olmayan bir bunalım hali de kendini iyiden iyiye hissettirmekte.
 
Herkesin gözü bu çözüm/mutabakat sürecinin üzerinde iken 17 Eylül’de ABD Savunma Bakanı Jim Mattis’ten hiç de yabana atılamayacak bir iddia –bizde olmasa da- uluslararası medyaya bomba gibi düştü. Mattis açıklamasında açıkça Rusya’nın Makedonya’ya illegal para transferi yaparak burada çözüm karşıtı ve Rus yanlısı grupların kurulup desteklenmesini sağlamaya çalıştığını iddia etti. Daha doğrusu bu, doğrudan Rus hükümetini eldeki istihbarat bilgilerine vurgu yaparak bir ithamdı. Bu açıklama sonrasında Makedonya Başbakanı Zoran Zaev "Rusya Makedonya'nın dostudur" diyerek Rusya'nın referanduma müdahale ettiğine dair hiçbir unsur olmadığını ifade ederken Rusya'ya yönelik benzer suçlamalarda bulunan Yunanistan, iki Rus diplomatı sınır dışı etmişti bile. İddiaları reddeden Moskova da Yunan diplomatları sınır dışı ederek Atina'ya misilleme yapmakta gecikmedi elbette.
 
Rusya, ABD’nin bu iddiasına bundan birkaç ay önce cevap vermişti garip şekilde. Zira Haziran ayında Rusya'nın AB Daimi Temsilcisi Büyükelçi Vladimir Çizov, Yunan basınına yaptığı açıklamada Makedonya'nın NATO üyesi olma tercihinin "bir hata" olduğunu söylerken, "Sonuçları olacak hatalar var." demişti duruma dair. Ağustos ayında da Nova Makedonya haber portalına konuşan Üsküp'teki Rusya Büyükelçisi Oleg Şçerbak, Batı'yı Makedon seçmenler üzerinde "güçlü bir medya baskısı ve psikolojik baskı" oluşturmakla suçlamıştı, sanki eylül ayındaki iddiaları görerek.
 
Mattis bu iddia ya da ithama bir de gerekçe sundu elbette. ABD’ye göre; Makedonya ile Yunanistan arasındaki bu mutabakat referandum ile nihai bir noktaya taşınırsa Makedonların NATO üyeliği yolu açılacak, Rusya da bölgedeki önemli bir merkezini Batı bloğuna kaptıracaktı. Şüphesiz bu Rusya için kabul edilemez bir durum ve birçok açıdan da mantıklı bir iddia. Zira referandumda Makedonya halkına, "Makedonya Cumhuriyeti ile Yunanistan arasındaki isim anlaşmasını kabul ediyor musunuz?” sorusu ile birlikte “NATO ve Avrupa Birliği üyeliğinden yana mısınız?" sorusu da sorulacak. Bu durumda ortaya çıkacak tablo, Rusya’nın Balkan ülkelerinin NATO’ya üyeliğine soğuk bakışı göz önüne alındığında Makedonya’daki hâkimiyetlerinin de kaderini belirleyecek.
 
Rusya’nın Makedonya’ya yaptığı iddia edilen para transferinin bir benzeri de Haziran ayında süreci öyle ya da böyle bir sonuca bağlayan Yunanistan için gerçekleşti ve Eurogroup anlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra Yunanistan tarafı 15 Milyar Avroluk bir kredi ile ödüllendirildi. Peki bu Eurogroup nedir?
 
Avro Alanı’nın temel yönetişim forumu konumunda olan Avro Grubu (Eurogroup) Avro Alanı maliye bakanlarını bir araya getiren ve 21 Ocak 2013 itibarıyla Hollanda Maliye Bakanı Jeroen Dijsselbloem’in başkanlık ettiği gayrı resmi organdır. Avro Grubu toplantılarına, ortak para birimi avroyu kullanan on yedi AB üyesinin maliye bakanları dışında, Avrupa Komisyonu’nun Ekonomik ve Parasal İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı da iştirak etmektedir. Temel görevi Avro Alanı’nda ekonomi politikalarının yakın koordinasyonunun sağlanması olan Avro Grubu, ayrıca güçlü ekonomik büyüme ve finansal istikrar için gerekli koşulların yaratılmasını amaçlamaktadır. Avro Grubu, görevleri kapsamında Avro Zirve Toplantıları’nı hazırlamaktadır. Avro Grubu, genellikle ayda bir kez AB Ekonomik ve Mali İşler Konseyi toplantısından bir gün önce toplanmasına rağmen, Avro Alanı’ndaki borçlanma krizi, Avro Grubu toplantı trafiğinin de büyük ölçüde artmasına yol açmış ve birçok olağanüstü toplantı ve telekonferans görüşmesi gerçekleştirilmiştir. Dolasıyla gayrı resmi de olsa bu yapının AB’nin para politikalarında etkin bir rolü olduğu açık. Buradan Yunanistan’a sağlanan bu kredinin de Rusya’ya rağmen NATO bloğunun krizin Haziran anlaşmasına bağlı olarak çözülmesini istediği de ortada. Ayrıca NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in “İsim değişikliğine hayır, ama NATO’ya evet deme alternatifiniz yok; bu bir illüzyon.” diyerek bir açıdan bakıldığında Makedon halkı üzerinde siyasi baskı oluşturmaya çalıştığı da aşikar. Bu durumda meselenin yirmi küsur yıllık tarihi ve kültürel bir anlaşmazlık olmanın çok ötesinde bir stratejik problem olduğu da anlaşılıyor.
 
Peki, Yunanistan’ın AB için ya da Batı Bloğu için önemi aşikâr da Makedonya’nın konumu nedir?
 
Avrupa-Atlantik entegrasyonu kapsamında önemli bir noktada bulunan Makedonya, zaten üyelik için NATO’dan resmi davet almıştı. Bu manada süreç sorunsuz işlerse 2019 sonunda Kuzey Makedonya - referandumdan evet çıkarsa tabi ki - NATO’nun 30. üyesi olacak. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis, 17 Eylül’deki Üsküp ziyaretinde Başbakan Zoran Zaev tarafından karşılanırken, Makedon mevkidaşının yanı sıra ülkenin isim değişikliğine karşı çıkan Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov ile de görüştü. Bu görüşmeyi bir ikna ziyareti olarak da görenlerin olması Rusya’nın ABD nezdinde yarattığı tedirginliği de anlatıyor gibi. Dolayısıyla Makedonya’nın NATO üyeliği iki anlama geliyor: Birincisi, bölgede başta Rusya olmak üzere Batı’ya “alternatif” aktörlerin yumuşak gücünün azaltılması, ikincisi de NATO çatısı altında bölgede istikrar sağlanması ve 90’lardan kalma milliyetçi ve ayrılıkçı hareketlerin önüne geçilmesi. Birinci yakın gelecek için makul bir amaç gibi dursa da ikinci gayenin Bosna ve Kosova’da yaşananlardan sonra ne kadar mümkün olabileceği şüpheli!
 
Tüm bu bilgilerin yanında Rusya’nın elini güçlendiren bir başka realite de AB içinde Balkanlara komşu Fransa ve Hollanda gibi ülkelerin AB’nin Balkanlar yönündeki gelişmesine karşı çıkması. Zira bu genişlemenin şu andaki karşılığı bile Makedonya için günlük 269.000 avro demek. Zoran Zaev’in yürüttüğü propaganda çalışmasının temelinde de tam olarak bu maddi rahatlama yatıyor şu an.
 
Sonuç olarak isim krizinin şu anda eski kavramlarla ifade edilmesi gerekirse Doğu ve Batı Bloğu arasında bir çekişme ve aslında her iki taraf için de yeni bir alan kayması manasına geldiği açık. Bu manada resmi rakamların birkaç misli dindaş ve soydaşın yaşadığı Makedonya’da yaşananlara hem Rusya hem de ABD ile ciddi ittifak ilişkileri olan Türkiye’nin de şu an olanın çok üzerinde bir rolle yaklaşması giderek geciken bir gereklilik. Yaşananların doğru okunup bu referandumdan çıkacak her iki sonucun etkilerinin çok daha global ve sonrasında da özelde soydaş ve dindaşlarımızı göz önünde bulundurarak tartılması, senaryoların çalışılması ve doğru simülasyonlarla uygulanması ciddi bir gereklilik…
 
Bekleyip göreceğiz…
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Asya Hit: 1339
 4. Türkiye - İran Forumu Tebriz’de
4. Türkiye - İran Forumu Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM ile İran Dışişleri Bakanlığı Politik Uluslararası Araştırma Merkezi IPIS işbirliğinde, 05-06 Kasım 2018 tarihinde Tebriz’de yapılacak.
 
Forum’un ana teması, Türkiye - İran ekonomik ilişkilerinde hacim, nitelik ve derinliğin hak ettiği seviyelere çıkamadığı gerçeğinden yola çıkılarak “Yeni Ekonomi Ekosistemi ve Stratejik Sektörler” olarak belirlenmiş.  
 
Sınır Bölgeleri, sektörel temsilciler ve ulusal kurumlardan resmî/sivil aktörlerin karşılıklı katılımı planlanan 4. Türkiye - İran Forumu’nun alt başlıkları; Kamu Diplomasisi Eğitim ve Dil, Kültür ve Turizm, İnşaat, Müteahhitlik ve Altyapı, Enerji, Petrokimya ve Yatırımlar, Lojistik, Ulaştırma ve Haberleşme, Bankacılık ve Finans (Stratejik Yatırım Fonu), Ekonomi ve Ticaret, Medya ve İletişim, Bilim ve Teknoloji ile Ticarette Kurumsallaşma ve İş Kültürü konularını ihtiva ediyor.
 
İran’ın Tebriz kentinde yapılacak 4. Forum’un ardından müteakip 5. Türkiye - İran Forumu da Türkiye için İran ile birlikte tüm Orta Asya, Güney Asya ve Kafkasya ülkelerine çıkış kapısı, İran için ise Türkiye ile birlikte tüm Avrupa ülkelerine erişim noktası konumundaki Doğu Anadolu Bölgesi’nin illerinden birinde gerçekleştirilecek.
 
Türkiye - İran Forumu’nun ilki 24-25 Ekim 2014 tarihinde Van’da, 2. Türkiye - İran Forumu 26-27 Aralık 2015 tarihinde “Sektörel ve Finansal Derinleşme için Fırsatlar” ana teması altında Tahran’da, 3 Türkiye - İran Forumu ise 25-26 Nisan 2017 tarihinde “30/50 Milyar Dolar Ticaret Hacmi için Fırsatlar” ana teması ile Van’da icra edilmişti.
 
Başkan Şensoy: “30 milyar dolarlık ticaret hacmi için somut adımlar gerekiyor”
 
TASAM Başkanı Süleyman Şensoy konuyla ilgili yaptığı açıklamada; Türkiye ve İran’ın Orta Asya, Güney Asya, Orta Doğu, Kafkaslar gibi havzalarda ortak çıkarları bulunan, ortak tarih ve değerleri paylaşan iki bölgesel güç adayı olduğunu, iki ülke ilişkilerinin, stratejik ortaklık olarak tanımlandığını, ancak Türkiye - İran ilişkilerinde, ekonomik ilişkilerin hacim, nitelik ve derinliğinin hak ettiği seviyelere çıkamadığını belirtti.
 
Yüzyıllardır barış içinde yaşayan bu iki komşu ülkenin reel-politik alanda çatışan çıkarları, onları önce rekabete, ardından bu rekabeti bölgesel işbirliğine dönüştürme yolunda önemli adımlar atmaya sevk ettiğine değinen Başkan Şensoy; “Türkiye - İran dış ticaret hacminin daha önce 22 milyar dolara çıktığı görülmüş olsa da ortalama 10 milyar dolar olduğu görülmekte, her iki ülke ilgili makamlarınca belirlenen ilk aşamada 30 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefine ulaşmak için ciddi ve somut adımlar gerektiği açıkça karşımıza çıkmaktadır” dedi.
 
Başkan Şensoy sektör temsilcilerini stratejik boyutu da kapsayan bir yaklaşımla bir araya getiren “Türkiye - İran Forumu”nun önemli bir işlev gördüğünü, Forum ve alt etkinlikleri “İNİSİYATİF DOĞU ANADOLU” üst başlığı altında devam ettirdiklerini aktararak; “2018’de Tebriz’de düzenlenecek etkinliklerin temel amacı, özelde şehirlerin/bölgelerin, genelde Türkiye ve İran ekonomilerinin karşılıklı derinlik kazanmasına stratejik katkı sağlamaktır. 2017 yılında gerçekleşen 3. Türkiye - İran Forumu’nun ana teması olan “30-50 Milyar Dolar Ticaret Hacmi için Fırsatlar” başlığı, Türkiye ve İran Cumhurbaşkanlarının bir araya geldiği son Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısında gündemin ana belirleyicisi olmuştur.
 
Yine üçüncü Forumda üzerinde ısrarla durulan sınır taşımacılığı sorunlarının ivedilikle giderilmesi, ulaştırma koridorunun sorunsuz işlemesi, ticaret konusunda zamanın iyi değerlendirilmesi ve ticaretin önünü açıcı somut politikaların sahaya yansıtılması gerekliliği, bu toplantıda görüşülen ana konulardan bir diğeri olmuş ve sınır kapıları konusunda düzenlemeye gitme kararı alınmıştır. Bu bağlamda, Forum İnisiyatifi’nin reel durumdan uzak olmayan, duruma hâkim ve çözüm üretici bir deneyime ulaştığı söylenebilir.
 
4. Türkiye - İran Forumu, tüm bu gelişmeler dâhilinde, yeni bir döneme giriyor gibi gözüken Türkiye - İran ekonomik ilişkilerinde, ‘yüksek rekabet - yüksek işbirliği’ temelli finansal ve sektörel derinleşme için adımlar atarak siyasi ve stratejik iradeyi desteklemeyi amaçlamaktadır. Edinilen deneyimler ve çalışmalardan çıkan sonuçlarla belirlenen ‘Öncelikli Sektörler’ doğrultusunda stratejik hedefler oluşturulması, iki ülkenin ekonomik ilişkilerinin gelişme ve kurumsallaşma sürecinde önemli bir yere sahiptir.” dedi.
 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 1124
Yapay Zekâ Konferansı Başlıyor
Yapay zekâ alanında uzmanların ve akademisyenlerin katılacağı Yapay Zekâ Konferansı 05-06 Ekim 2018 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilecek.
 
Ülkemizin en büyük yapay zekâ topluluğu Deep Learning Türkiye, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, HAVELSAN tarafından TASAM Eğitim, Sanayi ve Teknoloji Enstitüsü ana paydaşlığında “Yapay Zekâ Üreten Türkiye” ana teması altında Yapay Zekâ Türkiye Konferansı (DeepCon’18)  bu yıl ilk kez gerçekleştirilecek.
 
İki gün sürecek etkinliğin ilk gününde alanında uzman konuşmacıların sunumlarına, ikinci gün ise uygulamalı atölye çalışmalarına yer verilecek. “Yapay Görsel Zekâya Doğru”, “Microsoft'un Yapay Zekâ ile Türkiye'ye Etkisi”, “Yapay Zekânın Hukuk Alanındaki Yansımaları”, “Otomotivde Yapay Zekâ”, “Türkiye’nin Yapay Zekâ Stratejisi Ne Olmalı?”, “Siber Güvenlik ve Derin Öğrenme Uygulamaları”, “Türkiye'de Endüstri 4,0 Evrimi” başlıklı sunumların gerçekleşeceği konferans sonunda “Türkiye’de Yapay Zeka Çalışmaları” başlıklı bir panel de düzenlenecek.
 
Çağımız “büyük veri”, “endüstri 4,0” gibi kavramlarla süratle şekillenirken “yapay zekâ” kavramı kişi ve kurumların ilgisini çekmekle kalmayıp, devletlerin de ulusal stratejilerinde yer buluyor. Bu alanda ulusal stratejimizin geliştirilmesine, yeniliklerin sunulup tartışılmasına katkı sağlamak amacıyla uzman isimler ve uygulamalı atölyelerle ilgili kitleyi buluşturmayı hedefleyen Konferans’a her disiplinden yüksek katılım bekleniyor.
 
Üreten güçlü Türkiye için yapay zekâ alanında çalışan akademi, özel sektör ve kamu aktörlerinin bir araya getirilmesi hedeflenen iki günlük etkinliğin ilk gününde akademisyenlerin ve uzman konuşmacıların sunumlarına, ikinci gününde uygulamalı atölye çalışmalarına yer verilecek. Sağlanacak katkıların ulusal çerçevede önemli bir üretim gücüne dönüşmesi ise temel referans kabul ediliyor.
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Kuzey Amerika Hit: 728
En Beğendiğim Reklam ve Paranın Değeri
CNN International’da zaman zaman bir reklam yayınlanıyor. Finans ve ekonomi haberleri spikeri Richard Quest, reklam filminde, panik içinde çantasını karıştıran bir hanımın düşürdüğü 1 peniyi (Penny/peni: 1 İngiliz sterlininin yüzde birine denk para birimi), “Hanımefendi, peninizi düşürdünüz.” diye yerden alıp hanıma uzatıyor. Ama besbelli hâlâ kaybettiği nesnenin telaşındaki hanım, elinin tersi ile umursamadığını işaret eder bir şekilde, “Boş verin o sadece bir peni.” diyor. İşte bu noktada Quest’in tepkisi izlemeye değer.


“Sadece Bir Peni Mi?”

Sadece bir peni mi? diye tekrarlıyor Quest şaşkınlık ve teessüfle. Sonra hemen “Oysa herşey bu mütevazı peni ile başlıyor.” diye hatırlatıyor. “Babanızın size verdiği ilk harçlık, ilk tasarrufunuz, kendi başınıza satın aldığınız ilk şekerleme, elinizde tuttuğunuz gurur, ilk işinizin temel taşı, işte bu mütevazı peni.”. Bu çağda siyasi yaşamı keşmekeş içindeki ABD için hâlâ yapılan bu reklam, beni çok etkiliyor. Çocuklarım küçükken, 1980’li yılların sonunda, Türkiye’de kuruşun adı bile duyulmazken, ABD’de yine benzer bir reklamı duyduklarında verdikleri tepkiyi hatırlıyorum. O zamanki reklamda, Amerikan bağımsızlığının en büyük destekçisi Benjamin Franklin’i temsil eden bir oyuncu, elindeki bir peni’yi göstererek, “Tasarruf edilen her peni, kazanılan bir peni’dir.” diyordu. Aradan geçen neredeyse otuz yılda, onca badireye ve değişen iktidarlara rağmen, ABD de “penny” ile ilgili tavrın değişmemiş olmasını önemli buluyorum. Neden Türkiye’de çocukların kuruşa, küçük torunumun, hergün biriktirdiği peni’lere verdiği değeri vermediğini, sorgulamadan edemiyorum.
 
ABD’de günlük yaşamda 100 doların ne kadar önemli bir banknot olduğunu, 12 dolar 12 sentlik bir alış verişte (Cent/sent: 1 ABD dolarının yüzde birine denk para birimi),  satıcının, o 12 senti sizden mutlaka alacağını, sizin de 12 senti 25’e tamamlayan 13 senti “Üstü kalsın.” diye satıcıya bırakamayacağınızı hatırlatmama izin verin.  “Ben sent’e (peni’ye) önem vermiyorum.” diyemeyeceğiniz bir ülke ABD. Topladığınız peni’ler ise, reklamlardan da esinlenerek, elinize bakan küçüklerin tasarrufu, yine reklamın ifadesi ile nelerin, nelerin mütevazı başlangıcı.
 
 
Paranın Değeri ve Kuruş

2005 yılında enflasyonu tek haneye indirmeyi başaran Türkiye, özenle 6 sıfır’ı atıp, 1 kuruşu yaşamımıza yeniden soktuğunda, o kuruşların kıymetini en iyi takdir edenlerden biri olduğumu hatırlıyorum. Çünkü Türkiye’nin zor yılları olan 1950’lerde ben ilk harçlığımı kuruş ile almıştım. Yeni kuruş, benim için “Affan dedenin bana çocukluğumu satması”[1] gibi olmuştu adeta. Ama hem yeni kuruş, hem de bir yıl içinde onun yerine sürülen kuruş, çok çabuk itibar yitirdi. Çünkü o en küçük para birimini, biz hiç bir zaman “bir peni” gibi onurlandıramadık. Kumbara hiç geri gelmedi. Çocuklar en küçük para birimine, şimdi hâlâ benim torunumun peni’ye baktığı gibi saygı ve birikim hevesi ile bakmadı Türkiye’de. Minibüs söförleri bir kuruş ile yaptığınız ödemelere içerledi. Ona “çingene parası” gözü ile baktı esnaf. Şimdi rayından çıkan dengelerle Türk Lirası ABD Doları, Euro ve İngiliz Poundu karşısında bir yıl içinde neredeyse % 100 oranında değer kaybetti. Üstelik bununla büyük bir ihracat hamlesi de yapabilmesine imkân yok. Kuruşun kendi var, ama adı yine yok.


Ulusal Para’nın Değerini Korumak İçin Güvenin Önemi

Evet para otoritesi, zamanında ve yeterince tepki vermedi, faizleri yükseltemedi ve insanların- kurumların bir kez daha yabancı paralara kaymasına neden oldu denilebilir. Ama ulusal para biriminden (önce kuruştan başlayarak) bu kadar çabuk vazgeçen insanların bunda hiç mi kabahati yok? Ayrıca hatırlatırım, ABD 2008’den bu yana düşük faiz politikasına rağmen dolar’ının değerini koruyarak, ihracatını arttırdı ve diğer makro dengelerini düzeltti. Hem de içerde ve dışarda nice siyasi çalkantıya rağmen. Bunda ekonomik istikrarın, siyasetten farklı algılanması kadar, hiç bir şekilde  “O mütevazı peni”si yerine başka bir parayı, örneğin Euro sent’i veya kapik’i (Kopeck/kapik: 1 Rus ruble’sinin yüzde birine denk para birimi) ikâme etmeyen halk davranışının etkisi yok mu acaba?
 
Evet, Türkiye Güney sınırında bir sürekli çatışma halinde ve bunu finanse ediyor. Ayrıca milyonlarca mülteci barındırıyor. Ama Türkiye’nin bulunduğu savaş alanlarında ve başka yerlerde ABD yok mu? O zaman Türkiye’de sağlam Türk Lirasının barınmamasındaki, yapısal, ekonomik (üretim-verimlilik-dağılım-tüketim) ve sosyo-psikolojik sorunlara dikkat etmek gerek.  Ayrıca neden bizim kendimize, birbirimize, kendi ülkemize ve daha önemlisi, lira ve kuruş olarak paramıza bu kadar çabuk güven yitirdiğimizi açıklamamız gerek. Hem de hiç güvenilmediğini sık sık dile getirdiğimiz bir müttefikin parasına daha çok güvenerek.  
 
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Asya Hit: 887
Vladivostok’ta “İkimize bir Dünya” Hevesi mi Vardı?
Rusya ve Çin, 26 milyon kilometrelik bir coğrafi alanda, toplam 1. 5 milyarlık bir nufusu barındıran iki dev. Moğolistan dâhil tüm Orta Asya ülkelerinin de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kurulan Bağımsız Ülkeler Topluluğu (CIS) üyesi olarak, bu iki dev lokomotifin katarları olduğu düşünülecek olursa, Vladivostok’ta (anlamı “Uzak Doğu’nun Lord”u) geçen hafta toplanan zirvenin, dünyaya vermeye çalıştığı mesaja dikkat etmek gerekir.
 

Votka-Havyar Diplomasisi Gölgesinde Ortak Askeri Tatbikat ve Ötesi

Geçen hafta, Rusya ve Çin orduları, aynı zamanda, 1981 yılından bu yana ilk defa, tarihlerinin en büyük ortak askeri tatbikatını, Vladivostok’da yaptı. Rusya’dan bölgeye 300 bin asker, Çin’den 3500 birlik, 900 tank, 80 savaş gemisi ve 1000 savaş uçağı sevkedildi. Tatbikat NATO tarafından kınandı. Ama hiç bir etki yapmadı. Putin ve Jinping bu arada Vladivostok Ekonomi Forumu’nda, votka ve havyar ile kafaları tütsüledi. Akıtma (pancake) pişirip yiyerek, bir iş birliği mutfağının baş ahçıları olduklarını ele güne ilan etti. Vladivostok liderler zirvesi,  Moğolistan ve Kuzey Kore’nin de katılımı ile renkli bir zirve oldu.
 
Rusya için  Çin, hafızalardan silinmeyen Sino-Rus savaşlarının gölgesinden çıkarmaya çalıştığı eski düşman - yeni dost. Ancak bu dostluğun  askeri bir ittifaka dönüşmesi ihtimali düşük. Dostlukta çıkar motifi bir hayli güçlü. Bu gücün kaynağı, iki ülke arasındaki ticaretin ay be ay katlanarak artıyor olması. Rusya ve Çin, 2015’de 95,4 milyar ABD doları olan ticaret hacmini son 3 yılda 200 milyar dolara çıkarmış durumda. İki ülke de kolektivist birer ekonomi geçmişine sahip. Ama Rusya bir doğal kaynak şeyhliği, Çin ise bir imalat devine dönmüş durumda. Alıyor, üretiyor, taşıyor ve satıyor. İkisi de yeni dünya düzeninin, Trump sayesinde giderek zorlaşan korumacılık kementine takılmaktan kaçmaya çalışıyor. 
 

Farkı Görmek Gerek

Çin, Rusya’ya ve  arada kalan Orta Asya ülkelerine, hammadde ve enerji kaynağı gözü ile bakıyor. “Tek Kuşak-Tek Yol” projesinin yeni uğrak noktalarının belirlenmesi için doğal bir güzergâh olarak görüyor. Ama Rusya hâlâ ezeli-ebedi hevesi olan coğrafi ve askeri yayılmacılığın peşinde. Nitekim bir taraftan Vladivostok’a  birlik ve mühimmat yığarken, diğer taraftan Suriye kıyılarına tam teşekküllü savaş gemilerinden oluşan filolarını göndermeyi ihmal etmedi. Akdeniz askeri tatbikatını da.

Oysa Çin, Pakistan’da, Cibuti’de ticari ve hafif askeri üsler açarken, Afrika çıkarmasını ticaret ve yatırımla yapmaya dikkat ediyor. Rusya, teknoloji yarışında Çin’in mutlaka gerisinde. Eminim içilen votkaya rağmen başta Putin  olmak üzere, zirvenin Rus katılımcıları bu gerçeği unutmamıştır. 
 

Alibaba ve Kırk Haramiler (Rus Oligarkları)

Vladivostok zirvesinde Alibaba’nın ağırlığı iyiden iyiye hissedilmiş olmalı. Bu iğneden ipliğe, ayakkabıdan elektronik eşyaya her şeyi alıp satan Çin ticaret devi, en başta Alişar Usmanov olmak üzere Rus oligarklarını (pardon haramilerini) teshir etmeyi başardı.  Abramov’dan, Boyko’ya, Bogdanov’dan İliyev, Kerimov ve Kaseyev’e kadar, Kremlin’e yakın, ancak ABD’nin kara listesindeki 40 oligark, yüzünü hızla Çin’e döneceğe benzer. Gazprom ve Rozneft de hemen Çin’den yatırım sözü alma yarışına girdi.
 
Ama “Ali Baba ve Kırk Haramiler”in yolları gün olur ayrılır mı, ayrılmaz mı, onu zaman gösterir. Eğer Çin, Rus ürünlerine görünür veya görünmez yeni ticari engeller çıkarır, piyasa girişlerini zorlaştırırsa, ilişkiler zora girebilir. Kaldı ki Ali Baba masalda bile haramilere pabuçlarını ters giydirmeyi başarır. Bütün bunlara ilaveten ben Çin ve Rusya’nın Sibirya’daki, ortak doğal gaz projesinin son durumuna bakıyor ve bu projenin tamamlanmaya yüz tutmuş olmasını Vladivostok zirvesini besleyen bir başka kaynak, imzalanan anlaşmaların somut teminatı olarak görüyorum.
 

“Sibirya’nın Gücü” (Power of Siberia), Beijing’in Can Suyu Mu?

Rusya, Doğu Sibirya’da yaklaşık 6 yıl önce başlattığı 400 milyar dolarlık projeyi, başından beri bölge kalkınması için kalıcı çözüm ve Çin ile ilişkileri perçinlemek için doğal bir yol olarak gördü. Hâlen 113 kuyudan çıkan doğal gaz (tam kapasiteye ulaşmamış olsa bile), 2000 km’lik bir boru hattı ile Çin sınırındaki Amur doğal gaz çevirim tesislerine yollanıyor. Projenin yüklenicisi Gazprom’un 2014 yılında Çin’in CNPC şirketi ile imzaladığı anlaşmaya göre, Rusya, bu proje kapsamında, 30 yıl süre ile Çin’e yılda 38 milyar metre küp doğal gaz pompalayacak. İlk teslimatın 2019 yılının Aralık ayında başlayacağı da ilân edildi. Bu Çin için önemli bir enerji güvenliği.
 
Şimdi Vladivostok zirvesinde bir de ödemelerin, ABD Doları ile değil, Ruble - Yuan takası üzerinden yapılacağını açıkladılar. Bakalım Rusya ve Çin ortak kripto para birimi çıkarmak için de girişim başlatırlar mı? Tabii Bitcoin ve Kripto Ruble pekâlâ, katlanarak artan Rusya-Çin ticareti için bir elektronik kanal olarak düşünülebilir. Böylece  her iki ülke de, hem birlikte ABD Dolarına çalım atar, hem de ellerindeki dolar rezervlerini başka amaçlarla kullanabilir. Tabii bunun hangi amaca hizmet edeceği, dünyanın geri kalanı için önemli olacaktır.
 

Dünyanın Başında Boza Pişirmesinler Yeter.

Ayrıca, “Sibirya’nın Gücü” ile Askerin Gücünü birleştirince, Rusya ve Çin kendilerine bir dünya kurabilir mi? Böyle bir dünya, dünyanın geri kalanına ne vaad eder? Ne getirir? Ne götürür? Heveslerini kursaklarında ne bırakır? Bunları da ancak 2020 den itibaren görmeye başlayacağız.  
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Kuzey Amerika Hit: 884
ABD’de Fırtına Gündemi
Her yıl bu mevsim, ABD’nin Doğu kıyılarını, genellikle bir kadın adıyla anılarak patlayan yeni bir fırtına kasıp kavurur. Doğal afetlere, her coğrafi bölgesinde alışık olan halk bunu pek sorun etmez. Başta FEMA (Federal Emergency Management Agency: Federal Acil Yönetimi Kurumu) olmak üzere, ilgili eyaletlerin yetkilileri, asker, sivil, tüm örgütlü, örgütsüz gruplar canla başla çalışır. El birliği ile devrilen elektrik direklerini kaldırır, hâlâ hiç bir yerde toprak altına alınmamış olan elektrik kablolarından insanları uzak tutmak için gece-gündüz nöbet tutarlar. Bunun için halk devletten, idari otoritelerden yardım beklemez. Bilfiil kendisi, kendi yaşamına sahip çıkar. Yağmacılığa pek az yerde rastlanır. Gıda ve benzeri madde stokçuluğu görülmez. İnsanlar yardımlaşma moduna girer ve görev bilinci ile hareket eder. O ülkede nice hortum ve kar fırtınası yaşadığım, büyük fırtınalar sonrası yaşanmaz hale gelen Loisiana ve Missisipi gibi eyaletleri, sular çekildikten sonra görmek imkânı bulduğum için söylüyorum.  
 

Florence Kapıyı Kırınca

ABD’nin siyasi gündemini önce,  bir de Stormy (takma adı: Fırtınalı Daniels, Trump’ın para ödeterek susturmaya çalıştığı kadın) vurdu. Ama gerçek fırtına Florence, Florida hariç Doğu eyaletlerine bir bir yüklenmeye başladı. Karaya ulaştıkça hızı kesiliyor. Ama hala kategori bir şiddetinde bir fırtına olarak, önüne kattığını sürüklüyor. Buna rağmen, Stormy Daniels’ın, başkanlık makamına yaptığı tahribatı unutturabilecek güçte değil. Florence başka, Stormy Daniels bambaşka. Bizzat Trump’ın seçtiği ve şimdi hiç memnun olmadığı başsavcı Sessions’ın atadığı Özel Yetkili Savcı, bu işin peşini bırakmayacak. Başkanın avukatı suçu itiraf etti bile. Ancak dikkatinizi çekerim. Amerika’nın başına gelmiş en büyük felaket olan Trump’a rağmen, sistem başkanın soruşturulmasına olanak veriyor. Bu da oradaki Başkanlık Sistemi’nin, başıboş olmadığını, denge-denetleme mekanizmalarının çalışmaya devam ettiğini gösteriyor. “Başa gelen çekilir” demeyen bir anlayış, doğal afetler kadar, bir afet-i cihan’a sus parası ödeyen siyasi afete direniyor.
  
 
Tüm Hava Koşullarına Dayanıklı (All Weather Proof) Kurumların Özerkliği

Bir taraftan Florence’ın şiddetini kesmesini ve daha kuzeye tırmanmamasını diliyorum. Bir taraftan da, bir çok insanın organize bir biçimde konvoylar halinde bulundukları yeri, geri dönmek üzere terk etmesini ve Doğuda kopan vaveylaya rağmen, piyasaların sükûnetini takdirle izliyorum.
 
Dow Jones bugün yine yükseliyor. FED, yine 25 Eylül faiz kararını, planladığı gibi verecek. Emtia piyasaları da istikrarlı seyrediyor. ABD siyaseten en karışık dönemlerinden birini yaşıyor. Trump’ın atadığı her resmi görevli, süreç gereği, kongre ve senato heyetleri tarafından sığaya çekiliyor. Atanması onaylananlar, ya sonradan istifa ediyor veya aşağılanarak Trump tarafından görevden alınıyor. FBI hala Rusya’nın 2016 seçimlerine karıştığı iddiasını soruşturuyor. Bu konu ispatlandı, ispatlanacak.
 
On yıl süre ile atandığı halde, Trump’ın “soruşturmayı sonlandır” talebini “FBI özerktir” gerekçesi ile reddettiği için görevden alınan Comey’in kitabı (Highest Loyalty: En Yüksek Sadakat) hala en çok okunan kitaplar listesinde ve yasaklanmış değil. Bob Woodward’un kitabı  “ Fear (Korku)” ise, “fikri hür, irfanı hür” bir başka yayın olarak, çok okuyan insanların elinde. Trump’ın buna yapabileceği bir şey yok.  
 
Ama bütün bunlara rağmen, ABD ekonomisi çalkantıda değil. Obama döneminde başlayan iyileşme, makul büyüme hızı, düşük bütçe ve cari işlemler açığı, rekor istihdam ve hâlâ düşük olmakla birlikte, makule yakın enflasyon oranı ile devam ediyor. Bu da ABD’de ekonominin tüm koşullara dayanıklı olduğunu, ekonomik aktörlerin politik ve klimatolojik koşullara kolay kolay pabuç bırakmadığını gösteriyor. Hele dış etkenleri hiç bahane etmediği de ortada.
 

“Kaşıkla Verip, Sapıyla Göz Çıkarmak”

Ekonomi politikaları açısından, kendi seçtiği yeni guvernöre rağmen, FED’e para politikası konusunda, diş geçirmeyi bile denemeyen Trump, vergi indirimleri ile sanayi kesimine verdiği desteği, hemen her ortağına karşı başlattığı ticaret korumacılığı ile köstek haline getirme eğiliminde. Soya ve mısır üreticileri şimdiden şekvacı. Demir-Çelik sektörü ticari tarifelerle yeniden ivme kazanmadı. Trump, “Paris anlaşmasından çıktım.” deyince, kömür kuyuları yeniden açılmadı.
 
Ama vergi adaletsizliğinin yarattığı toplumsal fırtınanın ve Trump’ın yerleşik kurumları yıpratmasının ekonomiye vurabileceği darbenin,  Florence tayfununun şiddetinden daha büyük olacağını söylemek için müneccim olmak gerekmiyor. Açıkçası, Trump’ın siyasi fırtınalı döneminde, ekonomik düzelmeyi, kendi siyasi fırtınasının değil, ekonomide estirdiği geçici meltemin köstekleyeceğini düşünmek gerek.
 
Çünkü ABD’de ekonomi, siyasetin gölgesinde değil, kendi güneşinin yörüngesinde. O yörüngeye müdahalenin ilk sonuçlarını ise 2019’dan itibaren görmeye başlayacağız. 

Ödeme Bilgileri

Facebook

Hakkımızda

Hakkımızda Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM insanımızın bekası ve insanlığın yararı için konjonktürü sürekli yakından izleyip her boyutunu derinlemesine değerlendirerek ulaştığı objektif bilgi ve orijinal fikirler ile stratejik vizyon ve hayati projeler geliştiren, uygulayan, paylaşan bir bilimsel araştırma merkezidir. Türkiye’nin engin tarihî birikimi ve deneyiminden de istifade eden TASAM, ‘güç ve adalet temelinde bir medeniyet’ tasavvuru ile ülkemizin sosyal sorumluluk sahibi uzmanları ve bilim insanları tarafından kurulduğu 2003 yılından beri STK tüzel kişiliğinde bağımsız ve dinamik bir düşünce kuruluşu olarak faaliyet göstermektedir. ‘Asya’, ‘Afrika’, ‘Avrupa’, ‘Latin Amerika ve Karayipler’ ve ‘Kuzey Amerika’ ile ‘Türkiye’ ve güvenlik kuşağı olan ‘Balkanlar’, ‘Ortadoğu’, ‘Karadeniz-Kafkas’ ve ‘Akdeniz’ bölgelerine yönelik başlattığı kurumsal süreçleri ‘Türk Dünyası’ ve ‘İslam Dünyası'na yönelik başlattığı kimliksel süreçlerle genişleten TASAM, çok açılımlı bir ‘spektrum’a hitap etmektedir. Ülkesi, bölgesi ve tüm yeryüzünün barış ve huzuru için tasalanan TASAM’ın, kurumsal ilkeleri ile bilimin ekseninde evrensel değerlere ilerlediği bu yolda kararlılıkla sürdürdüğü ilerici çabaları ve yenilikçi sonuçlarını www.tasam.org portalından takip edebilirsiniz.