Bilinmeyen Hata Oluştu...

- 25.9.2018 10:29:47 Kaynak: TasamYayinlar Hedef: Void Application_AcquireRequestState(System.Object, System.EventArgs) Tip: Exception Mesaj: Hata : Dile Uygun Site Adı Tanımlı Değil Stack: at TasamYayinlar.MvcApplication.Application_AcquireRequestState(Object sender, EventArgs e) in D:\Depo\MG\29052018\TasamYayinlar\Global.asax.cs:line 136 at System.Web.HttpApplication.SyncEventExecutionStep.System.Web.HttpApplication.IExecutionStep.Execute() at System.Web.HttpApplication.ExecuteStepImpl(IExecutionStep step) at System.Web.HttpApplication.ExecuteStep(IExecutionStep step, Boolean& completedSynchronously)
Devam
Haberler ve Etkinlikler | TASAM Yayınları - İnternet Mağazası
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Kuzey Amerika Hit: 67
En Beğendiğim Reklam ve Paranın Değeri
CNN International’da zaman zaman bir reklam yayınlanıyor. Finans ve ekonomi haberleri spikeri Richard Quest, reklam filminde, panik içinde çantasını karıştıran bir hanımın düşürdüğü 1 peniyi (Penny/peni: 1 İngiliz sterlininin yüzde birine denk para birimi), “Hanımefendi, peninizi düşürdünüz.” diye yerden alıp hanıma uzatıyor. Ama besbelli hâlâ kaybettiği nesnenin telaşındaki hanım, elinin tersi ile umursamadığını işaret eder bir şekilde, “Boş verin o sadece bir peni.” diyor. İşte bu noktada Quest’in tepkisi izlemeye değer.
 

“Sadece Bir Peni Mi?”

Sadece bir peni mi? diye tekrarlıyor Quest şaşkınlık ve teessüfle. Sonra hemen “Oysa herşey bu mütevazı peni ile başlıyor.” diye hatırlatıyor. “Babanızın size verdiği ilk harçlık, ilk tasarrufunuz, kendi başınıza satın aldığınız ilk şekerleme, elinizde tuttuğunuz gurur, ilk işinizin temel taşı, işte bu mütevazı peni.”. Bu çağda siyasi yaşamı keşmekeş içindeki ABD için hâlâ yapılan bu reklam, beni çok etkiliyor. Çocuklarım küçükken, 1980’li yılların sonunda, Türkiye’de kuruşun adı bile duyulmazken, ABD’de yine benzer bir reklamı duyduklarında verdikleri tepkiyi hatırlıyorum. O zamanki reklamda, Amerikan bağımsızlığının en büyük desteçisi Benjamin Franklin’i temsil eden bir oyuncu, elindeki bir peniyi göstererek, “Tasarruf edilen her peni, kazanılan bir penidir.” diyordu. Aradan geçen neredeyse otuz yılda, onca badireye ve değişen iktidarlara rağmen, ABD de “penny” ile ilgili tavrın değişmemiş olmasını önemli buluyorum. Neden Türkiye’de çocukların kuruşa, küçük torunumun, hergün biriktirdiği penilere verdiği değeri vermediğini, sorgulamadan edemiyorum.
 
ABD’de günlük yaşamda 100 doların ne kadar önemli bir banknot olduğunu, 12 dolar 12 sentlik bir alış verişte (Cent/sent: 1 ABD dolarının yüzde birine denk para birimi),  satıcının, o 12 senti sizden mutlaka alacağını, sizin de 12 senti 25’e tamamlayan 13 senti “Üstü kalsın.” diye satıcıya bırakamayacağınızı hatırlatmama izin verin.  “Ben sente (peniye) önem vermiyorum.” diyemeyeceğiniz bir ülke ABD. Topladığınız peniler ise, reklamlardan da esinlenerek, elinize bakan küçüklerin tasarrufu, yine reklamın ifadesi ile nelerin, nelerin mütevazı başlangıcı.


Paranın Değeri ve Kuruş

2005 yılında enflasyonu tek haneye indirmeyi başaran Türkiye, özenle 6 sıfır’ı atıp, 1 kuruşu yaşamımıza yeniden soktuğunda, o kuruşların kıymetini en iyi takdir edenlerden biri olduğumu hatırlıyorum. Çünkü Türkiye’nin zor yılları olan 1950’lerde ben ilk harçlığımı kuruş ile almıştım. Yeni kuruş, benim için “Affan dedenin bana çoçukluğumu satması”[1] gibi olmuştu adeta. Ama hem yeni kuruş, hem de bir yıl içinde onların yerine sürülen kuruş, çok çabuk itibar yitirdi. Çünkü o en küçük para birimini, biz hiç bir zaman “bir peni” gibi onurlandıramadık. Kumbara hiç geri gelmedi. Çocuklar en küçük para birimine, şimdi hâlâ benim torunumun peniye baktığı gibi saygı ve birikim hevesi ile bakmadı Türkiye’de. Minibüs söförleri bir kuruş ile yaptığınız ödemelere içerledi. Ona “çingene parası” gözü ile baktı esnaf. Şimdi rayından çıkan dengelerle Türk Lirası ABD Doları, Euro ve İngiliz Poundu karşısında bir yıl içinde neredeyse % 100 oranında değer kaybetti. Üstelik bununla büyük bir ihracat hamlesi de yapabilmesine imkân yok. Kuruşun kendi var, ama adı yine yok.
 

Ulusal Para’nın Değerini Korumak İçin Güvenin Önemi

Evet para otoritesi, zamanında ve yeterince tepki vermedi faizleri yükseltemedi ve insanların- kurumların bir kez daha yabancı paralara kaymasına neden oldu denilebilir. Ama ulusal para biriminden (önce kuruştan başlayarak) bu kadar çabuk vazgeçen insanların bunda hiç mi kabahati yok? Ayrıca hatırlatırım, ABD 2008’den bu yana düşük faiz politikasına rağmen dolarının değerini koruyarak, ihracatını arttırdı ve diğer makro dengelerini düzeltti. Hem de içerde ve dışarda nice siyasi çalkantıya rağmen. Bunda ekonomik istikrarın, siyasetten farklı algılanması kadar, hiç bir şekilde  “O mütevazı peni”si yerine başka bir parayı, örneğin Euro senti veya kapiki (Kopeck/kapik: 1 Rus rublesinin yüzde birine denk para birimi) ikâme etmeyen halk davranışının etkisi yok mu acaba?
 
 Evet, Türkiye Güney sınırında bir sürekli çatışma halinde ve bunu finanse ediyor. Ayrıca milyonlarca mülteci barındırıyor. Ama Türkiye’nin bulunduğu savaş alanlarında ve başka yerlerde ABD yok mu? O zaman Türkiye’de sağlam Türk Lirasının barınmamasındaki, yapısal, ekonomik (üretim-verimlilik-dağılım-tüketim) ve sosyo-psikolojik sorunlara dikkat etmek gerek.  Ayrıca neden bizim kendimize, birbirimize, kendi ülkemize ve daha önemlisi, lira ve kuruş olarak paramıza bu kadar çabuk güven yitirdiğimizi açıklamamız gerek. Hem de hiç güvenilmediğini sık sık dile getirdiğimiz bir müttefikin parasına daha çok güvenerek.  
 

[1] Cahit Sıtkı Tarancı şiiri

Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Asya Hit: 199
Vladivostok’ta “İkimize bir Dünya” Hevesi mi Vardı?
Rusya ve Çin, 26 milyon kilometrelik bir coğrafi alanda, toplam 1. 5 milyarlık bir nufusu barındıran iki dev. Moğolistan dâhil tüm Orta Asya ülkelerinin de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kurulan Bağımsız Ülkeler Topluluğu (CIS) üyesi olarak, bu iki dev lokomotifin katarları olduğu düşünülecek olursa, Vladivostok’ta (anlamı “Uzak Doğu’nun Lord”u) geçen hafta toplanan zirvenin, dünyaya vermeye çalıştığı mesaja dikkat etmek gerekir.
 

Votka-Havyar Diplomasisi Gölgesinde Ortak Askeri Tatbikat ve Ötesi

Geçen hafta, Rusya ve Çin orduları, aynı zamanda, 1981 yılından bu yana ilk defa, tarihlerinin en büyük ortak askeri tatbikatını, Vladivostok’da yaptı. Rusya’dan bölgeye 300 bin asker, Çin’den 3500 birlik, 900 tank, 80 savaş gemisi ve 1000 savaş uçağı sevkedildi. Tatbikat NATO tarafından kınandı. Ama hiç bir etki yapmadı. Putin ve Jinping bu arada Vladivostok Ekonomi Forumu’nda, votka ve havyar ile kafaları tütsüledi. Akıtma (pancake) pişirip yiyerek, bir iş birliği mutfağının baş ahçıları olduklarını ele güne ilan etti. Vladivostok liderler zirvesi,  Moğolistan ve Kuzey Kore’nin de katılımı ile renkli bir zirve oldu.
 
Rusya için  Çin, hafızalardan silinmeyen Sino-Rus savaşlarının gölgesinden çıkarmaya çalıştığı eski düşman - yeni dost. Ancak bu dostluğun  askeri bir ittifaka dönüşmesi ihtimali düşük. Dostlukta çıkar motifi bir hayli güçlü. Bu gücün kaynağı, iki ülke arasındaki ticaretin ay be ay katlanarak artıyor olması. Rusya ve Çin, 2015’de 95,4 milyar ABD doları olan ticaret hacmini son 3 yılda 200 milyar dolara çıkarmış durumda. İki ülke de kolektivist birer ekonomi geçmişine sahip. Ama Rusya bir doğal kaynak şeyhliği, Çin ise bir imalat devine dönmüş durumda. Alıyor, üretiyor, taşıyor ve satıyor. İkisi de yeni dünya düzeninin, Trump sayesinde giderek zorlaşan korumacılık kementine takılmaktan kaçmaya çalışıyor. 
 

Farkı Görmek Gerek

Çin, Rusya’ya ve  arada kalan Orta Asya ülkelerine, hammadde ve enerji kaynağı gözü ile bakıyor. “Tek Kuşak-Tek Yol” projesinin yeni uğrak noktalarının belirlenmesi için doğal bir güzergâh olarak görüyor. Ama Rusya hâlâ ezeli-ebedi hevesi olan coğrafi ve askeri yayılmacılığın peşinde. Nitekim bir taraftan Vladivostok’a  birlik ve mühimmat yığarken, diğer taraftan Suriye kıyılarına tam teşekküllü savaş gemilerinden oluşan filolarını göndermeyi ihmal etmedi. Akdeniz askeri tatbikatını da.

Oysa Çin, Pakistan’da, Cibuti’de ticari ve hafif askeri üsler açarken, Afrika çıkarmasını ticaret ve yatırımla yapmaya dikkat ediyor. Rusya, teknoloji yarışında Çin’in mutlaka gerisinde. Eminim içilen votkaya rağmen başta Putin  olmak üzere, zirvenin Rus katılımcıları bu gerçeği unutmamıştır. 
 

Alibaba ve Kırk Haramiler (Rus Oligarkları)

Vladivostok zirvesinde Alibaba’nın ağırlığı iyiden iyiye hissedilmiş olmalı. Bu iğneden ipliğe, ayakkabıdan elektronik eşyaya her şeyi alıp satan Çin ticaret devi, en başta Alişar Usmanov olmak üzere Rus oligarklarını (pardon haramilerini) teshir etmeyi başardı.  Abramov’dan, Boyko’ya, Bogdanov’dan İliyev, Kerimov ve Kaseyev’e kadar, Kremlin’e yakın, ancak ABD’nin kara listesindeki 40 oligark, yüzünü hızla Çin’e döneceğe benzer. Gazprom ve Rozneft de hemen Çin’den yatırım sözü alma yarışına girdi.
 
Ama “Ali Baba ve Kırk Haramiler”in yolları gün olur ayrılır mı, ayrılmaz mı, onu zaman gösterir. Eğer Çin, Rus ürünlerine görünür veya görünmez yeni ticari engeller çıkarır, piyasa girişlerini zorlaştırırsa, ilişkiler zora girebilir. Kaldı ki Ali Baba masalda bile haramilere pabuçlarını ters giydirmeyi başarır. Bütün bunlara ilaveten ben Çin ve Rusya’nın Sibirya’daki, ortak doğal gaz projesinin son durumuna bakıyor ve bu projenin tamamlanmaya yüz tutmuş olmasını Vladivostok zirvesini besleyen bir başka kaynak, imzalanan anlaşmaların somut teminatı olarak görüyorum.
 

“Sibirya’nın Gücü” (Power of Siberia), Beijing’in Can Suyu Mu?

Rusya, Doğu Sibirya’da yaklaşık 6 yıl önce başlattığı 400 milyar dolarlık projeyi, başından beri bölge kalkınması için kalıcı çözüm ve Çin ile ilişkileri perçinlemek için doğal bir yol olarak gördü. Hâlen 113 kuyudan çıkan doğal gaz (tam kapasiteye ulaşmamış olsa bile), 2000 km’lik bir boru hattı ile Çin sınırındaki Amur doğal gaz çevirim tesislerine yollanıyor. Projenin yüklenicisi Gazprom’un 2014 yılında Çin’in CNPC şirketi ile imzaladığı anlaşmaya göre, Rusya, bu proje kapsamında, 30 yıl süre ile Çin’e yılda 38 milyar metre küp doğal gaz pompalayacak. İlk teslimatın 2019 yılının Aralık ayında başlayacağı da ilân edildi. Bu Çin için önemli bir enerji güvenliği.
 
Şimdi Vladivostok zirvesinde bir de ödemelerin, ABD Doları ile değil, Ruble - Yuan takası üzerinden yapılacağını açıkladılar. Bakalım Rusya ve Çin ortak kripto para birimi çıkarmak için de girişim başlatırlar mı? Tabii Bitcoin ve Kripto Ruble pekâlâ, katlanarak artan Rusya-Çin ticareti için bir elektronik kanal olarak düşünülebilir. Böylece  her iki ülke de, hem birlikte ABD Dolarına çalım atar, hem de ellerindeki dolar rezervlerini başka amaçlarla kullanabilir. Tabii bunun hangi amaca hizmet edeceği, dünyanın geri kalanı için önemli olacaktır.
 

Dünyanın Başında Boza Pişirmesinler Yeter.

Ayrıca, “Sibirya’nın Gücü” ile Askerin Gücünü birleştirince, Rusya ve Çin kendilerine bir dünya kurabilir mi? Böyle bir dünya, dünyanın geri kalanına ne vaad eder? Ne getirir? Ne götürür? Heveslerini kursaklarında ne bırakır? Bunları da ancak 2020 den itibaren görmeye başlayacağız.  
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Kuzey Amerika Hit: 283
ABD’de Fırtına Gündemi
Her yıl bu mevsim, ABD’nin Doğu kıyılarını, genellikle bir kadın adıyla anılarak patlayan yeni bir fırtına kasıp kavurur. Doğal afetlere, her coğrafi bölgesinde alışık olan halk bunu pek sorun etmez. Başta FEMA (Federal Emergency Management Agency: Federal Acil Yönetimi Kurumu) olmak üzere, ilgili eyaletlerin yetkilileri, asker, sivil, tüm örgütlü, örgütsüz gruplar canla başla çalışır. El birliği ile devrilen elektrik direklerini kaldırır, hâlâ hiç bir yerde toprak altına alınmamış olan elektrik kablolarından insanları uzak tutmak için gece-gündüz nöbet tutarlar. Bunun için halk devletten, idari otoritelerden yardım beklemez. Bilfiil kendisi, kendi yaşamına sahip çıkar. Yağmacılığa pek az yerde rastlanır. Gıda ve benzeri madde stokçuluğu görülmez. İnsanlar yardımlaşma moduna girer ve görev bilinci ile hareket eder. O ülkede nice hortum ve kar fırtınası yaşadığım, büyük fırtınalar sonrası yaşanmaz hale gelen Loisiana ve Missisipi gibi eyaletleri, sular çekildikten sonra görmek imkânı bulduğum için söylüyorum.  
 

Florence Kapıyı Kırınca

ABD’nin siyasi gündemini önce,  bir de Stormy (takma adı: Fırtınalı Daniels, Trump’ın para ödeterek susturmaya çalıştığı kadın) vurdu. Ama gerçek fırtına Florence, Florida hariç Doğu eyaletlerine bir bir yüklenmeye başladı. Karaya ulaştıkça hızı kesiliyor. Ama hala kategori bir şiddetinde bir fırtına olarak, önüne kattığını sürüklüyor. Buna rağmen, Stormy Daniels’ın, başkanlık makamına yaptığı tahribatı unutturabilecek güçte değil. Florence başka, Stormy Daniels bambaşka. Bizzat Trump’ın seçtiği ve şimdi hiç memnun olmadığı başsavcı Sessions’ın atadığı Özel Yetkili Savcı, bu işin peşini bırakmayacak. Başkanın avukatı suçu itiraf etti bile. Ancak dikkatinizi çekerim. Amerika’nın başına gelmiş en büyük felaket olan Trump’a rağmen, sistem başkanın soruşturulmasına olanak veriyor. Bu da oradaki Başkanlık Sistemi’nin, başıboş olmadığını, denge-denetleme mekanizmalarının çalışmaya devam ettiğini gösteriyor. “Başa gelen çekilir” demeyen bir anlayış, doğal afetler kadar, bir afet-i cihan’a sus parası ödeyen siyasi afete direniyor.
  
 
Tüm Hava Koşullarına Dayanıklı (All Weather Proof) Kurumların Özerkliği

Bir taraftan Florence’ın şiddetini kesmesini ve daha kuzeye tırmanmamasını diliyorum. Bir taraftan da, bir çok insanın organize bir biçimde konvoylar halinde bulundukları yeri, geri dönmek üzere terk etmesini ve Doğuda kopan vaveylaya rağmen, piyasaların sükûnetini takdirle izliyorum.
 
Dow Jones bugün yine yükseliyor. FED, yine 25 Eylül faiz kararını, planladığı gibi verecek. Emtia piyasaları da istikrarlı seyrediyor. ABD siyaseten en karışık dönemlerinden birini yaşıyor. Trump’ın atadığı her resmi görevli, süreç gereği, kongre ve senato heyetleri tarafından sığaya çekiliyor. Atanması onaylananlar, ya sonradan istifa ediyor veya aşağılanarak Trump tarafından görevden alınıyor. FBI hala Rusya’nın 2016 seçimlerine karıştığı iddiasını soruşturuyor. Bu konu ispatlandı, ispatlanacak.
 
On yıl süre ile atandığı halde, Trump’ın “soruşturmayı sonlandır” talebini “FBI özerktir” gerekçesi ile reddettiği için görevden alınan Comey’in kitabı (Highest Loyalty: En Yüksek Sadakat) hala en çok okunan kitaplar listesinde ve yasaklanmış değil. Bob Woodward’un kitabı  “ Fear (Korku)” ise, “fikri hür, irfanı hür” bir başka yayın olarak, çok okuyan insanların elinde. Trump’ın buna yapabileceği bir şey yok.  
 
Ama bütün bunlara rağmen, ABD ekonomisi çalkantıda değil. Obama döneminde başlayan iyileşme, makul büyüme hızı, düşük bütçe ve cari işlemler açığı, rekor istihdam ve hâlâ düşük olmakla birlikte, makule yakın enflasyon oranı ile devam ediyor. Bu da ABD’de ekonominin tüm koşullara dayanıklı olduğunu, ekonomik aktörlerin politik ve klimatolojik koşullara kolay kolay pabuç bırakmadığını gösteriyor. Hele dış etkenleri hiç bahane etmediği de ortada.
 

“Kaşıkla Verip, Sapıyla Göz Çıkarmak”

Ekonomi politikaları açısından, kendi seçtiği yeni guvernöre rağmen, FED’e para politikası konusunda, diş geçirmeyi bile denemeyen Trump, vergi indirimleri ile sanayi kesimine verdiği desteği, hemen her ortağına karşı başlattığı ticaret korumacılığı ile köstek haline getirme eğiliminde. Soya ve mısır üreticileri şimdiden şekvacı. Demir-Çelik sektörü ticari tarifelerle yeniden ivme kazanmadı. Trump, “Paris anlaşmasından çıktım.” deyince, kömür kuyuları yeniden açılmadı.
 
Ama vergi adaletsizliğinin yarattığı toplumsal fırtınanın ve Trump’ın yerleşik kurumları yıpratmasının ekonomiye vurabileceği darbenin,  Florence tayfununun şiddetinden daha büyük olacağını söylemek için müneccim olmak gerekmiyor. Açıkçası, Trump’ın siyasi fırtınalı döneminde, ekonomik düzelmeyi, kendi siyasi fırtınasının değil, ekonomide estirdiği geçici meltemin köstekleyeceğini düşünmek gerek.
 
Çünkü ABD’de ekonomi, siyasetin gölgesinde değil, kendi güneşinin yörüngesinde. O yörüngeye müdahalenin ilk sonuçlarını ise 2019’dan itibaren görmeye başlayacağız. 
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 1364
Eğitimde Yapay Zekâ Çalıştayı | SONUÇ RAPORU
Eğitimde Yapay Zekâ Çalıştayı, Deep Learning Türkiye ile TASAM Eğitim Sanayi ve Teknoloji Enstitüsü (ESTEN) işbirliğinde, 04 Eylül 2018’de İstanbul’da Microsoft Türkiye Ofisi’nde gerçekleştirilmiştir. Moderatörlüğü Dr. Sevinç TUNALI tarafından üstlenilen Çalıştay’a; Doç. Dr. Serkan ÖZEL, Dr. Şebnem ÖZDEMİR, Faik KOÇ, Başak BULUZ, Yavuz KÖMEÇOĞLU, Ayyüce KIZRAK, İbrahim KIVANÇ, Ömer KOÇBİL, Engin KAYA, Barış CEVİZ, Semih KUMLUK, Reşit Yalın GÜÇKIRAN, Yağız NALÇAKAN, Cengiz AKARSU, Furkan ARSLAN, Yiğit ERBAŞ, Burcu BEKTAŞ, Selahattin HACIOSMANOĞLU ve Yunus Emre ÇATALÇAM katılmışlardır. Toplantıda öne çıkan tespit, değerlendirme ve önerilere aşağıda özet olarak yer verilmiştir.
 
Eğitim son yıllarda ülkemizde en çok konuşulup tartışılan konuların başında gelmektedir. Sayısı milyonları bulan öğrenci - veli - öğretmen kitlesi bir yana, Türk halkının geneli için bu ilgi öyle bir hâle gelmiştir ki; eğitim meseleleri ülkemizin en temel gündemini oluşturmaktadır. Bu hâli ile eğitime verdiğimiz anlam; bizler için sadece kurumsal olarak öğretim yapmanın ötesine geçmiş, iktisadi ve idari açıdan tüm ülkenin geleceği olarak algılanmaya başlamıştır.
 
Bu durum, endüstriyel ürün ve kavramların hızla eğitim sektörüne aktarılmasına yol açmıştır.  Endüstrinin dijitalleşmesi ile karakterize olan “Endüstri 4,0” kavramı, kendini “Eğitim 4,0” olarak okulların gündemine de yerleştirmiştir. Okulların bu dijital dönüşümden ne çıkarması ve nasıl bir yol izlemesi gerektiğine dair tartışmalar sürerken; beş kör adamın bir fili tasvir etmeye çalışmaları gibi, konuya dair her bir farklı fikir çoğu zaman süzgeçten geçirilmeksizin ortaya atılmaya başlamıştır. Burada belki de en çok dikkat çeken husus, bilişim alanında gerçekleşen gelişimlerin eğitim programları ile zorlama bir beraberlik içerisine sokulmasıdır. Bilişim sektöründeki güncel gelişmelerin eğitim alanına entegre edilmesi fikriyle ortaya çıkan, fakat katkısına dair herhangi bir kanıt bulunmayan birçok eğitim programı da bu konunun meyveleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Bu manzara eğitim uygulayıcıları olan öğretmenleri ve eğitim bilimcileri, yüksek teknoloji ürünlerinin sadece kullanıcısı olmaları değil kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden şekillendiren olmaları konusunda harekete geçirmek için yeterlidir. Eğitimin teori ve uygulama alanlarının kendine özgü süreç ve ihtiyaçları vardır. Eğitimde Yapay Zekâ Çalıştayı’nın ana amacı; "eğitimsel ihtiyaçları karşılamak için hangi yapay zekâ uygulamalarının geliştirilebileceğini değerlendirmek” olarak belirlenmiştir. Toplantı sonunda, özellikle üç nokta üzerinde önemle durulması gerektiği belirlenmiştir.
 

1. Veri Toplama
 
Yapay zekâ algoritmalarının oluşturulabilmesinde en temel gereksinim, yeterli miktarda verinin sağlanmasıdır. Eğitim söz konusu olduğunda, bu süreç içinde;  öğrenciler, öğretmenler, veliler, okul çalışanları, yöneticiler, işverenler gibi birçok eğitim paydaşından verilerin toplanması söz konusu olacaktır.
 
Bu sürecin başında, her bir paydaş için eğitimin hangi kademesinde hangi ölçümlerin yapılacağının belirlenmesi gerekmektedir. Örneğin; bugün okula başlayan bir çocuk kayıt yaptırdığında kendisi hakkında nüfus bilgileri dışında hiçbir bilgi sahibi olunmadan öğrenim hayatına başlamaktadır. Değerlendirmeler çok büyük oranda zaman içinde ve öğretmen gözlemi temel alınarak yapılmaktadır. Yapılan gözlemlerin de, her öğrenci için ne kadar ayırt edici olduğuna dair bir kontrol mekanizması bulunmamaktadır. Bu sebeple erken yaşlardan itibaren öğrencilerden öğrenmeyi etkileyecek faktörler açısından veri toplanması ve bu verilerin öğretim sürecine geri bildirim verilecek şekilde kullanılması esastır.
 
Periyodik olarak toplanacak verilerin; öğrencilerin hazır bulunuşluğunu belirlemede, akademik başarıyı öngörme ve tedbirler almada, ders - alan - bölüm seçimlerine kara vermede kullanılması öngörülmektedir.
 
Bu tablonun hayata geçirilmesi için öncelikli olarak atılacak en önemli adım; eğitim paydaşlarına dair “veri toplama politikası” oluşturulmasıdır. Bu politika; öğrenciler, öğretmenler, veliler, okul çalışanları, yöneticiler, işverenler gibi birçok eğitim paydaşından verilerin toplanması, işlenmesi, saklanması ve aktarılmasına yönelik prosedürlerin belirlenmesini içermektedir. Tüm paydaşların eğitime doğrudan etki ettiği düşünülen çeşitli görüş ve beklentilerinin, kişisel veriler korunarak, verilerin sadece eğitim içeriği, süreci ve değerlendirmesinde kullanılacak şekilde kullanılması güvence altına alınmalıdır. Öğrencilerin fiziksel (sağlık, genetik vb.), duygusal (psikoloji, motivasyon, algı, tutum vb.), sosyal (sosyo-ekonomik çevre, aile özellikleri vb.) durumlarına dair ölçümlerin; kişisel verilerin korunması (KVKK), özel hayatın gizliliğinin korunması, düşünce ve inanç özgürlüğü, etkili kanun yollarını kullanma haklarını gözeterek koruma tedbirlerinin alınması gerekmektedir.
 
Son olarak, kişisel verilerin korunması için mevzuat ve güncel teknolojiye uygun şekilde ilgili verinin niteliğinin gerektirdiği tüm idari ve teknik koruma tedbirlerini alma görevini üstlenecek kurumun belirlenmesi gerekmektedir.
 
Kapsamlı olarak toplanan bu veriler, hem eğitim politikalarına genel anlamada veriye dayalı politika yapma imkânı verecek hem de öğrenme süreci ve örüntülerine dair yapay zekâ ile geliştirilecek yazılımların temelini oluşturacaktır. Bunun yanında Türkiye’deki eğitim araştırmalarının niteliğini artırmak amacı ile OECD Çevrimiçi Eğitim Veri Tabanı (www.oecd.org/education/database.htm) benzeri uygulamalarda yapılabilir.
 
Bu veri tabanı, “Bir Bakışta Eğitim” (Education at a Glance) raporlarının hazırlanmasında kullanılan ham veriyi ve eğitim sistemine dair göstergeleri içeren verileri araştırmacıların kullanımına açmıştır. Buradaki amaç, bireysel araştırmacıların kendi çabaları ile toplayamayacağı kadar büyük ve detaylı bir veri yığını içinden araştırmak istedikleri alana/konuya dair verilere ulaşmasıdır. Araştırmacılar bu veri tabanını kullanarak; öğrencilerin yaş, cinsiyet, okul türü, okula başlama yaşı, öğrenci - öğretmen oranı gibi değişkenleri kullanarak ülkeye özgü veya uluslararası çıkarımlar yapabilirler.

 
2. Öğretmenlik Mesleğinin Dönüşümü
 
Öğretmenlerin yapay zekâ veya diğer yüksek teknoloji ürünleri sebebi ile kendi mesleklerinin yok olacağı kaygısının giderilmesi gerekmektedir. Teknolojinin eğitim içinde kullanımının yaygınlaşmasındaki en temel amaç, öğretmene öğretim sürecinde destek olmaktır. Öğretmen öğretim sürecinde içerik hazırlama, pedagojik manevralarda bulunma ve değerlendirme aşamalarında çeşitli yazılım ve donanımlardan faydalanabilir. Buradaki amaç öğretmeni, şimdiki uygulayıcı boyutundan daha ileriye taşıyan; onu bir öğretim tasarımcısı hâline getirmektir.
 

3. Öğrenme Sürecinin Kişiselleştirilmesi
 
Toplantının son bölümünde; eğitimde yapay zekânın potansiyel kullanım alanlarından biri olan “kişiselleştirilmiş eğitim” konusunda tartışmalar yapılmıştır. Eğitimin kişiselleştirilmesi için öğrenen birey hakkında gelişiminin her yönüne dair veri toplanması ve bu verilerin öğretim içeriği, süreci ve ürününün belirlenmesi ile karakterize olan “öğretim tasarımı” sürecinde kullanılmasının yöntemleri tartışılmıştır.
 
    13.09.2018, İstanbul
 
    Raportör
        Dr. Sevinç TUNALI
Eğitim, Sanayi ve Teknoloji Enstitüsü
         (ESTEN) Direktörü
 
Yazar: Altan ÇETİN Alan: Orta Doğu Hit: 324
İdlib’le Suriye’yi Düşünmek
Hem Orta Doğu'da istikrar olsun hem de küresel güçlerin çıkarları zedelenmesin!?
 
Hem Suriye'de değişim olsun, hem menfaatler sabit kalsın, hem de insanlar ölmesin… Hem barışı destekleyelim, hem de değişim için gereken bedelden çekinmeyelim.
 
Hem Es(ea)d gitsin hem de gitmesin: Es(ea)d Suriye'de bir geçici hükümeti kurulana kadar kalsın sonra seçim anayasaya yazılıp (kim yazacak?) seçim yapıldığında giderse gidecek.
 
Hem Esead gitmesin, hem YPG merkezli yapılanma kurulsun, hem barış gelsin hem hak hukuk Suriye’yi normalleştirsin, Türkiye iki olmazdan birini seçmek durumunda “hem hem de”ler arasında kalsın!
 
Hem PYD olmasın hem de SDG görüntüsünde kalsın: Suriye'nin içinde etnik sınırlarda bir yapı oluşmasın, Türkiye rahatsız olmasın, hem de özerk bir bölge planı üzerinden burada etnik sosyolojide bir statükonun oluşmasının önü açılsın.
 
Hem Suriye bölünsün hem de bölünmesin: Suriye'de ABD ve Rusya tandeminde hatta Fransa ve İngiltere odağında belki Çin'in de katıldığı nüfuz bölgeleri oluşsun ama sınırlar korunsun, hem de üç dört parçalı yeni Suriye yola devam edelim.
 
Hem İran ve Rusya tezleriyle ile Suriye'de bir bölünmeyi engelleyelim hem de ABD ve Suud tezleriyle birleşip Es(ea)d gitsin Suriye yeni bir vakte girsin.
 
Hem Rusya ve ABD'yi dengeleyelim hem de bu iki gücün tamahlarını aşarak Suriye'de bir denge sağlanmasına katkı sağlayalım.
 
Hem Suriye'de DAEŞ ve YPG olmasın hem de Guta'da insanlar ölmesin. Batının virüslü battaniyelerle öldürdüğü insanlar gibi Suriye'de kimyasalla insan ölüyor. Yöntem onlardan el doğulu ne fark eder. Kim yapmış yaygarasının kaçıncı tekrarı bu? Ey insanlık nerdesin?
 
Hem herkesin müttefik olduğu üzere Suriye bölünmesin, hem biz hariç herkesin müttefik göründüğü YPG/SDG her ne deniyorsa duruma göre stratejik bir araç olarak kalsın.
Türkiye neden bunca “hem ve hem de” arasında? Tüm bu “hem ve hem de”ler kaosu arasında sınırımızda bunca şey olurken akla Kûtu'l-Amâre'nin hemen sonrası 1916'da gerçekleşen Sykes Picot - gizli - antlaşmasının maddeleri geliveriyor. 100 yıl önceki oyun nerede bozulmuştu? Bu noktada bu antlaşmanın maddelerini hatırlayalım: 1. Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı, 2. Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları, 3. İngiltere'ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya verilecektir. 4. Fransa ile İngiltere'nin elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak, 5. İskenderun serbest liman olacak, 6. Filistin'de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır. Manzara çok ilginç! Bu planda gerçekleşmeyen tek konu, sorun, çıkmaz; Anadolu'da Türkün oyunu bozmuş olmasıdır. Bu planda gerçekleşmeyen tek şey Türkiye üzerinde yapılan paylaşım planlarının hiçbirinin gerçekleşmemiş olmasıdır. Bu husus hep dikkatlerden kaçmıştır. Milli Mücadele son oyunu bozmuş; Trabzon, Erzurum, Van, Bitlis ve Güney Doğu Anadolu, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır ve İskenderun'a dair planlar boşa çıkmıştır.
 
Çanakkale neden önemli? 1915 Çanakkale zaferi Rusya'nın temellerini sarstığında, 1916 Sykes Picot'un bir ayağı sakat doğmuştu. Diğer ayağı da Milli Mücadeleyle kırılınca emperyalist emellerin Anadolu hayalleri pusuda bastırılmıştı. Büyük resmi görmeden Lozan'a bakınca manzaranın eksik görülmesi bundandır. Misak-ı Milli ise Türklerin alternatif vizyonudur ve bunun baki varlığının bazı çevreleri rahatsız ettiği açıktır.  
 
Filistin'de bugün İsrail vardır. Diğer yerlerin hali ise ortadadır. Türkiye Afrin'e girerek kendisine doğru söz konusu kılınan basıncı belki de yerine iade etmiştir. Türkiye oyunun bozulduğu yerdir; Türkiye Cumhuriyeti bu oyun bozumun ilan edildiği devlettir. Türkün bin yıllık yurdunda yeniden çiçek açışıdır.
 
Bunca hem ve hem de arasında kalışımıza bir de buradan bakma faydalı olacaktır.
 
***
 
İdlib neden önemli sorusuna tarihten cevap arayanlar için Memlûk Devletinin büyük sultanı Baybars'ın Antakya fethine giderken Hama üzerinden Süvediye (Samandağı), Efamiye ve Derbsak (Kırıkhan yakınları) doğrultusunda ordusunu üçe ayırarak Hama üzerinden izlediği yolla bölgeye girip şehri ele geçirdiği göz önüne getirilirse İdlib'in Hatay bölgesinin güvenliği açısından önemi dikkatlere bir nebze dokunabilecektir. Bugün Esed güçlerinin Lazkiye ve Hama hattından bölgeye operasyona hazırladığı düşünülürse geçmiştekiyle benzer yönlü bir harekâtı görmek de mümkündür. Burada PYD veya herhangi bir dost olmayan gücün yer alması sınırlarımızı ve bekamızı doğrudan tehdit edecektir. Muhtemel göç dalgasının oluşturacağı maliyet ise diğer bir risk olarak duruyor.
 
İdlib'e dair tartışma ısınarak devam ediyor. Aliya merhumun tabiriyle dünyada yaşanan düalizm fiilen Suriye'yi çekiştirmeye devam ediyor. Atlantik ve Avrasya olarak isimlendirilen bu düalist yapılanma Suriye üzerinden bölgemizi tehdit ediyor. Türkiye olarak bizim misyonumuz ise bu düalizmi aşmak olmalıdır. Aliya'nın tabiri ile İslam'ın bu düalizmin eksiklerini tamamla kabiliyetinin muhtelif sebeplerle devreye girememesi nedeniyle çelişkiler aşılamıyor. ABD-Rusya ise bu hengâmede kayıkçı kavgası ile Suriye özelinde bölgemizdeki etkin güçlerini sürdürme rekabetine devam ediyorlar.
 
ABD'nin kimyasal silah uyarısına Rusya'nın cevabı düalizmin siyasi temsilcilerinin psikolojik harbi olarak ortada duruyor. Suriye'de menfaatleri dışında, Suriye ve Suriyeliler için ne istedikleri meçhul olan Ruslar ve Amerikalıların konuya bakışlarındaki anlamlı ama perspektife dair olduğu için eksik parçaları tamamlamak Türkiye'nin bu süreçteki başlıca amacı olmalıdır. İran sahada daha etkin olarak Rusya yanlısı bir tavır takındığından bütün taraflara mesafe konusunda en dengeli ülke Türkiye. Bu bakımdan yapılacak görüşmelerde bir taraf olmaktan çok Suriye ve halkının menfaatine olacak şekilde düalizmin taraflarının eksiklerini bütünleştirici rol oynamak İdlib'de en az zararla sonuca ulaşmanın yolu olabilir.
 
İdlib meselesi nihayete erdiğinde Fırat'ın doğusundaki YPG/PKK yapılanmasının ne olacağı en büyük soru ve sorun olarak önümüzde duruyor. Irak sınırına kadar bölgeyi kapatan bu silah ve nüfus yapısının Suriye rejimi tarafından özerk tanınması Irak'ın Kuzeyindeki kaosun Suriye'de yeniden tekrarı ve Irak-Suriye noktasında bir bütünleşmiş sınırı çizilmemiş, adı konulmamış de facto durumun ortaya çıkaracağı gözden uzak tutulmalıdır. Menbiç'e odaklanmış akıllarımız Fırat'ın doğusundaki bu durumun orta ve uzun vadeli sonuçları ve buna dair senaryoları düşünmeli ve tartışmalıdır. Esed'in gelecek süreçte Türkiye sınırında böyle bir gelişmeye rıza göstererek Türkiye'den intikamını böylesi bir şekilde olmasının ise akla hiç uzak gelmediği ise ortadadır.
 
Burada mahut düalizmin ve devletlerinin hassas noktası olan İsrail İdlib'in neresinde duruyor sorusu da düşünülmelidir.
 
Aliya'nın ferasetiyle bitirelim: “Doğu ile Batı arasında geçmişte birçok defa bir köprü vazifesini görmüş olan İslam, kendi öz vazifesini müdrik olmalıdır. Geçmişte eski medeniyetler ile Avrupa arasında tavassutta bulunmuş olan İslam, bugün, bu dramatik çıkmaz ve alternatifler zamanında, parçalanmış dünyada aracılık rolünü tekrar devralmalıdır. Üçüncü, yani İslamî yolun manası işte buradadır.” (Doğu Batı Arasında İslam, s.26) Suriye'yi Esed gören Rusya ve güya “Suriye halkı” gören ABD bütüncül bir doğruya eksik noktadan bakarak isabetsizlik içinden menfaat devşirme siyasetlerine devam ederken Yemen'de savaşan İran-Suudiler ve daha bir sürü çelişkiyle malul İslam'ın durumu ortadayken nihayet bunu yapabilme imkânının tek durağının Türkiye olduğu ortadadır. En azından İdlib'in bir Srebrenitsa olmamasını sağlamak bile önemli bir iş olacaktır.
 
***
 
Türkiye’nin Suriye’de demokrasi ve insan hakları talebine neden ABD YPG’yi silahlandırarak,  Rusya ise YPG’ye mesafe koymadan, İdlib’de teröre karşı olduğu noktasından cevap veriyor? Masa neden Suriye merkezli değil de terör odaklı kuruluyor? Suriye’de yeniden inşa süreci başlatmak yerine Esed’i zafere taşıyacak bir konjonktür dayatılıyor. Türkiye’ye içeriden ve dışarıdan Esed ile masaya otur deniliyor. Bu masada ne konuşulacak? İran-Suriye ile birlikte olarak Esed’e, ABD ile müttefik olaraksa YPG’ye razı ollar arasında bu iş nasıl olacak? Tam bir kaybet kaybet oyunu… Türkiye’deki göçmenlere genel af söz konusu olacak mıdır? Terörist kavramı müteakip zamanda nasıl şekillenecektir. Suriye’nin idari akıl olarak, 2011’de çatışmalar başlamadan önceki vaziyetiyle farkı ne olacaktır? Türkiye Suriye’de ateşin durması ve Suriye’nin kaderini Suriyeliler belirlemelidir diyebilen tek güç iken bir kolunda İran öbür kolunda Rusya olan Esed masada müstakil karar alabilecek midir?
 
Terör söz konusu ise DAEŞ konusunda birleşen dünya kamuoyu PYD söz konusu olduğunda nedense 100 yıl önce Ermeni meselesinde olduğu gibi istikrarsız ve kaypak bir pozisyon alıyor. Suriye’nin bütünlüğünü İdlib’deki teröristler! tehdit ederken, Türkiye ile müttefik olan?! ABD ve aynı masaya oturup Astana süreci sürdüren İran ve Rusya için Fırat’ın doğusundaki silahlı ve Türkiye’nin terörist tanıdığı güçler tehdit olmuyor mu? Suriye terörden temizlenecekse toptan temizlenmeli değil midir? Bu soruya muhataplarımızın cevabı ise ciddi merak konusu…
 
İdlib’e sıkıştırılan Suriye meselesinde herkes çıkarına uyanı ve büyük planını mı oynuyor? YPG bu planın neresinde duruyor? Herkes kendi vekâlet savaşçısını korumanın bu yolla kendi çıkarını gerçekleştirmenin peşindeyken Suriye’de makul bir sonuç beklemek abesle iştigal oluyor.
 
Hannah Arendt, kötülüğün sırdanlığından bahsettiğinde en büyük tepkiyi Yahudilerden almıştı. Burada kendini etraftaki kötülükten soyutlayan, bir karaktersizlik haliyle tezahür eden bu sıradanlaşma hali, etraftaki acılar ve haksızlıklara umursamaz bir sıkıcı bir bürokrat tavrıyla emirleri yerine getirdiğini düşünerek kendisini sorumluluktan sıyırma hali eleştiriliyordu. Bugün BM ve P5 ülkeleri kötülüğün bu denli sıradanlaştığı bir düzende Suriye’ye bakıyorlar. Rusya ve İran’ın Suriye konusunda görevlileri tam bir Eichmann bakışı ile meseleyi yürütüyorlar. Kötülük Arap Baharı sonrası coğrafyamızda tarihte çok nadir görülür bir tarzda sıradanlaştı. Kahire, Şam, Bağdad ve birçok yerde bunu izlemek söz konusu. İnsanın hakkı ve hukuku artık mitolojik bir hayal oldu. Suriye özelinde Türkiye’nin konumu tam da bu sıradanlığı yırtmaya matuf veya öyle olmalıdır. Gelecekteki tarih yazımında bu konum özel dikkatle incelenecektir.
 
Suriye’de bugün Rusya-İran tandemindeki rejim karşısındaki tüm güçleri kendi meşru varlığına karşı silah çekmiş darbeci, terörist hainler olarak görüyor. İlginç olarak Türkiye’nin pek çoğuna muhalifler dediği bu gruplar ile alakalı tutumu ortadayken Tahran’da İran-Rusya ile masaya oturup belirleyici rol alıyor olmasının matematiği tüm hesapları alt üst ediyor. Öte yandan ABD ile Esed gitsin noktasında müşterek tutumunu sürdürürken ABD ile yaşadığı gerilimler ile müttefiki ile uzaklaşırken, aynı anda ABD ile müşterek bu söylemleri savunurken Tahran masasında olabiliyor olmasıdır. Öte yandan Menbiç’te ABD ile devriye atıyor olmamız işin daha ilginç tarafıdır. Tüm bu karışık durumlar aslında Türkiye’nin Suriye halkının ve ülkenin iyiliği dışında bir çıkarı öngörmemesinin verdiği rahatlıkla taraflarla konuşabiliyor olmasıyla da alakalı gözüküyor.
 
Kötülük ne kadar sıradanlaşsa da Türk’ün tarihi duruşu hak ve mazlumiyetin yanında durup masada tarafları aşırılıklarından ve sıradanlıklarından uzaklaştırmaya çalışmak bile önemli bir çaba olarak tarihe geçecektir. Tahran bildirisindeki “Terörle mücadele kisvesi altında sahada yeni gerçeklikler yaratılmasına dair her türlü girişimi reddetmiş, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğini zayıflatmayı amaçlayan ayrılıkçı gündemlere karşı durma kararlılıklarını ifade etmişlerdir. ifadesi Suriye özeli ve bölge genelindeki müstakbel gelişmeler adına umut vericidir.
 
Sınırlarımızdaki göç tehlikesi, YPG-PYD sorununun Fırat’ın doğusunda büyümesi ve Suriye’de kaynayan kazanın dinmek bir yana gittikçe hararetlenmesi riskleri kapımıza koyuyor. Terörist ve muhalif kavramlaştırılmasının bile doğru yapılamadığı bir ortamda çöken bir ülkeye barış akabinde düzen getirmek zor bir takım süreçleri gerektiriyor. Lakin görünen o ki egemen güçler daha savaşın bile sona ermesini öngörmeyip bunu destekleyen adımlar atarken diplomasi ve siyasi düzeyde faaliyetlere geçmek hayli sıkıntılı görünüyor. Silahların siyasetinin susması, muhalifler için silahsız siyasi temsil imkânlarının doğması, yeni bir anayasa ile Suriye’nin en azından geçiş aşamasında yazılması ve bunun adil bir yapı ortaya çıkarması, nihayetinde seçimlerin ki, Irak’taki duruma bakınca bunun bile ne kadar zorlu olacağı ortadayken, yapılarak ülkede normalleşmenin önünün açılması gibi pek çok aşama hakkında amansız mücadeleleri davet ettiği ortadadır.
 
Her halükarda masadaki tek ve bölünmemiş Suriye talebinin kaybedilmemesi tüm bu gelişmelerin şimdilik yegâne olumlu yanı gibi görünüyor. Suriye’de hatırlamasak da Türkmenler vardı bir de değil mi? Konjonktür sınır ötesi hareketi rasyonel olmaktan çıkarırsa sınır ötesindeki potansiyelle sınırlarımız içinde bir mukavemet hattının Irak-Suriye sınırı boyunca kurulmasının hayatiliğini unutmamak da gerekir.
Yazar: Sema KALAYCIOĞLU Alan: Karadeniz Kafkas Hit: 196
Bir Bıldırcın Curnatası’nda Rusya ve Türkiye, Tahran Zirvesinde
7 Eylül avcılar arasında, “Bıldırcın Curnatası” olarak bilinir. Öncesinde, esnasında ve sonrasında mutlaka hızı saatte ciddi değerlere ulaşan rüzgarlar eser ve şiddetli yağmurlar yağar.
 

Karadenizi Geçen Yorgun Bıldırcın Sürüleri

Rahmetli babam 2.Dünya şavaşı sırasında ikinci askerliğini Anadolu Kavağı’nda yaptığı için, Rusya(şimdiki Ukrayna) topraklarında,  darı ile beslenip yağlanan o minimini kuşların, işte tam bugün, büyük gruplarla Karadeniz’i geçtiğini, Anadolu Kavağı’nda, sabaha karşı ışıldaklarla gökyüzünü aydınlatıp,  ağlar geren avcıların, bir fişek bile atmadan, bitkin halde ağlara takılan bıldırcınları tek tek elle toplayıp, minik kafalarını nasıl kırdığını anlatırdı.  Anlaşılan Türkiye’nin yine çok zor geçen o  yıllarında, Boğaz Komutan’lığında görev yapan askerlerin de kursaklarına, bu çok lezzetli av etleri girermiş de, mideleri bayram edermiş.
 

7 Eylül 2018 ile Rusya’dan Esen Rüzgarlar 

Eminim bu gece sabaha karşı Rusya’dan uçup gelen bıldırcınlar, yine  Güney Karadeniz’deki  avcıların ağına düşecektir. Ama Tahran’da bugün toplanan bir başka Astana zirvesinde, Rusya’nın ağına düşmemek için dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum.
 
 2. Dünya savaşı sonrasında gelişen atmostfer’de Sovyetler Birliği ile ilgili olarak, dünyada ve Türkiye’de gelişen tehdid algılaması, bugün ABD de, Avrupa’da ve Avrupa Birliği’nde bir başka şekle dönüştü. Ama Türkiye, Sovyetlerin en doğal varisi olan Rusya ile ilişkilerini, “en derin stratejik ortaklık olarak” değerlendirirken, Rus bıldırcınlarının, Türk avcılarının ışıldak ve ağlarına takılan kaderini paylaşmaktan kendini korumalı. Evet, zirveler biraz dünyaya, ama daha fazla ülkelerin kendi halklarına sundukları birer vitrin. Ama Rusya için,
 

Türkiye Çanta’da Keklik Olmamalı

Dünyanın bizim Rusya ile olan ilişkilerimizi kıskandığını hiç sanmıyorum. ABD de Rusya’nın 2016 seçimlerine müdahalesi, Trump’ın ve damadının Rusya ile olan ilişkileri, Başkan Trump’ın vatana ihanet ile ilgili bir açığı olup olmadığını ortaya çıkarmak ve onu bir an önce görevden alabilmek için sorgulanıyor. İngiltere, Rusya’nın ısrarlı reddine rağmen, Sergei Skripal’in Rus ajanlarınca zehirlendirdiğini ispat etmek üzere. Bu İngiliz halkının Brexit kararlılığı ile ilgili bir değişme yaratır ve AB de kalmak için yeni bir referandum umudunu besler mi bilmiyorum. Ama Boğazlardan her geçen savaş gemisi,  Güney Kıbrıs, Mısır ve Suriye’deki üsleri ve askeri varlığı ile Akdeniz’e daha fazla yerleşen Rusya’nın önce Türkiye, sonra Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki etkisi,  NATO’yu, ABD’yi veya İngiltere’yi kıskandırmaktan daha büyük bir risk unsuru.
 

Günü Kurtarmak mı? “Tavşana Kaç , Tazıya Tut” mu?

Şimdi Tahran zirvesi, Suriye’de yine bir günü kurtarmak anlaşmasına gebe gibi. Evet, Türkiye için yeni mülteci akımını önlemek gibi bir öneme sahip. Ancak Rejim güçlerini, Suriye’ye ait topraklarda muzaffer kılmak gibi bir misyonu olan Rusya(ve İran), İŞİD’in son kalelerinden İdlib’i yerle bir etmeye hazırlanan  Esat güçlerini saldırıdan caydırmak için   Tahran’da, Türkiye’den ne ister? Saldırının durdurulması(“katliamın önlenmesi”!), ABD nin de istediği olduğuna göre, böyle bir zımni uzlaşma eşiğinde, Türkiye’ye altından kalkamayacağı bir rol  biçilmemeli.
 

“Kalıcı Çözüm” için Ortak Çaba mı? Rusya’nın Güçlü Eli mi?

Bu zirvede, Astana sürecinin ve siyasi anlaşmanın bir parçası olarak, kalıcı çözümün tartışılacağı söylenmekte. Kalıcı çözüm ne?  Hangi muhalefet gidici? Hangisi kalıcı? İkisini her zaman birbirinden ayırmak mümkün mü? Tahran’da atılacak adımların Cenevre ayağı olacak mı? Türkiye’nin beklediği ortak çözüm, elbette kulağa en hoş gelen çözüm.  Ama İdlib’in ve İdlib gibi bir çok başka yerin, Suriye toprağı olduğunu kabul ettiğini bir kez daha telaffuz etmesi ve ördüğü duvarların arkasından vatanı korumaya devam edeceğini biz kez daha taahhüt etmesi önemli. Türkiye, Suriye’de birilerinin vekili olarak varlık sürdüremez. Türkiye’nin güvenlik endişeleri haklıdır. Ama sınır ötesindeki geçici varlığını bunun dışında hiçbir şey meşru kılmaz.
 
Rusya, Suriye’de şu anda en güçlü taraf. ABD nin yeniden yaptırım uyguladığı İran, Rusya’nın önereceği çözüm dışında bir çözüme sıcak bakmaz. Buna ABD çözümü de dahil. O halde Suriye topraklarında, Orta Doğu’da  ve Doğu Akdeniz’de artık kalıcı hale gelen Rusya’nın isteyeceği “kalıcı çözüm”, Türkiye’nin pek fazla söz söyleyemeyeceği bir çözüm olma istidadında. O halde, Türkiye, Rusya ile olan mesafesini iyi kollamak zorunda.  
Yazar: ** Yazar Yok** Alan: Türkiye Hit: 611
Eğitimde Yapay Zekâ Çalıştayı
Deep Learning Türkiye ile TASAM Eğitim Sanayi ve Teknoloji Enstitüsü (ESTEN) işbirliğinde, Eğitimde Yapay Zekâ Çalıştayı 04 Eylül 2018 tarihinde İstanbul’da Microsoft Türkiye Ofisi’nde akredite katılımcılarla gerçekleştirilecektir.

Yapay zekâ ile geliştirilen araçların eğitim sektöründe kullanımı ve eğitimsel ihtiyaçları karşılamak için hangi araçların geliştirilebileceğinin tartışılacağı çalıştay ile bu alandaki bilgi kirliliği, önyargılar ve distopyaların yol açabileceği direncin engellenmesi ve eğitimcilerin konu hakkındaki farkındalıklarının artırılmasına yönelik faaliyetlerin planlanması da hedeflenmektedir.
 
Eğitimde yeni araçların ve yapay zekânın kullanılmasının önündeki en temel engellerden biri, eğitimcilerin bu araçların kendi yerlerine geçeceği ve dolaysıyla mesleklerine devam edemeyecekleri kaygısıdır. Yapay zekâlı makineler, insanlar gibi akıl yürütme ve karar verme becerileri sayesinde yeni uygulamalarla her geçen gün daha üst düzey işlemler yapabilseler de en gelişmişi bile bunu neden yaptığını bilecek seviyede değildir. Öte yandan, her öğrenenin kendine özgü öğrenme sürecinin yapay zekâ kullanan uygulamalar ile nasıl desteklenebileceği konusunda argümanlar ortaya konması da gereklidir. Bugüne dek, insan zekâsı ve yeteneklerinin sonsuz olasılığını daha yönetilebilir hâle getirmek için bilim insanları öğrenme stillerini veya zekâyı kategorize etmek (Dunn’ un Öğrenme Stilleri, Gardner’ ın Çoklu Zeka Teorisi vb) gibi çabalarda bulunmuşlardır. Belirli bir süre kabul görse de, hepsindeki yetersizlikler bir zaman sonra eleştirilmeye başlanmıştır. Zira henüz bu teorilerin de hiçbiri yeterli kapsayıcılığa ulaşamamıştır. Bunun sonucunda öğrenme sürecinin ilk basamağı olan öğrenen profilini belirlemek konusunda okullarda bir faaliyet yapılmamaktadır.
 
Yapay zekâ, sadece ileri bir teknoloji ve ekonomik değeri olan bir ürün değildir. Aynı zamanda dünyanın eğitim konusundaki geri kalmış bölgelerinin desteklenmesi için de değerli bir araç olabilir. Çünkü eğitim teknolojilerinin gelişmesine ihtiyaç duyulmasının en büyük sebebi; dünyanın bir kısmı hızla bilgi seviyesini yükseltirken bir yandan hâlâ milyonlarca insan okuma - yazma dahi bilmemektedir. Günümüzde, eğitimin birçok hedefine yönelik olarak yeni araçlar geliştirilmeye başlanmıştır. Eğitimde Yapay Zekâ Çalıştayı ve sonrasındaki süreçte, eğitimcilerin farklı ihtiyaçlarına yönelik yeni ürünlerin oluşmasına katkı sağlanması amaçlanmaktadır.
Yazar: Galip ÇAĞ Alan: Balkanlar Hit: 687
Bir Bellek Problemi: Balkan Kavramının Kullanımı - II
“Bu bellek doğru okunmaz ve zamanın muktedirlerince tesis edilen yeni adlandırmalar bir politik yol haritası haline getirilmeye çalışılırsa ne olur?” sualiyle bitmişti yazının ilk bölümü. Şimdi bu sorunun cevabıyla devam ediyoruz.
 

Batıya Bakarken Doğuyu Görmek!

Her ülke kendi dış politikasını belirler. Bunu belirlerken de birçok parametreyi devreye sokar. Coğrafik konum, ekonomik ortaklıklar, bölgesel dengeler gibi olgular bunların sadece birkaçıdır. Ancak Türkiye gibi ülkeler için bu parametreler genişler ve çeşitlenir. Bu açıdan bakıldığında tarihi ve tarihine dairleri Türk dış politikasının en mühim parametrik unsurlarıdır.
 
Türkiye Osmanlı geçmişi ile birçok coğrafyanın tarih ortağı oldu. Belki de aynı medeniyetin mirasçısı. Kendi adına devamcısı. Aradaki fark Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıktı. Zira Osmanlı sonrasında Anadolu’nun da içinde bulunduğu Doğu Akdeniz havzası için emperyal güçlerin çizdiği kader çizgisini takip etmeyen Türk halkı diğerlerinden farklı bir konuma kavuştu. İstiklal Harbi, kurgusal ulusçu söylem ve inşaların aksine doğal bir birlik ruhu oluşturdu. İşte bu noktada Türkiye bölgenin Osmanlı sonrasındaki –her ne kadar biraz süre alsa da- umudu haline geldi.
 
Cihan Harbi sonrasında Avrupa’da yaşanan çöküş, akabinde Büyük Ekonomik Bunalımla birleşince siyasal etkinlik gitgide azaldı. Avrupa artık bölgesel politikaları daha fazla önemseyen bir yapıya dönüştü. Eski kıtada yeni unsurlar ortaya çıkmaya başladı. Belki de Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na giden yolda kendini savaşın dışında bırakma gayesi ile attığı adımlar, çalışmanın da konusu olması hasebiyle, bilhassa Balkanlar’ı Osmanlı sonrasında bir kez daha birleşmeye yöneltti. Ancak başarılı olamadı.
 
İç politik istikrarsızlıklar Türkiye’nin dış politikasını oldukça sert bir şekilde etkiledi. Misak-ı Milli sınırlarına bağlılık algısı Türkiye’yi Balkanlar ve Kafkaslar başta olmak üzere mazisinin kesiştiği birçok bölgeden uzaklaştırdı. Belki de bu yüzden bölge ile olan mesafe gitgide açıldı.
 
 
90’ların başında Balkanlar'ın Osmanlı sonrasındaki belirsizlikleri bir çatışmaya dönüştü. Bölgeyi Osmanlı’dan kurtaran! milliyetçi kurgu şimdi kendi kendini tüketen bir hastalığa dönüştü. Bu noktada Batı’nın geçmişte bölgeyi yaftaladığı az gelişmişlik ve Avrupalı olmama durumu kendini bir kez daha gösterdi. Daha evvel Balkan Savaşları’nın Avrupa’nın bitim ucunda meydana getirdiği felaketin sebeplerini arayan! medeni Batı’nın uzun bir araştırma sonucu kaleme aldırdığı rapor[1] mühim tespitler ortaya koydu:
 
Balkanlarda karşı karşıya geldiğimiz acı gerçek şu:  Eski Çağlardaki gelişmelerin,  yalnızca Türk egemenliği dönemindeki değil, ondan daha önceki gelişmelerin sonucu, Avrupa kıtasının güneydoğusuna,  Avrupalı olmayan ve bugüne dek Avrupalı olmama niteliğini büyük ölçüde koruyan bir medeniyetin hâkim olmasıdır.”
 
Aynı raporun bu ifadeyi de içerecek şekilde 1993’te Kosova ve Bosna’da yaşananlar sonrasında yeniden yayınlanması ile yaşananlara dair önemli bir yeni bakış ortaya çıktı. Zira raporun bu şekilde yeniden yayınlanması 100 yıllık bir araya rağmen Batı zihnindeki Balkan algısının henüz değişmediğini ortaya koydu. Edward Said burada yaşanan önyargı temelli ötekileştirmeyi oryantalizm adı ile formüle ederken şunları söylüyordu[2]:
 
“Onunla ilgili önerme ortaya atarak,  görüş belirterek, tanımını yaparak,  öğreterek,  çözümleyerek,  yöneterek doğuyla uğraşan kurum,  özetle Doğu’ya tahakküm kurmanın, onu yeniden yapılandırmanın ve üzerinde otorite sahibi olmanın batılı yoludur.”
 
Oryantalizmi Balkanlar üzerine entegre ederek ortaya konan Balkanizm kavramının temel noktası; oryantalizmin doğuyu ötekileştirmesi ile tamamıyla özdeşleşir.  Zira Osmanlı sonrası Balkanlar üzerine çalışan birçok araştırmacı Müslüman doğu ile Hıristiyan Doğu’nun aynı kefeye konulduğunu,  bunun da aslında Batı’da tam bir Hıristiyan tekelinin olmadığının bir ispatı olarak görülmesi gerektiğini ifade eder. O zaman burada sorulması gereken asıl soru şudur: 
 
Balkanları bu kadar doğu yapan ya da başka bir ifade ile Batı’dan koparan şey nedir?
 

Balkanlar mı? Balkan Ülkeleri mi?

Bozidar Jezernik Balkan Yarımadası’nın 19. yüzyıla kadar bir ismi olmadığını bu ismin August Zeune isimli Alman bir coğrafyacı tarafından verildiğini ifade eder. Hatta Türkçe’de bir nevi sıfat olarak dağlık manasına gelen Balkan kelimesinin sehven bir özel ada dönüştürüldüğünü iddia eder.[3] Bu durum aslında bölgeye dair sınırsal ve coğrafik muğlaklığı farklı bir boyuta taşır. Kaldı ki tarihin derinliklerinde şimdiki bölge “devletlerinin her birinin toprağı, modern ardıllarının toprağından büyüktü. Bunun sonucunda, modern dönemde her Balkan ulusu, atalarının bölgenin büyük bir bölümünü kontrol ettikleri bir zamana dönüp bakabiliyor. Bu anılar modern zaman siyasetçilerince, “büyük” Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan veya Yunanistan’ı destekleyen tarihsel emsaller olarak, çoğu kez çatışmaya yol açacak şekilde canlandırılıp kullanılacaktı. Oysa bu “büyük” Ortaçağ devletleri içinde yaşayan herkesin gerçekten Sırp, Hırvat vb olduğuna inanmak anakronizmden başka bir şey değildir. Devletler genişlediler, küçüldüler ve burada yaşayanlar, en azından resmen, farklı bir derebeyinin tebası haline geldi. Pratikte kendi yerel önderlerinin tebası olarak kaldılar ve vergiler ödeyemeyecekleri seviyeye çıkmadığı, hayatları ve mülkleri güvende olduğu sürece krallarının Sırp mı, Bulgar mı yoksa Bosnalı olduğuna aldırmadılar?[4]
 
Üstteki değerlendirme aslında bugünün bölge araştırmacılarının içine düştüğü mühim bir çıkmazı ortaya koyuyor. Doğru şekilde adlandıramadığınız, tanımlayamadığınız, sınırlandıramadığınız bir coğrafi alanı nasıl olur da çözümleyebiliriz? Bölgede aktif olarak tartışılagelen birçok problemin kökü de tam olarak bu tanımsızlık değil midir? Lafız ile mefhum burada birbirinden ayrılmamış mıdır?
 
Son birkaç yıldır sadece Türkiye’de değil Balkanlar’da da bu manada bir belirsizliğin olduğunu düşünenler var. Bu düşünceye sahip olanlar genelde bölgedeki Türkiye algısını iki temel algı üzerine inşa ediyorlar. Bunlardan ilki Türkiye’nin yükselen bir değer olarak bölgede bir fırsat ve kaynak odağı olduğu düşüncesinde olanlardır ki bu algıya sahip olanlar genelde halkının önemli bir kısmı Müslüman olan ve kadim bağlarla Türk İslam kültürüne yakın duran bölge devletleridir. Ancak bunun yanında bugün Batıda bir hayalet gibi gezen Osmanlı geçmişinin modern karabasanı gibi algılatılan Neo – Osmanlıcılık düşüncesi ile ürkek davrananlar da mevcut elbet.
 
Türkiye’de her daim taze tutulan Osmanlı-Türkiye-Balkan Müslümanları bağı bugün tüm bölgede hâkim bir algı değil. Bu sert iddia şüphesiz ki adet olagelen Osmanlı Balkanı söylemine ters bir tavır gibi durur. Ancak salt tarihsel atıflarla ayakta tutulmaya çalışılan bölge ile olan yakın ilişkilerin, bugün Batı’nın kültür emperyalizmi karşısında direnmekte zorlandığına dair oldukça somut veriler bulunmaktadır. Örneğin Gallup Balkan Monitor’un 2010 tarihli anket sonuçlarına göre, Arnavutluk’ta halkın yüzde 75,1’i, Bosna-Hersek’te yüzde 60,2’si, Kosova’da yüzde 93,2’si ve Makedonya’da 76,6’sı Türkiye’yi dost ülke olarak görüyor. Ne var ki, Batı Balkanlar’ın Müslüman nüfusu yoğun olmayan ülkelerinde durum farklılaşıyor. Örneğin, 2010’da Hırvatistan’da halkın yüzde 26,7’si Türkiye’yi dost ülke olarak görürken, bu sonuç Karadağ’da yüzde 33,5, Sırbistan’da ise yüzde 18,2 gibi düşük bir düzeydeydi[5]. Bu noktada algısal farklılıkların ya da belki de hataların sadece Türkiye’de değil bölgede de hâkim olduğu ve bunda etnik ve/veya inanca dayalı ayrışmanın etkili olduğu açıkça görülüyor. Bu durumda bahsedilen farklılıklar göz önüne alındığında tüm bu ayrışmayı göz önüne almayıp coğrafyanın bu ülkeler özelinde değil de Batı emperyal zihninin üretimi bir tanımlama ile Balkanlar olarak tanımlanması ne derece uygun düşer, tartışılmalıdır.
 
Politika politikacıların işidir. Politikacının temsil ettiği ya da ettiğini iddia ettiği halk birçok defalar politikanın temel prensipleri ile çelişir. Çünkü politikaların hızlı ve sert değişimlerine rağmen zihinler kolay değiştirilemez, dönüştürülemez. Algılar yönlendirilebilir kolayca ama olguları çarpıtmayı becerebildiği sürece, gizli el. Karpat bu gizli eli tarihsel milliyetçilik şeklinde isimlendirir. Ona göre; “Tarihsel milliyetçilik, genellikle yanlış varsayımlar üzerine kuruludur ve mitlerle beslenir, fakat siyasal devletlerin kurulmasında temel bir rol oynama ve insanlık tarihinin gidişini belirleyici bir biçimde etkileme kapasitesine sahip olağanüstü güçlü bir öğretidir.[6]
 
Bahsedilen politikacı ve değiş(e)meyen zihniyet meselesine iki somut örnek olması hasebiyle çok değil birkaç yıl önce ülkemizi ziyaret eden iki bölge devlet başkanının başına gelenleri hatırlamak yerinde olacaktır.
 
“Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’un 20 Mart 2012’deki Ankara ziyareti son derece başarılı geçti aslında. Türk ve Bulgar heyetleri arasında basın, ulaştırma, iletişim teknolojileri, turizm, kültür, ekonomi ve enerji gibi alanlarda 17 belgeye imza atıldı. Bu yönde başarılı bir ziyaretin gerçekleşmiş olmasına rağmen, Bulgar medyası buradan da olumsuzluklar çıkartmayı başardı. Her şeyden önce Türkiye’nin vaatlerini yeterince samimi bulmayanlar ve Türklere güvenilmemesi gerektiğini söyleyenler oldu. Borisov’un resmi karşılama töreni kıtasını Türkçe olarak “Merhaba asker” diye selamlaması ise Bulgar milliyetçilerini kızdırdı. Borisov’un bu şekilde Türkçe seslenmesini Bulgarlar açısından aşağılayıcı bulanlar oldu.
 
5-6 Nisan 2012’de Türkiye’ye resmi ziyaret gerçekleştiren Arnavutluk Başbakanı Sali Berişa’yla da Borisov’a benzer bir durum yaşandı. Ankara’da yaptığı konuşmasında Berişa Türklerle Arnavutları kardeş milletler olarak nitelediği için, böyle nitelemeyi hazmedemeyen Arnavutluk medyasında adeta bir eleştiri bombardımanına tutuldu[7].”
 
Şimdi bu iki durumu bugünün Türkiye - “Balkanlar” ilişkilerini tarihsel bir örüntü ile ortak mazi bağlamında pembe bir tabloya aktaran zihinler için bir kez değerlendirmekte fayda vardır.
 
Tük dış politikası son yıllarda yukarıda ifade edilen çıkmazda büyük bir kararsızlık içerisinde. Öncelikle Balkanlar’a ontolojik mi epistemolojik mi bakılacak? Bu noktada iki alternatifin de kendi içerisinde sahip olduğu tutarsızlık, temel problemin alternatiflerden öte aslen kavramın kendinin tarihsel öncüllerinin tutarsızlığını ortaya koyar. Biraz daha net bir tavır ortaya koymak gerekirse bu problemin temeli küreselleşmenin bizatihi kendisidir denebilir. Karpat durumu, küreselleşme, esas olarak, çeşitli sosyo-politik birimlerin ekonomik, kültürel ve siyasal olarak daha geniş bir oluşum içinde erimesi sürecidir[8] şeklinde özetler. Bir anlamda küreselleşme ile bahsi geçen sosyo-politik birimler gitgide tek tipleştirilir ve farklılıklar / zenginlikler zamanla unutulur. Bu durumun politik bir söylem ve dahi jargon haline gelişi doğru bakışın ortaya konmasını engeller. 
 
Bu kısma dair yapılacak son değerlendirmeyi şu şekilde özetlemek mümkündür:
Tarihsel gerçeklik muhakkak ki inkâr edilemez. Bu gerçekliğin kurguladığı bölgesel yapılar ve adlandırmalar da öyle. Ancak tarihin reelliği kadar bu reelliğin politikacılar tarafından yorumlanışı da başka bir realiteyi ortaya koyar. Önce de ifade edildiği üzere tarih sadece bir hafıza değil aynı zamanda her politik oluşumun da ahlaki temelidir[9]. Bu ahlaki temelin bir şekilde olması gereken mecranın dışında çıkar odaklı bir yöne kaydırılması günümüz politik söylemi ve bölgeye dair değerlendirmeleri noktasında bir takım yanlışları beraberinde getirir.
 
Bugün Türkiye’nin AB üyeliğinin temelinde de inkâr edilemeyecek bir Balkan bölge istikrarı çabası yatmaktadır. Bölgede Türkiye’nin önderliğinde sağlanabilecek bir istikrar Avrupalılık iddiasında ısrarcı Türkiye’nin[10] en azından Avrupa’nın güneydoğu bölgesindeki etkisi açısından mühim bir referans olabilecektir.
 

Doğru Görmek İçin Doğru Bakmak

Yukarıda sunulan tüm argümanlar ve değerlendirmelerin temel iddiası Osmanlı’nın Rumelisi’nin ya da Avrupa’nın Güneydoğusunun - Balkanlar değil- bugün artık yeni bir tanımlamaya ihtiyaç duyduğudur. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında mazinin karanlık günlerine yeniden dönen ve bir kaos yumağı haline gelen bölgenin tam da bu özelliği mebdesinde kavuşturulduğu “Balkanlılık” kisvesinin bir şekilde değiştirilmesi; söylemde değişmeyecekse bile uygulamada yeni bakışlarla analiz edilmesi zaruridir. Halkının neredeyse tamamının Müslüman olduğu bir bölge ülkesi ile yine tamamına yakınının Katolik olduğu bir bölge ülkesinin aynı kavramla adlandırılırken - coğrafik dahi olsa - aslında 20. yüzyıl başında yapılan tek tipleştirmelere hizmet edildiğinin farkına varılması gerekmektedir.
 
Konuya vakıf birçok araştırmacının Balkan, Balkanlar, Balkanlı, Balkanlaşmak gibi tabirlerin suniliğini ortaya koyan çalışmalar yapmak suretiyle bugün bazı kabulleri reddetme çabaları Türkiye’de de etkisini göstermektedir. Bu sayede artık Balkanlılıktan öte kendi ülke ve kültürlerinin bir parçası olarak adlandırılmaları konusunda zaman zaman milliyetçiliğe kayan çizgilerde mücadele veren bölge ülke ve halklarının sözlerine kulak vermek gerekmektedir. Bu sese kulak vermek yerine sadece Osmanlı ve öncesine yapılan atıflarla uzun yıllardır emperyal sistemin içerisinde ezilen bu halkların tümünü politik bir planın içerisine almak dahası yakınlaşmak mümkün değildir. Bu ikaz dikkate alınmaz ve bölgede manen, Türklükleri ve Müslümanlıklarını muhafaza yolu ile Türkiye’ye bağlı kalan ve bir dayanak noktası olarak gören halklar Balkanlılık üzerinden tanımlanmaya çalışılırsa bir çözüm odağına kavuşmak oldukça zorlaşacak, hatta belki de bahsi geçen Türk İslam ahalisi bir tercih kavşağına çekilerek içinde bulundukları şartlar daha da zorlaştırılacak.
 
Soğuk Savaş sırasında Doğu ve Batı arasında inanç ve siyasi anlamda bir ara nokta haline gelen Yugoslavya’nın dağılıp yeni konjonktürün bir kez daha Balkanlar şeklinde tanımlanması ile hortlayan bölgesel tek tipleştirmenin bugün Türk Dış Politikası’nın da aşması gereken bir arıza olduğu düşünülmeli; acilen Balkan uzmanları değil, ülke uzmanları yetiştirmeye başlanmalıdır. Ancak bu takdirde doğru parametre ve paradigmalar oluşturulabilecek, dillerden düşmeyen tarihsel atıflar çok daha net bir düzleme oturtulabilecektir.
 
 

[1] Report Of the İnternational Commission to İnquire in to the Causes and  Conduct  of  the  Balkan  Wars,  Washington    D.C.:  Carneigne Endowment for İnternational Peace, 1914. Konuya dair bir değerlendirme için bkz. Galip Çağ, “Balkan Savaşlarına Uluslararası Bir Bakış: 1914 Carnegie Vakfi Raporu”, I. Uluslar arası Balkan Kongresi 24-26 Eylül 2012, Süleyman Şah Üniversitesi., 2012 ss. 1409-1422.
[2] Edward W. Said, Orientalism, New York: Pantheon, 1978, s. 3.
[3] Bozidar Jezernik, Vahşi Avrupa, Batı’da Balkan İmajı, Çev. Haşim Koç, Küre Yay., İstanbul, 2006, s. 1.
[4] Andrew Baruch Wachtel, Dünya Tarihinde Balkanlar, Çev. A. C. Akkoyunlu, İstanbul, 2009, s. 53.
[5]http://www.tepav.org.tr/upload/files/13353636229.Turk_Dis_Politikasi_Balkanlar_da_Nasil_Algilaniyor.pdf
(E. 05.05.2014)
[6] Kemal Karpat, “The Balkan National States and Nationalism: İmage and Reality”, Islamic Studies, Özel sayı: Islam in the Balkans, XXXVI / 2-3 (1997), s. 329.
[7]http://www.tepav.org.tr/upload/files/13353636229.Turk_Dis_Politikasi_Balkanlar_da_Nasil_Algilaniyor.pdf (E. 25.05.2014)
[8] Kemal Karpat, “Küreselleşme, Üst Kültür ve Geleneksel Etnik-Dinî Kimlik”, Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji, Timaş Yay., İstanbul, 2009, s. 93.
[9] Dritan Egro, “Tarihçi mi? Siyasetçi mi? Devlet İnşacıları Olarak Balkan Tarihçileri”, Çev. Galip Çağ, Tarih Okulu Dergisi, XI, Eylül-Aralık 2011, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, 2012, s. 132.
[10] Baskın Oran, “Türkiye’nin Balkan ve Kafkasya Politikası”, AÜSBF Dergisi, L / 1, Ankara, 1995, s. 274.

Yazar: Süleyman ŞENSOY Alan: Türkiye Hit: 838
Öngörülemezlik ve Zıtlıkları Yönetmek
TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY
 
Amerika Birleşik Devletleriyle devam eden hem ekonomik hem de siyasi hem diplomatik adımlar atılıyor. Şu an hangi noktadayız? TASAM başkanı Süleyman Şensoy ile konuşacağız. Sayın Şensoy hoş geldiniz yayınımıza.
 
Hoş bulduk.
 
Şimdi baktığımız zaman, az önce, açıklamaları da dinledik. Mike Pence zaten, en başından beri çok yüksek perdeden hatta tehditvari açıklamalar da yapmıştı. “Bronson serbest bırakılmadığı sürece ödün vermeyeceğiz” diyorlar. Çünkü baktığımız zaman Bronson ile başladı ama bu kriz çok farklı noktalara geldi. Çözüm konusuna ne kadar yakınız? Kasım’da ara seçimler var biliyorsunuz. Amerika Birleşik Devlerinde bu konu iç politika malzemesi yapılmaya devam edilecek midir?
 
Şimdi bu aslında önemli bir zihinsel eşik kırılması. Rahip Bronson üzerinden yürüyen tartışma Amerika Birleşik Devletleri ile özellikle Suriye'de 2013’lerde başlayan, fikir ve görüş ayrılıklarının dip noktası oldu diyebiliriz. Dolayısıyla çok farklı dinamikler var; konunun dünyadaki yeni gelişmeler, bölgesel gelişmeler ile de ilgisi var. Özellikle Brexit sonrası Batı’da İkinci Dünya Savaşı öncesine benzeyen kamplaşmanın yeniden canlanması, Rusya'nın yeni silahlar deklarasyonu, Çin'in petrol ihracatında yerli para, Yuan olarak, altına endeksli ödeme yapmaya başlaması gibi dinamikler bu türbülansları arttırdı. Burada da Türkiye'nin payına bu kriz düştü. Başka herhangi bir konudan dolayı da kriz çıkabilirdi.
 
Bu bahanesi oldu işin diyorsunuz.
 
Evet, öyle gibi. Türkiye NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip, batı bloğu içerisinde yer alan ve bağımlılıklarının üçte ikisi de yine batı lehine olan bir ülke. Elbette Türkiye doğuda ve güneydeki yeni güçlerle de bağımlılıklarını çeşitlendirmek istiyor ama bu zaman alacak bir konu. Ve çok rekabetçi bir süreç, yıkıcı rekabete de dönüşebilir. Dolayısıyla ben bir yerinde ki son birkaç gündür Amerika Birleşik Devletleri cephesinden de çok çok radikal açıklamalar gelmedi, özellikle Trump düzeyinde, bir yumuşamaya girebileceğini düşünüyorum. Fakat yine de Türk Amerikan ilişkilerinin bir süre türbülanslı, inişli çıkışlı devam edeceği görünüyor.
 
Bu süreden kastınız tam nedir peki? Bir öngörünüz var mı bu konuyla ilgili, yani kısa mıdır, daha da devam edebilir mi?
 
Bu tarafların sınırlarını bilmesiyle ilgili bir süreç. Türkiye belli alanlarda, etki alanı itibariyle, tarihsel arka planı itibariyle çok önemli bir ülke ama reel politik açıdan baktığımızda da Amerika Birleşik Devletleri bugün dünyanın hegemon askeri gücü ve son G7 zirvesinde de Trump’ın diğer altı üyeye yönelik davranışlarını hatırlayacaksınız; onların hepsine verilen mesaj şuydu; “askeri anlamda kendi güvenliğinizi sağlayacak güce sahip değilsiniz dolayısıyla bundan sonra benim dediklerim olacak.”
 
Trump “Amerika yeniden büyük olacak” diyordu zaten.
 
Trump'ın zaten başkanlık çizgisi hep agresif. Agresif pazarlama, agresif satış ve koruma bedeli alma üzerine kurulu. Katar'da da Körfez'de de benzer bir kriz yaşandı. Dolayısıyla zıtlıkların ve öngörülemezliklerin dönemini yaşıyoruz. Zıtlıklar ve Öngörülemezliği nasıl yöneteceğimiz Türk devlet geleneğinin eskilerin deyimiyle feraset, yeni Türkçeyle nasıl bir öngörüyle yönetileceği, krizin nereye evrileceğini belirleyecek.
 
Peki, bu krizin içinde Avrupa Birliğinin yeri nedir? Çünkü batı da Amerika Birleşik Devletlerinin yaptırımlarına, Türkiye de bu ekonomik çalkantıyla ilgili aslında art arda açıklamalar yaptı. Mesela dün Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkel ile görüştü. Bugün Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile bir görüşme yapması bekleniyor. Batının duruşu ne noktada sizce?
 
Bu kriz Avrupa'daki temel oyuncular açısından iyi bir fırsat. Yani, İngiltere, Fransa ve Almanya için Türk-Amerikan kavgası iyi bir fırsattır. Çünkü onlar da Amerika'nın yönetimine kızgınlar ve ciddi bir ayrışma süreci var. Dolayısıyla Türkiye ile olan eski ihtilaflarını bir süreliğine unutabilirler. Ama burada hem olumlu hem olumsuz yönü iyi görmek gerekiyor. Olumlu yönü, batıdaki ayrışmayı denge politikaları açısından iyi kullanabilmektir. Fakat olumsuz yönü de çok temkinli olmaktır. Çünkü herkes Türkiye'nin en dip noktasına ulaşmasını bekleyip ondan sonra –adı pazarlık olabilir, destek olabilir başka bir şey olabilir, iş birliği olabilir- masaya oturacaktır. Bu doğudaki Rusya, Çin gibi ülkeler için de geçerli. Dolayısıyla işi o noktaya getirmeden, herkesin yanında yer almak istediği ya da herkesin yanında görmek istediği bir Türkiye politikası şeklinde süreci yönetebilmekten geçtiğini düşünüyorum. Tabi ekonomik büyüklükler ve uluslararası güç dengeleri dikkate alındığında, Türkiye Amerika Birleşik Devletleri'nin rakibi değil. Dolayısıyla o reel politik çizgi mümkün olduğunca korunabilirse, özellikle second track yani ikinci kanal diplomasi, kanallarını da kullanarak, bazı yumuşatmalara gidilirse sürecin daha sağlıklı yönetilebileceğini düşünüyorum. Dünya artık siyah beyaz değil ve NATO ilişkisinin Türkiye açısından en önemli caydırıcı etken olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunun içinde Avrupa'nın güvenliği de var ve mesela biz Almanya ile ilişkilerimizin türbülansta olduğu dönemde İngilizler bize çok yakın ilgi gösterdiler. Bu tür boşlukları güç merkezleri kendi aralarında kullanacaktır. Ama Türk diplomasisinin de bunu yönetebileceğini düşünüyorum.
 
Şimdi F35’ler meselesiyle ilgili de Trump'ın imzaladığını duymuştuk. Zaten bu yönde bir karar vermelerini bekliyorduk. Bunun yansımalarını da sorayım size. Şimdi S400’leri konuşuyoruz, Rusya ile ilişkileri konuşuyoruz. Rusya, Çin, İran ekseninde acaba bu yaptırım krizi nereye varır, ilişkileri nasıl etkiler?
 
Öncelikle Türk devletinin temelde bir duruşu var. Yani İran ve Sudan ile ilgili ciddi bilgi birikimim olduğuna inanıyorum. Son bir yıldır Katar kriziyle ilgili de özellikle second track dediğimiz ikinci kanalda katkılarımız oldu. Dolayısıyla Türkiye'nin böyle ambargoya maruz bırakılan bir ülke kategorisine girmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Osmanlı Devleti en zayıf olduğu dönemde bile Avrupa'nın büyük güçleriyle toplantı masasına oturuyordu. Bu bir kere zihinsel bir eşik, bunu korumak gerekiyor. İkincisi de, tabi İran kendi sorunlarıyla boğuşan, olağanüstü risklerle karşı karşıya olan bir ülke. Bizim tarihsel olarak İran ile olan ilişkilerimiz yüksek rekabet ve düşük işbirliğinde seyrediyor. Yeni dönemde bunu yüksek rekabet, yüksek işbirliğine çevirmeye çalışıyoruz. İşte Rusya ile ilişkiler belli bir noktaya geldi ama ideal noktadan çok uzak yani bir karşılıklı bağımlılıktan bahsedemeyiz. Çin Devlet Başkanı Xi'nin zaten siyasi konularda çok agresif bir politikası yok ekonomiyle ilgili daha çok agresif politikaları var. Dolayısıyla buradaki tercihlerin daha dengeli tutulması gerekiyor. F35’ler konusunu da son beş yıldır bizim Washington'da olsun İstanbul'da olsun ortak düşünce kuruluşlarıyla yaptığımız toplantılarda iİlişkiler böyle devam ederse F35’leri alamazsınız gibilerden dillendiriliyordu. Ama tabi bunun resmi boyuta gelmesi son birkaç ayın meselesi. Türkiye F35'in üretici grup ülke kategorisinde ve Türkiye'de Jandarma hariç diğer bütün kuvvetler NATO ordusudur. Dolayısıyla bu S400, F35 rekabetinin de yönetilebilir olduğunu düşünüyorum ama bunu belli kurallara ve belli karşılıklı güvene dayalı kurallara bağlamak gerektiğini düşünüyorum.
 
Peki, Süleyman Şensoy çok teşekkür ederim. Bu konuları zannediyorum uzunca bir süre daha konuşacağız, değerlendirme alacağız gibi gözüküyor ilerleyen süreçte.
 
Yani hem yaşadığımız dönem hem Türk Amerikan ilişkileri türbülanslı bir dönem. Dolayısıyla dediğimiz gibi çok şey konuşulacak.
 
 CNN TÜRK Canlı Yayın Röportajı | 17.08.2018
Yazar: Emre ERŞEN Alan: Karadeniz Kafkas Hit: 867
Türk - Rus İlişkilerinin Karadeniz - Kafkasya Boyutu: Uçak Krizi ve Sonrası
Türkiye ve Rusya arasındaki siyasi, ekonomik ve toplumsal ilişkiler 2000’ler boyunca sürekli olarak artarak gelişme göstermiştir. İki ülke ilişkilerinde söz konusu dönemde gerçekleşen yakınlaşma sürecinin en önemli yansımalarından birisi de geleneksel olarak bir rekabet alanı olarak görülen Karadeniz- Kafkasya bölgesinin bir işbirliği alanına dönüşmesidir. Karadeniz-Kafkasya bölgesine yönelik olarak belirginlik kazanan bu yeni diplomatik yaklaşımın en dikkat çekici boyutu ise iki ülkenin bölgede patlak veren krizleri ve diğer jeopolitik sorunları ABD ve AB gibi bölge dışı aktörler yerine birbirleriyle yoğun siyasi diyalog kurarak çözmeye çalışmalarıdır.
 
Türk-Rus ilişkileri 24 Kasım 2015’te Türkiye’nin hava sahasını ihlal ettiğinden dolayı bir Rus SU-24 savaş uçağını düşürmesi sonucunda bir anda iki ülke ilişkilerindeki mevcut kazanımları da tehlike sokacak bir krize sürüklenmiştir. Bu krizin Karadeniz-Kafkasya bölgesindeki stratejik dengeler üzerinde de ciddi yansımaları olmuştur. Nitekim olayı takiben Türkiye ve Rusya arasındaki bölgesel stratejik diyalog tamamen durmuştur. Öte yandan Rusya’nın Ermenistan’la askeri ilişkilerini hızla güçlendirmesi ve Kırım’daki askeri varlığını belirgin şekilde arttırması Karadeniz-Kafkasya bölgesindeki hassas stratejik dengeyi kısa sürede Türkiye’nin aleyhine çevirmiştir.
 
Bu çalışmanın amacı, 2015’in son aylarından itibaren Türk-Rus ilişkilerinde meydana gelen değişimi ve bozulan dengeleri Türkiye açısından yorumlamak ve Rusya ile yaşanmakta olan krizin Türkiye’nin Karadeniz-Kafkasya politikaları üzerinde kısa ve uzun vadede ne tür yansımaları olacağıyla ilgili öngörülerde bulunmaktır. Çalışmada ilk olarak uçak krizi öncesinde Karadeniz - Kafkasya coğrafyasında Türkiye ve Rusya’nın kesişen bölgesel çıkar ve stratejilerine bakılarak aralarındaki rekabet ve çatışma unsurlarından bahsedilecektir. Daha sonra ise ikili ilişkilerde yaşanan bu krizin söz konusu bölgede iki devletin politikalarına kısa ve orta vadede nasıl etki edebileceği irdelenecektir.
 
1990’larda Türk-Rus İlişkilerinin Karadeniz-Kafkasya Boyutu Türkiye-Rusya ilişkilerinin 2000’lerdeki seyrini daha iyi anlayabilmek için öncelikle 1990’lı yıllarda ilişkilerin bölgesel boyutuna kısaca değinmek gerekir. Bu konuyla ilgili olarak vurgulanması gereken husus ise 1990’larda Ankara ve Moskova’nın temelde çok önemli bir ikilemi aşma zorunluluğuyla karşı karşıya bulunmalarıdır. İki ülke bir taraftan yeni bağımsızlığını kazanan Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri üzerinde jeopolitik olarak bir nüfuz mücadelesine girerken, diğer taraftan ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ikili düzeyde büyük ivme kazanan ekonomik ilişkilerini riske atmak istememişlerdir.1
 
Bu ikilem özellikle 1993-1997 döneminde çok açıkça görülmektedir. Örneğin Dağlık Karabağ sorununda Türkiye Azerbaycan’ı desteklerken Rusya Ermenistan’la yakın işbirliğine girmiştir. Rusya ayrıca Türkiye’nin Orta Asya ülkeleriyle yakın ilişkiler kurma çabasını da şüpheyle karşılamış ve bunu Pan-Türkizm siyaseti olarak değerlendirmiştir. Öte yandan Türkiye’yi bölgede adeta ABD’nin bir piyonu olarak görmüş ve bu bağlamda Batı ülkeleri tarafından desteklenen Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesine karşı kendi alternatifi olan Bakü-Novorrosisk hattını gündeme getirmiştir.2
 
Rusya ayrıca Gürcistan, Azerbaycan ve Moldova’nın ayrılıkçı bölgelerini de destekleyerek ABD ve AB’nin eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini sınırlandırmaya çalışmıştır. Bu kapsamda örneğin Gürcistan ve Ermenistan’a askeri üsler ve birliklerini yerleştirmiş ve bu durum Türkiye’nin Kafkasya’da doğrudan Rusya kaynaklı bir askeri tehdit algılamasına neden olmuştur.3 Kısacası 1990’larda özellikle Kafkasya’nın Türk-Rus ilişkileri açısından açık bir jeopolitik rekabet alanı olarak görüldüğünü söylemek mümkündür.
 
Meselenin diğer tarafına bakıldığında ise iki ülke arasında devam eden tüm jeopolitik sorunlara rağmen hızla gelişen ekonomik ilişkiler dikkat çekmektedir. Özellikle ticaret, inşaat ve turizm sektörlerinde ikili ilişkilerin hacmi önemli rakamlara ulaşmış ve yeni projeler ortaya atılmıştır.4 Nitekim Türkiye’nin 1992 gibi erken bir tarihte Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (KEİÖ) kuruluşuna ön ayak olması çok anlamlıdır. Ankara ve Moskova’yı aynı çatı altında buluşturan en önemli bölgesel işbirliği örgütü olan bu oluşumun “ekonomik ilişkiler” temelinde tasarlandığına özellikle vurgu yapmak gerekir.
 
1990’larda Türk-Rus ilişkilerinin seyrini Karadeniz merkezli olarak değiştiren en önemli gelişme ise 1997’de Rus Başbakanı Viktor Çernomirdin’in Türkiye ziyareti esnasında Mavi Akım doğalgaz boru hattı anlaşmasının imzalanmasıdır. 5 Bu anlaşma hem Türk-Rus ekonomik işbirliğinin yeni bir safhaya geçmesine vesile olmuş, hem de Karadeniz’in iki ülke arasında bir işbirliği havzası olarak algılanmasını daha da kolaylaştırmıştır. Zira Gazprom’un o tarihe kadar üstlendiği en büyük yatırımlardan birisi olan Mavi Akım’ın iyi yönetilebilmesi için öncelikle Türkiye-Rusya ilişkilerinde belirli bir istikrar ve öngörülebilirlik sağlanması ihtiyacı doğmuştur. Bu ihtiyaç 2000’de Rusya’da Vladimir Putin’in iktidara gelmesinden sonra daha da belirgin hale gelmiştir. Nitekim Putin’in özelikle ilk başkanlık döneminde Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkilerin hızlı biçimde iyileşmeye başladığı görülmektedir.
 
Doç. Dr. Emre ERŞEN
Marmara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi
 
Doç. Dr. Emel Parlar DAL
Marmara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yazar: Galip ÇAĞ Alan: Balkanlar Hit: 1038
Bir Bellek Problemi: Balkan Kavramının Kullanımı - 1
İsim krizinin çözüldüğü iddiası ve Yunanistan’daki büyük yangın, bir süredir Balkan coğrafyasından uzak kalan gözleri bu bölgeye yeniden çevirtti. Zira sorunları artık oldukça mikro düzeyde ve bir paradoks haline gelmiş olan bölgede, sürekli güncellenen bir dış politik bakışın zaruriliği herkesçe malumsa da pratikte çok fazla eyleme dökülmediği de açık. Kadim sorunların bölgede artık etnik bir varoluş meselesi haline geldiği düşünüldüğünde, bu eylemsizliğin, en başta kavramlar üzerindeki hataların giderilmesine bağlı olarak giderilebileceği fikri önem kazanmaktadır. O vakit iç politikada başlayan yeni dönemle birlikte Balkanlar’a dair kavramsal sorunlara da yeni bir bakış getirmenin vakti gelmiş olabilir.
 
*          *          *
 
İnsanın bir belleğe sahip olması gibi toplumlar ve dahi dünya da bir belleğe sahiptir. Bu bellek tarihtir. Ancak zaman zaman insanın belleği ile tarihin belleği birbirine karıştığında ortaya kaotik bir sarmal çıkar. Gerçek ile kurgu birbirine karışır. Bu karmaşa bazen doğruya evirebilir kendini ancak bazen tarih boyunca da süregelir. Balkan kavramı bu tarz bir süreğenliğin en net örneklerinden biridir. Zira batı belleğinin de kurucu metni kabul edilen İlyada, uygarlık ve barbarlık arasındaki sınırı çizerken bugüne dek sürecek olan ve belki de Truva Savaşı’na son verecek barışın da adresini verir[i]: Balkanlar.
 
Emperyal bir düzlemde ve gücün sahiplerinin kendi aritmetiklerini oluşturdukları bir yüzyılda ortaya koydukları yeni adlandırmalar, bugünün dünyasının gerçekleri haline getirildi. Şimdi de yenidünya, politikalarını bu kavramlar üzerine inşa etmeye çalışmakta. Ötekileştirmeler, itibarsızlaştırmalar ve dahi tek tipleştirmeler de kaçınılmaz olmakta elbette. Bu tartışmayı, daha evvel sorulmuş ancak yakın tarihin gürültülü münakaşaları içerisinde fazlaca duyulamamış bir soru ile devam ettirmek yerinde olacaktır[ii]:
 
Coğrafi ya da tarihsel açıdan Balkanlara ait oldukları söylenenler bu adla nasıl baş ederler? Ya da Balkan/lar bir adlandırma mı, sınıflandırma mı, yoksa sınırlandırma mıdır?
 
Balkan kavramı ortaya çıktığı andan itibaren Batı’nın bir yanlışlayanı, negatif yanı ya da ötekisi olarak şekillendi. Anakaranın bu kısmına hak etmediği bir imaj kurguladı. Bölgenin halkları da edilgen bir nesne haline getirilerek bu yeni hali kabullenmek zorunda bırakıldılar.
 
Ancak bu tanımlama süreci stabil şekilde kalmadı ve sürekli gelişti. Örneğin Balkan/ları tanımlarken kullanılan yeni sayılabilecek bir kavram var şimdilerde: Kanonik topraklar.
 
Kanonik tabiri; edebiyat ve sanat vasıtasıyla yaratılmış "hayali evren"in karakterlerinden ve kavramlarından bahsederken kullanılır. Bu karakterler ve kavramlar, ilgili eserlerin hayranları tarafından gerçekmiş gibi kabul edilir ve hayali evrenin bir öğesi haline getirilir. Kanonik sözcüğü bu karakterlerin ve kavramların orijinalliğini simgelerken, "kanonik olmayan" tabiriyle, uyarlama ve yan ürünlerdeki öğeler kastedilir. Bu durumda kanonik olan, Avrupa’nın yeni hali midir yoksa bunun karşısında Balkanlar mıdır? Tartışma tam da burada başlar.
 
Balkanlar’ın durumunu ifadede kullanılabilecek bir diğer kavram da aksiyomatiktir. Aksiyomatik, kanıtlanmamış ama doğru olduğu kabul edilen bilgilere dayalı olan olgular için kullanılır. Farklı disiplinlere dair bilimsel bilgi türlerini karşılasa da 19. yüzyıl sonrasının inşa edilmiş Güneydoğu Avrupası’nın Balkan/lar’a dönüşümünün karşılığı gibidir. Doğrulanmamış ama kabul edilmiş!
 
*          *          *
 
14. yüzyıl Avrupa’da unutulan bir mazinin yeniden tezahürü gibidir. Attila’nın öncülüğünde Avrupa’nın tepesine inen “karabulut” 10. yüzyıl itibariyle etkisini kaybetmiş ancak kaybolmamıştır. Türkler sadece unutulmuştur bu süreçte. Bu çalışmada bellek problemi derken kastedilen ilk problem de tam burada başlar.
 
Osmanlı Türkleri’nin bölgeye yeniden gelişi ve sadece Türklükleri ile değil bu kez İslam kimliğiyle de hâkim oluşları, belleği devreye sokar. Bu kez durum çok daha vahimdir, Avrupa için. Belki de bilerek unutulur bu her yerinden rüzgar almaya müsait[iii] coğrafya. Avrupa’nın güneydoğu bitim ucu artık Avrupa/lı değildir. Ancak İnalcık ve Karpat Balkan kelimesinin coğrafik bir tanımlama olduğunu; hem özel hem de cins bir isim olarak dağlık, sıradağ, engebeli, Bulgaristan’ı Batı’dan Doğu’ya bölen dağ silsilesi manasına geldiğini belirtirlerken[iv], bu kelimenin nasıl olup da bir tahkir malzemesi, siyasal bir sınır hatta ideolojik bir söylem haline geldiği konusu ciddi bir muammadır. Kaldı ki kaynakların, bölgenin bu yeni adlandırma ile ilgili olarak verdiği tarihlerde mutabakat olmamakla birlikte 18. yüzyıl öncesine tarihlendirme (18. yüzyıl Robert Vaugongy, 19. yüzyıl Ami Boue) yapılmaması Balkan adının ancak bu yüzyıllar itibari ile dünya gündemine bir siyasal söylem olarak girdiği gerçeğini ortaya koymaktadır.
 

Avrupa’nın Doğu Sınırında Gezinmek

Balkanlar’ın Doğu ile Batı arasında bir araf oluşu meselesi 20.yüzyılın başında bazı kalemlerce dile getirilmeye başlanmıştı bile. Allen Upward Avrupa ile yani modern dünya ile doğu arasındaki ayrımı, oryantalist bir bakışla şu şekilde açıkça ifade etti[v]:
 
Balkan dünyasının gözünde tanrı rolünü oynayan Avrupa Adriyatik Denizi’nde sona erer.  Avrupa,  uygarlığının beşiği olan,  Avrupa’nın kutsal bir boğa tarafından dünyaya getirildiği topraklar o Avrupa’nın parçası sayılmaz. Siyasal gerekçelerle Rusya’yı da içine alır,  ama başka yönlerden, Balkanlılar için Avrupalı, Bizanslılar için Frank’ın taşıdığı anlamı taşır.  Kısacası,  Avrupa Latin Hıristiyan dünyasıdır, Paris başkentidir, Fransızca da dilidir.”
 
Upward’ın açıkça belirttiği bu tecrit bölgede farklı bir tarihsel süreci de başlatır. Şimdi bölge halkları, kendini dışlayan Avrupa’ya aslında onlardan farkı olmadığını gösterme çabasına girer. Hatta zaman zaman kendi Balkanlılıklarını da inkâr eden bir dil geliştirirler. Örneğin Balkanların kuzey sınır efendisi kabul edilen Romenlerin cüretkâr kalemlerinden İonescu 1940’da şunları söyler:
 
“Orijinal ve otantik bir Balkan kültürü gerçekten Avrupalı olamaz.  Balkan ruhu ne Avrupalıdır,  ne de Asyalı. Batı hümanizmiyle hiçbir ilişkisi yoktur…  Orada tutkular varlık gösterebilir,  ama sevgi hayat bulamaz.  İsimsiz bir nostalji kendini gösterebilir,  ama belli bir yüz kazanamaz, bireyselleşemez. İnce alay yoktur, hatta ironi yoktur, yalnızca acıması,  kaba köylü şakaları vardır… Hepsinden önemlisi Balkanlılar hayırseverlik nedir bilmezler.  Dinleri, Katoliklerin ve Protestanların duygusal,  psikolojik ve entelektüel dininden o kadar büyük bir farklılık taşır ki, din bile sayılamaz. Papazlar materyalist, pratik, sözcüğün Batılı anlamıyla ateisttir;  eşkıyadır onlar,  satraptır,  kara sakallı, kurnaz, acımasız, dünyevi yaratıklardır.”
 
Balkanlı ile Avrupalının bu zıtlığı, maddi olmaktan öte bir zihin problemi olarak göze çarpar. Görüntüde, tarihsel birliktelik ya da otantik halde bir farklılıktan bahsetmek başlı başına bir kültür emperyalizminden ve zorlama bir stereo tipleştirmeden öte tavrı ortaya koymazken, bu kavramın bugünün küresel düzeninde kullanıla gelmesi hatta üstte bahsedildiği şekli ile tarihsel bir geçmişi yaşatması dikkat çekicidir.
 
Yakın tarihin en büyük trajedilerinden Bosna ve Kosova’da yaşanan savaşa dair Eylül  1990’da  Saraybosna’da  yayın  yapan Oslobodenje  (Kurtuluş)  Gazetesi’nde  yayınlanan  bir makalede şöyle deniyordu[vi]:
 
“Böylece,  Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası haline gelecek yerde,  yeniden Balkanlaşıyoruz,  Lübnan’da,  Zagreb’te, Belgrad’da, Stara Pazova’da,  Foça’da,  Velika Kladuşa’da, Priştine’de ve Üsküp’te Balkanlaşma süreci kendini gösteriyor.”
 
Çalışmanın başında da denildiği gibi tarih bir aktarıcıdır. Zamanı durdurur bazen ve olanı olmadığı bir zamanda yeniden diriltir. Yunan tarihçi Constantinos Paparrigopoulos’un da ifade ettiği gibi; tarih sadece bir bilim değildir. Hem bugünün Kutsal Kitabı, hem de yarının anavatanıdır[vii].
 
Tarih aynı zamanda her politik ulusal oluşumun da ahlaki temelidir. Ama her zaman ahlakla hizmet etmeyebilir. Bu zamanlarda gerçeği farklı bir menfeze taşıyarak Balkanlar gibi bir coğrafik düzlemi siyasal bir arenaya devşirebilir. İşte tam bu noktada bölge ile bağlarımızı düşündüğümüzde aslolan problem kendini gösterir:
 
Bu bellek doğru okunmaz ve zamanın muktedirlerince tesis edilen yeni adlandırmalar bir politik yol haritası haline getirilmeye çalışılırsa ne olur?
 

[i] Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu, Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yay., Ankara, İstanbul, 2010, s. 13.
[ii] Maria Todorova,  Balkanlar’ı Tahayyül Etmek, Çev. Dilek Şendil, İletişim Yay., İstanbul, 2003, s. 87.
[iii] Yerasimos, a.g.e., s. 46.
[iv] Halil İnalcık, Türkler ve Balkanlar, BAL-TAM Türklük Bilgisi, III, Prizren, 2005, s. 20; Kemal Karpat, Balkanlar  mad., DİA, V, İstanbul, 1992, s. 25.
[v]  Allen  Upward,  The  East  and  Europe:  The  Report  of  an  Unofficial Mission  to  the  European  Provinces  of  Turkey  on  the  Eve  of  the Revolution, Londra: John Murray, 1908, s. 50.
[vi] Galip Çağ, Avrupa’nın Ötekisi Balkanlar, Çankırı Karatekin Üniversitesi, ÇAVSAM Yay., Çankırı, 2012, s. 14.
[vii] Richard Clogg, The Greeks and Their Past, Historians as Nation-Builders: Central and South East Europe, eds. D. Deletant, H. Hanak, London: MacMillan Press &School of Slavonic and East European Studies of London University, s. 15.

Yazar: Altan ÇETİN Alan: Orta Doğu Hit: 1012
Su Jeopolitiği Zaviyesinden Ortadoğu’yu Düşünmek
Zirai hayat yaşanan bölgelerde hayatının bir dönemi geçenler tarla komşuları ile su yüzünden yaşanan kavgalara şahit olmuşlardır. Bahçe sulama kavgaları akrabaları dahi birbirine düşürecek bir kriz haline gelivermektedir. Su kavgaları iki bahçe komşu arasında olduğu gibi iki devleti de savaşın eşiğine getirecek kadar ciddi bir meseledir. Coğrafya ile siyasetin ilişkileri bağlamında jeopolitiğin en önemli başlıklarından birisi su jeopolitiğidir. Tarih boyunca bu uğurda pek çok çatışma yaşan bu konu insan için beka düzeyinde binaen devletler bu seviyedeki önemli bir konu için savaş dâhil her şeyi göze alırlar. 
 
Su, Ortadoğu’nun geleceğinde önemli bir meseledir. Bunu sorun haline getiren en önemli mesele, bizce, kaynak azlığı ya da iklim şartlarından ziyade devlettir. On yıllardır süren ideolojik ve otokrat yönetimler meselelerini dış bağlamlar ve ideolojik ezberlerle çözme yoluyla uyguladıkları baskıcı ve rejim odaklı yönetimler neticesinde alt yapı sistemleri geliştirilemedi. Bölgede İran, Irak ve Suriye başta olmak üzere gelecek on yıllarda ciddi bir su sorunu ve gıda meselesi öngörülmektedir. Bu durum ise yeni göç hareketleri, sosyal karmaşalar, siyasi istikrarsızlıklara yol açabilecektir. Ortadoğu’nun kaçırdığı geçen yüzyılı akil stratejilerle telafi edemezse, kaybedilen yüzyıl müstakbel asrı da bu manada ipotek altına alacaktır. Değişemeyen zihniyetler, arada kalmış çözüm arayışları, alt yapıyı unsurlarına odaklanamayan devlet cihazları iç ve dış güvenlik öncelikleriyle bu çelişkiyi daha da derinleştiriyor.
 

Zemin ve Sorunun Esası

Osmanlı Barışının bozulması sonrası 19. asrın sonlarından itibaren Ortadoğu’daki gerginliklerin sebeplerinden biri olarak su sorunu görülmektedir. Nehirlerin doğdukları ile döküldükleri sınırların farklılığı su konusunda paylaşımı muvazaalı hale getirmektedir. Nüfus hareketlerindeki dengesiz şişmeler, şehirleşmelerin bu manada çarpıklaşması ve su tedarikinin nüfus ve tarım arazileri açısından siyasi ve sosyal istikrar konusu haline gelmesiyle devletler için su, uğrunda çatışmayı göze alacak bir konu teşkil etmektedir. Ortadoğu’nun bahsedilen nehirlere dayalı su havzaları açısından başlıca, Türkiye’den doğup, önce Suriye’ye ardından Irak’a geçen Fırat ve Türkiye’den doğup Irak’a geçerken Fırat Nehri ile birleşerek Şattülarap adını alan Dicle Nehri havzası. İsrail, Ürdün ve Filistin tarafından kullanılan, Golan Tepeleri’nin batısından başlayarak önce Tiberiya Gölü’ne ve oradan İsrail işgali altındaki toprakları geçerek Ölü Deniz’e dökülen Ürdün (Şeria) Nehri havzası. Lübnan, Suriye ve Türkiye arasındaki Asi Nehri havzası. Bir kolu Viktorya Gölü’nden, öteki kolu Burundi Nehri’nden başlayan ve Burundi, Raunda, Tanzanya, Kenya, Etiyopya, Uganda, Kuzey ve Güney Sudan ile Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden geçen Nil Nehri. Lübnan topraklarında doğup denize dökülen Litani Nehri şeklinde ortaya konulabilir.
 
Bu havzalardaki Dicle, Fırat ve Asi nehirlerinin Türkiye’den doğduğu düşünülecek olursa ülkemizin bu bakımdan stratejik önemi ve buna bağlı muhtemele karşılaşılacak tehditler ise aynı düzeyde düşünülmelidir. Bu havzalar içinde Irak ve Suriye ile su meseleleri üzerinden geçmişte gerginliklerimiz olduğu ve bunun derinleşen siyasi ve sosyal krizler bağlamında gelecekte daha derinleşme ihtimalini burada not etmek yeterli olacaktır. Ürdün nehri vesilesi ile Arap-İsrail gerginliği bu cümleden Ortadoğu su meselelerinden olarak kaydedilebilir. Nil’in Mısır ile Sudan ve Etiyopya arasında bitmeyen bir konu olduğu da erbabınca malumdur.
 
Roma, Sasani ve Osmanlı süreçlerinde binlerce yıllık sulama ve içme suyu tedariki geleneği olan bu coğrafyalarda nasıl oluyor da bugün bu kaosun kapısına geliniyor. Çözüm odaklı olmak yerine iklim değişikliği, dış etkenli sıkıntılar ve komşulardaki (İran özelinde Afganistan ve Türkiye’nin yaptığı barajlar gibi) gelişmeleri bahane ederek çözüm projeleri geliştiremeyen idareler sorunu derinleştiriyor. Rant odaklı ve yolsuzluklar bağlamında konu düşünülünce başka bir çıkmaz karşımıza çıkıyor. Medeniyet zemini kurulamayan bölgede meseleye esastan yaklaşıp radikal tedbirler almak yerine sorunun meydana getirdiği sonuçlarla mücadele ederek konu palyatif düzeyde ele alnınca yapılacak bir şey kalmıyor. Hele Irak ve Suriye gibi çökmüş devlet düzeyinde durumların yaşandığı yerde kısa vadede bir önlem alınması muhal görünüyor.
 
Su jeopolitiğinde sıkıntının esas kavramlarından birisi nüfus ve buna bağlı sosyal hareketlerdir. Ortadoğu’nun en büyük sorunlarından birisi bu bağlamda köyden şehre yaşanan göç olgusunu bir medeniyet kuruluşu aşaması olarak yönetememesidir. Şehirlere dolan milyonlar iş ve aş endişeyle gittikleri bu yerlerde varoşlaşarak yığılınca mevzu bahis su meselesi gibi sorunlar ortaya çıkarak kangrene dönüşüyor. İklimin kurak, yağışların az olduğu mevsimlerde, ülkemizde de görüldüğü üzere, su meselesi bir anda acil durum konusuna dönüşüyor. Şehirlere yığılan kitleleri beslemek ve içme suyu tedariki ise başlı başına büyük bir sorun oluyor. Köyün şehre geçmesi İbn Halduncu kavramlarla bakacak olursak bedavetin hadarete evrilmesi olarak gerçekleşmesi beklenirken bugünün Ortadoğu’sunda medeniyetin köy tarafından istila edilerek yozlaştırılması sonucunu ortaya çıkarıyor. Su meselesinde ciddi olarak ortaya konulan nüfus meselesi, şehre göç vakası gibi konular sonucu yönetilemeyen su kaynakları ve insan dengesi nedeniyle bölgemiz ciddi risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Medeniyet havzası olamayan bölgemiz su örneğinde de görüleceği üzere elinde coğrafi imkânları da çarçur etmektedir.
 

İran’dan Meseleye Bakmak

İran son günlerde yaşadığı iç ve dış siyasi krizleri arasında su meselesi odaklı sıkıntılar öne çıkıyor. İran’da 2017’de yaşanan Abadan ve Hürremşehr gibi yerlerde su meselesi odaklı hareketler akla çevre meselelerinin, su gibi konuların siyasi birikmişlikleri tetikleyecek bir potansiyeli de gösteriyor. Huzistan Eyaletinde bu yıl gerçekleşen su sebepli zehirlenmeler bu cümleden dikkate dokunuyor. Bu eyalete bağlı Hürremşehr’de "Beceriksiz yöneticiler istemiyoruz. Hırsızlar din adına bizi yağmaladı" sloganları duyulmaya başlanan bir yerde mesele su konusu olmanın ötesi geçiverecektir. Aynı eyalette bulunan Abadan’da “ABD’nin düşman olduğunu yalan söylüyorlar, bizim düşman tam da burada” sloganlarıyla susuzluğu protesto edildiğinde aynı durumu görmek mümkündür. Hülasa ciddi tedbirlerle çözülmeyen alt yapı meseleleri bir anda bir siyasi muhalefet meselesine dönüşerek halk hareketlerini söz konusu kılabiliyor. Su meselesi devletleri karşılaştırdığı gibi İran örneğinde görüleceği üzere iç hareketlerin manivelası da olabilir.
 
İran’dan meseleye bakmaya devam edersek, Urumiye Gölü merkezli sıkıntılar tam burada gözden geçirilirse konu daha iyi ve somut anlaşılabilir. İlk önce İranlı bir yetkiliye kulak vermek yerinde olacaktır: İran Çevre Teşkilatı Kamu Departmanı Müdürü Muhammed Derviş, Sputnik’e verdiği demeçte gölün kurumasının başlıca nedeninin yerli halkın göl sularına ve bitişik arazilere giderek daha fazla ihtiyaç duymaya başlamasından kaynaklandığını belirtti. Derviş şöyle konuştu: “Son yıllarda gölün kıyısındaki arazilerin tarım amaçlı kullanım alanı 320 binden 680 bin hektara çıkarıldı. 1 hektarın sulanması için 10 bin metreküp suya ihtiyaç var, gölün yükü 3,6 milyar metreküp oldu. Göle dökülen 14 nehirde 72 baraj kurduk. Tüm bunlar Urmiye gölünde su krizine yol açtı, elma bahçelerinde ve üzüm bağlarında çok fazla su tüketimi olduğu için gölün bir kısmı çöle dönüştü. Gölün bir kısmı hala kurumasa da, derinliği fazla olmadığı için kuruma hızlanmaya başladı. Bu yılki kuraklığın da büyük rolü oldu." Derviş, sözlerine şöyle devam etti: "Urmiye’nin eski haline dönmesinin sağlanması için 10 yıl içinde bahçeler kaldırılmalı ve gölün etrafındaki alan, eskiden olduğu gibi 300 bin hektara düşürülmeli. Komşularımız Azerbaycan, Nahçıvan, Ermenistan, Türkiye ve Irak ile birlikte yeni enerji kaynakları oluşturmaya başlamalıyız ve burada serbest ekonomi bölgesi oluşturmalıyız. Bölge kurulduktan ve insanlar oradan bir gelir sağladıktan sonra hükümet, gerçekleştirdikleri faaliyetlerin türünü değiştirmelerini, pancar yetiştirmeyi bırakıp hayvancılığa geçmelerini isteyebilir. Tüm bunlar gölün eski hale gelmesine katkı sağlar.”
 
İran devleti resmi yetkilisi olaya bahsettiğimiz gibi esastan yaklaşmak yerine konuyu bir takım iç sebepler ve yapılması beklenecek olan dış ittifaklı tedbirlerle çözme yolunda fikir ortaya koyuyor. Yine diğer bir İranlı yetkili İran Çevre Koruma Örgütü Başkan Yardımcısı Masoud Bagherzadeh Karimi, gölün kurtarılması için komşulardan yardım alınması gerektiğine dikkat çekti. Karimi, “Devlet ülkenin su havzalarındaki durumu kontrol altında tutmalı ve su sarfiyatının düşürülmesi için tedbir almalı. Bu özellikle Urumiye için geçerli. Genel olarak tarım, sanayi sektöründe, özel sektörde çok fazla su tüketiyoruz. Su rezervleri yüzde 40-60 oranında ekosistemin içinde kalmalı. Biz gereğinden fazlasını harcıyoruz, buna bir son vermeli. Göl kurursa çöl fırtınaları başlar ve giderek ilerler, bu nedenle komşulardan yardıma seviniriz. Japonya yardım ediyor, Avustralya da yakında katılacak. Almanya, Hollanda ve Türkiye ile işbirliği yapıyoruz. Uluslararası yasalar çerçevesinde her türlü yardımı selamlıyoruz.” Su meselesi zamanında ve ciddiyetle ele alınmadığında, görüleceği üzere, bir devletin çözemeyeceği bir çevre felaketine dönüşebiliyor. Nüfus’un dengesiz hareketleri, tarım alanlarının doğru planlanmaması ve alt yapının bu bağlamda ihmali sonuçta bir krizi kapıya getiriyor.
 
Sonuç olarak su meselesi görüleceği üzere Ortadoğu’da ciddi bir tehdit olarak geleceğe gölge düşürüyor. Su jeopolitiği gösterilmeye çalışıldığı üzere devlet politikalarında hem bir kamu meselesi hem de bir dış politika mevzu olarak değerlendirilmektedir. Ortadoğu’da idare kaosu yaşanan son asırda devletlerin pek çok konuda olduğu gibi alt yapı meselelerinde de yaşadıkları geri kalmışlık siyasi ve sosyal bakımdan büyük bedellere mal olma potansiyeli taşımaktadır. Suyun bizatihi kendisi ve beslenme, enerji vb konulardaki önemi su jeopolitiğini milli ve sınır aşan düzeyde fırsatlar ve tehditler halinde önümüze koymaktadır. Ortadoğu siyasi, dini ve sosyal pek çok fay hattı yanında suya dayalı olarak da geleceğini planlamalıdır.

Su gibi aziz olmak için suyu aziz tutmak gerekiyor.  
 
Yazar: Moïse Tchando KEREKOU Alan: Afrika Hit: 909
İşbirliği Alanında Afrika Deneyimleri
İşbirliği alanında Afrika deneyimleri kolonyal döneme kadar uzanır ve AKÇT’yi kuran Roma Anlaşması’nı (1957) önceler. Doğu Afrika Devletler Topluluğu ve Batı Afrika Gümrük Birliği Afrika’daki ilk anlaşmalardır (Sawani 2005, 56). Ancak gerçekten Afrika kökenli ve Afrika anlayışına dayalı işbirliği, 1963’te Afrika Birliği Örgütü’nün (ABÖ) kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Bu, kıtadaki işbirliğinin ilk aşamasıdır. Uzun bir sürecin başlangıcıdır.
 

1. Afrika Birliği Örgütü

33 yeni bağımsız devletten oluşan Afrika Birliği Örgütü, 25 Mayıs 1963’te kurulmuştur. Örgütün kuruluşunun başlangıcında iki bakış açısı birbiriyle karşı karşıya gelmiştir. Bir yanda, bir an önce Afrika Birleşik Devletleri’nin kurulmasını isteyen Gana’nın eski devlet başkanı Kwam Nkrumah tarafından yönetilen kamp bulunmaktaydı. Diğer yanda ise, Afrika’nın birliğinin yavaş yavaş ve aşamalı olarak kurulmasından yana olan bir başka grup bulunmaktaydı. Bu ikinci bakış açısı eski Tanganika’dan (bugünkü Tanzanya) merhum Mwalimu Julius Nyerere ve Fildişi Sahili’nin eski cumhurbaşkanı merhum Félix Houphouët Boigny tarafından sürdürülmekteydi. Nkrumah’ın görüşü, Afrika Birleşik Devletleri yerine Nyerere’nin yaklaşımını onaylayan bir örgütü yeğleyen devlet başkanları tarafından pek destek bulmadı. Bu tutumun arkasında Afrika devletlerinin her birinin önce kendi bölgelerinde birleşmeye başlaması, sonra kıta ölçeğinde birleşmesi gerektiği inancı yatmaktaydı. Bu görüş, o zamanlar federalist yaklaşım konusunda kararsız ve bu yaklaşıma karşı olan devlet başkanları tarafından daha çok destek buldu; yeni elde ettikleri otorite ve egemenliklerinden vazgeçmeleri söz konusu değildi. Birleşmeler ve aktivitelerle geçen yıllardan sonra aktör ve karar alıcılar, bu birlikteliğin her bir üye devletin ciddi sayıdaki ihtiyacına yanıt verecek güçte olması için çok geniş olduğunu kabul etme noktasına geldiler. Bunun ardından, kıtanın büyük bölümünün, ciddi bir güçlükle karşılaşmadan, üye devletlerin en azından ortak bir kimlik unsuru taşıdığı büyük bölgelere bölünüp paylaştırılması fikri doğdu (Clapham 1996, 117). Böylece Nyerere’nin yöntemi ve bölgesel örgütler doğmuş oldu.
 

2. Bölgesel Ekonomik Topluluk (BET)

BET’in kuruluşu, Afrika işbirliğinde ikinci aşamayı ifade eder. 1980’de Lagos Eylem Planı ve Lagos Nihai Senedi’nin onaylanmasıyla BET de onaylanmıştır. Gerçekten her bir bölgede bölgeselleşmenin doğması sonucu bu ikinci aşamanın ortaya çıkmasıyla işbirliğinin devreye girdiği söylenebilir. Bu, kıtanın 1963’ten beri süren entegrasyon çabalarında önemli ve belirleyici bir dönüm noktasıdır. 1963’te atılan adımların üstü siyasi meselelerle ciddi ölçüde örtülmüşken 1980’lerde ekonomik boyutun öne çıktığı bambaşka bir durumla karşı karşıya kalınmıştır. Lagos Nihai Senedi’nde Afrikalı yöneticiler, aralarında kurulacak bir anlaşmayla 2000’e kadar kıtanın ekonomik kalkınmasını, sosyal ve ekonomik entegrasyonunu sağlayacak bir Afrika Ekonomik Kurulu’nu (AEK) taahhüt etmişlerdir. (Sawani 2005, 12). Tasarlanan anlaşma on yıl kadarsonra, 1991’de, Abuja Anlaşması adıyla bilinen  AEK’in kuruluşuyla hayata geçirilmiştir. Anlaşmanın en yenilikçi yanı, Afrika ortak para birimi oluşturmaya ve özellikle Afrika Merkez Bankası, Panafrika Parlamentosu (PP) gibi AEK kurumlarını hazırlamaya çağrıda bulunmasıydı. Böylece her ana bölge, kendi beklentilerine en iyi yanıtı verebilecek bölgesel örgütlenmeler hazırladı. Bugün Afrika’da farklı anlayışlarda, farklı biçim ve güçte, farklı amaçlarda toplam 14 tane bölgesel entegrasyon anlaşması bulunmaktadır (Nyirabu 2004, 22). Günümüzde mevcut olan ve AfB tarafından tanınan 5 adet temel bölgesel örgüt vardır. Bunlar 5 üye ile Arap Magrip Birliği (AMB), 20 üyeden oluşan Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı, 10 üyeden oluşan Orta Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (OADET), 15 üyesi bulunan Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (BADET) ve 14 üyesi bulunan Güney Afrika Kalkınma Topluluğu’dur.

 
3. Afrika Birliği

Abuja Anlaşması ve çeşitli reformlar kıta ölçeğinde, Afrika’ya özgü entegrasyon modeli konusunda bir tartışma başlatmıştır. Bu arada kıtada, üstesinden gelinmesi gereken pek çok sorun vardı ve ABÖ, entegrasyon dinamiği yaratmayı başaramamaktaydı. Entegrasyon kötü durumdaydı ve kıtanın tamamı gitgide küreselleşmenin etkileriyle karşılaşmaktaydı ki bu da aktörleri yeni çözüm alanları aramaya itti. Bu anlayış içerisinde Devlet ve Hükümet Başkanları Konferansı’nda, Abuja Anlaşması’yla ortaya çıkan süreci hızlandırmak için 1999’da, Sirte’de onaylanan bir deklarasyon aracılığıyla AfB’nin kurulmasına karar verilmiştir. AfB’nin kuruluşu mevcut entegrasyon sürecinin üçüncü aşamasını ifade eder. Bu son aşama, en önemli olanıdır çünkü devlet başkanları söylem düzeyinden daha çok eyleme; basit bir işbirliği anlayışından Avrupa gibi güçlü bir topluluk anlayışına geçmiştir. Bir yıl sonra 2000’de, Lome’de (Togo), AfB’nin Kurucu Anlaşması (KA) onaylanmış ve üç yıl sonra 2002’de de AfB, Durban’da (Güney Afrika) kurulmuştur. Abuja Anlaşması’nın ortaya konmasıyla hızlanan entegrasyon süreci, Birlik’te yeni gereklilikler doğurmuştur. Aslında, AfB için kurumsal bir çerçeve, dolayısıyla yeni kurumların kurulması şeklinde yeni bir aşamayı gerekli kılmıştır. AfB’nin KA’sı, selefi ABÖ Şartı’na göre farklı olan temel değişiklikler barındırmaktadır. Öncelikle ekonomik birleşme, sonra basit bir işbirliğinden ziyade bir topluluğun kurulmasındaki ısrarıyla AfB, ABÖ ile arasına net bir ayrım koyar. Ayrıca KA’da entegrasyonun kurumsal temelleri açık bir biçimde belirtilmiştir. Dört temel organı8 bulunan ABÖ’nün aksine yeni AfB, üç tanesi finansal olan 9 kurumla donatılmıştır. Dahası, AfB’de sivil toplumun rolü; Panafrika Parlamentosu’nun ve Afrika Kalkınması için Yeni Ortaklık (AKYO), Afrika’da Güvenlik, İstikrar, Kalkınma ve İşbirliği Konferansı (AGİKİK), bir sivil toplum forumu olan ESKK gibi diğer organların kurulmasıyla oldukça değişmiştir. Son olarak AfB’nin KA’sı; demokrasi, yönetişim, insan hakları gibi kimi sorunlara vurgu yapmış ve üyelerinin riayet etmesi için gerekli mekanizmalar öngörmüştür (Magliveras ve Naldi 2002, 423).
 

4. İşbirliğinin Değerlendirilmesi

İşbirliği uğrunda gösterilen övülmeye layık çabalara rağmen, kıtada gerçek bir entegrasyon için gerekli koşullar sağlamamaktadır. Siyasi düzeyde, silahlı çatışma ve iç savaşlar başarısızlığın temel kaynakları olarak sıralanmıştır. Örneğin Afrika’nın Batısında bölgeselleşme süreci, Burkina Faso’nun aktif şekilde katıldığı Fildişi Sahili kriziyle sarsılmıştır. Liberya’da iç savaşla geçen on beş yılı, Gine’deki, Gabon’daki, Moritanya’daki, Madagaskar’daki, Nijerya’daki vs. yeni ajitasyonları kıta ölçeğinde ve uluslararası ölçekte kaygı uyandıran durumlar olarak sayabiliriz. Afrika’nın Kuzeyinde, Batı Sahra’nın egemenliği üzerindeki anlaşmazlık iki büyük ulusu, Fas ev Cezayir’i ayaklandırmıştır. Diğerlerinin yanı sıra bu da AMB’nin başarısızlığının bir nedenidir. Orta Afrika’da durum daha da ürkütücüdür. Özellikle DKC’deki savaş sadece Ruanda’yı, Uganda’yı, Burundi’yi, Angola’yı, Namibya’yı değil, bu savaşa o veya bu şekilde aktif olarak katılmış olan Orta Afrika Cumhuriyeti, Tanzanya, Güney Afrika ve Zimbabve gibi diğer komşuları da etkilemiştir (Sawani 2005, 162). Orta Afrika’nın hemen yanında Büyük Göller bölgesinde Tanzanya, Ruanda, DKC’nin Doğu’su gerçek bir silah ticareti kavşağı oluşturmaktadır. Afrika Boynuzu’nda barış perspektifi daha da zayıftır. Somali, 1991’de iç savaşın tırmanışından beri, bir devlet olarak değerlendirilememektedir. Etiyopya ve Eritre’de daha yeni girişilmiş bölgeselleşme sürecine çok zarar veren tekrarlanan çatışmalar olmaktadır. Sudan, Etiyopya, Kenya ve Uganda arasında hâlâ çatışma sinyalleri bulunmakta ve Darfur’da süren kriz, entegrasyon sürecini tahmin edilenden daha zor hale getirmektedir. Afrika’nın Güneyinde, Angola’daki askeri ve iç savaş, Güney Afrika, Namibya, Zimbabve’de olduğu gibi komşu ülkeler ve çok uluslu şirketler üzerindeki etkileri nedeniyle bölgeyi tamamen istikrarsızlaştırmıştır. Lesoto, Mozambik, Tanzanya gibi diğer ülkelerde de kabul görmeyen yönetimler nedeniyle sivil anlaşmazlıklar olagelmektedir. Bu çatışmalar, yeni AfB için ortadan kaldırılması gereken durumlardır. Dolayısıyla kıtada barışın sağlanması, AfB için ulaşılması gereken en önemli amaçtır. Başarıya ulaşılamamasının sıkça ifade edilen diğer bir olası açıklaması da Afrika içinde ticaretin gelişme potansiyelinin bulunmamasıdır (Bach, 1999, 29). Afrika içi ticaretteki düşük seviye sadece gümrük vergilerinden ya da daha genel olarak gümrük sınırlarından değil, aynı zamanda altyapı yokluğundan kaynaklanmaktadır. Uluslararası seviyede bile Afrika zayıf bir paya  sahiptir; dünya ticaretinin yaklaşık %2’sini oluşturmaktadır. İki ya da çok yanlı siyasetlerini sürdürdükçe devletler kendi çıkarlarını daha uzunca süre sağlamca savunamayacaktır. Afrika içi ticaret AfB’nin karşılaştığı önemli meseledir. AfB’nin kurumsal modeli, barışı sağlayamadığı ve ticaret seviyesini yükseltemediği için ciddi şekilde tehlike altındadır.
 

D. Afrika Devletlerinin Tarihi

Afrikalı devletlerin kökenini gözden geçirmek, balkanlaşma sürecini ve sonrasında modern Afrika devletlerinin oluşumunu anlamak için önemlidir. Böylece kıtada ve modern Afrika devletlerinin siyasetinde sürmekte olan kritik durumun kökenini anlamak kolaylaşacaktır. Afrika devletleri zayıftır çünkü kolonyal güçlerin bir icadı olduğundan gerçek anlamda egemen değildir. Günümüz Afrika devletleri gerçekten de kıtanın Fransa, İngiltere, Portekiz, İtalya, İspanya, Belçika ve Almanya’dan oluşan eski süper güçleri tarafından paylaşılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu güçler toprakları, kendi çıkarlarına yanıt verecek ve kendi iştahlarını doyuracak şekilde keyfi olarak bölmüştür.
 
Örneğin, büyük Bakongo bölgesi; Fransız Kongosu, Belçika Kongosu ve Portekiz Angolası olarak paylaşılmıştır. Somali ise Büyük Britanya, İtalya ve Fransa arasında bölüşülmüştür (Meredith 2005, 1). Paylaşımlar; hiçbir ortak tarihi, kültürü, dili ve dini olmayan çok sayıda farklı grubu birleştiren yeni sınırlar oluşturmuştur. Örneğin Nijerya, bugün, 250’den fazla etnik-dilsel grubu barındırmaktadır. Belçika Kongosu’nda resmi görevliler tarafından 6000 şeflik tanımlanmıştır (Meredith 2005, 2). Yine de ilk sömürgelilerin, yasaların ve oturmuş kurumların yokluğundan ötürü kesinlikle bir gecikme işareti olarak algıladıkları devletsiz toplumlar bulduğu doğrudur. Bununla birlikte yerli kabileler; bazı adetler, egemenler ve içinde geliştikleri çevreyle uyumlu haldeki siyasi örgütlerin himayesi altında bulunmuştur. Tahmin edilebileceği gibi tarihte, kıtanın Kuzeyinden Güneyine, Doğusundan Batısına, tamamında işgalcilere kaşı verilmiş birçok örgütlü direniş mücadelesi bulunmaktadır. Bu direniş hareketleri, gelişmiş olsun ya da olmasın belli bir tür siyasi sistemin varlığının canlı göstergesidir. Kolonyal hakimiyet, bu sistemleri sürdürmek ve güçlendirmek bir yana, onları geometrik figürlere ve yeni topraklara ayrıştırmıştır.
 
Çizilen yeni sınırlar, kolonyalizm öncesi toplumsal ilişkilere hâkim olan soy ve akrabalık duygusunu zayıflatamamış aksine kültürü, etnisiteyi ve kabileciliği vurgulayarak bu duyguların güçlenmesini sağlamıştır. Kolonyal hâkimiyet, yerli örgütlerin yapısını istediği şekilde parçalamakta başarısız olmuştur. Süper güçler, idari manipülasyon yöntemleri ve sonrasındaki siyasi ayrımlarıyla (ki bu Ruanda soykırımının sebeplerinden biri olmuştur) bölünmenin temellerini atmış ve kabilesel aidiyet duygusunu güçlendirmiştir. Halkların taleplerini karşılamakta, temel kamu hizmetlerini sağlamakta, yurttaşların hayatını güvence altına almakta ve azınlıkları korumaktaki yetersizlik, güvenlik arayışındaki insanı doğal olarak yalnızca klanına bağlanmaya iten sürü içgüdüsünü pekiştirmiştir.
 
Tarihin tekerrürden ibaret olduğu kabul edilir çünkü günümüzde de bu olgu tekrarlanmaktadır. Devletler güvenlik gibi temel ihtiyaçları karşılayamadığında, aynı Somali ve Ruanda’da olduğu gibi yurttaşlar kendilerini güvende hissetmek için kendi kabilelerine yönelirler. Bu, Afrika siyasetinin ve toplumunun bir gerçeğidir. “Yarı devlet” terimi, maalesef bu gerçeği göstermektedir. İşte böylece modern Afrika devletlerinin kırılgan olduğu savı kanıtlanmaktadır. Bu devletler gerçekten birbirinden ayrı kabilelerin, “ulus” değil, sadece bir “devlet” kurarak birleşmesidir. Otuz yıldan daha uzun bir süre boyunca Batı bölgesinde Nijerya siyasetine hükmetmiş olan Yoruba lider Obafemi Awolowo şöyle yazmakta tamamen haklıdır: “Nijerya bir ulus değil sadece bir coğrafi ifadedir. “İngiliz”, “Gallerli” ya da “Fransız”’ın ifade ettiği anlamda bir “Nijeryalı”dan söz edilemez. “Nijeryalı” sözü Nijerya sınırları içinde yaşayanlarla yaşamayanları birbirinden ayırmak için kullanılan basit bir adlandırmadır” (Meredith 2005, 8). Protektora boyunca, Nijerya’da idareyi kolaylaştırmak için üç bölge (Batı, Doğu ve Kuzey) kurulmuştur. Bu bölgelerde, mevcut kabilelerin konsolidasyonu ve yenilerinin kurulmasıyla etnik aidiyet havası çok yüksek bir noktaya ulaşmıştır. Bu, kaynaklardan yararlanmak, kazançlı koalisyonlar kurmak ve hayatta kalmak için kolonyal otoriteler üzerinde baskı oluşturacak mantıklı bir araçtan başka bir şey değildir. Bundan ötürü önceleri sadece tutarsız ilişkilerle yetinen grupların bile şimdi kabileler olarak birleşmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Güçlü bir etnik zihniyetle donanmış kabilelerin konsolidasyonu ve yenilerinin kurulması, idari amaçları olan geniş birlikteliklere ihtiyaç duyan Britanyalı kolonyal otoriteler tarafından desteklenmiştir. Böylelikle bağımsızlığın başında ilk Nijerya Cumhuriyeti, üç farklı etnik-dinsel grubun hâkimiyeti altına girmiştir. Bunlar Kuzey’de ülkenin nüfusunun yüzde otuzunu oluşturan Hausa Fulaniler, Batı’da yüzde yirmiyi oluşturan Yorubalar ve Doğu’da nüfusun yüzde on yedisini oluşturan Ibolar’dır (Thomson 2000, 66). Anayasa’nın bu siyasi gerçeğin hesaba katmaktan ve üç bölgeli federal bir sistem oluşturmaktan başka seçeneği yoktu. Bundan itibaren Nijerya, üç bölge arasındaki çatışmalar ve federal hükümetle kabileler arasındaki sürtüşmeler gibi tekrarlanan etno-politik krizlerle evrilmiştir. 1967’den 1970’e kadar süren Biafra Batı eyaletinin ayrılık savaşı, iki milyon kişinin ölümüne yol açmıştır. Siyasi istikrarsızlık, farklı askeri darbeler, bölgeler arasındaki gergin hava ve Kuzey’de artan İslami kökten dincilik Nijerya tarihinde göze çarpan olgulardan sadece birkaçıdır.
 
Nijerya, balkanlaşmaya maruz kalan tek devlet değildir. Bir başka yarı devlet olan Somali de Afrika’daki balkanlaşmadan o derece etkilenmiştir ki yıkılma noktasına gelmiştir. Doğuştan Somalili olan etnik grup Afrika Boynuzu’ndaki en homojen gruptur çünkü ortak bir dile, kırsal adet ve geleneklere dayalı ortak bir kültüre sahip olduğu gibi İslam dinine derin bir bağlılığı da paylaşmaktadır (Meredith 2005, 464). Kolonyal hâkimiyet boyunca Somalili etnik grup, emperyalist paylaşımın ardından beş kolonyal devlet arasında parçalanmıştır. Fransızlar, Kızıl Deniz’in güney girişinde yer alan Cibuti limanını çevreleyen kapalı bir iç toprak olan Somali’nin Fransız kıyısını işgal etmiştir; İtalyanlar, bugün başkent olan Mogadişu da dâhil Somali’nin İtalyan kolonisine yerleşmiştir. Geri kalan topluluklar, Güney’de Kenya’nın İngiliz kolonisi sınırları içine ve Etiyopya İmparatorluğu’nun Batı’sına katılmıştır. 1. Dünya Savaşı’nda Britanya hükümeti, Almanya’ya karşı verilen savaş sırasında İtalya’nın kendisiyle yaptığı ittifakı ödüllendirmek adına İtalya ile Doğu Afrika’daki kendi protektorasının 94.050 kilometre karesini İtalya Somalisi’ne aktaran bir anlaşma imzalamıştır (Thomson 2000, 23). 1924’te Jubaland bırakılmış ve Somalili önemli bir topluluk göç ettirilmiştir. Bu etnik gruptan geriye kalan Somalilier ise Kenya toprağında yaşamaya devam etmişlerdir. 1960’ta bağımsızlık sırasında İngiliz Somalisi ile İtalya Somalisi, Somali Cumhuriyeti’ni kurmak üzere birleşmiştir. Yeni cumhuriyet, topluluklarının ve topraklarının bütünlüğünü, dolayısıyla Kuzey Kenya eyaletinin tamamını istemiştir. Bu zaman boyunca, Kenya sınırları içindeki Somali topluluğunun bir kısmı bağımsız Kenya hükümetine kalmıştır. Sınır anlaşmazlığının ve iki yeni bağımsız devlet arasındaki savaşın kökeninde işte bu yatmaktadır. Kenya ve Somali arasındaki ilişkilerde 1967’den bu yana iyileşmeler ve savaşın sona ermesiyle ilişkilerde yavaş yavaş normalleşme olsa da, Kenya’da hala, Kenya hükümetinden çok sınırın diğer tarafındaki yakın akrabalarına siyasi bağlılık duyan çok sayıda Somalili’nin yaşıyor olması gerçeği yerli yerinde durmaktadır. Bu krizin, siyasi parçalanma ve köktenci grupların varlığı nedeniyle zaten tehlikede olan Somali’nin siyasi istikrarı üzerinde büyük etkileri vardır.
 
Somali devletinin çöküşü, Afrika devletlerinin kuruluşunun bu bölgede egemen olan toplumsal bölünmenin gösterdiği üzere yerel özelliklerin hesaba katılmadan, emperyalizmin isteklerine, çıkarlarına ve aktörlerine göre tasarlandığını gösterir. Nijerya ve Somali örnekleri süper güçlerin, önceden heterojen olan kabileleri birleştirerek (Nijerya) ve önceden homojen olanları ayırarak (Somali) Afrikalıların doğal ve yatay toplumsal bölünmesini yeni dikey bir bölünmeyle9 değiştirmek şeklindeki kötü niyetini göstermektedir. DKC iç savaşı ve Fildişi Sahili topraklarının Kuzeyli isyancılar ve sadık Güney ordusu arasında yakın zaman önceki bölünmesi gibi krizlerin de kökeninde, kolonyal rejimden kalan miras bulunmaktadır. Nijerya ve Somali örneklerinden, modern Afrika devletlerinin entegrasyondan çok etnik kökenli birlikteliklere dayalı parçalanmalara meyilli olduğu sonucunu çıkarmak önemlidir.
 
Birliği sürdürmek ve çöküşü önlemek için ulusal kimlik lehine gösterilen övgüye layık pek çok çabaya rağmen genel eğilim, kabilesel birleşmeler ve mevcut ulusal birliklerle sistemlerin parçalanması yönündedir. Kabilecilik milliyetçiliğe, milliyetçilikse bölgeselleşme ve entegrasyona karşı koymaktadır.

Devletler ulusal birliklerini sürdürmek adına etniklik gruplarla mücadele ettikçe farkına bile varmadan entegrasyonun genel amacını gölgelemiştir. Aynı zamanda bir dizi dış baskı, ulusal taleplerin yükselmesi ve devletlerin bunları karşılamaktaki yetersizliği kolektif bir stratejiyi, başka bir deyişle ekonomik bölgeselleşme ve siyasi entegrasyonu gerekli kılmaktadır.
 
İşte bu nedenle Afrika’da entegrasyon hem bir gereklilik, hem de zorlu bir sorun ve ikilemdir.
 
31 Tem / 2018

İnsan ve Milli Birlik

Yazar: Mehmet KARAGÜL Alan: Türkiye Hit: 953
İnsan ve Milli Birlik
Bu âlemin varlık sebebi olan insan, kendi hayatiyetini sürdürebilmek için bu âlemden faydalanma adına ona şekil vermeye çalışırken, en büyük engel yine kendisinden zuhur etmektedir. Bu nedenle insanoğlunun temel hedefi, kendisinden kaynaklanan sorunların ortadan kaldırılmasına yönelik, vereceği mücadeledeki muvaffakiyeti olmak zorundadır. Çünkü bu evrende insandan başka hiçbir varlık yoktur ki sürekli sorun üretsin. Unutmayalım ki insanın ürettiği bu sorunları çözecek olan yine İNSAN’dan başkası değildir.
 
Bu çerçevede ilk aşamada bireyin ve ikinci aşamada toplumun eğitimli, sağlıklı, uyumlu ve sorumluluğu önceleyen, en önemlisi kendi değerleriyle ve kendisiyle barışık bir yapıya kavuşması mutlak anlamda zorunluluk arz etmektedir. Aksi takdirde insan kendi varlığına kendisi kastetmiş olacaktır.
 
İnsanın ürettiği sorunun yine insan tarafından çözümü konusunda karşımıza çıkan en ciddi ve acı verici olay savaşlardır. Çünkü bu dünya gerçeğinde değişmeyen bir olgu var ki o da “Hak” ile “batıl” arasındaki mücadeledir. Bu nedenledir ki geçmişten bugüne Dünya Tarihinde savaşların dışında kayda değer başka olaylara rastlamak bir hayli zordur.
 
Dolayısıyla insanın ürettiği sorunları yine insan çözerken, söz konusu taraflar arasında sorunun ciddiyeti ölçüsünde; müzakere ler, rekabetler, mücadeleler ve savaşlar yaşanmak zorunda kalmaktadır. Söz konusu karşı koymalarda muvaffakiyet elde edebilmek için her bir taraf, kendi içinde olabildiğince geniş ölçekli, güçlü bağlara dayanan, güveni esas alan, uyumlu, nihayetinde birliğe dayanan bütünleşmeyi, (Milli Birlik) gerçekleştirmek zorundadırlar.
 

A. Yapan ve Yıkan Yönüyle İnsan

Hakkında bilinmeyeni, bilineninden çok daha fazla olan insan, bu âlemin hem varlık sebebi hem de en önemli öznesidir. Bu itibarla yaşadığımız dünyada; sosyal, siyasi ve iktisadi her ne kadar sorun varsa bunların kahir ekseriyetinin müsebbibi bizatihi insanın kendisi olduğu gibi söz konusu sorunları çözebilecek tek varlık yine insanın kendisinden başkası değildir.
 
Bu âlemin en donanımlı varlığı olan insanının; refahının, mutluluğunun, huzur ve güvenliğinin temini, hayatının asıl amacı ve sorumluluğu dâhilindedir. Ancak bu hedefe ulaşmada genel anlamda insanlığın yetersiz kaldığı mutlak bir gerçektir.
 
Çünkü geçmişten bugüne insanoğlu; cana ve mala gasp, hırsızlık, haksızlık, zulüm, terör ve savaş gibi ne kadar ağır travmalarla karşı karşıya kalmış ise bunların tek sebebi yine insanın kendisidir. Hatta insanlığın tarihte olduğu gibi bugün hala yaşmakta olduğu en zor hallerden olan; yoksulluk, sefalet ve açlığın yine en büyük sorumlusu insandan başkası değildir.
 
İnsanın; kendisini, yakın uzak sosyal çevresini ve ona bahşedilmiş olan Dünyadaki bütün nimetleri heba edercesine, sorumsuz ve saldırgan bir tarzda davranış sergilemesi, yukarıda bahsettiğimiz; içtimai, iktisadi ve siyasi sorunların ortaya çıkmasının asıl nedenidir. İnsanın sorun üretme de bu denli mahir olmasında, onun fıtratından gelen bazı zafiyetlerle birlikte, içinde yaşadığı sosyal çevrenin rolünü göz ardı etmek mümkün değildir.
 
Bu itibarla insanlığın hâlihazırda muhatap olduğu ve can yakıcı meselelerin üstesinden gelebilmek için öncelikle insanın, müspet ve menfi yönleriyle çok iyi anlaşılması ve bu çerçevede yapıcı, olumlu ve sorun çözücü yönlerinin geliştirip öne çıkarılması gerekmektedir. Bununla birlikte yine insanın, sorun üreten, yıkıcı ve negatif özelliklerini asgari düzeye çekecek, mümkünse ortadan kaldıracak ve yerine göre baskılayıcı önlemleri almak konunun bir diğer boyutunu teşkil etmektedir.
 
Bu Âlemin en donanımlısı ve buna bağlı, tek sorumlu varlığı olan insan, bu dünyadaki varlığı sürecinde sürekli tercihte bulunmak suretiyle hayatını yaşarken, kendi kişisel sorumluluklarının gereğini yerine getirip getirmeme konusunda yapıcı ve yıkıcı olma şeklindeki iki yoldan birisini tercih etmiş olmaktadır.
 

B. Birey ve Toplum

Her yönüyle mükemmel bir varlık olan insanın bu mükemmelliği ölçüsünde acziyet içinde olduğunu, bundan dolayı beden ve ruhun sürekli desteğe ihtiyaç duyduğunu da göz ardı etmek mümkün değildir. İnsanın sağlıklı ve verimli bir şekilde hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu söz konusu desteğin büyük bir bölümünü ancak çevresi vasıtasıyla temin edebildiği de bir gerçektir.
 
Bundan dolayı insanın, birey olarak tek başına hayatını sürdürebilmesi mümkün olmamaktadır. Dolayısıyla belli bir sosyal yapının içinde yaşmak zorunda olan birey insanın, o sosyal çevreden ihtiyaç duyduğu bedeni, ruhi ve psikolojik desteği sağlıklı bir şekilde temin edebilmesi için kendisinin de söz konusu sosyal çevreye karşı sorumlulukları olduğunu kabul etmesi ve bunu yerine getirmesi kaçınılmazdır.
 
Bu çerçevede bireyin topluma, toplumunda bireye karşı sorumlulukları olduğunu kabul etmek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla her ikisi arasında tam bir uyumun tesis edilmesi, söz konusu karşılıklı pozitif etkileşim için tek çaredir. Bu nedenle birey, kendi varlığı için ait olduğu sosyal çevrenin varlığı ve gücünün gereğine inanıp o istikamette bireysel yaşantısını kurgulamak zorunda iken, toplum da her bir bireyin sağlıklı ve refah içinde hayatını sürdürebilmesinin kendi sorumluluğunda olduğunu kabul edip ona göre sosyal davranışlar üretmek zorundadır.
 
Bu çerçevede birey ve toplum birlikteliğinin sağlanabilmesi için öncelikle toplumu bağımsız bir bünye ve kişilik gibi algılayıp, bireyleri ise o bünyenin birer hücreleri gibi kabul etmek yanlış olmayacaktır. Nasıl ki bir bünyedeki bütün hücreler o bünyenin bir bütün kişilik olarak varlığını temin ediyorlarsa, toplumdaki her bir bireyi de ilgili sosyal bünyenin birer hücresi gibi kabul etmek gerekmektedir.
 
Bu noktada bütün mesele bünye hücre uyumsuzluğunda ortaya çıkmaktadır. Düşünelim ki bünyeyle uyumlu olmayan bir kanser hücresi nasıl ki bütün vücudu sarıp onu yok edebiliyorsa, aynı şekilde toplumsal yapının genel özelliklerine uymayan bireyler ve onların oluşturduğu daha küçük sosyal gruplar da genel yapının varlığını tehdit edebilmektedirler.
 
Dolayısıyla bireyin varlığı toplumun varlığına, toplumun varlığı ise bireyin varlığına bağlı olduğundan her ikisi arasındaki sağlıklı ve güvene dayalı sosyal ilişkilerin tesisi için farklılıklardan ziyade ortaklıkları geliştirici sosyal politikaların oluşturulması önem arz etmektedir.
Yazar: Hakkı KESKIN Alan: Türk Dünyası Hit: 988
Türk Diasporası, Vizyon, Stratejik İletişim ve Yönetişim
Özellikle batılı demokrasilerde, önem verilen bir konuda kamuoyunu etkilemek ve kazanmak son derece önemlidir. Halkın ve daha da önemlisi, medyanın desteğini sağlamak, siyasi yöneticilerin ve hükümetlerin üzerinde önemle durdukları bir konudur.
 
Bunu sağlayabilmek için öncelikle bir vizyon belirlenir. Bu vizyona ulaşabilmek için de stratejiler geliştirilir. İzlenecek stratejiler için de tabii ki uygun yöntem ve araçlara gereksinim vardır.
 
Çok haklı olduğunuz bir konuda bile, vizyonunuz, stratejiniz, kullanacağınız araçlar ve uygulayacağınız yöntem doğru seçilmemişse, vizyonunuza ulaşmak kolay olmayacaktır.
 
Haklı olduğunuz konuda öncelikle kendi toplumunuzu, insanınızı, özellikle de katalizör görevi yapabilecek kesimleri ikna etmeniz ve kazanmanız gerekir. Halkınızdan alacağınız destek, sizi Dünya kamuoyunda daha güçlü ve inandırıcı yapar.
 
Kuşkusuz ülkelerin kendi çıkarları, diğer ülkelerle ilişkilerde belirleyici olmaktadır. Yine de günümüzde medyanın ve geniş kamuoyunun etkilenerek, daha objektif tavır alabildiği, böylece de hükümetlerin, parlamenterlerin de etkilenebildiği unutulmamalıdır.
 
Ancak medya, siyasi partiler, belli sayıda parlamenterler, hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve aralarında işveren, sendika gibi değişik kurum temsilcileri ile düzenli, sürekli bir diyalog ve bilgi alışverişi içerisinde olmak ge rekir. En haklı davanızda bile, haklı olduğunuzun kanıtlanması, bu iletişimin ve diyalogun sağlanabilmesine, inandırıcı yöntemlerin kullanılmasına, sürekli ve kararlı çalışmaların yapılabilmesine bağlıdır.
 
Bu stratejileri, yöntemleri ve çalışmaları özellikle ABD ve batı Avrupa ülkeleri çok iyi bilmekte ve öteden beri uygulamaktadırlar. Bunun için farklı araçlar, yöntemler kullanılmaktadır.
 
Bu söylediklerimi Türkiye’nin önem vermesi gereken bir konuya ilişkin olarak somutlaştırmak istiyorum. Diaspora Ermenileri ve Ermenistan destekli Ermeni lobisi, yakın tarihte olan Dağlık Karabağ’ı, Hocali katliamını ve Azerbaycan topraklarının işgalini, işgal edilen yerlerden bir milyona yakın Azerbaycanlı Türkün topraklarından ve evinden kovulmasını, gündemden uzak tutmak amacıyla son derece başarılı bir strateji izliyor.
 
Bir asır önce olmuş olan 1915 Ermeni Tehcir olayını, sürekli olarak değişik yöntemlerle Dünya kamuoyuna, ülke parlamentolarına, hükümetlere, kiliselere, gerçekler çarpıtılarak ve yanlış veriler kullanılarak taşınıyor. Bu çalışmalarında Ermeni diasporası büyük bir süreklilik ve kararlılık gösteriyor.
 
Ermeni Lobisi öteden beri kendilerince ilginç bir strateji izleyerek, bizlerle sözde Soykırım iddialarını, farklı görüşlerle tartışmaktan ısrarla kaçmaktadır. Buna karşın büyük paralarla sözde soykırıma ilişkin yapılmış olan dokümanter filmler çekiliyor, televizyon kurumlarına, yazılı basına servis ediliyor. Özellikle kiliselerin ve belediyelerin de desteğiyle, konferanslar, toplantılar düzenleniyor, kitaplar yayınlanıyor.
 
Ermeni lobisi bu çalışmalarında başarılı oldu. Bazı ülke parlamentoları, Katolik Dünyası lideri Papa, ondan hemen sonra Avrupa Parlamentosu, 1915 tehcir olayını “soykırım” olarak kabul ettiler. Bu kararlar Bundestag, Alman Parlamentosu üzerinde de büyük etki yarattı.
 
Gerçeklerin çarpıtılarak, sahte, yanlış ve yalan verilere dayanılarak Tük Halkı, bir soykırım yalanıyla ve suçlamasıyla karşı karşıyadır. Ne var ki Ermeni Lobisi bu yalınında yine de başarılı olmuştur.
 
Çünkü ortaya konan bir vizyon var. Soykırım iddiaları, diaspora Ermenilerini bir araya getiren ortak ilke ve hatta kimlik sorunu yapıldı. Buna uygun olarak özetlediğim strateji belirlendi. Özellikle değişik iletişim araçları kararlılıkla ve büyük bir süreklilikle kullanıldı. «Dünya›da İlk Hıristiyan Ülke olma» algısı da medya üzerinden ısrarla işlendi.
 
Türkiye’nin elindeki arşivler, kaynaklar, olaylara tanık olan binlerce kişinin anıları, ve hatta incelenmiş olan Rusya arşivleri, raporları, sözde soykırım iddialarının nedenli gerçek dışı ve asılsız olduğunu açıkça kanıtlıyor.
 
O halde, Türkiye ve Türk diasporasının nasıl bir vizyona, stratejiye, iletişim ağına ve yönetişime gereksinim vardır?”
 
50 yıldır Almanya`da yaşayan, orada yükseköğrenimini ve doktorasını yapmış, orada 30 yıl öğretim üyeliği ve 8 yılda milletvekilliği yapmış birisi olarak, Almanya ve Avrupa’yı çok iyi tanıdığımdan emin olabilirsiniz.
 
Türkiye’nin soykırım iddialarına karşı izlediği, “yapmadık, etmedik” gibi sadece savunmayı öngören stratejinin etkisiz ve yanlış olduğu kanımca ortaya çıkmıştır.
 
Vizyonumuz, ağır insanlık suçu olan “soykırım” yalanına karşı, elimizdeki arşiv kaynakları, belgeleri, bilimsel araştırmalar, yüz-binlerin anılarıyla ve özgüvenle hayır olmalıdır.
 
Bundan böyle izleyeceğimiz strateji ve uygulanacak yöntem ise, batılı ülkelerin anlayacağı dilden olmalıdır. Bu konuyu parlamento gündemine alan, televizyonlarında, yazılı basında ve konferanslarda tartışan ülkelere ilişkin aynı çalışmaların Türkiye`de yapılması gerekir. Bu görüşümü öteden beri söylüyor ve yazıyorum. Bunu artık anlamanın ve uygulamanın zamanı çoktan gelmiştir.
 
Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda veya bir başka ülke, “soykırım” iddialarını gündemine alıyorsa, o ülkenin yaptığı gerçek soykırım ve katliamlar, Türkiye üniversitelerinde önceden araştırılmalı, paneller ve konferanslar düzenlenmeli, Televizyon kanallarında tartışmalar yapılmalı, gazetelerde yazılar yayınlanmalıdır. Gerekiyorsa TBMM’sinde bu konu görüşülmeli ve kararlar alınmalıdır.
 
İşte o zaman ilgili ülkeler bizi anında anlayacaktır. Stratejimiz, bizden hesap soruyorsan, gel sende yaptıklarının hesabını ver olmalıdır.
 
Bu ülkelerin gerçek soykırımlarına ilişkin yapılacak bilimsel çalışmalar, konferanslar, paneller, medya yayınları son derece etkili olacak, dikkatle izlenecek ve ancak o zaman yaptıkları hatayı anlayabileceklerdir.
 
Bugün, 2. Haziran 2016’da Almanya Parlamentosunda 1915 olaylarını soykırım olarak tanımlayan, parlamentodaki tüm siyasi partiler tarafından desteklenen bir tasarı görüşülecek.
 
Buna karşı Almanya`da ve Berlin`de bir dizi etkinlik yaptık. Tüm Milletvekillerine, bakanlara, Parti ve Gurup Başkanlarına, Şansölye Merkel ve Cumhurbaşkanı’na gönderilmek üzere Mart ayında hazırladığım mektup, dernek başkanlarıyla görüşülerek onaylandı ve 21 Nisan’da bu kişilere postalandı. 25 Mayıs günü bir basın konferansı düzenledik. 28 Mayıs Cumartesi günü de Berlin` de büyük bir protesto yürüyüşü ve mitingi düzenledik. Bu etkinliklerimiz Alman medyasında da, sınırlı da olsa yer aldı.
 
Birleşmiş Milletler tarafından Soykırım Konvansiyonu 1948 de onaylanmış ve 1951 tarihinde yürürlüğe konulmuştur. Buna göre soykırım: “ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir azınlığın, tümünü ya da bir bölümünü, planlı, programlı olarak yok etmek” olarak tanımlanmıştır.
 
Soykırım bir insanlık suçudur. Buna parlamentolar veya parlamenterler karar verme yetkisinde değildirler. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 13 Aralık 2014 de ve yetkili üst dairesi de 15 Ekim 2015 tarihli Perinçek kararlarında bu gerçeğin altını çizerek, 1915 tehcir olayının, Almanya’nın “Holocaust” soykırımıyla karşılaştırılamayacağına vurgu yapmaktadır.
 
Almanya 1904 ve 1908 tarihlerinde Afrika kolonisi Namibya’da Herero ve Aman halklarına karşı büyük katliamlar yapmıştır. Sol Parti tarafından Alman Parlamentosuna verilen karar önergelerinde, Namibya’da soykırım yapıldığının kabul edilmesini istemiştir. Alman hükümeti 2011 ve 2012 yıllarında verilen önergelere yanıtında, “Birleşmiş Milletler 1948 Konvansiyonunun, geriye dönüşlü uygulanamayacağını” belirtmekte ve “tarihi olayların değerlendirilmesinin, bilimsel araştırmaların konusu olduğuna” vurgu yapmaktadır.
 
Oysa aynı hükümet bugün 1915 olaylarını soykırım olarak görmektedir. İşte bu batılı ülkelerin inanılmaz çifte standardı, ikiyüzlülüğü ve utanmazlığıdır.
 
Biz yıllardır önermekteyiz. Uzman tarihçilerden oluşacak bir Komisyon kurulsun ve nerede varsa tüm arşivler, kaynaklar, belgeler ışığında 1915 olayları değerlendirilsin. Gerçek ortaya konsun ve bu tarihçiler komisyonu kararını herkes kabul etsin. Ermenistan bu öneriyi kabul etmemiştir. Çünkü gerçeklerin ortaya çıkmasından korkmaktadır.
 
Yazar: Hayati AKTAŞ Alan: Karadeniz Kafkas Hit: 865
Karadeniz Ülkeleri Güvenlik Konsepti ve Uluslararası İlişkiler Açısından Siber Caydırıcılık; Türkiye Üzerine Bir Yaklaşım
Özet:

Uluslararası güvenlik anlamında siber saldırılar ve bunların ortaya çıkardığı sorunlar uluslararası ilişkiler bağlamında yeni bir diplomasi ve çatışma alanını da beraberinde getirmiştir. Karadeniz ülkelerinin siber saldırılar anlamında bir caydırıcılığının olup olmadığı ya da diplomatik anlamda bu tür gelişmelerin nasıl bir sonuca yol açtığı yakın geçmişteki bazı gelişmelerle birlikte önem kazanmıştır. Karadeniz ülkelerinin bu bağlamdaki caydırıcılık ve saldırı kabiliyeti ülkelerin kendi içindeki yapılanmalarıyla ön plana çıkmıştır. Bu bağlamda devletler uluslararası anlamda siyasi ve ekonomik mücadelelerini yeni bir savaş türü olan siber savaşı kullanarak yürütmektedir. Bölgenin önemli aktörlerinden biri olan Rusya hem uluslararası arenada hem de Karadeniz bölgesi bağlamında bu gücünü ön plana çıkarmaktadır. Rusya’nın 2008’de Gürcistan’la olan çekişmesinde savaşın önemli cephelerinden biri de siber alan olmuştur ve bu doğrultuda Rusya önemli avantajlar elde etmiştir. Başta Türkiye, Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler olmak üzere siber tatbikatları artırmış ve tedbir anlamında girişimler ve çalışmalar bölge ülkeleri arasında sıkılaştırılmıştır. Sonuç olarak siber güvenlik anlamında yapılacak uluslararası ilişkiler temelli yaklaşımlar da önem kazanmıştır.
 
Anahtar Kelimeler: Uluslararası Güvenlik, Siber Savaş, Siber Caydırıcılık, Siber Terörizm
 

Abstract:

Cyber attacks and its results revealed a new diplomacy and conflict area in the context of international relations with its sub-title international security. If Blacksea States have deterrence with the manner of cyber attacks or these attacks’ diplomatic effects are reasonable in international relations have importance with latest developments. Blacksea states’ deterrence and attack ability come into prominence with their own reorganisations. In this context, states carry out their politic and economic struggle with using cyber war as a new war in international area. Russia as an important actor in Blacksea, use this power both in international relations and in this region context. Cyber area was one of the important front at Russia’s struggle with Georgia in 2008 and Russia had significant advantages in this conflict. Especially in Turkey, Bulgaria and Romania; cyber drills have increased and initiatives, studies have also increased among the region states. Consequently fundamental international relations approaches have importance in the context of cyber security.
 
Keywords: International Security, Cyber War, Cyber Deterrrence, Cyber Terrorism


Giriş

Uluslararası ilişkiler bağlamında önemli kavramlardan birisi de “güçler dengesi” kavramıdır. Ülkelerin kendi çıkarlarını koruma adına öngördükleri tehditlere karşı önlem almaları ve düşmanlarına karşı ittifak geliştirmeleri; böylece bir denge oluşması, belli bir süre sonra dengelerin tekrar oluşturulması gerekmektedir. Önemli olan yaklaşımsal ve amaçsal olarak çıkarın maksimize edilmesidir. Bu doğrultuda güvenlik kavramı içinde çatışmanın boyutu bakımından tarihsel olarak bir takım değişimler gözlenmektedir.
 
Devletlerin sahip oldukları konvansiyonel ya da nükleer güç bir caydırıcılık oluştururken, bu türden unsurların kullanımı yıkıcı etkilere sahip olabilmektedir. Özellikle büyük güçlerin birbirlerine karşı sahip oldukları başta nükleer silahlar ve askeri kapasiteleri olmak üzere, kullanıldığı anda yakın çevrede tahribat bırakmaktadır. Güvenlik bağlamında nükleer caydırıcılık açısından tarafların taarruz kabiliyeti tam olarak bilinmese de ölçüsü ve niteliği az çok tahmin edilebilmektedir ve sonuçları görülebilmektedir. Hatta büyük bir nükleer savaş sonrasında dünyanın büyük olasılıkla yok olacak duruma gelebileceğini tahmin etmek zor değildir. Savunma mekanizması ise bu doğrultuda yetersiz kalacaktır. Nükleer güç ile ilgili bir gövde gösterisi dahi düşmanı geri adım atmaya zorlayabilmektedir.
 
Devletlerin çıkarsal amaçları bu doğrultuda yeni savaş ve saldırı yöntemlerini beraberinde getirmiştir. “Siber Terörizm”, “Siber Saldırılar”, “Siber Caydırıcılık”, “Siber Güvenlik” olarak ele alınan kavramlar farklı gelişmeleri ve uluslararası arenada farklı bir çatışma alanını ortaya çıkarmıştır. Hem mikro hem de makro düzeyde yapılan bu türden saldırılar maliyet açısından da devletleri zorlamazken, saldırıları kimin yaptığına dahi ulaşılamamakta, bu da devletlerin elini güçlendirmekte ve önünü açmaktadır. Nükleer caydırıcılığın aksine siber caydırıcılıkta taarruz kabiliyeti, yeri ve zamanı bilinmezken; telafi edilemez ekonomik kayıplar verdirilebilmekte ve can kaybı da yaşanmamaktadır. Diğer taraftan hem saldırı hem de savunma ayağında daha etkili manevralar yapılabilmekte ve zarar en aza inebilmektedir. Fakat bu türden saldırıların veya terörizmin caydırıcılığı ancak ve ancak hayata geçirildiğinde gerçekleşebilmektedir.
 
Sahip olduğu dolaylı etkiyle siber güvenlik önemli bir çalışma alanını oluşturmaktadır. Örneğin, siber bir müdahalede nükleer bir santral kontrol edilebilir, yönetilebilir ve hatta bir siber saldırı sonucu yok edilebilir. ABD’li güvenlik uzmanı olan ve önemli görevlerde bulunmuş Richard Clarke’ın1 da belirttiği önemli hususlardan birisi; dünyanın herhangi bir yerinde binlerce hedefin vurulabilme olasılığı son derece yüksek gerilimli krizlerin meydana gelmesine neden olabilirken, nükleer savaşı engelleyen güç olan caydırıcılık siber saldırılarda farklı işlemektedir. Siber savaş olgusunun yanında Soğuk Savaş döneminin açık ve şeffaf kaldığı belirtilmektedir.
 
Rusya merkezli siber saldırıların varlığı ise, Karadeniz’de önemli ses getirmiştir. Önemli müdahalelerden biri, Rusya tarafından Estonya’ya 2007 yılında gerçekleştirilmiştir. Sovyet ordusunun II. Dünya Savaşı anısına diktiği “Talinn’in Bronz Askeri” anıtının, yer değiştirilmesi tartışmaları sırasında sistematik bir saldırı olmuştur. Rus azınlığın protestoları sürerken, NATO üyesi olan Estonya’nın internet erişimi zarar görmüş ve adeta hayatın çevrimiçi olarak devam ettiği Estonya’da her şey durma noktasına gelmiştir. Estonya, Rusya’yı suçlamıştır. Fakat Moskova, iddiaları siber saldırıların özelliğinden dolayı rahatlıkla reddedebilmiştir. Saldırı sonrasında, Estonya’da ordu bünyesinde siber savaş birimi oluşturulmuştur. Benzer şekilde Rusya, 11 Ağustos 2008’de Gürcistan’a savaş açtığında diğer bir cephe siber alan olmuştur. Hedef olarak, Gürcistan hükümeti zayıf düşürülmek istenmiştir. Bu tür gelişmeler ise Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan gibi ülkeleri siber tatbikatlar yapmaya itmiş ve güvenlik birimleri oluşturulması sağlanmıştır.
 
Uluslararası ilişkiler literatürü bağlamında, güvenlik çalışmaları içinde siber güvenlik çalışmaları ve teorik yaklaşımlar önem kazanmaya başlamıştır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de etki alanının genişlemesi ve diplomatik anlamda farklı sonuçlar ortaya çıkarmasıdır. Siber saldırıların yapılış ve gelişme biçimine göre, terörizm kavramının içinde olup olmadığı ise hala tartışma konularından birini oluşturmaktadır. Uzun vadede, devletler arasındaki ilişkileri belirleyici bir etkiye sahip olabilecek siber güvenliğin pratikte de önemli sonuçlara yol açması beklenmektedir.
 

Güvenlik Kavramının Güncel Boyutu Üzerine

Güvenlik kavramı devlet olarak örgütlenen bir toplumun düzen ve güvenirlik içinde olması durumunu ifade etmektedir. Uluslararası güvenlik ise, bu durumun birden fazla uluslararası aktör arasındaki uyumundan ve çatışmasından doğmaktadır. Bu çatışmanın boyutu, tek taraflı bir saldırıdan oluşabileceği gibi çok taraflı bir uyumsuzluk sonrası karşılıklı müdahalelerin ortaya çıkmasıyla derinleşebilir. Tarihsel süreç uluslararası aktörlerin kendi kimliklerini kazanmasıyla müdahaleleri genelde askeri unsurlarıyla karşımıza çıkarmıştır. Fakat günümüz imkanları ve stratejileri askeri unsurların yıkıcı özelliklerini inanılmaz boyutlara taşımıştır. Bu durumu göze almak istemeyen aktörler, birbirlerini caydırmada ve etkilemede farklı saldırı ve savaş tekniklerini geliştirmeye de başlamıştır. Bu değişim aslında önemli bir teorisyen olan Kenneth Waltz’un 1954’te vurguladığı verileri destekler niteliktedir. “Man, State and the War” adlı eserinde savaşın nedenleri ve gelişimi ile ilgili görüş ayrılıklarını ortaya koymaya çalışan Waltz, filozoflar arasındaki görüş ayrılıklarının aslında belirleyici olmadığını, sadece zamanın ve uygulamanın değiştiğine dikkat çekmektedir. Aslında kendi zamanından örneklerle yola çıkan Waltz, farklı teorilerin farklı yaklaşımları beraberinde getirdiğini, eğer ortada bir çatışma varsa bunun niteliğinin değişebileceğini vurgulamaktadır.
Yazar: Mürsel DOĞRUL Alan: Asya Hit: 1062
Japonya'nın Askeri Dönüşümünde Afrika'nın Yeri
Japonya, II. Dünya Savaşı sonrasında uygulamaya koyduğu Anayasası gereği savaşma hakkı elinden alınmış, pasifist bir ülkedir.[1] Ancak Japon Anayasası Japonya’ya, insanî yardım ve dünya barışı meselelerinde belli ölçülerde diğer devletlere ve koalisyonlara destek verebilme imkânı tanımaktadır. Bu imkân dahilinde son zamanlarda artan küresel terör olayları sonrasında Japonya'nın da Birleşmiş Milletler misyonlarına katılım oranı diğer yıllara göre oldukça artmıştır.[2] Bu zamana kadar Japonya dünyanın çok farklı bölgelerinde gerek barışın tesisine katkı sağlamak gerekse de insanî yardım için birçok girişimde bulunmuş ve yakın zamanda da Güney Sudan'a BM bünyesinde birliklerini gönderme kararı almıştır. Ancak Japonya'nın son yıllardaki BM girişimleri sadece Dünya barışına katkı sağlamak temelinde olmayıp ülke içinde de süre giden bir dönüşüme hizmet ettiği görülmüştür.[3] Buradan hareketle Japonya'nın özellikle Afrika özelinde katılmış olduğu BM misyonlarına, iç politika ve dış politika bağlamında bakmak faydalı olacaktır.
 
Güney Sudan’daki olayların yeniden hareketlenmesinin ardından BM Barışı Koruma Birlikleri’nin (UNMISS) sayısının, Japon birliklerin takviyesi ile 12.500’e ulaşması gündemde oldukça yer bulmuştur.[4] Japon birlikleri hala bölgedeyken şiddet eylemlerinin artması, sivillerin tehdit altında olması ve Hindistanlı iki Barışı Koruma askerinin öldürülmesi, Japon askerlerinin kısıtlı ve karmaşık angajman kurallarında önemli değişikliklerin yapılmasına sebep olmuştur.[5] Ayrıca bu durum ülkenin pasifist anayasasını değiştirme amacında olan Başbakanı Şinzo Abe’ye de önemli fırsatlar da tanımıştır.
 
Abe askeri anlamda normal bir ülke tesis etmek için Afrika’da ki sıkıntıları öne süren ilk Japon devlet yetkilisi değildir. Ayrıca 2009 yılında Taro Aso, eskiden Abe’ni yardımcısı ve şu an ise Japonya’nın Dışişleri Bakanı, Somali kıyılarında korsanlarla mücadele için uluslararası koalisyonlara katılan Japon birliklerin, gerekli hallerde askeri donanımlarını kullanımlarına izin veren yasa için girişimlerde bulunmuştur. Bu birlikler BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayansa da Taro ayrıca “deniz polis icraatları” adı altında Japonya Öz Savunma Birlikleri için özel bir korsanlıkla savaş protokolünü başlatmıştır.[6] Bu protokol Japonya askerlerine küresel korsanlıkla mücadele operasyonlarının bir paçası olma, yabancı gemilere eskortluk yapma ve askeri mühimmat sağlama konusunda yasal bir dayanak getirmiştir.
 
Aso’nun arkasında gelen Yukio Hatoyama da bu tarz girişimleri devam ettirmiştir. Onun zamanında Japonya, 40 milyon dolar harcayarak Djibuti’de askeri bir üs kurarak bölgedeki askeri varlığını artırmıştır. Bu üs Japon Deniz Öz Savunma Birlikleri için kurulmuş ve II.  Dünya Savaşı’na sonra Japonların yarı-kalıcı olarak elde ettiği ilk üst mahiyetindedir.  2013 yılının sonlarına doğru Abe kabinesinin çıkardığı yasanın bir maddesi Japonya bayrağı taşıyan gemilerdeki güvenlik görevlilerine silah edinme hakkı tanırken uzun süredir bekleyen ve özel vatandaşların silah taşımasını ve kullanmasını engelleyen politikalardan da bir kopma gerçeklemiştir. Yasa, Diet’ten (Japonya parlamentosu) hem iktidarın hem de muhalefet partisinin oyunu alarak geçmiştir.[7]
 
Abe, Güney Sudan’a BM bünyesinde birlik gönderirken geçmişteki benzer olayları işaret etmiştir. Hem Güney Sudan’a gönderilen birlikler hem de korsanlarla mücadele için Afrika Boynuzu’na gönderilen birlikler, Japonya’nın uzun zamandır insan güvenliğini merkeze alan ve insani gelişmeyi temel amaç edinen politikasına vurgu yapılarak gönderilmiştir. Abe ayrıca Güney Sudan’da Japon mühendislik çalışmalarının yaygınlaşması için girişimlerin başladığı yönünde beyanda bulunmuş ve bunu da BM Genel Kurul’unda dile getirerek birliklerin orada bulunma mantığını detaylandırmıştır.[8] Diğer yandan bu sayede Abe, ‘Barış’ın Pro-aktif Katılımcısı Ülke’[9] hedefini, BM’nin Barış’ı Koruma ve güvenlik meselelerine dahil olarak gerçekleştirme imkânı bulabilmiştir.[10] Ancak Japon halkı askerlerin Afrika'da bulunması sorgulamaya başlamışsa bile Güney Sudan meselesinde Japonya’nın geri adım atması, Abe’nin politik hedeflerinin bir parçası olduğu için belli bir süre gündeme alınmamıştır. Lakin 2014 yılında Güney Sudan'a gönderilen askeri birlikler, 2017 yılında geri çağrılmıştır.[11] Bu süreç boyunca halk, Abe’ye güven bağlamında asker gönderme meselesini tartışsa da önceki yönetimlerin uluslararası arenada oluşturdukları imaj ve müttefik ilişkileri gereği, Japonya üstüne düşeni yapmak durumunda kalmıştır.
 
Böylece Doğu Afrika’daki BM destekli operasyonlar, Abe’nin askeri anlamda normal bir ülke oluşturma amacına yönelik önemli avantajları beraberinde getirmiştir. Özellikle 2015 yılının eylülünde Abe yönetimi, ülkenin BM misyonlarında daha aktif rol alabilmesi için bir güvenlik yasası değişikliğine imza atması, ulusal ve uluslararası muhalefeti artırmıştı.[12]
 
Bir noktaya dikkat çekmek önemlidir ve Güney Sudan meselesi beklentilerden de öteye giderek ciddi politik, diplomatik ve askeri zorlukları, Abe hükümetine yaşatmıştır. Özellikle birlikler gönderildikten sonra artan şiddet olaylarına rağmen Abe’nin ilk başlarda birliklerin görevde kalacağı yönünde beyanları burada etkilidir. Çünkü bu misyon Japonya’nın “proaktif pasifizm”[13] olarak da adlandırılan yeni strateji açısından oldukça değerli bulunmuştur. Ancak bu şekilde Japonya “normal” askeri gücü olan bir ülke olma yönündeki mekanizmaları harekete geçirebilmektedir.
 
Farklı bir zaviyeden bakılırsa, ülkenin şu an ki askeri gücünün ve yetilerinin Japonya’nın normal bir ülke gibi davranmasına imkân sağlayacak kapasiteden oldukça uzakta olmasından dolayı, Abe yönetiminin dikkatli olması gerekmektedir. İşte bu yüzden Japon askerler BM’nin Barış’ı Koruma yasasının beş prensibinin[14] dışına çıkabilecek kapasiteye tam olarak sahip değildirler. Bu sebeple Japon askerlerin gerek kendi arkadaşlarını gerekse diğer Güney Sudan’lı sivilleri korumak için ortak bir savunma yapmaları yasaklanmıştır. Burada ilginç olan bu BM misyonunun (UNMISS) temel amacının sivilleri korumak olmasıdır. Abe bu noktanın farkına varmış bir başbakan olarak, ortak savunma konusunda bir yasanın çıkarılması için çalışmaları başlatmıştır. Nihayetinde 2015 yılında ülkenin anayasasının 9. maddesinde yorumsal değişikliğe gidildikten sonra, Japon birlikleri tam yetkili bir şekilde Barış’ı Koruma operasyonlarına katılabilme hakkını elde etmiştir.
 
Japonya’nın pasifist halinden normal askeri güce sahip bir ülkeye doğru kayması, insanların normal karşılaması pek muhtemel olmayan bir durumdur ve Abe yönetiminin de oldukça eleştiri almasına sebep olmuştur. Çünkü Abe yönetimi sadece yasaları çıkarmakla kalmayıp uygulamayı da bir an önce hayata geçirmiştir. Örneğin Japonya’nın Güney Kore'de bulunan BM Barış'ı Koruma Birliklerine, askeri olarak ikmal yapması bu tartışmaları alevlendirmiştir. Abe’nin perspektifinden bakılırsa bu askeri yardım, yıllardır süre giden silah kısıtlamaları konusunda bir fırsattı.[15] Abe sadece silah konusunda değil yine burada da Japon birliklerin rolün artırmak istemiştir.
 
Yukarıdaki Kore örneği önemli bir noktayı aydınlatmaktadır ve Japonya'nın askeri anlamda normalleşmek için BM Afrika Barış'ı koruma operasyonları ile sınırlı kalmadığını göstermiştir. BM bünyesindeki Japon birliklerin bu zamana kadar Doğu Afrika'da yürütmüş oldukları görevler sayesinde, kollektif savunma gibi ülke dışı operasyonlar için gerekli olan belli başlı angajman kriterlerine aşina hale gelerek önemli değişikliklere adapte oldukları görülmüştür.
 
Sonuç olarak bu tarz BM misyonlarının avantajını Japonya'nın gelecekte görmesi olasıdır. Böylece Afrika konusundaki girişimlerin oldukça önemli bir tecrübe sağladığı şimdiden görülebilmektedir. Zira Japonya artık hem normsal hem de kapasite anlamında kendi müttefiklerini savunabilir bir ülke halini almıştır.  Nihayetinde görüleceği üzere, Japonya'nın Doğu Afrika Barış'ı Koruma misyonunun, görünenden daha kapsamlı sonuçları olmuş ve ülke anayasasında yorumsal değişikliğin önünü açarak Abe yönetimine hedeflerini gerçekleştirme konusunda önemli fırsatlar sunmuştur.
 

 
Kaynakça
 
ABE Shinzo, “Address by Prime Minister Shinzo Abe, at the Sixty-Eighth Session of the General Assembly of the United Nations,” Prime Minister of Japan and His Cabinet, September 26, 2013. http://www.kantei.go.jp/foreign/96_abe/statement/201309/26generaldebate_e.html (Erişim Tarihi: 17.04.2018)
ALAGÖZ, E., “Japonya’nın Yeni Güvenlik Yasası: Pasifizmin Sonu mu?”, BİLGESAM, 28 Eylül, 2015. http://www.bilgesam.org/incele/2178/-japonya-nin-yeni-guvenlik-yasasi--pasifizmin-sonu-mu-/#.Wubg_NOWTBI (Erişim Tarihi: 20.04.2018)
ITO Masami, "Debate starts on bill to free up MSDF", The Japan Times, April 15, 2009. https://www.japantimes.co.jp/news/2009/04/15/national/debate-starts-on-bill-to-free-up-msdf/#.Wubsk9OWTBI (Erişim Tarihi: 15.04.2018)
MATAKE Kamiya, “Proactive Pacifism On Parade”, The Japan Journal, August, 2014.
MIZUHO Aoki, Abe eases weapons export rules, The Japan Times, April1, 2014 https://www.japantimes.co.jp/news/2014/04/01/national/politics-diplomacy/abe-eases-weapons-export-rules/#.WubuGNOWTBI (Erişim Tarihi: 16.04.2018)
SOBLE Jonathan, Japan’s Parliament Approves Overseas Combat Role for Military, The New York Times, September 18, 2015. https://www.nytimes.com/2015/09/19/world/asia/japan-parliament-passes-legislation-combat-role-for-military.html (Erişim Tarihi: 18.04.2018)
“South Korea to Return Ammunition Provided by Japan,” The Japan Times, December 27, 2013, http://www.japantimes.co.jp/news/2013/12/27/national/south-korea-to-return-ammunition-provided-by-japan (Erişim Tarihi: 25.04.2018)
TAYLOR Jeremy and WALSHUN Edward Micheal, "Operations in Africa Provide a Mechanism for Japan’s Military Normalization Agenda", The National Bureau of Asian Research, January 7, 2014.
TAYLOR Jeremy and WALSHUN Edward Micheal, “Time to Reconsider the Japanese Peacekeeping Mission in South Sudan,” African Arguments, web log, December 23, 2013.
United Nations Peacekeeping Operations Principles and Guidelines, 2008. http://www.un.org/en/peacekeeping/documents/capstone_eng.pdf (Erişim Tarihi: 20.04. 2018)
"UN to Send More Troops to South Sudan", Al Jazeera, December 26, 2013. https://www.aljazeera.com/news/africa/2013/12/south-sudan-death-toll-thousands-20131224184529888976.html (Erişim Tarihi: 16.04.2017)
 
 
[1] Emine Alagöz, “Japonya’nın Yeni Güvenlik Yasası: Pasifizmin Sonu mu?”, BİLGESAM, 28 Eylül, 2015.
   http://www.bilgesam.org/incele/2178/-japonya-nin-yeni-guvenlik-yasasi--pasifizmin-sonu-mu-/#.Wubg_NOWTBI
[2] Bkz; Ek-1, Japonya’nın yakın zamanda yurtdışı askeri katılımları.
[3] Jeremy Taylor  and Micheal Edward Walshun, "Operations in Africa Provide a Mechanism for Japan’s
   Military Normalization Agenda", The National Bureau of Asian Research, January 7, 2014.
[4] “UN to Send More Troops to South Sudan", Al Jazeera, December 26, 2013.
   https://www.aljazeera.com/news/africa/2013/12/south-sudan-death-toll-thousands-20131224184529888976.html
[5] Michael Edward Walsh and Jeremy Taylor, “Time to Reconsider the Japanese Peacekeeping Mission in South Sudan,” African Arguments, web log, December 23, 2013.
[6] Masami Ito, "Debate starts on bill to free up MSDF", The Japan Times, April 15, 2009.
   https://www.japantimes.co.jp/news/2009/04/15/national/debate-starts-on-bill-to-free-up-msdf/#.Wubsk9OWTBI
[7]  Aoki Mizuho, Abe eases weapons export rules, The Japan Times, April1, 2014
    https://www.japantimes.co.jp/news/2014/04/01/national/politics-diplomacy/abe-eases-weapons-export-rules/#.WubuGNOWTBI
[8]  Shinzo Abe, “Address by Prime Minister Shinzo Abe, at the Sixty-Eighth Session of the General Assembly of the United Nations,” Prime Minister of Japan and His Cabinet, September 26, 2013. http://www.kantei.go.jp/foreign/96_abe/statement/201309/26generaldebate_e.html
[9] Kamiya Matake, “Proactive Pacifism On Parade”, The Japan Journal, August, 2014.
[10] A.g.e., Abe.
[11] Last Japanese troops leave U.N. peacekeeping mission in South Sudan, Reuters, May 25, 2017.
    https://www.reuters.com/article/us-southsudan-security-japan/last-japanese-troops-leave-u-n-peacekeeping-mission-in-south-sudan-idUSKBN18L1VN
[12] Jonathan Soble, Japan’s Parliament Approves Overseas Combat Role for Military, The New York Times, September 18, 2015. https://www.nytimes.com/2015/09/19/world/asia/japan-parliament-passes-legislation-combat-role-for-military.html
[13] A.g.e., Matake.
[14] United Nations Peacekeeping Operations Principles and Guidelines, 2008.
     http://www.un.org/en/peacekeeping/documents/capstone_eng.pdf (Erişim Tarihi: 20.04. 2018)
[15] “South Korea to Return Ammunition Provided by Japan,” The Japan Times, December 27, 2013.
     http://www.japantimes.co.jp/news/2013/12/27/national/south-korea-to-return-ammunition-provided-by-japan

Yazar: Galip ÇAĞ Alan: Balkanlar Hit: 1227
Balkanlar’a Yeni Tuzak: Yeni Balkan Rotası ve Mülteci Sorunu
Suriye’de Mart 2011’de başlayan iç savaş ile birlikte baş gösteren mülteci sorunu, ilk zamanlarından itibaren öncelikle komşu ülkeleri vurmuş, Batı - özellikle de AB - olay  kendilerine sirayet edene dek genel söylemler ile konuyu olabildiğince bölge özelinde tutma gayretine girmişti. Ancak hatırlanacağı üzere 2015 yılından itibaren Belçika, Kopenhag, Londra ve Paris’te gerçekleşen terör olayları sonucunda DAEŞ tehdidi AB’yi mülteci sorununa ilk kez kendileri açısından da bakmak ile karşı karşıya getirmişti. 
 
Ekim 2015’te Brüksel’de toplanan Avrupa Komisyonu’nda Arnavutluk, Avusturya, Bulgaristan, Hırvatistan, Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti,  Almanya, Yunanistan, Macaristan, Romanya, Sırbistan ve Slovenya liderleri Batı Avrupa rotası olarak ifade edilen mülteci rotasını görünüşte kontrol etmek ama aslen kapatmak için bir dizi tedbir içeren bildirge yayınlamış idi. Ve o dönemde Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştı: "Etkilenen ülkeler salt birbirleri hakkında değil, karşılıklı da konuşmalıdır. Komşular birbirleri aleyhine değil, beraber çalışmalıdır. Avrupa'da insani bir trajedinin meydana gelmesine yol açmamak amacıyla Batı Balkanlar rotasındaki mültecilere insani muamele yapılmalıdır.” Şüphesiz savaşın başından beri mülteci dalgasının tsunami halini, insani ve tarihi bir misyon olarak göğüslemeye çalışan, bunun için de ekonomik ve sosyal bir çok konuda sıkıntılar yaşayan Türkiye’nin o güne kadar yaşadığı sıkıntılar da belki ilk kez bir deklarasyonda net bir şekilde 13. Maddenin sınır yönetimi kısmında ifade edilmişti.
 
2016 yılının şubat ayında bahsi geçen on bölge ülkesi mültecileri engelleyemediklerini ifade ederek bu kez de mültecilerin Makedonya sınırında durdurulması için bir deklarasyon yayınlamış ancak bu kez sorunu çok daha net bir şekilde Uluslararası korumaya ihtiyacı olan insanlar, mümkün olduğunca ülkelerine en yakın ülkelerde koruma almalı” söylemine  bağlamıştı. Bu elbette Balkanlar üzerinden Batı Avrupa’nın mülteci sorunu ile yüzleşmesini engelleme çabası idi ve sonuçsuz kalması da muhtemeldi. Bu arada çok geçmeden Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan ve Slovenya’nın sınır kapılarını mültecilere kapaması da konuya en ciddi önlem olarak kayıtlara geçti. 
 
Buraya kadar ki durum Avrupa’nın Suriye’de yaşananlara dair insani bakış ve geçmişte Bosna’da olduğu gibi net bir çözüm üretememesi durumunun açıkça devam ettiğini gösterirken, gelecekte yaşanacak büyük krizlerin de habercisi idi. Zira zaten halen çözülemeyen Balkan sınır ve etnik problemlerinin bölgeye yönelecek mülteciler ile birlikte iyiden iyiye çıkmaza gireceği açıktı. Bu dönemde AB liderleriyle görüşen dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ahmet Davutoğlu; Türkiye vatandaşları için vizelerin haziran sonuna kadar kaldırılması, Suriyeli sığınmacılar için 3 milyar avroluk ek fon verilmesi, Türkiye’ye kabul edilecek her Suriyeli sığınmacı için AB’nin de Türkiye’den bir Suriyeli sığınmacı almasını içeren maddelerin yer aldığı bir teklif sunmuştu. Elbette bu teklifler büyük oranda uygulamaya konulamamıştı o zamanlar. Çünkü çok sürmeden Mayıs 2016’da Mısır ve Sicilya üzerinden İtalya’ya başlayan mülteci akını, yukarıda söz edilen anlaşmaya bağlanıp sebebinin Türkiye ile yapılan anlaşma olduğu ifade edilince; mesele kolayca askıya alınmıştı. Bunlar oluyorken İtalya basınına açıklama yapan İçişleri kaynakları Balkan rotasının kapanmasının alternatif bir rota oluşmasına sebep olduğunu ifade ettiğinde her fırsatta Balkanları Avrupa’nın “ötekisi” gören zihniyet, konuyu yeniden bu coğrafya üzerinden çözme çabasına girdi elbette.
 
Yine de 2017 yılının ilk yarısı bittiğinde Daily Telegraph gazetesi Birleşmiş Milletler (BM) verilerinden derlediği haberde, 2017 yılının ilk dört ayında İspanya kıyılarına ulaşan mültecilerin sayısının üçe katlanarak 3 bin 300'e yükseldiğini; geçen yılın aynı döneminde bu sayının 1.063 olduğunu belirtir. Aynı dönemde Türkiye'den Avrupa'ya Yunanistan üzerinden geçen mülteci sayısının ise yüz elli altı binden yaklaşık yedi bine gerilediğine dikkat çekildiğini belirten gazete, Avrupa'ya deniz yoluyla geçenlerin yüzde sekseninin halen İtalya üzerinden kıtaya ulaştıklarını ancak Fas'tan İspanya'ya geçişlerin giderek arttığını da vurgular.
 
Bu iyimser tabloya ilk bakışta anlaşmaların uygulanabildiği dolayısıyla da Avrupa’nın istediğini aldığı algısı hâkim olsa da aynı yılın eylül ayında Avusturya Savunma Bakanı Hans Peter Doskozil, Welt gazetesine verdiği demecinde Macaristan ve Makedonya'nın AB dış sınırlarında güvenlik önlemlerini artırmasının ardından, son dönemde mültecilerin Balkan güzergâhında yeni kaçış yolları kullandığını ifade eder. Doskozil’in, "Son günlerde birçok mültecinin, örneğin Yunanistan ve Sırbistan üzerinden gelenlerin artık Slovakya hattı üzerinden kuzeye doğru ilerlediğini gözlemliyoruz." ifadelerini kullanması, akının artık daha kuzeyden ve Balkanlar’ı teğet geçerek Batı Avrupa’ya ilerlediği gerçeğini ortaya koyar. Şüphesiz bu, son birkaç senedir mültecileri bir şekilde Türkiye’de tutmaya çalışan AB için de ciddi bir sorundur ve tedbir alınmalıdır.
 
2018 yılının Haziran ayında AB üyesi 28 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla Brüksel'de düzenlenen AB Liderler Zirvesinin sonunda gazetecilere açıklamalarda bulunan Yunanistan Başbakanı Çipras yukarıda yaşananları çok net bir şekilde şöyle ifade eder: “Hepimiz aynı değer ve prensiplere sahipmiş gibi görünmüyor." Çipras’a göre AB'nin insan haklarına saygı, dayanışma ve hümanizm gibi kurucu değerleri  bölünmüş durumdadır: Aşırı muhafazakar, şovenist ve göçmen karşıtı bir anlayış ile demokratik insani bir anlayış.
 
Çipras’ın bu çıkışla birlikte, Almanya ve İspanaya ile mülteci sorununa dair mutabakata vardıkları vurgusu; AB ülkeleri için, bilhassa güney Balkanların pek de bu sorundan korunan bir merkez olmadığı düşüncesini güçlendirmekte.
 
Bu arada Macaristan Başbakanı Orban’ın daha bir iki hafta önce Merkel ile yaptığı görüşme sonrasında Almanya'dan gönderilen başka bir Avrupa Birliği (AB) ülkesinde kayıtlı olan sığınmacıları kesinlikle kabul etmeyeceklerini tekrarlaması ve AB'ye Yunanistan üzerinden gelen sığınmacılardan Macaristan'ın sorumlu olmadığını söylemesi ile konu bir kez daha Kuzey/Batı Avrupa’nın Balkanlar üzerinden mültecilerden korunduğu düşüncesini ortaya koydu. Hatta Orban’a göre, Balkan güzergâhını kapatmış olmaları nedeniyle, Almanya Macaristan'a teşekkür etmeliydi. Çünkü ona göre; "aksi takdirde her gün dört bin ile beş bin mülteci Almanya'ya gelirdi.”
 
Orban, Almanya’da bunları söylerken Karadağ’da çeşitli temaslarda bulunan Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto, Macar Haber Ajansına (MTI) yaptığı açıklamada, Batı Balkan bölgesinde sığınmacı baskısının artmaya ve 2015’teki duruma benzemeye başladığını iddia etti eş zamanlı olarak. Yunanistan’daki durumun 2015’ten daha kötü olduğu şeklinde bilgi aldıklarını belirten Szijjarto, 3 yıl önceki durumun aksine sığınmacı baskısının Arnavutluk, Karadağ ve Bosna Hersek üzerinde etkili olduğunu savundu.
 
Balkan rotası kapanmış ve bölge mültecilere karşı güvence altına alınmıştı değil mi?!
 
Bu arada Szijjarto’ya göre; Karadağ’ın kendi sınırlarını koruması Budapeşte’nin çıkarınadır. Polis güçlerinin, Karadağ-Arnavutluk sınırının en zayıf bölgesini koruyabilmek ve yasa dışı göçü durdurabilmek için Podgoritsa’ya 25 kilometrelik dikenli tel örgü sağlanması konusunda da anlaşması bu açıklamayı güçlendirir. 
 
Tüm bu olanlar akla çok açık bir soruyu getirmiyor mu sizce de? Avrupa ya da AB mülteci sorununun insani bir krize dönüşmemesi için! -ki eğer halen dönüşmediğini düşünüyor iseler bu çok tuhaf- yaptığını iddia ettiği bu hamleler ile mültecilerin herhangi bir şekilde Avrupa’ya girmesini engelleyip onları ısrarla Güney Balkanlar’da tutmaya çalışmıyor mu? Ya da başka bir ifade ile neden mültecilerin Yunanistan’da kalmasını engellemeyip savunma hattını kuzey Balkan sınırında kuruyor?
 
Soruya cevabı Bosna Hersek Güvenlik Bakanı Mektic versin bence: “Sığınmacı meselesinde AB’nin Bosna Hersek’e yaklaşımından memnun değilim. AB’ye açıkça söylemek isterim ki; bu sorunu siz çıkarttınız, o zaman siz çözün.
 
AB’nin savunma hattını Macaristan, Karadağ, Polonya üzerinden kurduğu anlarda Mektic, ülkeye yasa dışı yollardan giren sığınmacıların bir bölümünü Velika Kladusa’daki Agrokomerc firmasına ait boş binaya yerleştirme kararı aldıklarını anımsatarak, “Ancak AB, söz konusu bina kendi sınırlarına yakın olduğu gerekçesiyle mali destekte bulunmama kararı aldı. Bizim başka seçeneğimiz yok.” dedi birkaç gün önce. Mektic, sundukları çözüm önerilerinin AB tarafından kabul edilmediğini belirterek, “Sığınmacılara insani yardım sağlamayı sürdüreceğiz. Ancak biz, AB’nin kapılarını kapattığı bir ülke olmak istemiyoruz. Bosna Hersek, sığınmacı meselesinde mağdur olmayacak.” dedi.
 
Bir de olaya mülteciler gözünden ve insani açıdan bakıldığında dikenli tel gibi insanlık dışı bir önlem ile Kuzey Avrupa’ya geçişleri engellenen mültecilerin tüm yönünün Güney Balkanlara kayması/kaydırılması doğal değil midir?
 
Bu kaydırma hareketi Avrupa’nın kendi düzen ve çıkarı için bir kez daha Balkan bölgesini kullanması manasına gelmez mi?
 
Ne kadar diplomatik bir dil kullanırsak kullanalım mültecilerin artık yeni bir Balkan rotası var: Bosna Hersek-Karadağ-Arnavutluk.
 
Bekleyip göreceğiz…
Yazar: Mehmet KARAGÜL Alan: İslam Dünyası Hit: 1039
Değerleriyle Barışık Sorumluluğunun Şuururunda Üreten Bir Gençlik

Özet:

Müslüman gençliğin sorunlarının, İslam toplumunun meselelerinden çok da farklı olmadığı kanaatindeyiz. Büyük ölçüde farklılıkları öne çıkarmanın bir yansıması olan ayrışma ve çatışmaların neticesinde yaşanan kan ve gözyaşı ve devamında gelen parçalanmalar esasen İslam ülkelerinin kendi varlıklarını korumaktan alıkoymaktadır.
 
Milletlerin karşı karşıya kaldıkları iktisadi, içtimai ve askeri hallerin; coğrafi, dini, kültürel ve toplumsal değerler bağlamında çok sayıda faktöre bağlı olduğu muhakkaktır. Bu konunun anlaşılması ve çözümüne katkı sağlanması bağlamında; İbn-i Haldun’un toplumların güçlü bir devlet kurabilmeleri için gerekli gördüğü Asabiyet merkezli düşüncelerinin, öncelikle dikkate alınması gerektiği kanaatindeyiz. Buna ilaveten Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve yüzyıllarca adil ve güçlü bir yönetim sergilemesinde önemli rol alan; disiplinli eğitimi, sosyal sorumluluğu, üretimi ve paylaşımı amaçlayan Ahilik Teşkilatı’nın ilklerinin göz ardı edilmemesi gerektiği muhakkaktır. Ayrıca nihai olarak, iktisadi ve sosyal alandaki başarıyı, ilgili toplumdaki güven düzeyine bağlayan, sosyal sermayenin de sorumluluğunun bilincinde ve üretken bir gençliğin yetiştirilmesi için mutlak surette dikkate alınması gerektiği muhakkaktır. Dolayısıyla Müslüman gençliğin sorunlarının tespiti ve çözümünde, İslam dünyasının kendi kişi ve kuramlarının rehberliğinde; değerlerin farkın da, sorumluluğun, şuurunda, tüketimden ziyade üretimi hedefleyen yeni bir anlayışın gelişimine ihtiyaç bulunmaktadır.
 
Anahtar kelime: Müslüman gençlik, İbn-i Haldun, Ahilik teşkilatı, sosyal sermaye
 

A. Giriş

Özellikle son iki yüzyıldır, İslam toplumlarının değişmez kaderi haline gelen, iç çatışma ve buna bağlı dış istilalar ile akan gözyaşı ve kan, maalesef son yıllarda artarak devam etmektedir. Bu halin zuhur etmesinde mutlak surette çok sayıda etken rol almakla birlikte, ilgili toplumlarda görülen derin fikir ayrılıkları ile düşmanı içeride ve dostu dışarıda arama tavrının çok daha belirleyici olduğu kanaatindeyiz.
 
Bir Çin atasözü; “Bir yıl için buğday, on yıl için meyve ve yüz yıl için ise insan yetiştir” demek suretiyle geleceğini düşünen bir toplumun sağlam bir gençlik yetiştirmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Son derece yerinde olan bu ifade gereğince hâlihazırda İslam Ülkeleri’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kendilerini kurtarabilmelerinin tek çaresi; her yönüyle, özellikle de düşünce sistematiği açısından, kendi değerleriyle barışık, çağın ihtiyaçlarına uygun donanıma sahip, duygusallıktan uzak ve akılcılığı ön planda tutan, kendisine güvenen, üretken bir gençliği yetiştirmek olduğu muhakkaktır.
 
Öte yandan bütün İslam toplumlarının değişmez ortak kaderi haline gelen acı ve kederin sorumluluğunu, sömürgeci/yayılmacı Batılı güçlere yıkmak kadar, çözümü yine Batı toplumunun kendisine ait başarıda aramak anlamsız ve bir o kadar da tehlikeli bir yaklaşımdır.
 
İbn-i Haldun Mukaddimesinde: Güç kaybederek yenilen toplumların önemli bir kesiminin, galip olan tarafa benzeme, ona kendisini kabul ettirme ve ancak onun gibi olunursa tekrar güç kazanılabileceğine inandıklarını ifade etmektedir. Ayrıca İbn-i Haldun, böyle bir tavrın, ilgili toplumun yenilgisinin ağırlaşmasına, hatta kimliğini kaybederek yok olmasına sebep olabileceğini de vurgulamaktadır.
 
Bu çalışmada söz konusu değerlendirmeler ışığında, İslam ülkelerinin içinde bulunduğu trajik hale ait öncelikle sorunun kaynağının tespiti ve ortadan kaldırılması bağlamında; İbn-i Haldun’un değerlendirmelerini, Ahilik kültürü uygulamalarını ve Sosyal sermaye teorisini temel alan çözüm arayışında bulunulacaktır.
 

B. İslam Toplumların Mevcut Halinin Nedenleri

Bilhassa son yüzyılda İslam toplumlarında artarak devam eden; isyanlar, iç çatışmalar ve devamında gelen istilalar, ilgili toplumların çok ağır bedeller ödemesine neden olmaktadır. Bu çerçevede söz konusu halin son bulması bütün kesimlerin ortak düşüncesi olmakla birlikte, bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda müşterek bir tavrın ortaya konamaması var olan sorunun çok daha ağırlaşmasına neden olmaktadır. Doğal olarak çözüm adına doğru ve ortak bir tavır geliştirebilmek için öncelikle meselenin kaynağı adına isabetli bir teşhis yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda tek bir nedenden söz etmek yerine, birden fazla etkenden bahsetmenin çok daha anlamlı olacağı muhakkaktır.
 

a. Yaşanılan Coğrafya ve Sosyal Düzen

Bu anlamda İslam toplumlarının son yüzyıllarda; iktisadi, içtimai ve askeri alanlarda içine düştüğü yeissin nedenlerinden birinin yaşanılan coğrafya temelli olduğu muhakkaktır.
 
Bu bağlamda yaşanılan coğrafyanın sıcak ya da soğuk olması kadar, dağlık ve ovalık olması da insanların karakterleri ile doğa ve çevreyle olan ilişkilerinde belirleyici olabilmektedir. Dolayısıyla sıcak bölge insanlarının, soğuk bölgelerde yaşayanlara nispetle; daha sakin, keyfe düşkün, rahat ve sıcakkanlı karaktere sahip olduğu genel kabul gören bir yaklaşımdır (İbn-i Haldun, 2012: 267). Bu nedenle orta kuşakta yaşayan Müslümanların, Kuzey yarım kürede yaşayan toplumlara göre daha sakin ve rahat tavırlı olmaları, onların, Kuzey bölge insanı karşısında yeterince kendisini savunmaktan aciz kalmasına neden olduğu söylenebilir.
 
Bununla birlikte coğrafyaları, doğal yaşamaya imkân verenler ve vermeyenler şeklinde ikiye ayırdığımızda, Orta kuşak sıcak bölgelerin, insanların doğal ortamda yaşamaları için çok daha uygun olduğu bir gerçektir. Bu hal ilk çağlarda söz konusu bölge insanı için avantaj iken, sanayileşmeyle birlikte dezavantaja dönüşmüş durumdadır. Çünkü sahip olduğu bölgede normal yaşantısını sürdürmekte sıkıntı duymayan Müslüman toplumlar için yenilik peşinde koşmak, daha iyisini aramak ve yeni bölgeleri keşfetmek gereksiz görünürken, tabii yaşama imkânlarının kısıtlı olduğu Kuzey yarım kürede yaşayanlar için aynı şeyi ifade etmek mümkün değildi. Bu nedenle İslam toplumları halinden memnun bir vaziyette rehavete kapılmış bir halde iken, Batılı toplumlar varlıklarını devam ettirebilmeleri için Rönesans, coğrafi keşifler ve devamında gelen sanayileşmeyle üstündeki ataletten kurtulma arayışını sürdürüyorlardı. Netice itibariyle 19.yy ile beraber Batılı toplumlar ilerlerken, İslam toplumlarının rehavetle geriledikleri görülmektedir.
Yazar: Olcay ÖZKAYA DUMAN Alan: Orta Doğu Hit: 1020
Orta Doğu Ölçeğinde Tarihi Bir Deneyim Üzerinden Yeni Stratejilere Doğru Bir Adım “Lübnan Örneği”

Özet

Bilindiği gibi Orta Doğu İngiliz-Fransız rekabetinin yabancısı olmamıştı. İngiltere ve Fransa 1815 Viyana Kongresinden itibaren Orta Doğu’da çoğu zaman savaşın eşiğine gelmiş olmalarına karşın bu genellikle bir silahlı çatışmaya dönüşmemiştir. Söz konusu rekabette diplomasi, kültür elçilikleri, konsolosluklar, dini misyonerler, yabancı okullar önemli rekabet noktalarını oluşturmuştur. Lübnan’da zaman içinde yürütülmeye çalışılan bu siyaset bölgede toplumsal dokunun evrilmesine hatta kendi zeminine yabancılaşmasına ortam hazırlamıştır. Sosyal taban üzerinde geliştirilen nüfuz çabaları tüm bu aracılarıyla birbirlerine rağmen bir arada Lübnan’da ciddi bir baskı ve rekabet alanı yaratmıştır.
 
Lübnan coğrafyasında 19. Yüzyılın son çeyreğinde bölge güvenliği ve stratejik alan denkleminde derin izler bırakacak olan 1860-1861 Cebel-i Lübnan olayları olarak değerlendirilen tarihi tecrübenin sadece sosyal ve iktisadi nedenlere dayandırılması yeterli değildir. Zira yerel güç dengelerinin dünya siyasetinin başat güçleri kıskacında harekete geçirilerek derin bir rahatsızlık yarattığı görülmüştür. Bir taraftan büyük bir sömürge imparatorluğu olan İngiltere’nin Dürziler üzerinde, diğer taraftan ise İngiltere’nin rakibi ve bölge çıkarları açısından zorunlu siyasi ortağı olan Fransa’nın Maruniler üzerinden inşa etmeye çalıştığı hamisi politikaları yerel ölçekte mevcut siyasi istikrarı erittiği gibi uzun süren bir iç savaşın da her anlamda tohumlarını atmıştır.
 
Fransa bölgede öncelikle kültürel nüfuz politikasını uygulayarak çeşitli misyonerlik faaliyetlerini desteklemiştir. Ardından orta vadede bölgede başlayan siyasi baskı ve askeri müdahale ile güçler arasında aslında belirsiz bir denge oluşturmayı amaçlamıştır. Çıkar politikaları çerçevesinde değişen dengeler sorunun çözümünü hızlandırmış ve 1861 Nizamnamesi ile bölgenin Osmanlı Devleti tarafından seçilen ve kendisine bağlı bir Hıristiyan mutasarrıf tarafından yönetilmesi kararı ile sonuçlanmıştır.
 
Bu gün o günden bu yana zaman zaman sağlanan geçici barış dönemlerine rağmen, uzun vadede kalıcı barış ve bölge güvenliğinin yanı sıra istikrarın her alanda sağlanabilmesi benzer hareket noktalarından yola çıkarak temin edilebilir. Karşılıklı Kültür elçilikleri, eğitim ve öğretim alanında ortak proje çalışmaları, komşu ülkeler arasında gerekli coğrafi tedbirler ya da kaynakların kullanım ortaklığı ve işbirliği çabalarıyla yeni yollar kat edilebilir. Bu konuda özellikle Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler ve Tarih alanında tüm hassas konuların çözümü çerçevesinde bir Ortak Orta Doğu Fikir Komisyonu şeklinde çalışacak komisyonlar oluşturularak bilimsel ve akademik işbirliği ekseninde çözüm odaklı öneriler geliştirilebilir.
 
Anahtar Kelimeler: Orta Doğu, Lübnan, İstikrar, Barış, Uluslararası İlişkiler.

Ödeme Bilgileri

Facebook

Hakkımızda

Hakkımızda Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM insanımızın bekası ve insanlığın yararı için konjonktürü sürekli yakından izleyip her boyutunu derinlemesine değerlendirerek ulaştığı objektif bilgi ve orijinal fikirler ile stratejik vizyon ve hayati projeler geliştiren, uygulayan, paylaşan bir bilimsel araştırma merkezidir. Türkiye’nin engin tarihî birikimi ve deneyiminden de istifade eden TASAM, ‘güç ve adalet temelinde bir medeniyet’ tasavvuru ile ülkemizin sosyal sorumluluk sahibi uzmanları ve bilim insanları tarafından kurulduğu 2003 yılından beri STK tüzel kişiliğinde bağımsız ve dinamik bir düşünce kuruluşu olarak faaliyet göstermektedir. ‘Asya’, ‘Afrika’, ‘Avrupa’, ‘Latin Amerika ve Karayipler’ ve ‘Kuzey Amerika’ ile ‘Türkiye’ ve güvenlik kuşağı olan ‘Balkanlar’, ‘Ortadoğu’, ‘Karadeniz-Kafkas’ ve ‘Akdeniz’ bölgelerine yönelik başlattığı kurumsal süreçleri ‘Türk Dünyası’ ve ‘İslam Dünyası'na yönelik başlattığı kimliksel süreçlerle genişleten TASAM, çok açılımlı bir ‘spektrum’a hitap etmektedir. Ülkesi, bölgesi ve tüm yeryüzünün barış ve huzuru için tasalanan TASAM’ın, kurumsal ilkeleri ile bilimin ekseninde evrensel değerlere ilerlediği bu yolda kararlılıkla sürdürdüğü ilerici çabaları ve yenilikçi sonuçlarını www.tasam.org portalından takip edebilirsiniz.